(Duyarlı) Bilinç Ve Zaman: Transhümanist Ütopyaya Karşı

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Franco “Bifo” Berardi
Çeviren: Merve Gizem Uğur & Hasan Keşke
Redaksiyon: Evren o. Yurttaş & Son Okuma: Kürşad Kızıltuğ

İki pan-mantıksal proje, modernlik tarihinin üzerine çıkmaktadır: Leibniz’in yeniden-bileşimci (recombinant) projesi ve Hegel’in teleolojik projesi. Leibniz’inkinde dünya, hesaba dayalı1 bir program olarak önceden tanımlanırken, Hegel’inkinde, dünya düzeni, Mutlak Tinin gerçekleşmesinin önünü açan tarihsel çatışmaların nihai sonucudur.

Fakat Baudrillard’ın Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm‘de yazdığı gibi: “Sonluluklar ortadan kayboldu, modeller bizi üretiyor.”2

Dolayısıyla, modernliğin sonunda Hegel’in tarihsel projesi çöktü ve postmodern yüzyılın kaotik coğrafyasında dağıldı.

Eş zamanlı olarak, biyoteknoloji ve yapay zekânın kesiştiği yerde, Leibnizci bir rüya (veya kâbus) olarak bir transhümanist ütopya ortaya çıkıyor: İnsan dünyasının hesaplamaya indirgenmesi, yeniden-bileşimci bir hesaplama tanrısının tanımlayıcı gücü.

Transhümanist ütopya, hümanizmin çürümesinden ve Yuval Harari’nin zekâ ve bilinç ayrışması olarak özetlediği eleştirel aklın mevcut yıkımından beslenir.

“Bilinç” kelimesinin maneviyatçı ve idealist suistimalle dolu olduğunu bildiğim için, hesaplama veya biyolojik determinizme indirgenemeyecek türden zihinsel aktiviteyi tanımlamak için bu kelimeyi “duyarlık” (sensibility) ile değiştirmeye karar verdim. Bu bağlamda, bilinç, duyarlığı ifade etmektedir.

Kaos ve Otomat

Pek yakında ortaya çıkacak iki oyuncu: yapay zekâ ve doğal bunama (demans). Ne zaman bilişsel otomatın uygulanmasının yaklaştığı yeni teknolojilerden bahsetsek, bu sürecin yayılan psikoz ve kimlikçi takıntılar içinde geliştiğini de unutmamalıyız.

Tekno-dilbilimsel bilgi aygıtları ağı aracılığıyla toplumsal yaşama dâhil edilen inorganik zekâ, bunamış bir sosyal organizma tarafından yönetilip, uygulanmaktadır: bu, politik sahnede hüküm süren gaddar aptallığın elindeki yapay zekâdır.

Kendi kendini inşa eden otomat, küresel kaos bağlamında ve bu süreçte ortaya çıkar, bu noktada duyarlık zekâdan ayrılır. Duyarlı organizma, otomatın hesaplanmış kusursuzluğuyla uyuşmaz.

Yapay zekâ ve sosyal bunama pek yakında birleşecektir.

Tekno-Totaliter Reich

İnsan olmanın (bir insan bedenine ve bedenli bir zihne sahip olmanın) utancı ve tiksintisi, transhümanist ideolojide psiko-epistemik bir öncüldür.

Baudelaire’den Huysmans’a ve Bataille’den Houellebecq’e kadar uzanan cinsel bedene olan saygı (özellikle Fransız edebiyatından gelen bir şeydir bu) Kaliforniya tekno-kültürü ile tanışarak, donuk aşırı-bedensel tekno-beynin transhümanist sonsuzluğunu doğurur.

Ray Kurzweil, bilgisayarların minyatürleştirilmesinin insan bedenine girebilen ve bedeni onarabilen nanobotlarla sonuçlanacağını iddia ediyor. Böylece insan yaşamı, insan beynini bir bilgisayara indirmenin mümkün olacağı aşamaya değin uzatılabilir ve bu insanları ölümsüz kılabilir.

Bu projenin (Marvin Minsky’yi ve zihinlerin düpedüz beyinlerin yaptığı şey olduğu fikrini hatırlayarak) teknolojik açıdan sağlam bir şekilde temellenip temellenmediğini bilmiyorum, ama buradaki meselem bu değil. Benim açımdan, bu teknolojik proje “insanın” anlamının yanlış anlaşılması üzerine kuruludur.

