Browse By

Tag Archives: Marx

Genel Zeka Üzerine

Bizim sorunumuz, bugün üretim sürecinin teknik gereği olan zekânın mülki kamusal karakterinin, yeni bir demokrasi ve kamusal alan biçimi için gerçek temel olup olamayacağıdır, yani devlet ile onun “siyasi karar alma tekeli” üzerinde dönmekte olan bir kamusal alanın antitezi olup olmayacağı. Bu soru için iki ayrı ama birbirine bağlı taraf vardır: Bir yandan, genel zekâ kendisini otonom bir kamusal alan olarak, yalnızca metaların üretimi ve ücretli emekle rabıtası çözülürse olumlayabilir. Öte yandan, kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılışı, ancak devletin dışındaki kamusal alanın ve genel zekâya bağlı olan politik bir topluluğun kuruluşuyla kendini gösterebilir.

Paris Komünü’nün Hayatta Kalışı: Kristin Ross ile Söyleşi

Bugün komünal tahayyülde bir canlanma olduğunu düşünüyorum, fakat kentsel mekân siyasetinde merkezlendiği konusunda size katılmıyorum. Şehir bugün genç insanlara genelde üç seçenek sunuyor: işsizlik, düşük ücretli iş veya anlamsız iş. Birçoğu mücadeleyi ve toplumsal işbirliğini ören yaşamlar sürmek için kırsala taşınmayı tercih ediyor. Bugünkü çeşitli mücadeleler üzerine düşündüğümde, özellikle de bağlamını en çok bildiğim Fransa’da, genelde kırsal alanlarda süregidiyorlar ve kapitalist modernleşmenin “arkaik” saydığı bir yaşam tarzını savunmaya çalışıyorlar. İşgalciler içine kapanmış bir dünyaya çekilmeyi veya kendine göndermeliliğin izole edilmiş havuzlarında girdap oluşturmayı içermeyen bir çeşit bölgesel kendi kendine yeterlilik yaratmaya çalışıyorlar.

Bir Sınıf Mücadelesi Teorisi Olarak Marx’ın Kriz Teorisi

Marxist teoriye dair yorumumuzun temel çıkış noktası; birikimi, işçi sınıfı mücadelesi tarafından her zaman inceden inceye ve tekrar tekrar tehdit edilen kapitalist kontrol sisteminin genişletilmiş yeniden üretimi olarak görmektir. Dolayısıyla kriz, aslında bu sistemin parçalanması ve işçi sınıfının özne olarak gelişiminin pozitif bir sonucudur. Bu çerçevede devrim, sermayenin uygun bir yanıt bulamadığı, “işçi sınıfı tarafından üretilen” bir kriz olarak anlaşılmalıdır.

Ortak Dil

Arabasının, yatının, katının, ününün, ünvanının, şöhretinin, kibrinin, bilgi-uzmanlığının, parfümünün, makyajının, bedeninin değiş tokuş edildiği, anlamın bu değiş-tokuşa zincirlendiği bir yaşamdan, bizzat müşterekte olmaya özgülük kapasitesinin, yani yeteneklerini, bilgilerini, becerilerini, müziğini, şiirini, resmini kısaca hissetmesini/anlamasını (hisseden düşüncesini) müşterekte olmaya adama ve özgülük kapasitesinin paylaşıldığı iletişimsel ve ilişkisel bir yaşama geçiş. Varlığa özgü olan varoluşu, müşterekte oluşu talep eden bir ‘biz’ aşkı. Bu aşkın esiri epey insan var hala bu ülkede: çok şükür (işte buna şükredilir). Bu aşkı paylaşan böyle sayısız değerlerimiz, insanlarımız olmasaydı bugün bu coğrafyanın ne hissedişinden, ne anlamasından ne sol geleneğinden ve ne de kültüründen söz edilebilirdi. İnsan ve insanlık ötesi bir uygarlığın yaratılmakta olduğuna inanıyorum, çünkü şunu duyuyorum: başkaldırı çokluğun varolma çabasıdır (hissetmek muazzam bir zenginlik [haz] ve aynı zamanda büyük bir hüzün [acı]).