(Sol) Liberalizmin Zayıf Düşüncesinin Karşısında Kritik Bir Panorama

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Evren o. Yurttaş

Siyaset sahnesi bir anda dayatılan “erken seçim” yüzünden karışıverdi. Muhalefetin rengini, söylemini ve dahası stratejilerini büyük oranda, uzun zamandan beri liberaller, sol-liberallar ya da liberal-demokratlar belirliyor. Şimdi de öyle oldu ve güç ilişkileri bakımından, belki de bu durum kaçınılmazdı. Muhalefet partileri -hangisi olursa olsun- önlerindeki mücadeleyi, görünüşte farklı stratejilerle de olsa “tek adamlığa karşı demokrasi” mücadelesi olarak görme konusunda ortaklaşıyor. Bu mücadele kurgusu ise içinden geçtiğimiz krize dair ortak bir bakış açısından kaynaklanıyor. Buna göre mevcut kriz bütünüyle AKP ve Erdoğan’ın siyasi performansının sonucudur. Dolayısıyla da ortadaki mesele bir yönetememe ya da iyi yönetememe meselesidir. Bundan dolayı AKP ile Erdoğan’ın karşısına çıkan bütün geleneksel siyasi failler de daha iyi yönetmeye taliptir ya da daha iyi bir yönetimi talep etmektedir.1

Bu kısa ve mecburen birçok şeyi atlamak zorunda kalan yazıda, mevcut krizin kritik (eleştirel) bir panoramasını çıkartmayı deneyeceğiz. Hedefimiz liberal ve liberalizme yakınsayan bakış açılarının aksine sahne önündeki büyük faillere değil, tüm bir failliğin içinde tertip olunduğu alan(lar)a odaklanarak, krizin içindeki öznellik üretimi dinamiklerinin çöküşünü ve olası farklı özneleşme olanaklarını betimlemektir. Bunun bir paralaks, bakış açısında kritik bir değişim yoluyla yeni bir görme biçimi yaratmasını umuyoruz. Bize gereken şey tam da şudur: Krizi, tüm veçheleri boyunca en görünmez direniş, mücadele ve özneleşme tarzlarına kadar takip ederek kriz karşısında devrimci bir hareket noktası bulmak üzere mevcut mücadelelerin ucunun tutulması. Dolayısıyla krizi kötü (mali, siyasi vs.) yönetimden doğan bir arıza olarak değil, kapitalizm altında farklı mücadele örüntülerinin daimiliğinin ve dinamizminin neticesi olan bir temel özellik olarak görüyoruz. İkisinin çok farklı siyasal ufuklara yol açtığını son bölümde tekrar tartışacağız.

Kurumlar, Öznellik ve Kriz

Arkasında onlarca yıllık bir tartışma bulunan basit bir teorik öncülden yola çıkacağız: Kapitalizm, bir dizi iktidar oluşumunun, yani ataerkinin, sömürgeciliğin, gerontokrasinin vs. sermayenin komutası altındaki bileşiminden müteşekkildir. Her bir iktidar oluşumu kendi payına kapitalist öznellik(ler)in üretimine katılır, kendi damgasını da bastığı (cinsiyetlendirdiği, sömürgeleştirdiği, bunlar aracılığıyla aralığında hiyerarşik bir paylaşım ağı kurduğu) öznellikleri üretmek suretiyle onları proleterleştirir, yani sermayenin komutasına sokar. Öznelliğin üretimi somut aygıtlar, bizim kolektif donanım demeyi tercih edeceğimiz kurumlar vasıtasıyla, yani bankalar, aile, okul, tıbbi-klinik aygıtlar, taraftar grupları vs. aracılığıyla gerçekleştirilir. Bunların karşısında ise embriyon halinde ya da daha serpilip gelişmiş ortaklık kurumları, yahut kolektif fail-tertibatlar (fr. agencement, ing. assamblage) bulunur. Bunlar insanların sermayeye ve iktidar oluşumlarına karşı mücadelesinin dayanakları oldukları gibi, yeni bir toplumsallığın da kurucu bileşenleridir (ya da o hale gelebilirler). Belli bir kolektif donanım belli siyasal, toplumsal süreçlerle bir kolektif fail-tertibat olarak yeniden işlev kazanabilir. Örneğin gündelik yaşam çerçevesinde feodal bir kalıntı olan ve büyük oranda ataerkinin komutasındaki büyük aile, kredinin uyguladığı şiddetli proleterleştirmeye karşı koyabilir: Borçlanmanın aile içinde çözülerek alım gücünün görece dayanışmacı bir şekilde arttırıldığı birçok durum. Dolayısıyla devrimci mücadelenin anlamı her noktada öznelliği kapitalist ve hiyerarşik bir yolla üreten kolektif donanımların karşısına ama işgal, ama yıkım, ama öngörülemez birçok yolla yeni özneleşme olanaklarını komünal yollarla seferber eden kolektif fail-tertibatları çıkartmaktır.

Bu teorik öncül(ler) bizi krizi yeniden tanımlamaya götürmelidir: Kriz, çeşitli düzey ve biçimlerde işleyen kolektif donanımları işlemez kılan bir mücadelenin -bu mücadele ister görünür bir toplumsal patlamaya dayansın ister dayanmasın- sonucudur ve donanımlar düzeyinde krizlerin birikimli etkisi makro-ekonomik ve makropolitik -egemenlik düzeyde kriz göstergelerine neden olur. Ya da tersten söylersek, makro-politika ve makro-ekonomi düzeyinde göstergelerin gözlerden sakladığı şey, kapitalist gündelik yaşamı baştan sona türlü biçimlerde ve kesintisiz olarak kat eden mücadelelerin edimselliğidir. Yine de kısaca ve mecburen kabaca ifade ettiğimiz bu teorik öncüller her olguya uygulanabilir bir çerçeve teşkil etmekten çok, bir yaklaşım, en kısa haliyle “mücadeleyi baskıya öncel kılmak” diyebileceğimiz bir tutum teşkil etmektedir. İster Marx’ın komünizme dair “gerçek hareket” tanımlaması, ister Deleuze ve Guattari’de arzunun ontolojik doluluğu -eksiklikten azadeliği- ya da Spinoza’da varlığın olumluluğu düşünülsün. Bu teorik öncüller, materyalist geleneğin en önemli tutum farkından kaynaklanır ve aksi yönden hareket eden liberal ve sağcı argümanların -ve kendilerini Marksizm kılığına büründüren ama aslında sağcı olan argümanların- baştan idealist ilan edilmesi için sağlam bir dayanak noktası teşkil eder.

Şimdi soyuttan somuta hareketimizi sürdürelim ve Türkiye’deki krizin küresel bir krizin parçası olduğu gerçeğini şimdilik paranteze alarak, Türkiye’deki kritik fay hatlarını betimleyip krizin panoramasını çıkarılım.

“Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 2002-2018”

Türkiye’de on altı yıllık AKP iktidarı dönemine damgasına vuran en temel unsur, AKP’nin devraldığı krizin derinleşmesidir. Hatırlayalım, bu kriz büyük oranda Kürtlerin sömürgecilik karşıtı mücadelesinin Türkiye’nin kurucu yapılarında yarattığı fay hattının, solun 90’ların sonuna denk gelen direnişlerinin, işçi grevlerinin ve nihayet hafızalara kazınan -ve bugünkü iktidarın kendi döneminde böyle birşeyin yaşanmadığını dillendirmekten anlamsız bir gurur duyduğu- “yazar kasa eyleminin” birbirine eklemlenmesiyle vuku bulmuştu. Koltuğu “kriz hükümetinden” devralan AKP, topluma yeni bir ikbal, istikrar ve konsensüs vadediyor, türlü İslamî cemaatlerin bir koalisyonu olan yapısıyla, yerel denetim gücüne güvenle “krizi fırsata çevirecek” yeni bir “zenginleşme” devreye koyuyordu.

Kuşkusuz bu “zenginleşme” küresel kapitalist eğilimle koşut olarak sert bir mülksüzleştirme ve talan, yani şiddetli bir ilksel birikim rejimi, “istikrar” yeni bir güvenlik ve polis devletinininşası, “ikbal” ise toplumun her düzeyinde kredi ile borçlanma2 anlamına geliyordu. AKP’nin en mühim hamlesi bilhassa sömürgecilik karşıtı mücadelenin sömürgecilikte ve sınıf mücadelesinin -grevler kadar işgücünün sermayenin hep bahsettiği “pahalılığı”, sosyal güvencelerin savunulması vb.- finansal/mali durumda yarattığı krizi aşacak önlemler paketini devreye sokması oldu. Sömürgeciliğin eski biçimini ortadan kaldıran mücadele çizgisine yanıt sömürgeciliği yeni bir tarzda yönetilebilir kılacak bir müzakerenin başlatılması oldu ve bilindiği üzere müzakere masası hepten kaybolana kadar bu “süreç” gerilimli ve kesintili bir şekilde sürdü.

AKP’nin ikinci fay hattına, sınıf mücadelesine karşı geliştirdiği stratejiler büyük oranda kentsel ve ekolojik mülksüzleştirme ve talanı, güvencesizleştirmeyi ve işgücünü ucuzlatmak, pazarlık gücünü ve örgütlülüğünü dağıtmak adına işsizliğin nüfus içindeki ağırlığını arttırmayı hedefliyordu. Bilhassa eğitim kurumları düzeyinde yürütülen “reformlar” ve sayıları hızla katlanan üniversiteler çok daha yüksek sayıda borçlanmış, güvencesiz ve örgütsüz genç işçi kuşaklarının üretimini sağladı.

AKP’yi meşgul eden yeni bir fay hattı ise kadınların gündelik yaşamlarında aileden, ataerkil iktidardan özerkleşme eğilimindeki muazzam artışla yaşandı. “Kadın cinayetleri” fenomeni, temelde kadınların özerkleşme eğiliminin ataerkil bir içsavaşı görünür kılmasının neticesi, yani kendi ayrıcalıklı öznelliğinin zeminin kaybetmesi karşısında dehşete düşen erkeğin örgütlü şiddetidir.Bu mücadele çizgisi, deyim yerindeyse Türkiye’de aile kurumunu ve ataerkini geri dönülemeyecek oranda sarstı. Son 8 Mart’ta kadınların bu feminist mücadelesinin ne kadar ciddi olduğunu, Türkiye’de zinde bir devrimci güç teşkil ettiğini görmüş olduk.

Şimdi tartışmamıza yeni bir kavram setini katmamız gerekiyor. Yukarıdaki özetleyici mücadele örüntülerini ve devletin geçirdiği dönüşümleri anlamak, konuyu AKP yahut Erdoğan’ın özelinde bir kötü yönetim sorunun ötesinde kapitalist devletin ontolojisine dair soruna dönüştürmek için bu şart.

Kapitalist Devletin Üç Erki, Üç Biçimi

Kapitalist toplumu daimi bir içsavaş toplumu, kapitalist devleti de kelimenin en literal anlamında bir “içsavaş yürütücüsü” olarak tanımlıyoruz. Kapitalist devletin içsavaşı yürütmek için üç temel erki vardır: polis erki, yargı erki ve savaş erki.3 Bu erkler, kapitalist devlette daima ve aynı anda çalışırlar, fakat çalışmaları daima birinin belirlenimi altında gerçekleşir. Bu belirlenime göre kapitalist devlet salt biçimsel açıdan “polis devleti”, “yargı devleti” ve “savaş devleti” olarak tanımlanabilir. Örneğin Hitler rejiminin tamamı bir “savaş devleti” olarak görülebilir. Bu üç erk ve bir erke bağlı olarak ortaya çıkan üç devlet biçimi üretilen üç istisna figürüyle4 ayrışır, sırasıyla: terörist, mülteci ve hain. Okura bu kısa çalışmada ancak biçimsel bir tanım dizisi verebileceğiz. Daha detaylı bir incelemeyi geleceğe saklamak durumundayız:

Polis erki, istisna figürü terörist olan erktir. Bu alandaki derin çalışmayı büyük oranda Foucault’ya borçluyuz.5 Foucault bize çok temel bir şeyi gösterir: Polis, bir yönetimsellik mantığının (governmentality) adı, canlı varlığı idare ve idame etmenin, nüfusu disipline etmenin biçimi olarak tanımlanır.

Lâkin Foucault’nun çabasını diğer uçta tamamlayan kesinlikle Agamben’dir. O egemenliğin istisnai mıntıkasını keşfetmiştir: Homo sacer, yahut çıplak hayat. Biyo-iktidarın edimi, öncelikle her tür başka özellikten soyundurulmuş saf hayata indirgenmiş bir figürü, dışlamanın üzerinde icra edileceği kurban edilmesi yasaklanmış kişiyi üretmektir.

Polis erki açısından çağdaş karşılığı terörist olan bir figürdür bu. Terörist, biyo-iktidarın kurduğu nesne, aynı zamanda da nüfusun kurucu dışarısıdır. Konu o kadar sıhhi bir konudur ki, devletlerin anti-terörist söyleminde “temizlemek” metaforu kadar sık kullanılan bir metafor neredeyse yoktur. Medikal-tıbbi bir dilin “terörle savaş” söylemine hâkim olmasına şaşmamak gerek. Terörist temizlenmesi gereken kansere, kesilip atılması gereken kangrene vb. benzetilir.

Yargı erki, istisna figürü mülteci olan erktir. Yargı erki, tüm diğer erkler gibi istisnaya bağlı olarak oluşur, hukuki-olanın istisnası olana bile değil ama artık hukuki olanın üretildiği gerçek siyasal istisnaya bağlı olarak. Yargı hukuku üretir, aksi değil.6 Yargı erki, bir hukuk-öznesi etkisi yaratıyorsa, hak öznesi olarak tanımlanan anayasal bir yurttaşlık kuruyorsa, bu ancak kimin hak öznesi olamayacağı ile ilişkili istisnai bir dışlama yürütüyor olmasının sonucudur. Yargı erkinin şiddeti ancak, bir mesafeden, hak öznesi olmayanın yani bugünün mültecisinin bakış açısından görülebilir.O halde yargı erki, hak öznesinden dışlanacak olana karar veren istisnanın mevki, bu karar ile hak öznesini üreten edimdir.

Savaş erki, kuşkusuz karşımıza devletin oluşumsal koşulu olarak çıkar. Savaş erki, yargı ve polis erklerine nazaran, hep alttan alta olan asli erktir. Yargı erkine de, polis erkine de bağımlı olarak işlediğinde bile devlet belli bir anlamda, bir “savaş” devletidir: ordu, militarist örgütlenme. Bu devlet, sınıfsal olarak bölünmüş toplumlara musallat olduğu için böyle değildir, aksine “devlettir bölünmeden bir sınıfsal biçim üreten”. O halde devlet başından itibaren, göçebe bir savaş makinesinin kapılmasıyla oluşur ve gezegen için varlığının anlamı (liberal egemenlik teorilerinin mistikleştirmelerinin aksine) daimi savaş halinden başka bir şey değildir. Paradoksal olarak homo sapiens bir savaşçı türdür ve türsel varlığının sürekliliğini yabanıllardan bu yana savaşa borçludur. Fakat yabanıl savaşçıdan, devletin askerine kat edilen mesafe (ve bu mesafenin basitçe tarihsel olmadığını, ama her tarihte daima ortaya çıkan coğrafi bir mesafe olduğunun altını çizmek gerekir) eşitsizliğin şiddetinin doğumuyla damgalıdır.

Öyleyse savaş erki, öncelikle gerçek anlamda içeri ile dışarıyı kuran şeydir devlet ile toplumu açısından. Bu içeri/dışarı oyununda “/” sembolünün işaretlediği sınır ne imparatorluğun gevşek, ne ulus-devletin görece-katı sınırıdır. Aksine bu tam olarak bir fraktal halinde ortaya çıkan ve hain ile tebaayı ayıran sınırdır. Bir savaşta düşman bazen (siyasal açıdan) çok az önem taşır. Duruma göre düşman saygı duyulan bir eşit de olabilir savaşçı açısından. Oysa hain savaş erkinin biricik istisna figürüdür. İhanet yalnızca askeri-adli bir sorun değildir, ama kapitalist devlet açısından her tür savaş merkezinde hain figürünün inşasını gerektiren bir siyasal edimden köklenmek durumundadır.

Gezi Olayı ve Yargı Devletinden Savaş Devletine

Türkiye’de AKP’yi iktidara taşıyan kapitalist krizi kapitalist devlet düzeyinde polis devletinin krizi olarak tanımlayabiliriz. Bu AKP öncesi döneme -sömürgecilik karşıtı mücadelenin de itkisiyle- “terörist” figürünün damga basmasıyla da gösterilebilir. 12 Eylül’den AKP dönemine kadar ki bütün bir süreç, şiddetin “düzen dışı” unsurlara yöneldiği despotik bir polis devleti karakteri taşır. Önce sol, sonra ortaya atılan sömürgecilik karşıtı mücadelesiyle PKK terörist ilan edilmiş ve ona uygun “sıhhi” metotlarla kriz atlatılmaya çalışılmıştır. Fakat mücadele baskın çıkacak, sömürgecilik karşıtı mücadeleyle sınıflaştırma karşıtı mücadele aynı anda kapitalist devleti vurduğunda içsavaş mevcut haliyle sürdürülemez olacaktır. AKP işte bu krizin derinleşmesinin ürünü, kapitalist devlette içsavaşı yürütme tarzında bir değişimin adıydı: yargı devleti.

Bu değişim devlet tarafından uzun bir dönem tehdit olarak algılanmış İslamî cemaatlerin bir koalisyonu özelliği taşıyan AKP’yi iktidara taşıdı ve kuşkusuz bu süreç sancısız olmadı. Krizin hepten içine batan ve polis devletini teşkil eden unsurlar uyumla direnç göstermek arasında salınıp durdular ve Gülen cemaati eliyle bu unsurların temizlenmesi yahut sindirilmesi gerekti. Yeni yargı devleti, polis devletinin zeminine oturttuğu hukuki ve anayasal manzumeleri dağıtarak yeni bir de facto hukuk inşasına girişti. Bu döneme damgasını vuran şeyin anayasa, yeni yurttaşlık vs. tartışmaları olmasının anlamı buradadır. Bütün reformist adımlar, eski polis devletinde krizi yaratan mücadelelerin içerilerek aşılması amacına hizmet ediyordu. Böylece kapitalist devlet içsavaşı yeni ve görece daha sakin bir zemine yeniden taşıyabilecek ve krizi denetim altına alabilecekti.

Bunun ilk nüvelerini “açılım” hamlelerinde ve bilhassa “Kürt açılımı” hamlesinde gördük. Kapitalist devlet tarafında önce basit tanıma girişimleri gelirken, ardından da krizin öncü unsuru olan PKK ile müzakere süreci başladı. Yargı devletine yaraşır bir biçimde süreç hukuk dışı bir alanda bir pazarlık mücadelesi olarak sürdü. Kapitalist devlet sömürgecilik karşıtı mücadelenin yarattığı krizi aşmak için, İslamî cemaatlerin yerel etkisine de dayanarak sürekli olarak mücadeleci unsurlarla “Kürt halkını” ayrıştırarak, mücadeleyi içererek aşmayı denedi. Bu içererek aşma hareketini Suriye’nin kuzeyinde başlayan Rojava Devrimi’nin yeni devrimci dalgası sonlandıracaktı. Bunun sonuçlarını aşağıda Gezi ile birlikte değerlendireceğiz.

İslamî cemaatlerin ve bilhassa Gülen Cemaati’nin etkisini anlamak için elbette sadece adli aygıt içinde kümelenleri ve yargı erkinin icrasının denetimini sağlamaları yetmez. Daha da derinlemesine bu cemaatler AKP denilen koalisyon için yerel düzeyde biyopolitik bir yönetim olanağı da açıyorlardı. Polis erkinin krizinin atlatılamadığı ve henüz kapitalist devletin bütünlüğünü edinemediği bu dönemde biyopolitik yönetimsellik işlevlerini, yani polis işlevlerini giderek bu cemaatler ele geçirdi. Eğitim kurumlarından, gıda, inşaat vs. gibi sektörlerin merkezinde yahut çeperinde örgütlenerek nüfus üzerinde polis erkinin yeni icracıları haline gelmeye başladılar. Bu sayede adım adım sınıf mücadelesinin ve feminist mücadelenin bastırılması için gündelik yaşamı saran bir dizi donanım oluşturulmaya yahut krizde olanlar dönüştürülmeye başlandı. Sosyal güvencelerin teker teker kaybına karşı koyabilecek sınıf mücadelesinin alanı, çılgınca dağıtılan tüketici/KOBİ/ev kredileriyle yaratılan yeni bir öznellik alanı biçimlendirilerek kapatılmaya çalışıldı. Özellikle krediler, destekler ve yardımların bölüşümüyle yerel düzeyde İslamî cemaatler ve parti teşkilatı ilişkisi, mücadelenin odağı gözden kaybolduğunda insanları ikbal arzusuyla kapmak için sıkı bir devlet stratejisine dönüştü. Ta ki Gezi Olayı’na kadar.

Gezi Olayı, bu üç büyük fay hattının yarattığı sarsıntıların birikimli etkisinin çığırında vuku buldu. Gezi’nin içkin dinamiklerinin ve bileşiminin değerlendirmesi bir yana -buna yerimiz yok-, Gezi nihayetinde Türkiye’de AKP’de görünüşte ne kadar özgüven ve demokratlık varsa söküp attı. Gezi Olayı, Rojava Devrimi ile birlikte kendisi nazarında AKP denilen fenomeni anlayabileceğimiz siyasal zemin, mesafe için ayak basılması gereken konumdur.

Yukarıdaki bölümde kabaca özetlediğimiz üç kritik (kriz yaratan/eleştirel) mücadele çizgisi/fay hattı, Gezi Olayı ve Rojava Devrimi sonrasıdevleti yeni bir bileşim almaya itti. Özellikle 7 Haziran seçiminde HDP’nin başarısının ardından “müzakere masası” devrildi ve kapitalist devlet kendini adım adım bir savaş devleti olarak örgütlemeye girişti.

AKP ile Gülen Cemaati arasındaki sonu darbe girişimine varan çekişme temel olarak kapitalist devletin yargı erki ile savaş erki arasındaki bir mücadele olarak görülmelidir. Bu süreçte başat istisna figürü tamamıyla değişerek hain haline geldi. “Eski dost” Gülen Cemaat’inden başlayarak Cumhuriyet Gazetesi, Barış Akademisyenleri ve her tür muhalif, çoğu durumda yurttaşlık hakları da gasp edilerek birer haine dönüştürüldüler.

Mevcut Durum ve Kapitalist Devletin Krizinin Geleceği Üzerine Spekülasyonlar

Mevcut durum sermayenin ve kapitalist devletin borçlandırma, çalışma dahil yurttaşlık haklarından yoksun bırakma, işgal, çitleme vs. gibi şiddetli ilksel birikim hamlesiyle karakterize oluyor. Savaş devleti giderek gücü tek elde yoğunlaştıran bir biçime bürünmeyi talep ediyor. Krizi yaratan mücadelelerin, onları hedef alan çıplak yahut hukuki şiddet yüzünden görece geri çekildiği mevcut bağlam, borçların şirketlerden sıradan yoksullara kadar geri öden(e)memesiyle, tüm toplum sathına yayılan bir korku ve güvensizlik hissiyle karakterize oluyor. Bu şartlar altında mevcut “erken/baskın seçimin” savaş devletinin oturması için girişilen bir operasyon olduğu açık olmalıdır. Kapitalist devletin savaş devletinin sağlamlaştırılmasında AKP ve MHP koalisyonu aracılığıyla yeni bir baskı stratejisi geliştirmesi, Rojava sınırlarında sömürgeci bir savaşa girişmesi kapitalist devletin geleceği nasıl kurguladığına dair çok önemli işaretlerdir.

Liberal ve sol-liberal (ve radikal sol eleştiri gibi görünse de krizin gerçek koşullarına, yani öznel koşullarına -gerçek mücadeleye- eğilmeyen fetişleştirici) argümanlar açısından tartışmanın sathı ne yazık ki basit bir parti veya daha kötüsü seçim tartışması olarak sınırlanıyor. Bunun ilk başta yarattığı en büyük tehlike başta da söylediğimiz gibi, yargı devletinden savaş devletine geçişin -ve bunun ima ettiği baskı, şiddet artışının hatta gerçek bir tehdit halini alan faşizmin- tali bir iyi yönetim/kötü yönetim sorununa dönüşmesidir. Karşımızda (en azından basitçe) takiyye yapan bir parti ve parti yönetimi yok, aksine kitle hareketinin yarattığı krize cevap vermek için sürekli uyarlamalardan geçen kapitalist devlet var. Bu geçişler salt Türkiye’ye özgü bir eğilim de değil kuşkusuz. Yeryüzünü kat eden mücadele döngülerine sermayenin verdiği tarihsel bir cevap.

Bu sürecin karşısında konum almak için, krizi yaratan feminist, sömürgecilik karşıtı ve sınıflaştırma karşıtı mücadelelerin kapitalizmin ufkunu aşan ve kapitalist devletin yıkımına giden yeni, devrimci ve komünal bir ortaklığını tesis etmek, bunun için de bizi bekleyen tehdide karşı gündelik yaşamın her alanında örgütlenmek, yani şiddetle bize saldıran kolektif donanımların karşısına çıkaracak çeşitli fail-tertibatları teçhiz etmek gerekiyor. Seçim sonuçlarının beklenmesiyle hiçbir ilgisi olmayan bir siyasi krizle karşı karşıyayız. Savaş devleti kendini idame ettirmek için çoktan seçim yasalarını değiştirdi, hesap verme yükümlülüklerini ortadan kaldırdı ve yoluna -şimdililik- AKP-MHP “Cumhur İttifakı ile devam edebilmek için her tür önlemi aldı. Bu elbette buna karşı koymamak ya da seçimlere karşı duyarsızlaşmak gerektiği anlamına gelmiyor. Fakat bir zamanlar Kant’ın sorduğu gibi “ne umabiliriz?” diye sorduğumuzda, cevaplarken kendimizi kandırmamamız gerektiği anlamına geliyor. Mevcut krizin makro-ekonomik göstergeler ürettiği aşikâr, reel ücretlerdeki düşüşler, işsizlikteki tırmanış, kur oranlarındaki TL aleyhine artış vb… Bu durum Haziran’daki seçimin ardından sadece makro-ekonomik değil, aynı zamanda makro-politik olarak da ayyuka çıkan bir krizin içinden geçeceğimizi gösteriyor. Fakat şimdiden AKP isimli ikbal şebekesinin kredi ve yardım aracılığıyla özneleştirdiği tüm sektörlerdeki öznelliğin derin bir krizden geçtiğini söylemeliyiz. Reel-politikada “taban” olarak işaret edilen bu öznellik ile bu öznelliği üreten borçlanma-ikbal alanı çatırdamaktadır. Bu çatırdamanın yaratacağı kırılma ve kopuşun hangi yöne (faşizm yahut devrim) yöneleceği ise belirsizdir.7 Kapitalist devlet savaş erkini bu kırılmaya hazırlarken, yapmamız gereken şey, bu krizin gerçek insanların gerçek mücadelelerin birikimli bir sonucu olduğu gerçeğinden hareket ederek devrimci çıkış için yeni yollar düşünmek ve eyleme geçmek. Bu eylemin koşulları, “bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır”8.

1Çok sayıda örnekle okuru boğmak istemiyorum. Hasan Cemal’in T24’te yayınlanan şu yazısı genel düşünceyi özetlemek için son derece yeterli: “Haydi gelin, bir ilki başaralım ve hep birlikte demokrasi bayrağını ellerimizin üstünde yükseltelim!“. Özellikle şunu dediğinde: “Bir numaralı sorun Erdoğan’dır. Ve 24 Haziran bu açıdan büyük bir fırsattır. Siyasi normalleşme istiyorsak… Demokrasi ve hukuk diyorsak… Özgürlükten yanaysak… Yargı bağımsızlığını savunuyorsak… Güçler ayrılığını demokrasinin omurgası sayıyorsak… Seçim barajını sıfırlayan bir seçim yasasını doğru buluyorsak… Özgür ve bağımsız medya olmadan, işleyen bir demokrasi olamayacağını artık görmüşsek… Başkanlığı değil parlamenter sistemi düzelterek geri getirmekten yanaysak… O zaman, haydi gelin, 24 Haziran’la muhteşem bir başlangıç yapalım.”

2Dünyanın Yerlileri‘nde 2014 yılında yayınlanan şu analizin fikirlerini kullanıyoruz: Oğuz Karayemiş, “Bir İkbal Şebekesi Olarak AKP“. Özellikle şurası: “AKP, Müslümanlara -ve kendi şebekesine bağladığı herkese- bir kurtuluş değil, ikbal verdi ve zaten başka da bir şey asla vaat etmedi. AKP, bir ikbal fantezisidir. Bedeli ise, bütün sektörlerde ve katmanlarda, bütün özneler için borçların büyümesi olan bir fantezi… Kendini lüks ve refah içinde düşleyen sıradan insanın fantezisi…”

3Polis erki ile savaş erkine dair argümanımızı ünlü Marksist sosyolog Neocleous’un detaylı incelemesinden alıyoruz: Mark Neocleous, Savaş Erki, Polis Erki, çeviren: Beyza Sümer Aydaş, NotaBene Yayınları, 2014.

4İstisna figürü üzerine tartışmamızı Agamben’in Homo Sacer üzerine yaptığı tartışmadan çekip alıyoruz, bakınız: Agamben, Giorgio, Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2003. Onun argümanını biraz kaydırdık, buna göre, figürler istisna mıntıkasında belirirler. Her biri tek bir figürün, Homo Sacer‘in üç yönüne işaret eder. Modern devletteki üç istisna figürü, Homo Sacer‘in üç suretidir. Mıntıkayı tesis eden şeye genel olarak “egemenlik” diyebiliriz, tam da Agamben’in “egemen istisnadan” bahsettiği anlamda. Egemenlik baştan içinde farklanmış üç erke bölünür ki bunlar, bahsedilen yargı, polis ve savaş erkleridir. Bu erkler farklı coğrafyalarda, farklı tarihlerde farklı biçimlere bölünürler, bazen birleşir gibi olurlar, bazen (kriz anlarıda) belirleyen olmak adına çatışırlar: Gülen Cemaati ile AKP arasındaki çatışma polis erki ile savaş erki arasında bir çatışmanın tezahürü olarak düşünülebilir ki devam eden bölümde bunu tartışacağız.

5Bakınız Michel Foucault, Güvenlik, Toprak ve Nüfus, çeviren: Ferhat Taylan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013.

6Yargı erkine ve savaş erkine özgü tartışmayı Deleuze ile Guattari’nin Bin Yayla‘da “Kapma Aygıtı” yaylasında geliştirdikleri analize dayandırıyoruz: Gilles Deleuze & Félix Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni 2: Kapma Aygıtı, çeviren: Ali Akay, Bağlam Yayınları, 1993. İkili bu yaylada devletin urstaat‘tan [kökdevlet] kaim olan iki kutbunu, yargı ile savaş kutbunu tartışırlar. Ki burada kavramlaştırmada bu iki kutup, kabaca yargı erki ile savaş erkine tekabül ediyor. Dolayısıyla polis erki urstaat‘ın sermaye ile yeni ittifakının neticesi olup, görece daha modern bir yere oturtulabilir.

7Öznellikte meydana gelen kırılma ve toplumsal/siyasal sonuçları ile ilgili daha teorik bir tartışmayı okur şu yazımda bulabilir: “Öznellik ve Kriz: Kapitalist Krizin Mekanizmaları“.

8Karl Marx, Alman İdeolojisi, Çeviren: Tonguç Ok & Olcay Geridönmez, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2013, s. 43.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer