Yeni Savaşlar ve Özerk Öz-Savunma

Browse By

Nazan Üstündağ
Çeviren: Öznur Karakaş

Coğrafya, sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında çalışan bir grup akademisyen, son yirmi yıldır içinde yaşadığımız devleti tanımlamak için “yeni savaşlar” kavramını geliştirdi[1]. Bu akademisyenlere göre, şu anda dördüncü dünya savaşından geçiyoruz, elbette soğuk savaşı üçüncü dünya savaşı olarak adlandırabilirsek. Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından, kontrollü ihtilaf ve gerilim siyasetinin yerine sürekli, dağınık ve giderek genişleyen çok-taraflı, sonuçları hâla belirsiz ufak savaşlar aldı bu akademisyenlere göre. Bu yüzden, ilk olarak, yeni savaşlar kavramını ele alacağım. Bu savaşlarda nasıl da hem biyo-iktidar hem de nekro-iktidar mantığının görüldüğünü açıklayacağım. Clausewitz’in şiddet yoluyla siyaset diye tanımladığı devletler arasındaki bölgesel savaşlardan farklı olarak, biyo-iktidar ve nekro-iktidar savaş mantığı, savaşı, siyaseti savaşın uzantısı hâline getiren sürekli bir duruma çevirir.

İkinci olarak, Türkiye’nin nasıl da giderek bu yeni savaşların alanı hâline geldiğini, Kürtlerin ve kadınların nasıl da hem Türk devleti hem de İslam Devleti tarafından özellikle hedef alındığını, Kürtlerin kamusal ve özel yaşamlarının nasıl da ölüm ve şiddet mekânlarına çevrildiğini tartışacağım. Son olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu saldıralar karşısında geliştirdiği özerk öz-savunma kavramına değineceğim. Özerk öz-yönetim ve öz-savunma, Türkiye muhâlefetinde, bilhassa da Gezi olaylarının ve Suriye’deki Rojava deneyiminin ardından yoğun bir biçimde tartışılan mevzular. Türkiye’nin güneydoğusunda, yani Kuzey Kürdistan’da, pek çok şehir, son birkaç ayda özerk yönetimler ilan etmiş, öz-savunma yapıları geliştirmiş durumda. Bunun karşılığında, devletin saldırıları bu bölgelerde yoğunlaştı; yüzden fazla vatandaş bu saldırılar sonucu hayatını kaybetti.

Yeni Savaşlar

Yeni savaşlar kavramı günümüz dünyasında iki farklı ihtilaf türüne atıfta bulunmaktadır.  Bunlardan ilki, ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde görülmüş olup yine İsrail’in Filistin işgali ve Türkiye’nin kuzey Kurdistan politikaları da buna örnektir. Bu savaşlar, hem yumuşak hem sert güç içerir. Hâlk tarafından desteklenir ve aslen, “terörü sona erdirmek,” “demokrasi getirmek,” “güvenliği sağlamak” gibi soyut bir amaç elde edilene kadar sürekli ve acımasız bir biçimde devam eder.

Yeni savaşlar kavramının atıfta bulunduğu ikinci tür savaşsa, bir yanda Doğu Avrupa’daki, bilhassa da bir zamanların Yugoslavya’sındaki savaşlar, öte yanda, Afrika’daki çoklu sivil savaşlardır. Merkezi devlet güç yitirdiğinde ortaya çıkan paramiliter gruplar bu savaşları yönetir. Küresel güçler ve sermaye, bu savaşları ve yürütücülerinin edimlerini şekillendirse de, sahada ittifaklar geçici bir süreliğinedir ve düşmanlar sürekli değişir. Bu ilk savaş türünde bile böyledir, Irak’ta gördüğümüz üzere. Bu yüzden bu savaşları sınıflandıran akademisyenler, savaşı yürütenlerin kimliklerinden ziyade savaşın türünü ve mantığını kriter olarak ele alırlar.

Onların sınıflandırmasına riayet ederek ilk savaş türüne “biyopolitik” ikincisine “nekropolitik” diyeceğim. Bunları açıklamadan önce, hem devlet hem de devlet-dışı aktörlerin biyopolitika ve nekropolitika uyguladıklarını belirteyim, her ne kadar yeni savaşlar literatüründe ilki devletlere, ikincisi devlet-dışı yapılara atfedilse de.

Biyopolitik savaşlar, yaşam ve yaşatma adına yürütülen savaşlardır.[2] Bunlara, liberal savaşlar da diyebiliriz çünkü demokrasi, güvenlik ve barış söylemleri bu savaşları anlamlandırmak için kullanılır. Örneğin, ABD demokrasi için diğer ülkelere müdahâle eder; İsrail güvenlik için öldürür, Türkiye toplumsal barış adına sokağa çıkma yasağı ilan eder ve Kürt şehirlerine özel harekatçıları gönderir.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden beri yayılan ve dünyanın her yerinde görülen böylesi biyopolitik savaşlar, liberalizmin ve kapitalizmin kendilerini insanlık ve etik timsali olarak ilan etmesiyle birlikte, işlerin sıradan seyri hâlini aldı. Biopolitik savaşlar, farklı ve insanlığa tehlike olarak ilan edilen, dönüştürülmesi, asimile edilmesi veya temizlenmesi muhtemel nüfusları hedef alır.

Genelde, bu savaşların beş özelliği vardır.

İlk olarak, ki daha önce buna değinmiştim, savaşa insani yardım, demokrasi, barış, birlik veya güvenlik gibi anlamlar atfetmek suretiyle savaşı ve kamusal alanı apolitikleştirmeyi amaçlarlar. İkinci olarak, savaş kalıcıdır, bir türlü bitmez, cepheleri giderek genişler. Geçmiş savaşlardan bir farkı da, müzakereler veya anlaşmalar bu savaşlara son veremez ve liberal ve kapitalist dünyaya asimile olmayan ve bu dünyanın değerlerine uymayan bütün hâlklar, bölgeler ve şehirler hedef hâline gelebilir.

Üçüncüsü, siyasi anlamları boşaltılan savaşlar olduklarından, ulus için şehitlik gibi eski kavramlar, bu bağlamda hiçbir şey ifade etmez. Uzak diyarlarda liberal savaşı yürüten askerlerin ölümüne kolayca değer biçilemez çünkü savaş, yaşam için, yaşatmak için temizlemek için yürütülmektedir. Bölgesel değildir, savunma yönlü değildir, bölge veya ulus için değildir. Bu hâliyle amaç, bu savaşları yürütürken insani maliyeti asgari düzeye çekmektir. Buna müteakiben böylesi savaşlarda teknoloji, özel kuvvetler ve sözleşmeli askerler, ordunun yerini alır.

Dördüncüsü, yeni savaşlar kent mekânlarında, şehirlerde ve diğer nüfusun yerleşik olduğu yerlerde yürütülür. Nüfusun sağlıksız unsurlarının yok edilmesi ve sözde terörizm salgınından henüz etkilenmemiş olanların gönlünü kazanmak tamamlayıcı amaçlardır. Biyopolitik savaşlarda kuşatma, karantina, yalıtma, bunların yanı sıra, kısıtlı toplumsal haklar bahşetme, keyfi cezalara başvurma gibi toplumsal politikalar da ayaklanma-karşıtı taktikler olarak kullanılır. Göz yaşartıcı gazdan, insansız hava aracı saldırılarına şiddet içeren araçlar da hibrittir.

Son olarak bu savaşlar, sahada olduğu kadar temsil düzeyinde de yürütülür ve  savaşta kişisel bir çıkar gören, savaşa rıza gösteren izleyicilerin aktif olarak yaratılması gerekir. Evlerinde insanların, uzak savaşlarda sebep olunan yerlilerin ölümlerinin kendi iyilikleri için olduğuna, yaşamlarına ve ahlaki üstünlüklerine devam etmelerine yardımcı olacağına inanması gerekir.

Daha önce de bahsettiğim gibi bu savaşların sonu veya belli, erişilebilir, teşhis edilebilir düşmanları yoktur. Bu savaşlarda barış, savaşın diğer yollarla sürdürülme biçimidir. Barış, muhâlefeti nötralize etmeye, savaşlarca sermaye yatırımına elverişsiz hâle getirilen mekânları açmak, devlet iktidarını ve yasasını pekiştirmek ve asıl işleri rejimi korumak olan polise ve bürokratlara gücü devrederek güvenli mekânlar üretmek için yapılır.

Söylemeye gerek yok, bu savaşlar, kapitalist gelişmeyle yakından ilişkilidir. Biyopolitik savaş hâlinin hedefi olan insanlar, barış zamanlarında ucuz işgücü olarak kullanılır; artık kendilerine ihtiyaç kalmayınca da şiddetle emek piyasasından çekilirler. Askeri endüstriye yatırımlar ekonomiyi canlandırır: doğal kaynakların civarına askeri güvenli bölgeler inşa etmek, yerli işbirlikçiler vasıtasıyla ilksel birikimi meşrulaştırır ve neoliberal yeniden yapılanmaya engel olarak görülen ekonomik aktörleri mülksüzleştirir.  Son olarak, sürekli savaşlar, bilhassa da devletin toplumsal harcamalarını kesmesi gerektiğinde nüfusların toplumsal hak talebinde bulunmasına mani olur.

Bu yeni savaşların diğer yüzü de nekropolitikadır, ki hesapçı mantığı, ölüm, yıkım ve yoksulluk talep eder. Burada, savaş artık yaşam adına yürütülmez. Aksine, ölü bedenler, organlar, yaralar ve hasar yaratmak amacındadır.

Antropolog Achille Mmembe, 2000’lerde Afrika’nın durumunu tanımlamak için “nekropolitika” kavramını kullandığında, terim popülerlik kazanmıştır[3]. Ancak günümüzde, Suriye ile Suriye ve Irak’taki İslam Devleti nekropolitikanın sembolleri hâline gelmiş; nekropolitik savaşları, yepyeni bir düzleme oturtmuştur. Mmebe’ye göre, nekropolitik savaşlar, devlet-dışı örgütlerce ve ekonomik ve siyasi küreselleşme yüzünden ulus—devletlerin zayıflaması sonucunda oluşan paramiliterlerce yürütülür. Devletler, ticaret yollarını kontrol etme ve şiddet araçlarını tekelleştirme kapasitesini kaybettiğinde, toplumsal haklar ve devlet tarafından istihdam vasıtasıyla vatandaşlarıyla üretken ilişkiler sağlayamadıkça, belirsiz ideolojilere ama kuvvetli kurbanlaştırma ve intikam anlatılarına sahip devlet-dışı örgütler, doğal kaynaklar ve geçilebilen sınırlar etrafında biterler. Ayrıca, Ukrayna, Afrika, Güney Asya ve Orta Doğu örnekleri, böylesi örgütlerin, ne geçici ne de istisnai olduğunu, daha ziyade günümüzde küresel savaş düzeninin parçası hâlini aldıklarını göstermektedir.

Nekropolitik savaşların, bir de birkaç ortak özelliği vardır. İlk olarak, nekropolitik savaşlar, soykırım savaşlarıdır; nüfusları yok etmeyi ve mekânları ilkin yağmaya açmak sonrasında yeniden yerli yurtlulaştırmak için istenmeyen etnik, dini veya ırksal düşmanlardan “boşaltmayı” amaçlarlar. İkinci olarak, nekropolitik savaşları yürüten devlet-dışı örgütler, hedonist özellikler gösterir; harcama ekonomisi uygularlar. Harcama, cinayet, tecavüz ve intihar ile ölüm saçma dürtüsü edimlerine ve arzularına yön verir. Nekropolitik savaşlarda, normların yıkılması ve aşırı şiddet biçimleri, bilhassa küresel ekonomi ve siyasetin marjında tutulan genç erkeklerin tarih sahnesine girme aracıdır.

Burada da savaşın sonu yoktur. Onur ve anlam devşirilen kalıcı bir hâl hâlini alır. Zygmunt Bauman, nekropolitik savaşları yürütenlerin, savaşçı ve yağmacı olarak gördüklerini söyler kendilerini, dünya sınırları hâlini almıştır. Doğal kaynaklardan gelir elde eden bir tür tüccar olduklarını da eklemek gerek. İslam Devleti, yıkımını seyirliğe çevirdikleri şehirlerden topladığı arkeolojik kalıntıları satarak buna yeni bir boyut katar.

Tıpkı biyopolitik savaşlar gibi, nekropolitik savaşlar da temsil düzeyinde de yürütülür. Jean Baudrilliard, bir keresinde televizyonun Batılıların, sahada ölümcül sonuçlara yol açan bir vahşet olan Körfez Savaşı’nın gerçekte ne olduğunu görmelerine mâni olduğunu ifade etmişti. DAİŞ, El Kaide’den gelir ve El Kaide’nin, bu savaşa kadar götürülmesi gereken tarihsel ve görsel bir soybilimi vardır diyebiliriz güvenle. DAİŞ, savaş taktiği olarak elektronik basının kullanımına büyük önem verir. Uyguladığı vahşeti saklamaktansa, elektronik medya, DAİŞ’in bu vahşeti çoğaltmasına ve vurgulamasına mahal verir. Üye toplamak için Twitter ve Facebook’u kullanır, video oyunlarını da bunun için kullandığı iddia edilir; savaşçılarının videolarını çeker ve en önemlisi, açtığı ateşleri, cinayetlerini ve kafa kesmelerini belgeler ve yayar. Gerçekten de, nekropolitik savaşlarda ikili bir fetişleştirme ve fetiş hâlinden arındırma işlemektedir:  şiddet araçları, giderek daha fazla kişinin kullanımına sunulacak şekilde bulaştırılıp erişilebilir kılınırken, şiddet, arzuyu yönlendiren, anlam üreten ve üye toplamaya yarayan bir gösteriye, fetişe dönüştürülür.

Son olarak nekropolitik savaşlar, savaş, imgeler ve bölgeler dışında, aynı zamanda göçmenler de üretir. Bu göçmenler, küresel ekonomiye olumsuz bir biçimde, insani yardım alıcıları, sığınma kampı sakinleri, sığınmacılar ve insan ticaretinin nesneleri olarak dâhil edilir. Bedenleri ve organları, alınıp satılabilir hâle geldiğinden, etraflarında devasa bir resmi, gayri-rasmi ekonomi gelişir. Göçmenlerin bedenleri, emek yerine ham madde kaynağıdır ve kapitalist sömürü ve kölelik, bir kez daha, yeni savaş ve sığınma ekonomilerinde buluşur.

Bütün bunların Türkiye’yle ne ilgisi var?

Son on yılda Türkiye, Kürtler, Aleviler ve kadınlar dâhil olmak üzere farklı gruplara açılan biyopolitik savaş hâlinin zemini hâline geldi. Hem yumuşak hem sert iktidar bu gruplara uygulandı, yaşamlarına, farklı araçlarla, barış, kalkınma, ahlak ve güvenlik adına müdahale edildi. Birkaç örnek vereyim. Büyük şehirlerde Alevilerin yaşadığı mahalleler, katı bir polis kontrolüne sokuldu ve kentsel dönüşüm projelerine tabi oldu. Kürt şehirleri, özel hareket kuvvetleriyle ve yeni karakollarla dolduruldu. Bunların yanı sıra, zorlu testlerden geçenlere toplumsal destek programları, belli koşullar altında nakit transferi ve sağlık sigorta programları sunuldu. Yine, elbette, her yerde borç krizine neden olan kamu konut projeleri çoğaldı.

PKK’yle bir barış süreci başlatıldı; ki sonradan fark ettiğimiz üzere, amacı, muhalefeti nötrleştirmek ve tekinsiz addedilen bölgeleri, sermaye yatırımına güvenli hâle getirmekti. Devletin hukukunu restore etmek ve Kürt halkının çeşitliliğinden homojen İslamcı özneler yaratmayı amaçladı. Öte yandan kadınların bedenleri de, yeni kürtaj yasaları, anneliğin kutsanması, İslam ahlakı ve yarı zamanlı, geçici ve esnek emeği teşvik eden iş kanunları gibi hibrit yollarla hedef hâline getirildi. Bu arada, kadın cinayetleri yükselişe geçti. Siyasi konuşmalarda kadınlar, uysal ve muhafazakâr bir gençlik yetiştirmekten mesul kılınırken, Alevi ve Kürt kadınlar, bu noktada bilhassa düzenli olarak suçlandı ki bu ayrıca, siyasi protestolara katılan çocukları hedef alan terör karşıtı yasaların temeli oldu.

7 Haziran seçimleri sonrası barış süreci çöktüğünde, devlet, sert iktidarını da gösterdi, Kürt şehirlerinde sıkıyönetim ve uzun sokağa çıkma yasakları ilan edildi, siyasiler tutuklandı ve siviller öldürüldü. Tankların, özel harekât timlerinin, göz yaşartıcı gazın, keskin nişancıların ve insansız hava araçlarının varlığı, hızla gündelik hayatın bir parçası hâline geldi ve sözde güvenlik, demokrasi, birlik ve düzen adına, Türkiye’nin muhalif mekânlarında hem yaşayanlara hem ölülere karşı bir savaş hâline şahit olduk. Maalesef ancak beklendiği üzere, pek çok insan, hâlâ böylesi vahşetlere onay veriyor.

Bu arada Türkiye, DAİŞ’in nekropolitikasına da sahne oldu. Suruç, Diyarbakır ve Ankara’da, bir barış mitingi, bir seçim kampanyası ve barış için gerçekleştirilen bir protesto, sırasıyla DAİŞ intihar bombacılarının saldırılarına şahit oldu, yüzlerce kişi yaşamını yitirdi. Bu intihar bombacıları, ilk olarak Suriye Rojava’sında DAİŞ’e karşı savaşan Kürtleri hedef aldı.

Öyleyse sorularımız şunlar: Biyopolitika ve nekropolitikanın birbiriyle kesişen hedefleri hâline gelen Kürtler, Aleviler veya kadınlar gibi nüfuslara ne oluyor? Ulusal veya uluslararası hukuk, onları ne ölçüde koruyabilir? Ya da onları biraz olsun koruyabilir mi? Vatandaşlık, temsili demokrasi veya liberal kurumlar, bu duruma ne ölçüde çözüm olabilir? Liberal barış süreçleri, ne ölçüde, bu bağlamda güvenlik ve demokrasi meselelerine eğilebilir?

Bu durumda, bu sorulara yanıtlar son derece karmaşık. Örneğin, ulus-devlet paradigması içerisinde barış süreci normları geliştirilmesine rağmen, Kürtler dört farklı ulusa dağılmış durumda, her birinde, devlet şiddetine ve artık DAİŞ şiddetine karşı korunmaları gerekiyor. Dahası, indirgenemez bir çeşitliliğe sahip bu bölgede, “vatandaşlığın” bir kategori olarak, herkesi temsil edemediği tüm gerçekliğiyle karşımıza çıktı, burada, Batı’nın aksine, liberal insan hakları imgelemi idame ettirilemiyor ve “nüfus” kategorisi de, sürekli nüfuz edilen sınırlar ve egemenlik hakları yüzünden öyle kolayca uygulanamıyor; yeni siyasi imgelemlere ve kurumlara ihtiyacımız var. O hâlde soru, mevcut gerçeklikte giderek daha az temel bulan barış, vatandaşlık ve liberal demokrasi nasıl uygulanabilir?

Bu soruya yanıt olarak, yine Suriye’deki Rojava Devrimi’nden ilhamla Kürtler, yaşadıkları dört ulus-devlet içerisinde durumlarıyla başa çıkmak üzere, özerk öz-savunma fikrini ve kurumlarını geliştirdi. Zemini giderek derinleşen, cepheleri de dünyanın her yanına yayılan dördüncü dünya savaşının ortasında kendimizi nasıl savunacağımıza dair daha geniş bir tartışma başlatmak üzere bu kavramı ele alarak yazımı tamamlayacağım.

Kürtlerin kullandığı anlamda öz-savunma kavramının farklı soybilimleri var. İlk olarak, Kürtlerin devlet şiddetinden kendilerini savunmasına ve silahlı gerillanın ve milislerin bu örgütlenmede oynayacağı role atıfta bulunuyor. İkinci olarak, öz-savunma, genelde tahakküm altındaki halkların, merkezileşme, ekolojik tahribat, ataerki ilişkileri ve kapitalizmden kendini nasıl koruyacağına işaret eden bir soru. Son olarak, toplulukların, şiddet içeren ve içermeyen yöntemler kullanan küresel iktidarların, devletlerin, soykırım örgütlerinin ve çokuluslu şirketlerin yürüttüğü yeni ve hibrit savaşlar karşısında barış içerisinde kendilerini nasıl yeniden/üretecekleri meselesini ele alıyor. Güvenlik mefhumunun aksine öz-savunma,  üretim, yeniden üretim ve şiddet araçlarının demokratikleşmesine işaret eder; dolayısıyla, toplumsal biçimleri, karar-alma, kendini üretme ve güvenliğin teminat altına alınması süreçlerinde, devlete bağımlı kalmadan giderek daha fazla özerklik kazanılması gerektiğini öne sürer.

Kürtler, kendilerini örgütlemeleri için yasal bir mekân tanısın diye uluslararası ve ulusal hukukta bir değişim beklemeden, şimdi-burada öz-savunmayı geliştirmek için pek çok yöntem geliştirmiştir. İlk olarak, yaşadıkları şehirlerde, tutuklanma ve polis baskınlarına direnmek için silahlanmaya başlamışlardır. İkinci olarak, diğer Kürtlerle ve Türkiye’deki tahakküm altına alınmış muhalif gruplarla müzakereler, ittifaklar ve ağlar kurmaya başlamıştır. Son olarak, karar-alma, sağlık hizmetlerinin sağlanması ve eğitim gibi konularda öz-yönetim araçları geliştirmek üzere kurumlar yaratmaya başladılar. Kürt kadınları da, sadece kapitalizmin veya ulus-devletlerin değil ataerkinin de günümüzde savaş ideolojilerini beslediğini kabul ederek, bunlara paralel olarak kendi kurumlarını, yapılarını ve ağlarını yarattı.

Bu gelişmeler sonucunda Kürdistan’da yaşanan, yaşamın her alanının, özellikle mekânda, etikte ve emekte adım adım dönüşümü… Mekânlar, direniş, müzakere ve öz-örgütlenme mekânlarına dönüşüyor. Dayanışma, dostluk ve uluslarasılığı ön plana çıkaran yeni bir etik ortaya çıkıyor. Sisteme direnen ve sistemi dönüştürenlerin bakım emeği ve yeniden üretim emeği, ücretli emekten daha mühim hâle geliyor. Kürdistan halkı, hayatta kalma, savunma ve özerkliğin aynı anlama geldiğine ve içinde yaşadıkları bağlamda aynı şeylere atıfta bulunduğuna kani olmuş durumda.

Elbette, bu gelişmeler, burada tartışmayacağım yeni sorunlar ve sorular ortaya atıyor.

Bitirirken, Türkiye’de ve Orta Doğu’da, özellikler kadınlar ve muhalif özneler olarak çok zor zamanlardan geçtiğimizi belirteceğim. Duyduklarım ve okuduklarım üzerinden, pek çok başka bağlamda da bunun genel bir hâl olduğunu düşünüyorum. Farklı gruplar, topluluklar ve kimlikler, yaşam dünyalarımızı şekillendiren savaşlarla başa çıkmaya çalışıyor. Kendimizi ve toplumumuzu farklı deneyimler ve yanıtlar üzerinden nasıl savunabileceğimize dair bir tartışma, daha önce hiç olmadığı kadar acil. Bu makalenin, böylesi bir tartışma açmasını umut ediyorum.

 


[1] Örneğin, bkz. Mark Duffield, Global Governance and the New Wars (London: Zed Books, 2001); Mary Kaldor, New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era (second edition) (Palo Alto: Stanford University Press, 2007); Zygmunt Bauman, “Reconnaissance Wars of the Planetary Frontierland,” Theory, Culture, and Society 19 (2002): 82-90.

 

[2] Biyopolitik savaşlar için, bkz. Colleen Bell, “Hybrid Warfare and its Metaphors,” Humanity 3.2 (2012): 225- 47, and Brad Evans, “The Liberal War Thesis: Introducing the Key Principles of Twenty-First Century Biopolitical Warfare,” South Atlantic Quarterly 110.3 (2011): 747-56.

 

[3] Achille Mbembe, “Necropolitics,” Public Culture 15 (2003): 11-40.

 

 

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer