Politik Olanın Hukukileşmesine Karşı Yeniden Keşfedilen Politika

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Oğuz Karayemiş

Türkiye’nin son 30 yılı göz önüne alındığında, özellikle artarak artan bir şekilde hukuki dilin ve perspektifin politik alanı ele geçirdiği; hukuki bir dilin, iddianamelerin, savunmaların ve aklanmaların bir dilinin politik eylem sahasına sızdığı; ama çok daha önemlisi hukuki olan yolların ötesinde bir politika imkanının ortadan kalkmaya yüz tutuğu bir süreç yaşadık. Bu Ulus Baker’in de bizi uyardığı “solda giderek büyüyen eğilim” dediği şeydir. Büyümüş ve politik alanı ele geçirmiştir.[1] Bu yazının başlangıcı, Ayrıntı derginin 2. sayısının zihin açıcı editör yazısıdır.

Politik olanın içeriğinin hukuki-kurumsal yapılarda tecilli etmiş dönüşüm hedefi ile doldurulması, yani politik pratiğin ve söylemin hukuki kazanımlar, tanınma, kazanılmış hakları işletme gibi sözceler ve amaçlar tarafından işgali ile birlikte, sol muhalefetin büyük oranda hukuki ve parlamenter mekanizmalarla uzlaştığı ve bu mekanizmalar tarafından büyülendiği bir tablo ile karşı karşıyayız. Burada asıl önemli olan nokta, bu büyülenmenin dışladığı, iptal ettiği ve/veya ikincil kılıp önemsizleştiği bazı pratikler ve sözcelerdir. Öyleki günümüzde insanların doğrudan yaşamlarına kolektif olarak müdahele ettikleri eylemler süse dönüşürken, çoğunlukla deneyim ve etki içermeyen bazı pratikler -basın açıklamaları gibi- ise politik olanın ta kendisi olarak görülmektedir.

Devletin ve Kurumlarının Alanında Politika

Şüphesiz burada en büyük etken, politik olanı belirlemenin söylemsel ve pratik gücünün devletin eline geçmiş olmasıdır. Öyleki devlet, kendi belirlenim uzamından kaçacak herhangi bir şeyi politikaya dair olarak görmemektedir. Devletin perspektifinden politik olan bir düzenleme ve yasa yapma sürecidir. Burada belirleyici olan şey, seçim/yasama/uygulama döngüsünün alanının ötesinde, tam da kamusal/özel ayrımına dayanarak herhangi bir fiil politik olarak tanınmamaktadır. Eylemin adli vakaya dönüştüğü yerdir burası. Fakat mühim olan devletin olayı görme tarzını, muhalefete dayatmış olmasıdır. Türkiye’de muhalefet giderek yasama/yürütme/yargı üçlemesine, bu kutsal teslise iştirak edebilirlik üzerinden politik varlığı ölçmeye başladı. Yürüyüş, basın açıklaması ve seçim koalisyonu “diyalektiğinin” geldiğimiz noktada, sol muhalefeti tükettiği söylenebilir.

Söylemeye çalıştığımız, sol muhalefetin devletle işbirliği yaptığı falan değil; daha farklı ama belli açıdan daha ürkütücü bir şey: Sol muhalefetin politik söyleminin, kapitalist egemenlik teorilerinin özellikleri tarafından işgal edilmiş olduğu. Kamusal/özel ayrımı, tanınma, soyut hak vs… Burası talebin ve hukukun politik alanı işgal ettiği yer.

Gezi’den Seçimlere: Moleküler ve Molar

Gezi’den sonra olanlara dikkatli bir gözle bakıldığında, söylemeye çalıştığımız şey daha göze batar hale gelecektir. Gezi’yi okumanın yukarıdaki çizgilere tekabül eden bir tarzı, sokak hareketlerini, forumları, işgali tali, bunların olası hukuki/parlamenter sonuçlarını ise asli olarak kodlamıştır. Yerel seçim öncesi ve sırasında yaşananlar, 17 Aralık’tan Berkin Elvan’ın ölümüne kadar kritik bir çizgide, sokak muhalefetine ve doğrudan dönüşüm imkanlarına sırtını dönen ve çağrıyı sandığa yaparak, mühim ve asli olanın tam da parlamenter düzenin ve hukuki dönüşümlerin olduğu konusunda Akp başta olmak üzere devlet ve ezcümle hakim aktörlerle uzlaşan bir muhalefetin başarılı bir çalışması olarak görünür. Bu, politik özgürleşme tahayyülünün moleküler ve doğrudan yaşamsal süreçlerinin yerine, hukuki/parlamenter ve bütüncül molar yapıların yerleştirilmesidir. Bu tasavvur, politik olanın mahiyetine dair politik bir iddiayı örtük olarak içerir ve işletir. Ki bu iddia yukarıda sunduğumuz iddiadır: Ancak ve ancak yasaya yazılabilen ve yasal tanınabilirliğe sahip olan edim, politiktir.

Bu nevi iddia odur ki, bizim sıkışmışlığımızdır. Oysa bu dominant politika fikrinin görünmez kılmaya ve/veya talileştirmeye çalıştığı, sahip olduğu önemi ondan çekip aldığı bir minör hat boyunca, politik olan, doğrudan yaşamsal olana bağlandığı bir hareket boyunca işgal evlerinden, sokak tarımına, komün köylerden, fabrika işgallerine varan bir çizgi daha çekilmiştir. Bu minör hat boyunca politik olan bir kamusal görünürlük ve hukuki dönüşüm olasılığının parçası olarak değil, doğrudan edimin içinde moleküler dönüşüm olasılığı olarak yaşanmıştır. Bununla kasıt, politik olanın, yaşamın ve öznelliğin bambaşka bir tarzda, derhal ortak bir yeniden örgütlenmesi çabası olarak deneyim yolu açmasıdır. Bu sol muhalefetin baskın öznelerinin deneyimden aciz köklü alışkanlıkları tarafından tanınabilir olmayan bir yoldur.

Deneyimsiz Militanlar, “Komünsüz Komünistler”

Agamben’in bir tespitini konumuz için yeniden formüle -ve deforme- etmemize izin verilsin: “Çünkü sol militanın sıradan bir gününde deneyime dönüşebilecek hiçbir şey yoktur. Ne yaşamıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sürü haber ve sloganlarla dolu gazetesini okumak, ne de o gazeteyi öğrenciler, işçiler arasında satmaya çalışmak. Ne alışkanlık cehennemindeki savrulma, ne de günlerce hazırlığını yaptığı gösteri yürüyüşü. Ne şehir merkezindeki binalar arasında yavaşça dağılan göz yaşartıcı gaz bulutu, ne arka arkaya patlayan kaynağı belirsiz silah sesleri, ne pankart taşımak, ne banka yağmalamak, ne de birbirini görmekten usanmış diğer militanların dedikoducu ve kindar bir şekilde iletişime girdiği sessiz ve sonsuz anlar. Politik militan akşamları karmakarışık bir sürü olay karşısında bitkin düşmüş bir halde evinin yolunu tutar; ancak ne kadar ciddi ve tarihsel, olağandışı ya da sıradan, asap bozucu ya da zevkli olsalar da, bu olayların hiçbiri deneyime dönüşmeyecektir.”[2]

Deneyim kavramına sahip olduğu bütün ağırlığı iade ederek düşünmeliyiz. Bu ağırlık, deneyim kavramını, bütünlüklü bir öznenin edimi olarak değil, çok daha yoğun ve radikal bir şekilde, verili öznelerin özyıkımını ve kolektif ve komünal yeni öznellik ve yaşamların inşasını, yani bizzat gerçekliğin yeniden inşasını tetikleyen bir özgüllük olarak okumayı gerektirir. Bir deneyime girdiğimizde, o deneyimin ufkunda, kolektif güçlerimizi yoğunlaştırarak, başka bir yaşamı şimdi-burada inşaya girişiriz. Bu açıdan Gezi böyle bir deneyimdir, forumlar böyle birer deneyimdiler, işgaller ve bostanlar böyle birer deneyimdir.

Oysa mevcut “muhalif kurumların” en çok korktuğu şey deneyim haline gelmiştir. Çünkü deneyim ile, solun unuttuğu/unutturmaya çalıştığı bir mevhum, yani kopuş mevhufumu iç içedir. Kopuş sadece devletin ve sermayenin değil, kurulu sol muhalefetin kurumlarının da korkulu rüyasıdır. Kopuş, sadece dışlaştırılmış bir düşmanın/kötülüğün hakimiyetinden kopmak olarak anlaşılamaz. Verili muhalefet kurumlarının da gayet farkında oldukları üzere, kopuş her şeyden çok alışkanlıktan, alışkanlığın ürettiği mevcut yapılardan, var olan kurumlardan ve bir özyıkımı harekete geçirerek kendinden-kopuştur. Bugünün politik kimlikleri edinenlerinin politik olandan uzakta kendilerini bulmalarının en büyük sebebi, mevcut kurumların kendi varlıklarını daimileştirmek için deneyim ve kopuş ihtimalini öteleyecek yapılara, muhafazakar oluşumlara dönüşmesidir. Apolitik ve politik ayrımı aşınmıştır. Olayları görünmez kılan zavallı bir dikatomiye dönüşüp, işlevsizleşmiştir.

İşgallerin Sordurduğu Soru

İşgal, mülkiyete dair bir soru sorar. Ki bu soru bizim uzun süredir sormadığımız bir sorudur. Bu soruyu sormama biçimimiz ise, mülkiyet -ya da komünizm- sorununu kamusal mülkiyet -yani sosyalizm- üzerinden “geçiş problemi” anlatısına terk etmemizdir.  İşgal, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ortasına yerleştirilmiş bir bombadır. Ve mülkiyet cumhuriyetine karşı, başka olasılıkların ilanıdır -ama başarılması olmak zorunda değildir. Bu bakış açısından, yani mülkiyeti doğrudan ve kolektif ilga etmenin bakış açısından, yani komünizmin bakış açısından, politik mücadelenin sosyalist formları mülkiyet cumhuriyetinin ancak kısmi bir sorunsallaştırılmasına tekabül eder. Burada ıraklık açısını sağlayan şey devlet -ve iktidar sorunudur. Sosyalistlerin de gayet farkında oldukları üzere -ki bu sosyalizmi doğrudan temellendiren ana ilkelerden biridir- devlet ile mülkiyet arasında bir bağ vardır. Bu bağ, üretici güçlerin iktidar olunduğunda devlet tarafından mülk edinilmesini gerektirir. Sosyalist bir açıdan, sorun “görece özerkliği” açık olan devletin, burjuvazinin aracı olmaktan çıkarılıp, sosyalist devrimin aracına dönüştürülmesidir. Bu aynı zamanda devletin araçsal bir kavranışıdır. Bununla kastımız, devletin ona hakim olana hizmet ettiğine dair bir bakış açısıdır bu.

Oysa devletin, yapısal bir analizine ihtiyacımız olduğu açıktır. Devlet, kendi özgüllüğüne ve tahakküm tarzlarına sahip bir yapıdır, makinedir. Öyleki, bir bıçağa sahip olur gibi bir devlete sahip olamazsınız. Daha da ötesinde bir bıçağa bile ne kadar sahip olduğunuz, onun ne kadar “hakimi” olduğunuz da ayrı bir tartışma konusudur.[3] Araç-amaç diyalektiğini bir kenara bırakmanın zamanı, radikal politika olanaklarını keşfetmek istiyorsak, gelmiş olabilir. Zira devlet hiçbir politikanın aracı olamaz, daha ziyade kendisi kendi baskıcı ve mülkiyetçi amaçları çizgisinde hareket eden bir mekanizmadır. Kapitalizm tarafından massedilmesi ile birlikte, bu amaçlar yeniden kodlanmış ve kapitalist krizlere tekabül eder bir tarzda sürekli kendini ayarlamıştır. Devletin ve kamusallığının ufku, mülkiyet ve iç savaşın kanlı tarihi -ki ezilenlerin tarihi denilen şeydir bu- tarafından çizilmiştir.

Sürekli İç Savaş Ya da Red ve Oldurtma

Kapitalist toplumsallığın Türkiye’deki somut çizgileri, onun iç savaşın görünür veya görünmez çizgileri boyunca hareket ettiği, bu iç savaş cepheleri tarafından kurulduğu gerçeğini bir kez daha muştular. Kapitalist toplumsallık daimi bir iç savaş organizasyonudur. İktidar/direniş denen şey, mücadele, hiçbir zaman sabit olmadığı gibi steril de değildir. Altı yaşında kreş veya başka bir olanak olmadığı için babasının fabrikasında bir çocuk ölür, Kürdistan sokaklarında bir çocuğu panzer ezer, Greif’te polis ağız burun kırar, “beyaz yakalılar” sapır sapır intihar eder, yirmi dört kadın bir ayda katledilir vd.. Kapitalist toplumsallığın teorisyenleri için “barış” olarak kodlanan şey, eşitsizlik ilişkilerinin görünürlüğünün engellenmesinden başka bir şey değildir. Çıplak şiddetin yerini, yapısal ve sembolik eşitsizlik ilişkilerinin, hukuki dolayımın almasıdır. İç savaş çıplak şiddete dönüşmüyorsa eğer, yapısal ve sembolik tarzlarda devam ediyordur. Burada mühim nokta, devletin, hukukun ve diğer kurumların vazifesi, “olağan” addedilen durumlarda[4] şiddetin formları düzenleyip mistifike etmekken, çıplak şiddetin ihtimali doğduğundan bu çıplak şiddeti yönlendirmektir. Devlet bu açıdan, iç savaşın yürütücüsüdür.

Bunun özgürleşmeci bir politika açısından ortaya koyduğu sorun, toplumsala “bakma” tarzının, temelden değişik olması gerektiğini muştulamasıdır. Mülkleştirme -ister özel, ister kamusal veya karma formlar alsın-, sınıflaştırma, cinsiyetlendirme vs. gibi mekanizmalar, ciddi bir şiddet ve kanlı/hırpalayıcı bir mücadele içermektedir. Bunlar hukuk ve parlamenter açılardan görünemezler, veya ancak, tali ve adli vakalar olarak görünebilirler. Oysa ki, üçüncü sayfa haberleri de dahil, bütün bu kanlı karşılaşmalar, daimi gizil iç savaşın cephelerinin görünümleridir. Toplumsal sahayı “barış”, “hukuk” gibi varsayımlardan okumayı, liberallere bırakalım. İç savaş ve kopuş, bambaşka bir toplumsallığı kolektif olarak inşa etmek için yeni bir perspektif ihtimalidir.

İç savaşta özgürleşmeci bir politikanın yeri, bir oldurtma çabasıdır: Kapitalist gerçekliğin dışında, devletin gramerinin ötesinde bir varlığı oldurtma. İç savaş cephelerini yarma, dayatılan öznelliği reddetme. “Sürüne sürüne erkek olma”yı, aşağılana aşağılana işçi olmayı, zavallılaşa zavallılaşa Türk olmayı, gururu ezilerek öğrenci olmayı, hayvanları boğazlayarak insan olmayı reddetmektir. Bu, kolektif kapasiteleri örgütlemeyi, neşeyi harekete geçirmeyi, ağırlığın ruhundan kurtulmayı ciddiyet ile kahkahayı, sadakat ile kopuşu iliştirmeyi gerektiren bir red ve oldurtma çabasıdır.

Moleküler Hareketlere Dikkat Kesilmek

Kapitalist iç savaşın -veya eşitsizliklerin-, kopuş için okunuşu, “halk bostanlarına”, “işgal evlerine”, “işgal edilmiş fabrikalara” ve radikal soruların ortaya çıktığı alanlara dikkat kesilmeyi gerektirecektir. Bütün bu moleküler olaylar ile Gezi arasında, bunlarla mevcut kapitalist kriz ve yeni kriz olasılıkları arasında ilişki kurmaya ihtiyacımız var. Fakat bu bakma çabasının asıl anlamı, bu “bakma”da, bakanın kendi özyıkımı ve yeni bir komünal toplumsallığın kolektif inşası için taşınabilir, apartılabilir, bazı yeni sözceleri, pratikleri, iletişimleri çıkartıp dökmektir. Kapitalist-patriyarkal-heteroseksist-karniyarist vs.. dehşet toplumunun ve onun ürettiği öznelliklerin ötesinde olasılıkları keşfe çıkmaktır. Burada mesele, sevmek, aşık olmak, arzulamak, ilişkilenmek, mesullenmek ile ilgili öznel gibi görünen ama oysa tamamen özne-kurucu -dolayısıyla özne-öncesi ve özne-sonrası- olan duygusal bir alana çekilir. Arzumuzun ortak kudreti nedir? Bilmiyoruz. Hukuk üzerine, devlet üzerine, iktidar üzerine, kurumlar üzerine konuşuyoruz ama arzunun kolektif olarak neyi üretmeye muktedir olduğunu bilmiyoruz.  Gerçekten de “bırakalım [halkın bostanları] üzerinde bin çiçek açsın”.

Olaya Hazırlanmak: Militanlık ve Politik Olan

Ne olacağını bilmiyoruz. Bir şey gelmekte…

Militanlık, kesinlikle çileci bir karaktere sahip olamayacağı gibi, hazcı da olamaz. Haz ve çilecelik, arzuyu bastırmanın yollarıdır. Arzunun yolu, arzulu bir militanın yolu neşe ve olaya sadakatten geçer; melankoli ve hiyerarşik kurumlara biattan değil. İlk elde militan karakteri, gelmekte olan olayı kovalayan ve bunu kolektif olarak icra edendir. Militanlık sorunu, siyasal örgütlere üyelik, şecere, kimlik ve basın açıklamalarına katılma sorunu değildir. Militanlık, bir deneyim üretme, deneyime iştirak etme, deneme, raydan çıkma, etkilenme, işkillenme ve ilişkilenmedir.

Militan ile politik olan arasında oluşan yarıktan kurtulmanın yolu, militanlığı kirleten kimlik ve şecere tutkusundan onu özgürleştirmekten geçer. Militanlığı deneyimle, deneyimi politik olanla ve yaşamın içinde buluşturabilmeliyiz. Her tür hukuki, araçsalcı, kamusal, mülkiyetçi vs… mistifikasyonu alt etmemiz gerekiyor. Bugün mücadele edilen çoklu alanları, mücadelede özneleşen yeni kolektiviteleri, ortak olanın kapasitelerini keşfe çıkan moleküler hareketleri ve yeni olayları kat edecek o göçebe nerede? Gerçekten, hangi olayın militanıyız?

Ortak Olanın Kurumları

Dolayımın/egemenin kurumlarından nasıl kurtulacağız? Komünümüz nerede? İhtiyacımız olan şey, “kendisi ayrı kurumlar/anayasalar üretmeyen, aksine bizzat kendisi bir kurum anayasa olan” kurucu ortaklıklar gibi görünüyor. “Dost meclisi” Türkçe’nin nadir güzel oyunlarından biridir, bir hakikati fısıldar. Dostluk, insanlar arası dolayımsızlık ilişkisidir: sözler, duygular, nesneler dolaysızca, hesapsızca, kimi zaman dingin, kimi zaman hırçın bir biçimde dostlar arasında akar. Dost meclisi, o halde, bu doğrudan, açık ve içkin akışların içkin organizasyonundan başka hiçbir şeydir. Bu ilişkileri aşan, dışarıdan belirleyen, normatif hiçbir yan bulunmaz onda. Forumlar dost meclisleridir, işgal komiteleri, komün köylerin meclisleri de. Sorun artık aşkın, formel, normatif yasalara dönüşecek bir tüzüğün, anayasanın, örgütlenme şablonlarının vs. belirlenmesi olmaktan çıkarak, ortak, doğrudan demokratik ve yatay bir tarzda ilişkilerin, kudretin yayılması ve örgütlenmesi sorununa dönüşür.

Bu nokta, yaşamı örgütleme sorununun doğrudan politik olana bağlandığı andır aynı zamanda. Politika sorunu, özgürleşmeci bir perspektiften, kesinlikle eşitsizlik anlamında şiddet ilişkilerinin ta kendisi ve sürdürücüsü olan, aşkın ve normatif hukuk, parlamento vs. alanından kopuşu, bir tür exodusü temellendirecek bir komünleşme/komünal ilişkiler kurma sorununa dönüşür. Açık ve içkin bir tarzda, insanların içinde tekilleştiği, faalleştiği ve üretken faaliyetin -duyguların, maddelerin, dilin/ifadelerin, yaşamın üretiminin- tam eşit üyesine dönüştüğü yeni bir uzam, kamusal veya özel mülkiyete karşı mülkiyetsizleştirme olarak ortaklık…


[1] Bu uyarı içi bknz: http://aleyhtar.org/odp-yazisinin-daha-samimisi-tanila-mektup-gibi/

[2] Pasajın orjinali için bknz: Çocukluk ve Tarih, Agamben, sf:16

[3] Burada Benjamin’in “teknik, insanın doğa üzerindeki hakimiyeti değil ama insan-doğa ilişkileri üzerinde bir hakimiyettir” deyişi akla geliyor. Hakimin sözcelerine inanmayalım, kimse ne devlete ne de kurumlara sahip olamaz. Bu sözü evirdiğimizde acı gerçek şöyle görünecektir: “Sosyalizm, devlet üzerinde bir hakimiyet değil ama devlet-insan ilişkileri üzerinde bir hakimiyettir.” Devleti varsayar, sürdürür, kutsar, devlet tarafından büyülenir.

[4] Ki yine Benjamin’in uyarısını hatırlayalım: “Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’in gerçekte kural olduğunu öğretir.”