Kurzweil şöyle yazıyor:

Bilgi teknolojilerinin gücü (fiyat-performans, hız, kapasite ve bant genişliği), her yıl daha da hızlı bir şekilde katlanarak artmaktadır, bu aralar neredeyse iki kat artmaktadır… İnsan beyni taraması, bu katlanarak gelişen teknolojilerden biridir… Biyolojik olmayan zekâ, diğer makinelerden olduğu kadar, insanlardan da beceri ve bilgi indirebilecektir… Biyolojik bedenlerimizdeki ve beyinlerimizdeki tüm organları ve sistemleri, daha yetenekli olmamızı sağlayacak şekilde yeniden düzenleyebileceğiz… Nanobotlar, insan yaşlanmasını tersine çevirmek de dâhil olmak üzere insan vücudunda daha pek çok işlevde rol oynayacaktır (bu roller hali hazırda genetik mühendisliğinin biyoteknoloji ile yapamayacağı şeyleri de kapsar).3

Descartesçı patikayı takip ederek, transhümanist düşünürler zihin-beden problemi karşısında dualist bir yaklaşım izlerler ve insan zihninin, bedenden bağımsız olarak bir bilgisayarda var olabileceğini varsayarlar.

Bu distopik ütopyada ilginç olan, teknolojik beklenti (ki gerçek olmayabilir) değil, içerdiği politik ve felsefi imalardır.

Transhümanist vizyon, bilinçli yaşamın yapay zekâya indirgenebilirliğine dayanmaktadır: bu tekno-determinizm, Übermensch (üstün insan) uygarlığındaki Alman deneyini doğrudan hatırlatan tekno-totaliter bir imparatorluk beklentisini özetler.

Tam bu noktada herhangi bir etik veya politik skandaldan kaçınmak istiyorum: Nazizmi mutlak kötülük olarak değil, tarihin zulmünün sadece belirli bir örneği olarak görüyorum. Benim buradaki tek odak noktam, etik-politik sonucuna bakılmaksızın tekno-determinist görüşün kendi felsefi tutarlılığıdır.

1958’de Günther Anders şöyle yazıyor:

Vuku bulan Reich’ın dehşetinin, dünün Reich’ının dehşetini büyük ölçüde gizlemesini bekleyebiliriz. Kuşkusuz, bir gün çocuklarımız veya torunlarımız, mükemmel “karşılıklı-makineleşmeleri” ile gurur duydukları, dünün imparatorluğundaki bin yıllık Reichlarının zirvelerinden sözde “üçüncü” Reich’a baktıkları zaman, bu onlara sadece küçük, taşralı bir deney gibi görünecek. Öyle ki, kendini her yere yaymaya dair muazzam çabasına (“yarın bütün dünya” dediler) ve kullanamayacağı her şeyi sinik bir şekilde yok etmesine rağmen, yine de ayakta kalmayı başaramadı. Ve şüphesiz, orada olanları, dünya tarihinin vaktinden önce girdiği totaliterlik için aptalca bir ideolojiyle süslenmiş bir giysi provası olarak görecekler.

6 Ağustos 1945’te yeni bir çağ başladı: herhangi bir an herhangi bir yeri, aslında tüm gezegeni, bir Hiroşima’ya dönüştürebildiğimiz bir çağ. Bu günden itibaren biz olumsuz biçimde her şeye kadir olmuş bulunuyoruz. Bununla birlikte, artık herhangi bir anda imha edilebileceğimiz için, bu aynı zamanda bu günden itibaren tamamen güçsüz kaldığımız anlamına geliyor. Ne kadar sürerse sürsün, sonsuza dek sürecek olsa bile, bu çağ son olacak. Bunun nedeni, bu çağın özgül farkının –kendi kendimizin imhası olanağının– bu sonun kendisi yoluyla olmadıkça asla sona erememesidir.4

Anders’in argümanının özünü tam olarak anlama zamanı: Nazizm, (yalnızca) gelenekçi ve gerici bir hareket olarak görülmemeli, aynı zamanda (ve çoğunlukla), otomatın işlevsel kudretine dair beklenti, bir işlevsellik kültü olarak da görülmelidir.

İnsanların katılımı olmadan insanlık dışı işleri yapabilen insan ötesi (transhuman) varlıkların uygulanması: işte Nazizmin mükemmelliği tam olarak budur. İşlevsel olanın mutlak önceliği, ekonomik işlevsellik ilkesine dayanan toplumsal dünyanın yeniden inşa edilmesi. Geri dönülmez bir şekilde yaşayacağımız dünya.

İnsanlık Dışı Olan Ve Avrupa Merkezli Hümanizmin Çöküşü

XXI. Yüzyılın yeni teknolojileri, hümanist devrimi tersine çevirebilir, insanları otoritelerinden soyabilir ve bunun yerine insan olmayan algoritmaları güçlendirebilir.5

“Aydınlanmanın Sonundan Sonra Ne Başlıyor?” yazısında Yuk Hui, hümanizmi Aydınlanma ile birleştiren bağın “tüm tarihsel zamanların, Avrupa modernliğinin eşzamanlı kılan ölçütünde birleştiği tek bir küresel zaman ekseninin tam olarak gerçekleşmesi” olduğunu ifade ediyor. “Bu, yönelim kaybı anıdır; Batı’yla ilişkili olarak hem Doğu’nun kaybı hem de bir yön kaybıdır.6 Faşizmin ve yabancı düşmanlığının mutsuz bilinci, bu yönelme aczinden kaynaklanır: karşılığında basit bir kimlik politikası ve estetikleştirilmiş bir teknoloji politikası sunar.”7

Dijital küreselleşme süreci, Avrupa modernliği ve Batı merkezli Aklın kültürel üstünlüğünün bu eşzamanlı kılan ölçütünü bozmuştur; bu kültürel çöküşün akıbetini mesken ediniyoruz.

Bağlayıcı mutasyonlar ve medya tarafından geliştirilmiş sosyal zihnin bilinçdışının psikotik patlaması nedeniyle, modern çağın “insan” olarak tanımladığı antropolojik boyut ortadan kalkmaktadır.

Bu mutasyonun en can alıcı etkisi, sosyal beynin bilişsel etkinliğini oluşturan bilincin (duyarlığın) ve zekânın birbirinden ayrışmasıdır.

Ayrışma, Uzaklaşma

Ekonomi ve savaşta zekâ zorunludur: eğer hayatta kalmak istiyorsanız, yenen olmak istiyorsanız, rakiplerinizden daha zeki olmalısınız. Bilinç, gereksiz, hatta birçok durumda zararlıdır. Zekâ ne kadar az duyarlık ile sınırlanır ve yavaşlatılırsa, o kadar otomatikleşir, verili hedefleri takip edebilir olur. Zekâ, duyarlığın sınırlama ve belirsizliklerinden ne kadar serbestleşirse, zeki bir organizma, hayatta kalma ve üstünlük mücadelesinde o kadar etkili olur.

Transhümanist proje, teknolojinin, zeki yaşamın mükemmel bir simülasyonunu sağlayacağı öncülüne dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu projenin asıl amacı, akıllı yaşamın duyarlıktan ayrıştırılabilirliğini sağlamaktır, çünkü evrimsel ekonominin bakış açısına göre duyarlık, gereksiz bir artık nitelik, bir yavaşlık ve yanlışlık faktörüdür.

Son iki yüzyıl içindeki toplumsal uygarlık tarihini, en uyumluların hayatta kalmalarına dair esnek olmayan yasadan kaçma girişimi olarak okuyabiliriz. Toplumsal dayanışma, dünyayı rekabetin olmadığı bir yere dönüştürme girişimi olmuştur. Politika ve ahlakın, evrimin doğa yasasından özerkliği, zekânın gücünü sınırlandıran bilince dayanıyordu. Zekâ duyarlıkla sınırlanmadığı vakit, acımasız bir güç olarak konuşlanmaya başlar.

İnsan bilgisinin ve insan eyleminin ontolojik özerkliği, hümanist atılımın çekirdeğidir. Bununla birlikte, eşzamanlı olarak, modernlik, değerlendirmenin ekonomik ölçütünü ileri sürmüş ve bilgiyi, hayatta kalmak için ekonomik rekabet ilkesine indirgemiştir: güç olarak etkililik.

Modernlik, aslında, Hristiyanlığın merhamet ilkesi ile Darwincilerin en uyumluların hayatta kalması ilkesi arasındaki bir kalıcı çatışma alanıdır.

En uyumlu olanın ne olduğunu merak ediyorsak, bunun cevabı tekanlamlı değildir: en uyumlu olan, zekânın kudretini duyarlığın sınırlamaları olmadan uygulayan organizmadır.

Demokrasinin toplumsal anlamı kendini, insan yaşamını Darwin yasalarından koruma girişiminde bulur: bu girişim, zekâ ve duyarlık bir araya getirildiği sürece, yani belirli bir noktaya kadar başarılı olmuştur. Bu girişim Mayıs 1968’de en yüksek noktasına ulaştı, sonra bozuldu ve duyarlık zekâdan uzaklaşmaya başladı.

Demokrasi, finansal kapitalizme teslim olması ve dayanışmanın rekabete yenilmesiyle birlikte, toplumsal uygarlık da ortadan kaldırılmış ve rekabet ilkesi kendisine, yaşamın gündelik meşgalelerinde üst sıralarda yer bulmuştur.

Teknolojinin kapitalist rekabete tabi kılınması, doğanın geri dönüşünün yolunu da paradoksal bir biçimde ortaya koymuştur: doğal seleksiyon ilkesi. Darwinci bilimin felsefi çekirdeği, hümanizmin mirasını oluşturan kısıtlamaları, etik-politik eylemin özerkliğinin yarattığı sınırlamaları ve sığınakları parçalamıştır.

Doğa geri döndü ve teknoloji onun zaferinin aracı oldu.

Deneyim, Süre ve Ölüm

Geçmişte sadece insanların yapabileceği birçok şey vardı. Ancak şu an robotlar ve bilgisayarlar geliştiriliyor ve çoğu görevde insanlardan daha iyi performans gösterebiliyorlar… Zekâ duyarlıktan koptuğu için insanlar ekonomik değerlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar.

Bugüne dek yüksek zekâ her zaman gelişmiş bir bilinçle el ele gitti. Sadece bilinçli varlıklar, satranç oynamak, araba kullanmak, hastalıkları teşhis etmek veya teröristleri teşhis etmek gibi çok fazla zekâ isteyen görevleri gerçekleştirebilir.8

Bu noktada “ zekâ” ve “bilinç” kelimelerinin anlamlarını tanımlamamız gerekiyor.

Tanımlarım şu şekilde: zekâ karar verilebilir alternatifler hakkında karar verme yeteneğidir. Bilinç, karar verilemez alternatifler hakkında karar verme yeteneğidir. Zekâ, hesaplama ve bileşimi, bilinç ise (estetik ve erotik) duyarlığı ve etik yargıyı içerir.

Yine de, bu cevabın çok karmaşık olduğunu hissediyorum ve bu yüzden daha derine inmem gerekiyor. Zekâ kavramının içerimlerini, Leibniz’in hesaplamaları temel alan ontolojisinden, bilginin iletilmesinde ve yaşamın evriminde ayrık ve sürekli olan arasındaki kavramsal ayrımdan başlayarak geliştirmem gerekiyor.

“Ayrık” terimiyle (“sürekliliğin” aksine), sonlu bilgilere indirgenebilecek bireysel varlıkları kastediyoruz. Öte yandan, “süreklilik” terimi ile bilgiye indirgenemeyen deneyim akışını kastediyoruz. Deneyim akışı, esasen duyarlı organizmanın öteki-oluşunun öz-algısıdır. Duyarlık, zaman içinde oluşun (becoming in time)9 sonsuz çeşitlemelerini algılar, zira varlığı, zaman içinde var olan bir organizmanın öz-algısına dayanmaktadır. “Deneyim (experience)” kelimesinin etimolojisi ölüm anlamına gelir: ex-perire.10 Bu yüzden, bilinçli organizma gerçekliği, bilinçli ve duyarlı organizmanın sona erme kaderi arka planına karşı öteki-oluş olarak algılar.

Descartes’tan beri modern felsefe, kendini cogitoya dayandırdığından, kesinlik de bu bağlamda zekâya dayanmaktadır.

Benliğin, zihnin zekâya dayalı yeteneğine indirgenmesi, zekâ ile bilinç arasındaki sınırı bulanıklaştırmıştır.

Akıl, dünyanın ayrı terimlerle ölçülebilen bir şeye indirgenmesi, bir ölçünün izdüşümüdür. Benliğin, ölçme yeteneği olarak akla bu indirgenmesi, geç modern felaketin kökeninde yatmaktadır (Adorno ve Horkheimer bu noktayı, Aydınlanmanın Diyalektiği‘nin önsözünde tanımıştı).

Descartes, düşüncenin tartışılmaz varlığında “benin” varlığına dair kanıtlar bulur, ancak benliğin temelini duyarlık içinde bulmak daha faydalı ve daha kapsamlıdır: duyumsuyorum öyleyse varım.

Ancak, öz-algının mantıksal bir anlamı yoktur, ne de ölçülebilir veya ayrık minimal birimlere indirgenebilirdir. Öz-algı için hiçbir ölçü yoktur, çünkü öz-algı, sonsuz bölünebilir alanda, yani süreklilik alanında gerçekleşir.

Varoluş, akla karşılık gelmez. Sadece duyarlık, zihnin ve yargının bütünleşmesine izin verir (etik yargı ve sonunda estetik yargı).

Zaman ve Zamansallık

Leibniz, fiziksel maddenin sonsuz bölünebilirliğini varsayar ve maddenin zamandaki katlılığının (duplicity) farkındadır. Madde, eşzamanlı olarak “sonsuzca bölünmüş edimsel ayrık” ve aynı zamanda bir deneyim sürekliliğidir.11

Deneyimin sürekliliği, sürekliliğin algısı, zaman boyunca dağılan ya da süre olarak zaman boyunca ortaya çıkan bir akıştır. Kapsamlı ayrık durumların toplamının sürekliliği yoğundur. Bu, duyarlık olarak bilinçtir – yayılımlı dünyanın yoğun biçimde işlenmesidir. Yayılımlı gerçeklikler, algısal tutarlılıklarını ve deneysel sürekliliklerini oluşun zamandaki yoğun titreşiminden alır.

Bunun anlamı, zamanın nihai hedefi olan ölümün, yoğunluğun kaynağı olmasıdır

Carlo Rovelli’nin yazdığı gibi, “Kuantum teorisi, şeyleri, zaman içinde evriliyor olarak betimlemez, fakat şeylerin karşılıklı ilişkide nasıl evrildiklerini betimler.”12

Zeno ve kaplumbağa zamanından beri, maddenin (ve zamanın) sonsuz bölünebilirliği sorunu en önemli sorunlardan biri olmuştur.

Zekâ ve bilinç arasındaki ilişkiyi tanımlamak için, zekânın bir toplamı ayrı birimlerin bir bileşimi olarak tanıma yeteneği olduğunu söyleyelim (yani, zamansal bir yayılımı, geleneksel zamanın ayrı birimleri cinsinden hesaplama yeteneği).

Diğer yandan duyarlık olarak bilinç, maddenin ve zamansallığın sürekliliğini deneyimleme yeteneğidir.

Durée et Simultanéité’de Henri Bergson şöyle yazıyor:

Bilinci ortaya koymadan, gerçeklikten süre olarak söz edemeyiz… Matematiksel düşünen biri bunu fark etmeyecektir, çünkü haklı olarak, şeylerin doğasıyla değil, ölçüsü ile ilgilenmektedir… Süre, esasen var olan bir şeyde artık var olmayan bir şeyin saklanmasıdır.13

Zihinsel etkinlik, zaman algısından, beden-zihin ayrışmasının bilinçaltı farkındalığından ayrılamaz: Ölüm, bilinçli duyarlı organizma için öteki-oluş anlamına geldiği kadarıyla, ölümün bilinçaltı. Bu nedenle, bilinci ölümün bilişsel içerimi olarak tanımlayabiliriz

Bergson, saatlerde ve metaların ekonomik değerinde nesneleşen hesaplanabilir zamanı, hesaplanmaya indirgenemez bir süre olan yaşanmış zamansallıktan (temps vécu) ayırır.

Hesaplanabilir zaman, matematiğin ve ekonominin konusudur, ancak toplum, hedef olarak (kader olarak değil)14 hesaplanamayan ölüm zamanında yaşamaktadır. Etik ve estetik bu tartışılmaz zamanı düşünmek için en uygun alanlardır. Ancak etik ve estetik yargılamalar zekâyla pek ilgili değillerdir, kesinlik ve doğrulukla ise hiç ilgileri yoktur.

Transhümanizm, varoluş için hesaplamayı yanlış anlayan bir ideolojidir ve tam da bu nedenle felsefi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. İnsanlık dışı bunamanın diğer yüzü, hesaplanamaz olanın kaba kuvvetle hesaplanmasının gölgesinde büyür.

Artık, zamanın algılanmasının koşulu olan ölüm, yok oluş ve benliğin titreşimsel konumlanışı olan bilinç üzerine düşünmeye başlamalıyız.

Rovelli şöyle yazıyor:

Ölüm korkusu bana evrimin bir hatası gibi geliyor: Birçok hayvanın içgüdüsel bir dehşet yetisi var ve bir avcı yaklaşırsa hepsi kaçar. Bu tehlikeden kaçınmalarını sağladığı için sağlıklı bir tepkidir. Ancak seçilim, geleceği tahmin etme konusunda aşırı kabiliyetli, aşırı büyük frontal loblu tüysüz maymunlar üretti. Bu yararlı bir ayrıcalık, fakat asıl risk şu ki, ölümün kaçınılmazlığını kalıcı olarak görüyor ve bu da kalıcı dehşet ile bundan kaçma gerekliliğini ateşliyor.

Bu nedenle, ölüm korkusunun iki bağımsız evrimsel baskıyı birleştiren tesadüfi ve saçma bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum: beynimizdeki kötü otomatik bağlantıların bir ürünü. Her şeyin sınırlı bir varoluş zamanı vardır. Buna İnsan ırkı da dâhil.15

Franco Berardi, “(Sensitive) Consciousness and Time: Against the Transhumanist Utopia“, e-flux journal #98: www.e-flux.com’dan tercüme edilmiştir.

1Yazar burada “computational” terimini kullanıyor. Metin boyunca “hesaplama” olarak çevirdiğimiz kelime, bizde “bilgisayar” anlamına gelen “computer” kelimesiyle aynı kökten. Dolayısıyla okur Berardi’nin kast ettiği “hesaplamanın”, “bilgisayarla” yakından ilişkili olduğunu düşünmeli (rd. n.).

2Jean Baudrillard, Symbolic Exchange and Death (Sage Publications, 1993), 9.

3Ray Kurzweil, The Singularity Is Near: When Humans Transcend Biology (Viking Books, 2005), 25, 28.

4Günther Anders, Die Atomare Drohung: Radikale Überlegungen zum atomaren Zeitalter (Taschenbuch 2003), 93.

5Yuval Harari, Homo Deus (Penguin Random House, 2015), 397.

6Yuk Hui burada “yönelim kaybı” olarak çevirdiğimiz “disorienttation” kelimesiyle kelime oyunu yapıyor. “Orient” hem “yön”, hem de “Doğu” demek olup, disorientation hem yön kaybı, hem de Doğu’nun kaybı olarak okunabilir (rd. n.).

7Yuk Hui, “What Begins After the End of the Enlightenment?,” e-flux journal no. 96 (January 2019).

8Harari, Homo Deus, 361.

9Okur bunu Heidegger’in “zaman içinde olmak/varlık” (being-in-time) kavrayışı ile karşı karşıya koymak isteyebilir (rd. n.).

10”Perire” kökü, İngilizce’deki “perish” (kaybolmak, ölüm) gibi kelimelerin köküdür. “Ex-perire”nin yaklaşık bir çevirisi “ölümde-durma”, “ölümün-içinde”, “kayboluşta” gibi bir şey olabilirdi (rd. n.).

11Gottfried Wilhelm Leibniz, lBurchard de Volder’a mektup, Stefano Mugnai, Introduzione alla filosofia di Leibniz (Einaudi, 2001), 114’ten alınmıştır.

12Carlo Rovelli, L’ordine del tempo (Adelphi, 2017).

13Henri Bergson, Durée et Simultaneité (Presse Universitaire de France, 1922), 48.

14Berardi “destiny” (“kader”) ile “destination” (“hedef”) arasında kelime oyunu yapıyor (rd. n.).

15Rovelli, L’ordine del tempo.