Post-Demokratik Otoritarizm ve Borçluluk Halleri

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Nizam & Tayfun Ka

Toplumsal fabrika tanımlamasını biyopolitika ve biyo-iktidar stratejileriyle ortaklaştırarak okumak gerekir. Toplumun işçileştirilmesi; sermayenin bütün iktidar stratejilerinin, “fabrika”nın alet-edevatı haline getirilmesi, biyo-iktidarın kurumsallığının üretildiği yönetme tekniklerinin yasalaştırılmasıdır. Bu tarz işleyen üretim bandının yönetme teknikleri temel bir kavramsallığın etrafında işler. “Güvenlik”…

Toplumun sermayenin boyunduruğu altında yaşama arzusunun temel motivasyonunun “güvenlik” kavramıyla şekillendiğini söyleyerek başlayalım. Çünkü hayatta kalma ve hayatı sürdürme arzusunun gerçekleşmesi bugün tam da bu “güvenlik” kaygısıyla şekillen(diril)mektedir. Kapitalizm bize “güvenlik iktidarı” dayatmakta ve bu güvenlikleştirme aygıtının işlerliğini sağlama almak için de “korku”yu diri tutmaktadır. Ölüm korkusu, hayatını geçindirememe korkusu, saldırıya uğrama korkusu, işsiz, evsiz kalma, tacize uğrama korkusu… “güvenlik iktidarı”nın varlık nedenidir de bir bakıma.

Hobbes ve Spinoza arasındaki polemik, bu tarz yönetme tekniklerinin felsefesini açık etme açısından önemlidir. Mealen söylersek Hobbes, iktidarın yönetme stratejisini, halkın kendi güvenlik kaygısı üzerinden kurduğunu, halkın bu kaygıdan arınmak için iradesini monarka devrederek bir nevi “güvenlik sözleşmesi”nin hayat bulabildiğini, zaten olması gerekenin de bu olduğunu söyler. O günden bugüne süren bu tarz irade devri halkın iktidarı arzulamasının da kaynağıdır adeta. O gün monarka devrettiği iradesini, bugün sermayeye ve onun yönetme kurumlarına devretmektedir. Kitleler iktidarı neden arzuladılar sorusunun bir yanıtı belki tam da burasıdır. Güvenlik kaygısının yönetilmesi ve bu kaygının yaşamsallığı…

“Korku, güvenlikleştirilen bireyin yalnızca, denetleme sisteminde gözlenen ve gözleyen olmak üzere ikili bir rolü kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda başka birçoklarının, özgürlüğünden kendisinden daha fazla yoksun olduğunu kabul etmesi için motivasyondur. “Güvenlikleştirilen birey”, bir dizi ceza ve dış tehlike korkusuyla yaşar. Yönetici güçler ve onların polisi karşısındaki korku bir etkendir ama daha önemli ve etkili olan, tehlikeli öteki ve bilinmeyen tehditlerden kaynaklı korkudur diğer bir deyişle GENELLEŞTİRİLMİŞ TOPLUMSAL KORKUDUR” Tam da bu nedenle “ Her türlü haksızlık genel bir KORKU ORTAMININ hayaletleri tarafından haklı çıkarılabilir.”[1]

Lazzarato’nun da dediği gibi : “eyleme geçmenin koşulu olan güven, herkesin herkese karşı güvensizliğine dönüşmüş ve ardından “güvenlik” talebinde kristalleşmiştir.” Güvenlikleştirme stratejisinin korkuyla işlediği gerçeği sadece halkı kapsamaz aslında. Bu durumun bir de yönetenler tarafı vardır ki Spinoza tam da burada devreye girer. Spinoza, Teoloji-Politik İnceleme’de yukarıda bahsettiğimiz bir güvenlik kaygısının varlığını teslim eder ve akabinde kişinin iradesinin iktidara devredilmesini redderek, “güvenlik sözleşmesi”nin karşısına hak[2] kavramını çıkarır. Korkunun sadece halkın “güvenlik korkusu” olarak tanımlanamayacağını iktidarın korkusunun da işin içinde olduğunu söyler. İktidarın korkusu, halkın iktidara kendi iradesini teslim etmeyerek yönetilemez hale gelmesidir. Emperyalizmin üst aşaması olan imparatorluğun, “korku”nun şekillendirdiği bir fanus olduğunu söylemekte bir beis yok. Özellikle güvenlikçi politikaların her tarafta işlerlik kazandığı şu günlerde.[3] Güvenlik iktidarının biyo-iktidar olarak işliyor olduğu bu zamanlarda bir işçileşme biçimi olarak “güvencesizlik” sermayenin varlık koşulu olan diyalektiğin bir diğer öğesidir.

“70’ler boyunca süren otonomist işçi hareketinin ortaya koyduğu en güçlü fikirlerden birisinin de “güvencesizlik iyidir” fikri olduğunu hatırlıyorum. Güvencesizlik, sabit, düzenli ve tüm yaşam boyu süren işten özerkleşme biçimidir. 70’lerde birçok insan sadece bir kaç aylığına çalışır, sonra basıp tatile gider ve yine bir süre yeniden çalışmak için geri dönerdi. Bu, istihdamın neredeyse tam zamanlı olduğu zamanlarda ve kültürel eşitlikçi zamanlarda mümkündü. Bu durum insanlara, kapitalistlerin çıkarlarına göre değil, yalnızca kendi ilgi alanlarına göre çalışmalarını sağlıyordu, fakat şu çok açıktı ki sonsuza kadar süremezdi ve 80’lerin neo-liberal saldırısı, güç dengelerini [rapport de force] ters yüz etmeyi hedeflemekteydi. Emeğin serbestleşmesi ve esnekleşmesi, işçi otonomisinin hem nedeni, hem de işçi otonomisini yok eden şeydir. Fakat şunu bilmeliyiz ki, bu yalnızca tarihsel nedenlerden kaynaklanmıyor. Bugün emeğin bütünüyle esnekleştiği bir çağda ne yapmamız gerektiğini anlamak istiyorsak, her şeyden önce mevcut toplumsal arzunun sermaye tarafından nasıl ele geçirildiğini anlamak zorundayız’’.[4] “Güvencesizliğin” geçirdiği bu evrim sonucunda, güvencesizlerin “güvenliği” arzuluyor oluşu ücretli emeğin sermayeyi devindiren, üreten bir sınıf olarak kendini kuruyor oluşuna da önemli bir örnektir. Herkesin herkese karşı güvensizliği, devletten “güvenlik” talebine dönüşmüş ve kristalleşmiştir

“Güvenlik toplumu” olmak tam da budur. “Güvenliğin” toplum tarafından arzulanıyor oluşudur…

*****************

Lenin, siyasal krizi “yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin de yönetilemez” olması olarak tanımlar. İktidar “yönetme“ kavramına da içkindir. Foucault’nun “disiplin toplumu”, Deleuze’ün “denetim toplumu”, Negri’nin “güvenlikleştirme” üzerine de kurulu biyo-iktidar analizlerinin üzerinde uzlaştığı temel nokta güvenlik kaygısıdır.

Bugün Kürtlerin tek tek birey olarak ve politik olarak hedef haline getirilmesinin belli bir başarı elde etmesi, bu güvenlik meselesiyle yakından ilişkilidir. Ülkenin bölüneceği korkusu, kitlelerin iradesini devletin yöneticilerine devretmesi için yakılmış bir ateştir. Herkes kendi iradesini bir odun gibi bu ateşe atmalı ve ateşi büyütmelidir. Karanlık, ülkenin bölünmesidir…[5]

Burada öne çıkan bir başka kavram da iradedir. Meselenin özü, iktidara iradesini teslim edenler ve etmeyenler arsındaki mücadeledir. O halde bu mücadele bir egemenlik mücadelesidir. iktidarın hukuksallığı ve özerkliğin niteliği bahsi bu mücadelenin “taraflarıdır”.

Özerklik , “iradenin devri”ni ve bir yönetme stratejisi olarak formüle eden “güvenlik sözleşmesi”ni kabul etmeyerek iktidarın hukuksallığına karşı kendi ‘hak’kını tesis etmektir.[6] Özerkliği, kendini bir bütüne göre kuran, tanımlayan, o bütünün sınırları dâhilinde görece serbestleştiren parçanın eylemi olarak okumak Hegelci devlet teorisinin içinden konuşmaktır. Oysa özerklik bir kudret üretmektir. Kendi tekilliğimizin çokluk olarak kudretidir. Tekillerin virtüel olarak işleyen biraradalığının kuruculuğudur. İktidardan kaçanların kaçarken ellerine aldıkları işlevsel alet-edevattır.

Borçlandırılma halleri…

Borç kelimesi, neredeyse, yaşamsal etkinliklerimizle eşdeğer bir anlam taşımaya başladı. En asgari yaşam şartlarımızı karşılayabilmek için harekete geçtiğimizde, hemen borcun boyunduruğu altında buluyoruz kendimizi. Eğitim, sağlık, barınma ve diğer yaşamsal ihtiyaçlar paranın, yani borcun, denetimi altında ve hayatlarımız da borcun denetiminde. Borçlarımızın ekonomik kısmı neredeyse tamamen kredi-paraya indirgenmiş durumda. Öğrencilerin eğitimlerini tamamlamada kullandıkları –ve önünde sonunda işçileşmeye mecbur bırakılacakları- eğitim kredileri, barınma ihtiyacını karşılamak için kullanılan konut kredileri ve daha nice ihtiyaç, borcun ve borçlunun yeniden üretimine sebep oluyor. Hayatta kalabilmek adına borçlanıyoruz ve bütün bir hayatı borcun baskısı ve denetimi altında geçiriyoruz.

Borç bizi denetliyor, arzu akışlarımıza, ihtiyaçlarımıza hükmediyor. Ancak tüm bunlarla birlikte, borç bizi işçi olarak da, yani çalışma zorunda bırakarak da denetliyor. Öğrencilik süresince alınan krediler, bu sürecin bitmesi ile ‘’geri-ödeme’’ bekliyor. Konut ya da sağlık için alınan krediler, para olarak alınan borçlar… Yani bir şekilde, borçlu olmak, neredeyse, işçi olmak yani bütün bir hayatı çalışarak tüketmeye mahkûm olmak demek. Çünkü borç kendisini ‘’geri ödeme’’ olarak da dayatır ve bu borçlandırılanda bir tür ödeme sorumluluğu yaratır. ‘’Siz borçlarınızdan sorumlu olursunuz ve hayatınızda yarattığı zorluklardan ötürü suçluluk duyarsınız. Borçlandırılan, suçluluğu yaşam biçimine dönüştüren mutsuz bir bilinçtir. Eylemliliğin ve yaratımın hazları, hayatlarından zevk alma araçlarından yoksun olanlar için, yavaş yavaş bir karabasana dönüşür. Hayatınız artık düşmana satılmıştır.’’[7]

Borç, ahlaki bir boyunduruk olarak işler. “Nietzsche’nin bize hatırlattığı gibi ahlakın temel kavramı olan “shuld” (hata) , gayet maddi schulden ( borçlar) kavramından türer. Borç ahlakı, hem işsizin, hem “yardım gören”in hem kamu hizmetlerinden yararlananın hem de bütün nüfusun ahlaki yönden değerlendirilmesine yol açar” [8]

Kredi-borç ilişkisiyle ortaya çıkan ‘’alacaklı-borçlu’’ figürleri, sermayenin itaatkâr, ‘’borcuna sadık’’ ahlaki yükümlülükler de içeren özneler üretmesini sağlar. Böylelikle bu yükümlülük altında ezilen borçlu bütün yaşamını borçtan kurtulmanın, onu tüketmenin ya da azaltmanın nafile çabası içinde, bütün bir hayatını borçlandırılmışlığından kurtulmak adına tüketir durur.

Kiliselerin, sinagogların, cami, medrese, dergâhların, cemaatlerin tam da bu tarz bir borç ahlakı üreterek örgütlendiklerini ve itaat borçluluğu fiziki kurumsallıklarını, maddi bir olanağa dönüştürdüğü bir siyasal iklimde yaşamaktayız. İlk günah ve günahtan arınmak için itaat etmekten bugüne devam edegelen bu borçluluk ahlakı, bio-iktidarın belki de, en temel motivasyonu ve aracıdır. Avrupa’da adına “sosyal devlet” denilerek uygulanmış olan bu tarz bir itaat üretme iktidarıdır.

Bu topraklarda bu tarz bir borçluluk ahlakı ve itaat üretme poltikasının tecessüm ettiği irili ufaklı cemaatlerin devletleşmiş hali olan AKP ( bu durumu cemaat-AKP ittifakı olarak da okumak mümkün) de çok iyi bir örnek olarak durmaktadır karşımızda.

İktidara gelmesinde ve iktidarını sürdürmesinde bu tarz kendine bağlama ve borçlandırma stratejisi izlemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Öldürmeyecek(?) kadar maddi yardımlar, işe almalar, belediyeler ve devletin olanaklarıyla bakıma muhtaç hale getirilmiş geniş yoksul kesimleriyle hep bu tarz ilişkiler kurmuş ve bunu dinsel bir motivasyonla taçlandırmıştır. Kendisine borçlandırdığı geniş kitleleri durmaksızın borcunu ödemeye mecbur hale getirerek, ödemeyenlerin hayatlarını tarumar ederek post-demokratik otoriter iktidarını kurumsallaştırmıştır. Çünkü borcun işlevi tam olarak ödenememesinde kendini dışa vurur. Borcun yıkıcılığı otoritesini borçlandırılanın bu ‘’ödeme çabası’’ üzerinden kurar.

Oysa sonsuz bir borcu ödemek için verilen boşa bir çabadır bu. Borç bitmeyecektir ve bu sebeple de çalışma ya da işçileştirme de devam edecektir. Ta ki işi, borcu, itaati reddedip, sermayenin özneleştirmelerinden sıyrılıp kendi özneleşme süreçlerimizi ele geçireceğimiz ana kadar. ‘’O halde borç bir özneleştirme içerimler, Nietzsche buna ‘’kendini işleme’’ ve ‘’kendine işkence etme’’ der. Bu çalışma, alacaklısı karşısında sorumlu ve minnettar hisseden bireysel öznenin üretilmesi çalışmasıdır. Bu yüzden ekonomik ilişki olarak borcun, tesir gösterebilmek için, öznenin tesisine yönelik etik-politik bir çalışma gerektirmesi gibi bir vasfı vardır. […] Borç hem ‘’bedeni’’ hem de ‘’zihni’’ hesaba katan bir özneleştirme sürecini gerektirir’’.[9] Çünkü borçlandırılmanın önemli bir biçimi itaat borçlu olmaktır. İtaat etmeye borçlanmak yeni sömürgeciliktir…[10]

Borçlandırmanın / borcun, egemenlik kurmak için icad edildiğini ve bu icadın dinlerin ortaya çıkışıyla birebir ilişkili olduğunu söylemeliyiz. Bu borç meselesini insanlığın gündemine sokan anlatı, Âdem’in elmayı yiyerek işlediği ilk günahla başlar. Bu Tanrıya borçlu kalınan bir soy zincirinin ilk halkasıdır. Dinsel anlatılar, bu borcun ve sonrasında hep bu borca göndermeler yaparak yeni borçlar üretmenin envanter defterleridir. Bu defterlerde bize günahımızın affına yönelik itaatkâr görevler yazılıdır. Dinler hepimizi, bizden öncesi ve sonrasından sorumlu olduğumuzu iddia ettiği borçlar dünyasının özneleri kılmak ister. Çünkü dinler, dünya dışı bir öznenin (Tanrının), bizim dünyamıza yüklediği borcu, ödemeye çalışan ama hiçbir şekilde tam olarak da ödeyemeyecek olan kulların toplamından oluşmuş bir dünya tanımı yapar.

Bu borçlu-alacaklı ilişkisini dünyanın kökeni olarak bize sunan dinlere karşı, Nancy’nin itirazı çok yerindedir. Nasıl olur da der, bu dünyadan olmayan bir özne bu dünyaya içkin kılınabilir? François Raffoul bu aşkın-içkin dünya meselesinin Nancy için anlamını,”Dünya sebebi bakımından temelsiz bir anlamlılıktır, o bir ‘sebebsiz’ yankılanmadır. Dünya sebebsizdir ve olanaklı tüm sebebleri bizzat kendisine aittir.“[11] diyerek açıklar.

Dünyanın içkin bir üretim ve yaratım olarak kuruluşu, aşkın, bu dünyadan olmayan varlığa borçlanılamayacağını da bize gösterir. Tüm bu söylenenler temel bir meseleye dünyanın egemenlik biçiminin ve bu egemenliğe karşı olmanın aslında teoloji/ilahiyat, felsefi arka planına bir göndermedir.

Teoloji/ilahiyat, bütün görünümleriyle (buna seküler görünümler de dahildir) aşkın bir öznenin, içinde olmadığı bir dünyaya dahil edilmesi için yaratılmış bir egemenlik teorisidir. Carl Schmitt bunu yazdığı kitaplarında uzun uzun olumlayarak anlatır. Bugün de teoloji/ilahiyat[12] imparatorluğun egemenlik teorisidir. Dünyada yaşanan bütün savaşların bir tarafı olarak her daim temel bir işlev görmüş olan teoloji/ilahiyat bugün Ortadoğu’da Işıd, El Nusra, El Kaide, Ahrar’uş Şam… adları altında İslam olarak tezahür ediyorken, imparatorluğun diğer aktörleri de Hegelci Tanrı, Devlet, Halk teslisinin kristalize bir şekilde tecessüm ettiği devletler, organizasyonlar vb. şekilde görünüm kazanmışlardır. Bugün ayrı tarafta duruyormuş gibi olan yukarıda saydığımız organizasyonların temel dayanakları aynıdır. Çıkarların farklılaşmış olması onların aynı kaynaktan besleniyor oldukları gerçeğini değiştirmez. O halde imparatorluk doktrini olarak “teoloji/ilahiyat”a karşı olmanın bir anlamı da aşkın öznenin kurumsallığına karşı teoloji/ilahiyat-dışı bir hayat kurmak üzerine olmak zorundadır…

Bununla paralel olarak, borçlandırılanların borç makinesiyle ilişkisi, dünyaya içkin olanla, dünyadışılığın yasasının maddi ama suni ilişkisidir. Bugün kapitalizmin varlık koşulu olan borcun, yaratılış biçimi ve bunun haklılaştırılması ve kurumsallaşmasının[13] enstrümanları bizim dünyamıza dayatılmış bir dünya dışılıktır…

Post-demokratik otoritarizm

Sermaye bir imparatorluk coğrafyası inşa ederken kendi egemenliğini her alanda sınırsızlaştırıyor[14]. Bu egemenlik sınırsızlığının yeni biçimi bugün için post demokratik otoriter bir egemenlik rejimi olarak şekilleniyor. “Demokrasi” dünyasına ait olan hemen her şey ya yok ediliyor ya da yeniden tanımlanıyor. Bugünkü politik alan, Schmitt’in tanımıyla söylersek, bir savaş alanı, dost-düşman ayrımının tamamıyla bir egemenlik kurgusuyla tasnif edildiği bir alan olarak şekilleniyor. Dün bir şekilde de var olduğu söylenen ama savunucularının dahi temellendiremediği “demokratik hukuk kavramı ve güçler ayrılığı, bireysel özgürlükler, yaşam hakkının biricikliği… üzerinden formüle edilen “demokratik rejim” savaş hukuku şeklinde yeniden formüle ediliyor. Güvenlik-savaş eksenli bir hukuk üzerinden şekillenen post demokratik otoritarizm, bir içsavaş rejimi olarak kendini açığa çıkartıyor. İmparatorluğun egemenlik modeli olan post-demokratik otoritarizm, Ortadoğu’dan , Amerika’ya, Avrupa’ya ve Latin Amerika’ya… kadar dünyanın bütün yerlerinde inşa edilmeye çalışılıyor .

Fransa’da 13 bölgenin yönetiminin belirleneceği bölgesel seçimlerin ilk turunu Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe (FN)

kazanması ve ardından yapılan 2. Turda Sarkozy’nin partisinin yükselişinden Arjantin ve Venezuela’da sağ partilerin seçim kazanması ve yükselişi bahsettiğimiz bu inşanın toplumsal desteğinin hiç de az olmadığını gösteriyor…

Raul Zibechi, “ilerici devrin sonu, hegemonyaların çözülüşüne ve örgütlü halk kesimlerine dönük tahakkümler ve daha büyük baskılar döneminin başlangıcına işaret ediyor. Bugüne kadar bu devrin sona ermesinin nedenleri üzerine konuşuyorduk; bugün ise artık pek çok vaka dahilinde yer yer muazzam, yer yer itici ve hatta yıkıcı olan sonuçları kavramaya başlamak zorundayız.” diye başladığı “Latin Amerika: Yaklaşan Fırtına” yazısında[15] imparatorluğun egemelik inşa etme tarzını ve sonuçlarını Latin Amerika üzerinden mükemmel bir şekilde özetliyor da bir bakıma…

Latin Amerika’da “ilerici hükümet”lerin kaybının ve sağ partilerin iktidar olmalarının sonuçlarını, “Hegemonya ortadan kalktığında, bizi doğrudan sınıf, toplumsal cinsiyet, nesil, ırk-etnisite çatışmalarının şiddetlenmesine sürükleyecek tahakküm mantıkları devreye girmiş olacak. Tahakküm-çatışmalar-baskı üçlüsü, sistemik sağa dönüşün asli kurbanları olan kadınları ve halkın farklı kesimlerinden gençleri etkileyecek (ki halihazırda da etkiliyor).” diyerek özetliyor.

Zibechi’nin Latin Amerika’da olacakları öngördüğü hemen her şey bugün Ortadoğu’da çok daha vahşice deneyimleniyor. Ortadoğu artık imparatorluğun yeni rejiminin laboratuvarı olmuştur. Avrupa ve Amerika’da daha sofistike tarzda inşa edilecek yeni egemenlik rejiminin bilgilerinin kaynağı, sadece “disiplin” ve “denetim” kurumları, toplum içinde kurulan gettolar değil; artık coğrafyalardır.

Post-demokratik otoriter egemenliğin kullandığı yöntemler, kazanılmış ve yaratılmış bütün değerlerden sıyrılıyor ve vahşet boyutunda sınırsızlaşarak bize kurulmakta olan dünyanın resmini sunuyor.

Artık egemenliği altında yaşanılan bütün organizasyonlara para borçlu olmanın yanında hayatımızı da borçlu hale getiriliyoruz. Egemenlik asli anlamına kavuşuyor ve bizatihi hayatımız üzerinde iktidarın bio-politikası olarak kuruluyor…

Türkiye’de de yukarıda bahsedilen tarzda yeni bir egemenlik rejimi inşa ediliyor. Carl Schmitt egemenlik teorisi üzerine yaptığı analizlerinde devleti, karar aldığı için devlet olarak olumlar. Bu sebepten ötürü de iktidarın hukuk düzeni kurmasının esas kaynağı karar almasıdır” ve “egemenlik, kurumlar arası karşılıklı kontrol ile bölüştürülüp paylaştırılacak ve dağıtılacak bir şey değildir” der. Devamla, diktatörlüğü komiseryal ve egemen diktatör olarak ikiye ayırır. Schmitt’in doğru bulduğu diktatörlük: “herhangi bir kurumsal dolayım olmaksızın iktidarı uygulayan kişi” olan egemen diktatörlüktür. Egemen diktatörlük, “yürürlükte olanı yürürlükten kaldırabilen iktidardır.”

Erdoğan devletinin yeni egemenlik biçimi olarak hayata geçirmeye çalıştığı tam da Schmitt’in tarif ettiği ve olumladığı bir egemen diktatörlüktür. Bugün için egemenliğin adı post-demokratik otoriter bir rejimdir.

Bugüne kadar AKP iktidarının icraatları bu egemen diktatörlük rejimini hayata geçirme planı olarak işlemektedir. Yürürlükte olanı yürürlükten kaldırma gücünü elinde tutan bir iktidarın sonuçlarını yaşayarak görüyoruz. Ülkeyi çok büyük, geri dönülemez bir kaosa sürükleyebilme gücü kendini bize her gün yeni olaylarla gösteriyor aslında. Şu yakın zaman içinde çok yoğun olarak yaşadığımız saldırıların yapılacakların küçük bir provası olduğu aşikâr. Egemen diktatörlüğün hayat bulduğu rejimlere baktığımızda bu “provanın” sonrasında hazırlığı bitirilmiş sahne temsilinde neler olduğunu çok net görebiliriz.

Kürt yoğun coğrafyada yaşanan yıkıma “Batı”dakilerin uzaklarda bir yerlerde oluyormuş “güveniyle” bakıyor oluşu Türkiye’de yaşanacakların seyrini değiştirmeyecek elbette. Devlet Kürt hareketini yok edemeyeceğini uzun bir tarih dersiyle öğrenmiş durumda. Oradaki savaşın buna rağmen şiddetle sürdülüyor oluşunun bir nedeni de (tıpkı 11 Eylül sonrası Amerika’da, Paris Katliamı sonrası Fransa’da olduğu gibi) Türkiye’de de inşa edilmekte olan post-demokratik otoritarizmin önündeki bütün pürüzlerin , engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik bir savaş strateji olduğunu tespit etmeliyiz. “Koalisyon güçleri”yle yapılan anlaşma sonrasında çark eden iktidarın yüzünüü Putin’e dönmesi hem bu toprakların hem de Ortadoğu’nun işgal edilmesi ve Türkiye’nin bölgesel fiziki savaşın cephe üssü yapılması artık Türkiye (de) imparatorluğun egemen güçlerinin savaş alanı haline gelmesinin tescillenmesidir!

Ret Stratejisi olarak Hayatı savunmak: Hayatta kalma ısrarı ve kudreti olarak Conatus kavramı

Kendine yararlı olanı aramaya, yani varlığını korumaya ne denli çabalarsa (conatus) ve bu çabasında ne denli güçlü olursa o denli erdemli olur ve tersinden kendi varlığını korumaktan ne denli kaçınırsa o denli güçsüz olur” (Etika IV, 20)

Tahribatı çok yüksek olan, hayata, hayatlarımıza kasteden yukarıda bahsettiğimiz “oyunun” temsilinin daha ilk sahnesi oynanıyorken engellenmesi için hayatı savunmak zorundayız. Yaşamın olumlanması için mücadele eden, bunu kurucu bir politiklik olarak örgütleyebilme becerisi gösterebilen bir politika bugünün en acil gündemidir… Tekil varlıkların hayatta kalma ısrarı olarak Conatus kavramı ufuk açıcı bir felsefi girizgâh oluşturabilir bize. “Doğa’daki herşey, Spinoza’nın ‘conatus’ ismini verdiği bir ilke uyarınca, zorunlu olarak varoluşunu korumaya ve sürdürmeye çabalar. Bu çaba, Doğa’daki herşey gibi insanın da özüdür. Her insan sürekli olarak bu çabasını ortaya koymaya ve çabasını destekleyecek şeylere yönelir. Bu çabasını ortaya koymasını sağlayacak herşey insana neşe verir; aksine, bu çabayı engelleyecek herşey insanı kederlendirir.Dolayısıyla conatus, insanın tüm dürtülerini, eğilimlerini ve duygusal yaşantısını belirleyen bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. insanın tüm arzuları, sevinçleri, kederleri ve bu üçünün varyasyonları olan diğer tüm duygular, conatus bağlamında belirlenmektedir.” [17]

Hayatı savunma stratejisi, ‘conatus’u politik bir kavram olarak kurar. Conatus “bir dürtü, refleks” olarak okunamaz. Bizatihi hayatta kalmanın toplumsal koşullarına gönderme yapar. Bedeni bireysel olarak okumayı reddederek bedenin uzamını farklılaştırır. Beden artık kudretler düzlemi, tekil karşılaşmaların uzamıdır. Bunun politik anlamı, bio-iktidara, hayatın bir iktidar aygıtına dönüştürülmesine karşı yaşama gücümüzün kendi örgütlülüğünü yaratmaktır. Bunun için hiçbir şey cüretimizi, elimizden alamaz, yenemez. Ütopyalarımıza halel getiremez; çünkü, “direnişin olduğu yerde her zaman ütopya vardır” diyor Negri ve ekliyor: “Direniş bizi bu dünyaya, etkinlik olarak ütopyanın kuruluşuna geri getirir.’’ Usta, böyle bir belirlemeyi, ütopyanın, metafizik kavrayışına, ahiretteki cennet vaadine, özlemine ve solda mevcut olan, gelecekte var olacak olan yeryüzü cenneti fikrine, teslim etmemek adına yapıyor…

Ütopyayı, ‘‘praksis olarak, çokluğun etkinliği olarak hayal edebilir miyiz? Ütopyayı, olanaklının güncel bir stratejisi olarak değerlendirmeye başlayabilir miyiz?’’ diye sorarak, ütopya bahsinde bir başka düşünme önerisi yapıyor ve “yaşamdan olumsuzu söküp atmak, ütopyanın yeni bir tanımı olabilirdi” diyerek; Deleuze-Guattari’nin, yaşamı olumlama felsefesinin, fikri takibini de yapıyor…

Bugün Ütopyadan bahsetmek, olanaklıdan söz etmek anlamına gelir. Machiavelli’de Ütopya öfkeden doğar, direnişe dönüşür. Spinoza’da tutkular sürecinin içine çekilmiştir: Arzuyu aşka doğru hareket ettiren güçtür. Marx’ta sömürünün maddi koşullarıyla birleşir ve yaşamın, yeni kolektif özgürlük gücünün dinamiklerine katılan gerçek güçtür…

__________

[1] Michael Hard & Antonio Negri, Duyuru, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012.

[2] Her tekil varlığın gücü ve hakkı, bedenin gücünden ve hakkından başka bir şey değildir. Akıl da, Spinoza ‘da bedeni bedenle düşünmekten başka bir şey olmadığına göre devre kapanır. Öyleyse gücü düşünmek ve kullanmak, bedeni düşünmek ve bedensel olarak varolmak için tekil gücü kullanmaktan başka bir şey değildir. Güç Machiavelli’de olduğu gibi (Hükümdar bunu yapar) başkalarına karşı kullanılan bir şey değil, varolmayı sürdürmek (direnmek) için kullanılan bir şeydir. Salt Hükümdar’ın hakkı (onun sınırsız hakkı başkalarına karşı gücü kullanma hakkıdır) yerine, her tekil varlığın herkese ve her şeye karşı varlığını sürdürme hakkı diye adlandırılabilecekbir güç/hak tanımıdır bu.Cemal Bali Akal https://okumanotlarim.wordpress.com/tag/spinoza/

[3] Fransa’da yapılan katliamın ertesinde olağanüstü hal ilan edilmesi (ve bu “hal”in uzatılması ve hatta süresiz olmasının tartışıldığı bu zamanlarda) Butler’in (Batılı bakış açısını tartışma dışında tutarsak) ifade ettiği gibi yasın yasaya dönüştürülerek bir egemenlik fırsatına dönüştürülmesidir . Bu durumun artık bütün devletler için geçerli olduğu ve bir yasa olarak işleyeceğini söylemek yanlış olmaz.

[4] Franco “Bifo” Berardi, Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi, Çeviren: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/ Son Erişim Tarihi: 01.10.2015

[5] Kasım seçimlerinin gayri-meşru oluşunu bir tarafa bırakırsak, seçim süreci öncesinde Diyarbakır’da , Suruç’ta seçim sürecinde Ankara’da bomba patlatarak katletme böylece muhaliflerin hükümete karşı yürüteceği kampanyaların önünü kesme stratejisi ve Tahir Elçi’nin katledilmesi karşısında geniş kitlelerin iktidarı onaylayışı bu “irade teslimi”nin açık ve net göstergesidir.

[6] Bu Hobbes ve Spinoza arasındaki politik mücadelenin bugüne taşınmış son halkasıdır.

[7] Michael Hard & Antonio Negri, Duyuru, Çev.: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 2012.

[8] Maurizio Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali –Neoliberal Durum Üzerine Deneme– Çev.: Murat Erşen, Açılım Kitap, 2014.

[9] Maurizio Lazzarato, age.

[10] “…Nietzsche’nin de dediği gibi borcun asli görevi, bir özne ve bir vicdan ile kend bireyselliğine inanan, kendi eylemlerine, yaşam tarzına kefil olan ve bunlardanmesul olan bir benlik inşa etmekten ibarettir” M. Lazzataro Borçla Yönetmek sf.117

[11] Jean Luck Nancy, Dünyayı Yaratmak ya da Küreselleşme, Çev.: Murat Erşen, MonoKL Yayınları, 2012

[12] Teoloji politiktir. Egemenliğin temel figürü ve egemenlik teorilerinin kaynağıdır. Plotinus’tan, Descartes’e, Hobbes’a Bodin’e, Shimitt’e kadar bütün egemenlik teorileri, teolojiye olumlayarak gönderme yapar onu kendi teorilerinin alt metni olarak kullanır. Bütün egemenler ilahiyatı zemin olarak iktidarın harcı kılmıştır…

[13] Kapitalizmin borç kurumları sadece bankalar, fonlar, vs. değil, aynı zamanda camiler, kiliseler, sinagoglar ve bilumum dinsel kurumlardır. Ekonomik olarak görülen borç politiktir. Borç, devletin teolojik egemenliğidir.

[14] Elbette bu sınırsızlaşma sermayenin sınırsızlaşması arzusuyla yapılıyor olsa da sermayenin coğrafyaları savaş alanlarına dönüştürmesinin sonuçları da bir krize işaret ediyor. Bu krizin adı bugün göçmen krizidir. Suriye savaşının aldığı boyut ve ortaya çıkan milyonlarca insanın yerinden edilmesi süreci sermayenin kendi sınırsızlığına karşı çok büyük sorunlar yaratıyor. Son Avrupa Birliği ve Türkiye arasında yapılan göçmenlerin Avrupa’ya geçmesinin önlenmesi anlaşması sermayenin korkularının boyutlarını göstermesi açısından önemli bir anlaşmadır. Negri, “Kürt sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna “bütün Kürtler buralara göç etse ne güzel olur” demişti. Negri bunları söylerken, İmparatorluğun dışarısının olmadığını, bunun bütün sınıflar için geçerli olduğunu , göçebeliğin kurucu bir yıkıcılık olarak , sınırların ve muktedirlerin korkusu olabileciğini de düşünüyordu muhtemelen. Ve aynı zamanda savaşı, çıkartanların merkezine de taşıyarak sınırsızlaştırtırarak sonlandırabileceğimizi söylemek istiyordu. Bugün Suriye’de yerinden edilenler, ülke ülke yürüyerek, yüzerek, ölerek… ama bir şekilde tam da bunu yapıyorlar. Savaşı, çıkartanların merkezine taşıyorlar…

[15] http://sendika7.org/2015/12/latin-amerika-yaklasan-firtinalar-raul-zibechi/

[16] “…Yeni bir biyopolitik guvenlik rejimi dogmus durumda, ve bunun adini savas koymak elzem bir durum olarak onumuzde duruyor.. bu catisma ozgurluk vs savasi için degil tamamen egemenligin yeniden tesisi için uygulaniyor, sadece kapitalizmin krizi olarak da degil, siyasetin kuresel yeni grameri olarak programize ediliyor. (egemenlik vasiflarina karsi Kürtlerin ve diger halklarin direnisini disarda tutmak ve hakkatten 3. Yol olarak okumak durumundayiz) Bu savas hali, uçagin dusurulmesi olayi, soguk diplomatik stratejiler, ekonomik konfigurasyonlar, yasaklar sınırsal engellemeler, fobiler, aşırı üretim, yeni fasizmler vs. sadece devletlerin ele aldigi durum degil, ayni sekilde multinasyonal şirketlerin ve yeni kutupların çizildiği egemen yonetim kurumlarının muhendislik haritasi olarak da reaksiyon siyaseti biçiminde okunmalıdır. …” Engin Sustam

[17]Berk Utkan ATBAKAN, https://www.academia.edu/2037945/SPINOZA_DA_MODUS_VE_CONATUS_KAVRAMLARI_BA%C4%9ELAMINDA_SEV%C4%B0N%C3%87_VE_KEDER_SORUNU

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer