Sorunsal Ortaklık ve Komünist Pragmatik Üzerine Tezler

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Oğuz Karayemiş

Giriş

  1. Şüphesiz komünizm tarihi[1], hareketin kendi gelişim çizgisi boyunca birçok yenileme ile örülüdür. Bu yenilemeler kendisini çoğunlukla, bizzat bir “yeniden-“, “‑e dönüş”, “hakiki …” olarak tanımlamış ve belki de özellikle en güçlü yenilemeler kendini bir tür tarihsel alçakgönüllülükle(!) mevcut olanın, “hakiki” olanın, “sahih” ve orijinal ‑hem “kökensel”, hem de biricik olmak anlamında‑ olanın “keşfi”, sağlamlaştırılması, “sapmalar” karşısında “savunulması” olarak sunmuştur. Denebilir ki, komünizm tarihinden bir tür yorumsama, yeniden yorumlama ‑hem metinlerin, hem mücadelelerin, hem tutumların, hem sapmaların‑ eylemleri çıkartılırsa geriye neredeyse pek az şey kalır.
  2. Yine bu tarihin öğrettiği, bu tarihin tarih yazımının öğrettiği diğer unsur, komünist tarihin ilerlemeci süreklilik değil ama tarihsel bağlamlılık, koşullara görelilik, çok parçalılık gibi özellikler gösterdiğidir. Roma’da ayaklanan köleler ile Paris Komünü’nün komünarlarının, Ekim Devrimi’nin Sovyetleri ile Rojava’nın kantonlarının bir ve aynı ölçüler ile yargılanamazlığı, bunların ortak‑bir‑ölçüye‑vurulamazlığıdır. Her bir komünist mücadele, yalnız ve yalnız kendi koşulları ile anlaşılabilir, eleştirilebilir.
  3. Bu tarih son olarak bize, her bir komünal girişimin, kendi farkına haiz olduğu, her şeyin her seferinde farklı olduğu, ancak ve ancak kendi farkıyla var olduğudur. Bizzat komünist arzunun kendisi, ortama ‑bununla bütün bir koşullanmış tarihsel bağlamı kast ediyoruz‑ bir farklılaştırıcı, her şeyi yerinden eden, alt üst eden bir öğe olarak, saf fark, kendinde fark olarak (mü)dahil olur. Ve ortam olarak düzenlenmiş, sıkıca belirlenmiş, sınırlanmış mümkünlerin yerine, yeni ve bambaşka mümkünlerin yaratılmasını gerektirir. Bu yüzden basitçe bir devrimin mümkün olmadığı, fakat bizzat devrimin yeni bir mümkünler yaratımı olduğu söylenmelidir.

Ortaklık[2] Sorunu, Sorunsal Ortaklık

  1. Komünizmin teorik tarihini kat eden bir özne sorunu vardır. Gerçekten yaratıcı teorisyenlerden ziyade ikinci ve üçüncü sınıf tilmizler, bürokratlar, kopyacılar tarafından bu özne, çoğunlukla donuk bir sınıf imgesinde kavranmıştır. Daha doğrusu kapitalist öznellik üretiminin ürünü olan sınıflaştırılmış insan varlığı, olduğu gibi devrimin tözsel, ebedi, mutlak öznesi olarak da tanımlanmıştır. Öyle ki, “resmi” Marksist tarihçi ve teorisyenler komünizm tarihini, modern 19. yy işçi sınıfının imgesinde tasarlanan bir özne‑sabitesi üzerinden tekrar kurarlarken, hem bir anakronizm (örneğin “Bedreddin İsyan’ı başarısız oldu çünkü işçi sınıfı yoktu”) gerçekleştirmiş hem de şimdiyi esir alan bir dogmatizme yol açmışlardır (bilhassa komünizmin, feminist, sömürgecilik‑karşıtı hareketler, ekoloji mücadeleleri ile ilişkisini tayin etmede).
  2. Görmezden gelinen şey, kapitalist işleyişin öznesi ile devrimin öznesi arasındaki mesafe ya da daha mikropolitik bir dille söylenirse, üretilmiş öznellik ile özneleşme deneyimi arasındaki bambaşkalıktır.
  3. Kapitalist öznellik üretimi süreçleri, yaklaşık bir soyutlamayla iki tür öznellik “formu” sunarlar: Bir yandan, kapitalizm‑öncesi öznellik formlarının kapitalist‑yeniden‑ikamesi olan kimlikli cemaatler. Şüphesiz kimlik modern bir kurulumdur. Fakat kapitalist gelişim tarafından kapılarak yeniden işletilen kısmi arkaik kodlara dayanır (ulus, ırk, cinsiyet, “hemşehrilik” vs.). Kapitalizm kimlikleri, kapitalist öznellik üretiminin asli yanı olan büyük yersiz‑yurdsuzlaşma hareketinin telafisi olarak inşa eder. Zira asli olarak kapitalist öznellik üretimi, ne ırk, ne cinsiyet, ne soy, ne köken biçiminde hiçbir bütünleştirici ve kodlayıcı (yahut üstkodlayıcı) biçim tanımaz, bunlara müracaat etmez. Aksine o, keskin bir biçimde parçalayıcı, köksüzleştiricidir. Sermayeye bağımlı olan ve sınırı sermayenin içkin sınırı olan bu radikallik, asıl olarak bireyi, uç noktada bireyselleşmiş bir varoluşu üretir.
  4. Öznelliğin üretimi, basit bir performans, ideolojik kodlama, kültürel kurulum ve toplumsal inşadan bambaşkadır. Bütün bu kuramsal konumlar, sinik konumlardır ve dünyanın beden/zihin olarak ikiye bölündüğü kör bir düalizmi sürdürürler. Oysa öznellik, genetik kodlar, besin zincirleri, dijital iletişim, her tür gösterge vs. gibi son derece karmaşık ve çoğul öğeyi bir araya getiren, karmaşık süreçlerle üretilir.
  5. Radikal bir şekilde köksüzleşmiş birey ile onun radikal köksüzlüğünün kapitalist telafisi olan kimlikli cemaatler. Bunlar birbirini dışlamaktan çok, birbirini kapitalist öznellik üretimi aracılığıyla tamamlarlar. Taraftar grupları, kahvehane ortamı, askerlik arkadaşlığı, kadın günleri, dini cemaatler, giderek milliyetçilik vs. gibi her türden kimlik merkezli ortaklık (benzerlik, aynılık, önden‑verili bir aidiyet ile tanımlanan ortaklık), kapitalizmin yoğun bireyleştirici etkisinin kapitalist telafisidir.
  6. Fakat bu durum, kimlikli cemaatlerin mutlak olarak gerici özellikler sergileyeceği anlamına gelmez yine de. Ulusal kurtuluş hareketleri başta olmak üzere, görünürde birçok kimlik‑merkezli oluşum belli bir anlamda kapitalist şiddetin sonucu olan depresif bireyselliği aşacak bir öznel çıkış etkisi, olanağı da yaratır, yaratabilir. Daha da geniş bir perspektiften, aşırı bireyselleşmenin, köksüzleşmenin yarattığı yalnızlık hissiyle baş etmenin de bir mecrası olabilirler. Ve şüphesiz her tür faşist oluşumun, nihayetinde modern toplumlarımızda sömürdüğü bir ruh halidir, bireysel yalnızlaşma ve kayıp hissi.
  7. Devrimin öznesi tartışması, ne yazık ki yukarıdaki gibi anlaşılan bir şekilde, kimlik‑merkezli bir noktada tıkanmıştır: sınıf. Sınıf, bir kapalı kolektif olarak tözselleşmiş haliyle, özellikle sendikalar ve önderlik‑parti[3] tarafından biçimlendirilecek homojen bir kitle olarak anlaşılmıştır. Buradaki akıl yürütme şöyledir: Kapitalizm altında bir işçi sınıfı vardır, bu sınıf henüz kendi çıkarının farkında olmamakla beraber kapitalizmi yıkacak bir potansiyeli taşır ve burjuvazi ile çelişki halindedir (kendinde sınıf). Bu kendinde sınıf, sendikalar dolayımıyla mücadele ede ede kendini bir sınıf olarak tanımaya başlar ve nihayetinde önderlik‑partinin yönlendirici etkisiyle patlayıcı bir devrimci güce, kendi‑için‑sınıfa dönüşür.
  8. Bu noktada biri tarihsel bir belirlenim olduğu, bir diğeri ise tarihdışı bir dogma olmaya meylettiği oranda iki şeyi dikkatle birbirinden ayırmak şarttır. İlki, Lenin’in teorik analizinin ve buna bağlı politik müdahalesinin tarihsel yaratıcılığıdır. Lenin için devrimin öznesi tartışması, donuk, dogmatik ve saf teorik bir tartışma, bir kalıp üretme ve ona tutunma meselesi olmamıştır. Lenin, kendi çağının güncel sınıf‑bileşimini dikkatle analiz ederek, devrimci bir öznelliği, yeni bir militan tipini (devrimci bir yeniden-bileşim uğrağı) yaratmaya girişmiştir. Bu açıdan devrimin öznesi tartışmasında Lenin’in konumu, daha ileride detaylandıracağımız “komünist pragmatiğe” aykırı olmak bir yana, onun en ayrıcalıklı uygulamalarından biri olarak ele alınmalıdır.
  9. Şimdilik asıl mühim nokta, tarihdışı bir dogmaya dönüşen bir şablon‑üretimidir: baş olarak temsil edilmiş, kendisi işçi sınıfının en ileri çıkarlarını temsil eden bir önder kadronun merkezinde kimlik olarak biçimlendirilmiş bir sınıf tasavvuru. Leninizm (Lenin’den ayrı olarak) bu merkeziyetçi‑baskıcı kimlik şablonunu sürdürdü. Leninizm’in göreli eleştirel devamı olan Troçkizm ise günümüzdeki sahte tabancılığı ve steril politik doğruculuğu ile sadece bu kavrayışı biraz daha “liberalleştirdi”.
  10. Devrimci mücadele asıl olarak bir öznellik mücadelesidir. İnatla ayrılması gereken şey, ‑eğer Badiou’nun terminolojisini dikkatle kullanırsak‑ durumun öznesi ile olayın öznesidir (ya da Deleuze’ün ayrımıyla, tarihin öznesi ile olayın öznesi).
  11. Bu ayrım son derece teknik, belki de saf spekülatif gelebilir. Oysa göründüğünün aksine, son derece varoluşsaldır.
  12. Ortaklığın kurulumunun sözleşmeci ve/veya tözcü biçimleri, daimi olarak despotik bir belirlenim sunmuştur. Oysa komünist özneleşme, komünal ortaklaşma deneyimi, bir töz‑söküm deneyimidir. İlk türde ortaklık, cemaat, üyelerini bir aynılık ilkesiyle biçimlendirir, kendinde farklılaşmış ve farklılaşmakta olan varoluşsal süreçleri bastırır. Oysa komünist ortaklaşma, bir aynılık ilkesi‑biçimine yaslanmaz.
  13. Şimdi bizim “sorunsal ortaklık” olarak sunmak istediğimiz bu ortaklık tarzı, bir biçim değildir. Herhangi bir şeyi biçimlendirmez. Bilakis kapitalist ve arkaik bütün biçimleri söker ve biçimlenmemiş bir maddeyi, bir virtüel ‑gücül ve gerçek‑ olanaklar çokluğunu özgürleştirir. Bu sayede, ilkelere, sözleşmelere, tanınmaya yer vermez ama sorunlara, varoluşsal sorunsallaştırmalara yer açar.
  14. Bir varoluşsal sorunsallaştırma, öznelliğin her düzeyinde, kurulmuş, önden‑belirlenmiş her şeyin, yaratıcı öznel süreçleri ‑göstergelerin, bedenlerin, jestlerin vs. üretimi‑ yeniden harekete geçirmek üzere sökümüdür. Bir öz‑yıkım sürecidir. 68, Gezi, Rojava, Ekim Devrimi, Paris Komünü, Kronştad İsyanı böyle sorunsallaştırma süreçleridir ve böyle sorunsallaştırma süreçlerine bağlıdırlar.
  15. Olayın öznesinin varoluş tarzı, sorunsal ortaklıktır. Olayın öznelerinin sorunu nereden geldikleri ve kim veya birlikte‑kim oldukları değil, ile‑birlikte ne olabilecekleridir. Sorunsal ortaklık şimdinin geçmişe bağlı belirlenimliliğinin yıkımından doğar ve geleceğe açılan bir güncellikte ilişkilendirdiklerini ortak bir kendini‑yaratım için özgür bırakır.
  16. Sorunsallaştırmalar, insan varlığını belirleyen tüm varoluşsal yönlere yayılır ve bulaşabilirler: Irk, cinsiyet, sınıf, cinsel yönelim, hatta bizzat insanın türsel varlığının.
  17. Komünist bir özneleşme deneyimi, bu yüzden katiyetle sınıf‑merkezli olamaz. O herhangi bir merkezi hedeflemekten ziyade, sınıflaştırıcı, cinsiyetlendirici, sömürgeleştirici kapitalist süreçleri bertaraf ederek, tüm yönlere yayılır, tüm yönlere doğru merkezsizleşir.
  18. Komünist mücadele bu yüzden, tarih boyunca kendisinin içine doğduğu ortamın ürünü olan insan tip(ler)ine itiraz olarak yükselmiştir: Boyun eğdirilmiş, köleleştirilmiş, düzene uyumlulaştırılmış, aşağılanmış olan.
  19. Komünist mücadele, dogmatik ortodoksların sunmaya çalıştıklarının tam aksine, tam da bu yüzden çoğuldur. Zira komünal arzuların patlamasının, hangi varoluşsal düzeyde bir sorunsaldan hareketle gerçekleşeceği, nerede gerçekleşeceği asla kestirilemez. Ve bu sorunsallaştırma tek‑yönlü ve tek‑boyutlu olamaz. Sıçrar, yayılır, genişler, bulaşır, yeni sorunsallaştırmaları tetikler.
  20. Bir önden‑gösterim olarak Gezi, görece kente ve ekolojiye dair bir sorunsalın dinamiti ateşlemesiyle ne büyük bir isyan hareketinin patlayabileceğini gözümüzün önüne sermişti. Herhangi bir noktada oluşan bir öznel kristalin, gerekli dengesiz ortamı bulduğunda her yöne doğru büyük bir kristalleşme sürecini başlatabileceğini gösteren kimyasal süreçler, analojinin çok ötesinde özneleşme süreçleri için de düşünebilirler. Ve öncülüğün de bundan başka hiçbir anlamı yoktur. Öncülükte bilinç ve bilinçlendirme unsurunun önemi, Leninist modelin bize sunduğundan çok daha farklı bir işlev yerine getirir. Oysa özneleşme süreçlerinde öncüler, daha ziyade bilinçsiz süreçlere bağlanırlar ve toplumun bilinçsiz alanındaki yatırımların baskıcı mekanizmalardan özgürleşmesini sağlarlar. Ama “farkında olmaksızın”, kast edildiğinde bile.
  21. Elbette Gezi’nin sorunsallaştırıcı dalgası, rahatlıkla ekoloji ve kentten, cinsiyete, cinsel yönelime sıçrarken iki düzeyde ciddi bir tıkanıklık yaşadı: Sınıflaştırma ile sömürgeleştirme. Bu yüzden hareket, önce bir orta sınıf hareketi, ardından da beyaz Türk hareketi olarak “tanımlanıp”, kapılabildi. Böyle bir hareketin “öncülerinin” ilk elde karşılarındaki sorun, büyük oranda sosyalizm tarafından kuru dogmatikliğe dönüştürülmüş bu alanlara dair sorunları yeni bir tarzda ifade etmenin ve eklemlemenin bir yolunu bulmaktır.

Komünist Pragmatik

  1. Ama bu yol nasıl bulunacak? Komünizmi ilkelerin, tözsel öznelerin, dümdüz edilmiş bir tarihin parçası olarak gördüğümüz müddetçe, elimizde sadece despotik‑bürokratik bir yorumlama çerçevesi kalacaktır. Oysa komünizm, önden‑verili hakikatlere yaslanan bir grup rahibin başkaları‑adına çerçeve ve program oluşturma çabası asla değildir.
  2. O halde komünizm nedir?
  3. İnsanları ayrıştıran, katı çizgilerle bölümleyen bir dünyada, herhangi bir ayrıcalıksız noktadan başlayarak ortaklaşma olanaklarını zorlamaktır. Soru şudur: Keskin bir şekilde ayrışmış bir toplumda, sermayenin dayattığının ötesinde yeni bir yaşam hep birlikte ve tek tek nasıl kurulabilir? Hep birlikte, zira komünist müdahale ortaklıktan ayrı düşünülemez. Tek tek, zira öyle veya böyle yeni bir yaşamın yaratımı herkesin kendince katılımı olmaksızın düşünülemez.
  4. Pragmatik, daimi olarak bağlamsal ve sorunsal olan bir mücadeleyi anlatabilecek, verili olguların, teorik çerçevelerin, metinlerin kurulu hakikatine dogmatik bağlılığı değil de, yeni hakikatlerin olaya bağlı yaratımını hedef alan/almış olan bir hareketin en tam “yöntemidir”.
  5. Fakat pragmatik “yöntem”, serbest bir yöntem, kelimenin klasik, yani net sınırlarla belirlenmiş anlamında yöntem‑olamayan bir yöntemdir. Hatta bu anlamda bir karşı‑yöntemdir.
  6. Pragmatik doğrulama ve yorumlama prosedürlerine değil ama işleme olanaklarına dayanır. Geçmişten‑doğru değil, geleceğe‑doğrudur.
  7. Eğer olayların varoluşu, biçimlendirilmiş bir dünya açısından yıkıcı ve sorunsalsa, olaya bağlı ve olaya‑doğru bir yöntem olarak pragmatik de, bir kolektif sorunsallar üretme, iletme, bulaştırma sanatıdır. Lenin bunu biliyordu, Leninizm bunu unutturdu ve Lenin de bu unutuşun suç ortaklığını yaptı. Aksi takdirde Kronştad anlaşılmaz kalır.
  8. Yani pragmatik, dertlenme, dert üretme ve dertlendirme sanatıdır. Varoluşumuzun depresifliğine olduğu kadar, kendimizden duyduğumuz uyuşuk memnuniyete de bir saldırıdır, bu saldırının burada ve şimdi üretimidir.
  9. Komünist pragmatik öyleyse, güncelliği eşeleyen bir artçı edimdir. Bizi katı bir biçimde sabitleyen süreçlerin analizidir ve bir analiz olarak bu süreçlerden artanı ortaya çıkarma, bu süreçlere sığamayan, bunlardan kaçıp kurtulan öznel artıkları toplama, bir araya getirme sanatıdır. Ve ancak bunlara yaratıcı bir ifade verme, yeni ilişkileri yaratma yoluyla öncü edimdir. Bu bir ilkeler çerçevesinin program olarak yaratımından ziyade, bulaşıcı tavırların, yeni dostlukların, sınıflaştırılamayan üretim biçimlerinin, kapitalist‑olmayan paylaşım ilişkilerinin burada ve şimdi yaratımıdır, zorlanmasıdır, oldurtulmasıdır.
  10. Komünist pragmatik müdahaleler, toplumsal alanın herhangi bir noktasında, herhangi bir yöne doğru gerçekleş(ebil)irler. Mültecilerle dayanışma evi, “Bombalara Karşı Sofralar”, Matematik Köyü, işgal evleri, üniversitede not paylaşımı, okuma grupları, birlikte yaşanılan öğrenci evleri, kooperatif topluluklar, anarko festivaller ve kamplar vb… Hepsi henüz bir sorunun billurlaşmadığı bir alanda, yeni sorunsallar yaratma etkinliklerinin neticeleridir. Toplumda, yaşamımızda, gerçekliğimizde tahammül edilemez bir şeylerin varlığının ilanına yaslanırlar. Pragmatik müdahale, işte bu ilan etmenin bizzat kendisidir. Ortaklık bir tahammül edilemezliğin, varoluşsal/yaşamsal bir sorun olarak ilanının yarattığı olaya bağlı kalarak oluştuğunda bu bir sorunsal ortaklığa, hadi öyle diyelim, hemdertliğe dönüşür. Bu noktalarda insanlar bir ilkeye, bir kimliğe, bir biçime ait olmaktan ziyade ‑bunların hepsi yürürlükte olsa bile‑, bir dert tarafından sürüklenme, bir sorunsalı büyütme, bu sayede karşılaşma ve herkes ile‑birlikte dönüşme hissine sahiptir.
  11. Sorunsal ortaklık, bir pragmatik cemaattir. Kolektif olarak sorunsalı genişletme, varoluşsal dönüşümleri tetikleyecek yeni sorunsallar icat etme ve bu sorunsallara cevap verecek yeni yaşam tarzları yaratma çabası, eski ve önden‑verilmiş çerçevelerden taşar. Fakat elbette bu geçmişten ve başkalarından öğrenilemeyeceği anlamına gelmez. Bilakis bizzat pragmatik bize böyle bir işlevselciliği sunar. Komünist pragmatik, hakikaten işleyen komünal deneyimler, araçlar, donanımlar, ifadeler, ilişkiler üretmekle ilgilidir ve tarihsel deneyimlerle ilişkisi de, böyle işleyen mekanizmaları kendi için kullanışlı kılmaktır.

Sonuç

  1. Öyleyse komünizm, bir ilkeler ve soy şeceresi, bir parti teşkilatına bağlılık değildir. O, asıl olarak her yönden ayrıcalıkların ve dışlamaların oluştuğu her toplumda ortaya çıkan bir arzunun adıdır. Ve arzu olarak o, bütün yaratıcılığı ile kendine sadık bir pragmatiktir, pragmatik bir eylemler, yaratımlar çokluğudur. Faili, doğduğu ortam tarafından üretilmiş olan herhangi bir bütünsel özne (sınıf, komünistler, parti) değil, kendi yaşamlarının böylece biçimlendirilmesini reddederek ortaklaşa ve tek tek yeni yaşam olanaklarını keşfe ve yaratmaya koyulan herkestir. Bir komünist, komünar olmak, öyleyse, bu herkesten herhangi biri olmak, bu çabayı yaratmaya ve ifade etmeye çalışmak demektir.
  2. Böylece komünizm, bir kimlik aidiyeti (bu kimlik sınıf dahi olsa) üzerinden değil, bir dert ortaklığı üzerinden harekete geçer. Eğer ki “sorunsal ortaklık” kuru kalıyorsa, hemdertlik deyin. Bunlar yalnızca kelimeler.
  3. Sermayenin sınırsızca yaşamın her alanına derinlemesine yayıldığı bizimki gibi toplumlarda, sermayenin biçimlendirici işleyişinin öznel süreçleri, yani arzunun, bedenlerimizin ve ilişkilerin üretimini tamamen sarmalaması kapitalizmi her zamankinden daha çok kırılgan kılıyor. Kapitalist denetim mekanizmalarının şeytani inceliği, aynı zamanda bir korkunun, denetimi elden her an elden kaçırmakta olan bir toplumun korkusunun da ürünü ve semptomudur. Bir ve aynı “olgu” içinde, yaşam kapitalizm tarafından sarmalandıkça, giderek daha büyük bir oranda insan yaşamın üretimi faaliyetinin ince işçisi haline geliyor. Ve geleneksel olarak küçük‑burjuva sınıf olarak tasvir edilegelmiş emek grupları (temelde entelektüel ve biyopolitik emek grupları, akademisyenler, doktorlar, mühendisler, “beyaz yakalılar”, teknisyenler, sanatçılar vb.) hızla ve sert bir şekilde işçileştiriliyor. Sosyal bilimciler tarafından haklı olarak “orta sınıf” olarak görülen bu gruplar ve özellikle onların en geniş alt dilimi, borçlandırmalar tarafından emek‑yoğun bir şekilde, esnek çalışma adı altında işe koşulmuştur. Üniversiteler ise tam bir borç batağı ve yoksulluk yuvasından başka hiçbir şey değildir.
  4. Dolayısıyla, komünizm toplumun her noktasında, herkes için her zamankinden daha fazla olarak hakiki bir olanağa dönüşürken, karşıtı olan faşist‑despotik oluşumlar ve baskıcı hükumet biçimleri de sahneyi dolduruyor. Ve böyle bir saldırganlık da, her yönünden çatlaklar oluşan bir toplumun kırılganlık ifadesinden başka bir şey değil. İşte tam bu noktada komünizm, salt teorik, spekülatif, kitabî bir tartışma değil, bıkmış, usanmış, dışlanmış, artık yaşamına ve kendine tahammül edemeyen herkes için yeni yaşam olanaklarını şimdi ve burada yaratmaya girişmek demektir.

[1] Burada basitçe “Marksist” komünizmi değil ama, bölümlenmiş, katı çizgilerle ayrışmış, ayrıcalıkların ve dışlanmaların oyununun yapısallaşmış olduğu bütün toplum ve topluluklarda ortaya çıktığı oranda, bütün ortaklaşmacı ‑komünalist/komünist‑ mücadeleleri kast ediyorum.

[2] Cemaat, komünite.

[3] Formülasyonun Leninist versiyonunun “öncü‑parti” olduğunu biliyorum. Fakat terminolojik bir sürekliliği kaybetme pahasına, öncülük ile önderlik arasında birincisi lehine olumlu bir anlamı korumak için, “önderlik­‑parti” terimini tercih edeceğim. Bununla, Leninist terminolojide “kendi‑için sınıf” denilen öznelliğin bilinçli yönlendiricisini, yani Bolşevik tarzıyla “parti”yi anlıyorum.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer