Öznellik ve Kriz: Kapitalist Krizin Mekanizmaları

Browse By

Evren Yurttaş

“Müzakere sona erdi.”
John Holloway

Entegre dünya kapitalizminin kriz döngülerinin şiddetiyle sarsılıyoruz. Küresel içsavaş görüngüleri “dünyaları” birinci, ikinci, üçüncü vs. olarak ayırmaksızın gezegen çapında herhangi bir noktada her an ortaya çıkabiliyor. Dördüncü Dünya Savaşı, finansal, sibernetik, robotik yeni cephaneliklerin de eklenmesiyle her yönden büyük taarruzlar ve kanlı operasyonlarla hüküm sürüyor. Müzakere çağını ardımızda bıraktığımız giderek daha büyük açıklık kazanıyor. Daha fazla müzakere, daha fazla pazarlık olmayacak. Daha doğrusu, böyle bir “uyum programının” zemini ortadan kalkıyor. Ulus Baker’in “siyasal alanın daralması” derken bahsettiği “siyasal alan” buydu (Baker, 2012, s.13). Hak ve tanınma mücadeleleri (“yeni toplumsal hareketler” denilenlerin) çağı, parlamenter demokrasinin son kışı yaşanırken bütün yanılsamaları ve zaafları ile birlikte ardımızda kalıyor. Yas tutmuyoruz.

Şimdi yepyeni bir görevle karşı karşıyayız: Mevcut krizi, bizim1 yarattığımız bu krizi, dönülemez bir noktaya kadar derinleştirmek. Gezegen çapında, sermayenin tahakkümünün yönetimsel bütün aygıtlarının işleyişini geri dönelemeyecek bir noktaya kadar sekteye uğratmak, durdurmak. Bunun için, kapitalizmin güncel örgütlenişi bağlamında krizin mekanizmalarını kavramak gerekiyor. Krizin mekanizmalarını kavramak ise, iktisatçıların yaptığı gibi krizin hakiki odaklarını görünmez kılıp “suçu” finansal yönetimlere, para politikalarına, hukümet programlarına atmaktan vazgeçmekten, yani bu zayıf düşünceden kurtulmaktan ve krizi, bizim yarattığımız bir kriz olarak “sahiplenmekten” geçiyor (Holloway, 2017, s.86, 87 ve devamı.).2

Bu metin, kapitalist gelişmenin tarihinden ziyade güncel kapitalist krizin mekanizmalarına odaklanacak. Bunları tanımlamayı, öznelliğin ve bizin burada nasıl bir kritik (hem kriz üreten, hem eleştirel, hem de merkezi) rol aldığını göstermek üzere deneyecek.

Sermayenin Algoritmik Süreçleri

Sermaye, en temelde bir semiyotikleştirme tarzıdır. Her tür içerik biçiminin, yalıtık bir kodla tanımlandığı kapitalizm-öncesi formasyonlardan farklı olarak, bütün içerik biçimlerinin sürekli olarak kod çözümüne uğratıldığı ve nicel bir eşdeğerlik sistemi (aksiyomatik) içerisinde kendilerine ifade biçimi olarak sadece paranın (değerin) dayatıldığı bir formasyondur. Alliez ve Guattari, bunu şöyle açar:

İlk olarak kapitalizm, belirli bir üretim, dolaşım ve bölüşüm tarzının semiyotikleştirilmesinin genel bir fonksiyonu olarak tanımlanabilir. Sermayenin “yöntemi” olan kapitalizm, tekil bir sözdiziminden devşirilen işaret ve simgeleştirme sistemlerine dayanan ve onu sürdüren yönetimin üstkodlamasına ve denetimine izin verecek biçimde mallar, faaliyetler ve hizmetler gibi metaların spesifik bir değerleme prosedürü olarak görülebilecektir. (Alliez & Guattari, 2017, s.51)

Adım adım gidelim. Sermaye temelde nicel eşdeğerin (para-sermaye, akademik-sermaye, entelektüel-sermaye, kredi notu, puan vs.) ürüne (bu ürün bir mal, etkinlik, hizmet, makale nihayetinde öznellik olabilir) atfedildiği bir gösterge rejimidir. Girdiler olarak hammaddeleri (insan maddesi dahil) alarak, ölçülebilir hale getiren makinesel üretim süreciyle (içerik), girdiler olarak anlamları (sense) alan -ki bunlar alım-gücü, erişilebilirliği vb. kapsar- ve onları bizzat nicel ölçünün göstergelerine (para, not, kredi notu vb.) dönüştüren semiyotik süreçlerin (ifade) eklemlenmesinden ibarettir. Bir Apple Iphone’u alalım. Burada makinesel üretime (ya da makinesel toplanışa) tekabül eden şey, cep telefonu üretmek için gerekli bütün hammaddeler ile insan ve makine emeğinin bütün bir bileşkesidir. Bunlara tasarım, yazılım vb. süreçlerini de dahil edebiliriz. İfadenin biçimlenmesi ise, bir yaşam tarzına gönderen anlamların (bu örnekte orta sınıflılık), alım-gücünün prestij göstergelerini de içerecek şekilde, nihayetinde para-biçiminde göstergeleştiği bir süreçtir. İfadenin tarafında, sadece alım-gücü, prestij göstergeleri değil, bu göstergeleri üreten bütün bir gayri maddi emek süreçleri (reklam, sinematografik ve televizüel imgeler vb.) de bulunur. İfade, içerik üzerinde nedensel (klasik mekanik nedensellik anlamında) olmayan mutlak bir egemenliğe sahiptir. Öyle ki, tasarım vb. içerik tarafındaki bütün bir süreç, ifade süreçleri (değerlenme) tarafından komuta edilir. Pazar beklentileri, müşteri profili, müşteri geri bildirimleri vb., içerik olarak alınan ürünün nasıl üretileceğini belirler. Öyle ki, gelecek (değerlenme), şimdiye ve geçmişe etkide bulunur.3

İfadenin ve içeriğin biçimlenmesi ile bunların eklemlenmesi süreçleri, bugün çok daha fazla göze çarpan bir biçimde algoritmik hale gelmiştir. Bunlar elbette başından itibaren belli algoritmalar tarafından yürütülen süreçlerdi. Önce algoritmayı tanımlayalım. Bunun için bir matematikçinin, Trakhtenbrot’un tanımı kullanabiliriz:

Genel olarak algoritmalar şu özelliklere sahiptir: Algoritmaların belirleyici doğası. Bir algoritmanın, hesaplamanın her adımında takip edilecek tam yolu veren sonlu sayıda bir kurallar listesi halinde verilmesi gerekir. böylece, hesaplama, hesaplayana bağlı olmaz; herhangi bir anda ve herhangi biri [bir şey? örneğin bilgisayar] tarafından arka arkaya tekrarlanabilen belirleyici yöntemdir. Algoritmaların genel oluşu. Bir algoritma, herhangi bir ilk veride yapılabilen ve her bir halde doğru sonucu veren bir hesaplamayı tarif eden bir tek kurallar listesidir. Başka deyişle, bir algoritma sadece bir özel problemin değil, fakat benzer problemlerden ibaret bütün bir sınıfın nasıl çözüleceğini anlatır. (Trakhtenbrot, 1964, s.11, çeviri iyileştirildi.)

Algoritmanın belirleyiciliği, gerçekleştirilen işlemi (hesaplama, üretim vb.), zeka ve refleksiyon gerektirmeksizin, temel talimatları izleyerek otomatik bir şekilde işletmeye yarar. Algoritmalar, günümüz bilgisayarlarına gelen bir çizgide otomatik makinelerin gelişimi için belirleyicidir. Ama elbette algoritmik süreçlere sadece makineler ve insanlar dünyasında rastlamıyoruz. Temelde evrim de bir algoritmik süreçtir (Dennett, 2013, s.55 ve devamı). Hem genetik, hem de birey düzeyinde belli girdiler ve koşullar sağlandığında, sonuç kaçınılmazdır (Dennett, 2013, s.55). Bunlar, hücre için iyonlar, amino-asitler, karbonhidrat ve yağlar vb. iken, çokhücreli organizmalarda daha karmaşık ve seçici koşullar ile girdilerdir. Algoritmalar, ilk girdilerden belli bir çıktının türetilmesini sağlar. Bu çıktı, bir başka hücre, bir başka çokhücreli organizma, türün yeni bir üyesi olabileceği gibi, bir mal, hizmet, etkinlik, öznellik vb. de olabilir. İnsan öznelliği söz konusu olduğunda, fizyo-kimyasal algoritmalar, organik algoritmalar ve alloplastik (organik olmayan, bu anlamda semiyotik ve makinesel) algoritmalar iç içe işlerler. Daha da iyisi, bu üç ayrışık -ama bu ayrıştırmanın sadece kavramsal olduğunu unutmayalım- katman arasında, geçişleri sağlarlar. Yani, kimyasal moleküllerin organik bileşiklere ve organik yaşama katılmak üzere çekilip kapılması da bir algoritmik süreçtir. İnsan bedeninde biyo-kimyasal düzeyde ve psişik düzeyde işleyen bir dizi algoritmik süreç vardır. Ayıklama, sentezleme, ayrıştırma vb. süreçleri. Sermayenin komutası bugün için, tarım ve su dahil her alana yayıldığı oranda, bu algoritmik süreçleri etkiler, onları yeniden biçimlendirir, girdileri dönüştürür ve çıktılar üzerinde denetim sağlamaya çalışır. Bizzat kendisi de bu farklı düzeylerdeki algoritmaları seçen ve yeniden bileştiren (recombination) bir algoritmadır.

Algoritmalar, bugün sermaye komutasının vazgeçilmez araçlarıdır. Komutanın yönetimsel aygıtlarında, ciddi bir silah olarak yer edinirler. Matematikçi Cathy Onell, bu haliyle bu algoritmaları “matematiksel yıkım silahları” (MYS) olarak adlandırıyor (Onell, 2016). Verdiği bir örnek bile durumun vahameti açısından son derece çarpıcı:

Bir başka önemli MYS örneği “öngörücü polislik” algoritmaları biçiminde ceza adaletinde mevcut. Bunlar eski suçların desenlerine bakarak gelecekteki suçların nerede işleneceğini öngörmeye çalışan ve bu bölgelere suçu önleme amacıyla polis gönderen algoritmalar. (Onell, 2016)

Dolayısıyla, algoritmalar küresel içsavaşın her boyutta yürütülmesinin de araçlarıdır. Bu örnekte polis aygıtının otomatizasyonu görülürken, finansal savaş ile askeri savaş konusunda da durum farklı değildir. Hatta, bunun asıl uç ve paradigmatik örneği askeri savaşın predator vs. ile robotik ve bilgisayarlaşmış bir biçimde sürdürülmesidir. Stephen Graham, Kuşatılan Şehirler kitabında böyle bir “teknofil” askeri devrimin (RMA, revolution in miltary affairs: askeri alanda devrim), kentlerin militerleştirilmesinde oynadığı rolü dikkatle analiz eder (Graham, 2013, s.223 ve devamı). Finans söz konusu olduğunda da durum farklı değildir. Şimdide borçlandırarak alım-gücünü yükselterek, halkların, bireylerin geleceğini ipotek altına almak bir savaş stratejisidir:

11-12 Temmuz 2015 haftası boyunca Atina sokaklarında “sanki savaştayız” ifadesi sıkça işitiliyordu. Halk, savaşın borçlandırmayla devam ettirildiği geniş kapsamlı bir stratejiyle karşı karşıya kalmıştı: Bu strateji Yunanistan’ın yıkımını tamamlarken, aynı zamanda, “Avrupa’nın inşasına” dönük öz-yıkımı da tetikledi. Avrupa Komisyonunun, Avrupa Merkez Bankasının ve IMF’nin amacı asla anlaşmaya varmak ya da arabuluculuk etmek değil, aksine hasmını savunmasız bırakıp yenilgiye uğratmaktı. “Savaşta gibiyiz” ifadesi derhal düzeltilmelidir: Bu bir savaştır. Savaş ve ekonominin tersine çevrilebilirliği kapitalizmin asıl temelidir. (Alliez & Lazzarato, 2017)

“Finans silahı” da, tıpkı predatorlar ve diğer robotlar gibi, çoğunlukla bilgisayar tabanlı algoritmalar tarafından yürütülür. Öyle ki, sırf bir düğmeye basarak, çeşitli kodlar girerek, insanların hayatları üzerinde etki (ölüm ve şiddetli yoksulluk, hapse girme vb.) yaratılır. Robotlar, bilgisayarlar doğrudan ve sıcak teması ortadan kaldırarak, aynı zamanda uç noktada bir yabancılaşmaya da yol açarlar. Savaş alanında, askerler, giderek daha ziyade operatörlere dönüştükçe, ölü bedenlerle ilişkileri bilgisayar oyununa yakınsayan bir simülasyondaki oyuncunun, diğer oyuncularla ilişkisine benzer. Bunun en vahim sonucunu Hardt ve Negri, Çokluk‘ta şöyle izah ediyor:

Savaşın dehşeti ortadan kalkınca savaşa son verme isteği de azalır… …RMA [askeri alanda devrim, revolution in military affairs] teorisi savaş sanatını gerçekten yozlaştırıyor. Paralı askerler yozlaşmış bir ordu teşkil ederler. Buradaki yozlaşma, iktidar arzularının zincirlerinden kurtulmasıyla birlikte kamusal etiğin yok edilmesi anlamına geliyor. (Hardt & Negri, 2011, s.65, 66)

Bugün sadece askeri alanda değil, finans, sosyal hizmetler, tarım (genetik, ilaçlama), tıp, eczacılık vb. alanlarında çalışan gayri maddi emek üreticileri birçok bakımdan “yozlaşmış paralı asker” tipolojisine girmeye zorlanıyorlar. Eylemlerinin insanlar ve genel olarak bütün canlıların ekolojileri üzerindeki etkilerinden yalıtılmış bir şekilde, kod yazarak, bilgisayar kullanarak, istatistik derleyerek, veri madenciliği yaparak, matematiksel yıkım silahlarının birer uzvu olup, büyük savaş aygıtlarını kontrol ediyorlar ve her türlü metaforun ötesinde, doğrudan paralı askerlere dönüşüyorlar.

Gerçek Soyutlama ve Krizin Unsurları

Ama bütün bu çaba ne için?

Sermayenin algoritmaları, nihayetinde tek bir mutlak amaca, yegane bir “ilahi” telosa yönelirler: soyutlama. Soyutlama, kapitalist megamakinenin ve onun otomat-algoritmalarının aşikâr sırrı ve hedefidir. Eyleyişlerin, iletimlerin, bilgilerin, yeryüzünün parçalarının, genetik materyalin vs. eşdeğerlik kurulabilir ve bu sayede mübadele edilebilir şekilde biçimlendirilmesi. Emeğin, iletişimin, enformasyonun, arsanın vb. dünyası. Buradaki şeytani hile, kapitalizmin, sermayenin algoritmalarının girdi olarak aldıkları indirgenemez her türden şeyi, nihayetinde ortak bir değere (saat biçiminde zaman paketçikleri, veri paketçikleri, komut paketçikleri) olarak türettikleri bir soyutlama işlemine dayanmasıdır. Bütün bu finansal, askeri, sibernetik, semiyotik her türden saldırı biçimi, son tahlilde soyutlamanın gerçekleşmesi uğruna gerçekleştirilir: İşçileştirme, sömürgeleştirme, cinsiyetlendirme, enformatikleştirme. Her şey gelip soyutlama amacına hizmet eder. Ve kriz sorununun ilk düğüm noktası da burada bulunur. Soyutlanmaya direnen bir şeyler vardır:

O zaman sınıf mücadelesinin çekirdeği burasıdır: yaratıcı eyleme ve soyut emek arasındaki mücadeledir. Geçmişteki yaygın düşünce içerisinde, sınıf mücadelesi, sermaye ve emek arasındaki mücadele, emek ise, soyut emek, ücretli emek olarak anlaşılmaktaydı. İşçi sınıfı ücretli emekçinin sınıfı olarak tanımlanmaktaydı. Ancak bu anlayış tümüyle hatalıdır. Ücretli emek ve Sermaye birbirini tamamlar, ücretli emek sermayenin bir unsurudur. Gerçekten de ücretli emek ve sermaye arasındaki bir mücadele, çatışma bulunmaktadır. Ancak bu çatışma durumu, görece yüzeysel bir çatışmadır. Bu çatışmalar, ücret seviyeleri, çalışma gününün uzunluğu gibi emeğin şartları üzerinedir. Tüm çatışmalar önemlidir, ancak bu çatışmalar sermayenin varlığının önceden kabul edilmesidir. Sermayeye gerçek tehdit, soyut emekten gelmez, asıl tehdit, somut emekten ya da yaratıcı eylemeden gelir, çünkü yaratıcı eyleme, kapitalizme karşı radikal bir ayakta duruş sergilemektedir… …Yaratıcı eylemenin yaratıcı söylemi, “biz sermayenin buyruklarını gerçekleştirmeyeceğiz, biz neyin gerekli ve cazip olduğunu düşünüyorsak onu gerçekleştireceğiz” olarak ifade edilebilir. (Holloway, 2012, s.3)

Holloway’in de belirttiği üzere, algoritmik süreçlerden kaçan bir şeyler vardır ve bu kaçış önlenebilir değildir. Kapitalizm daima soyutlamayı gerçekleştirmek ve kendisinden kaçan eyleyişleri kapmak üzere yeni araçlar geliştirir. Çağımızın gayri maddi emek üreticileri, eyleyişin yeni biçimleri söz konusu olduğunda, kredi-borç mekanizmaları, akıllı telefonlar, sosyal medya siteleri, orta sınıf yaşam tarzının vasatlığının televizüel, sinematografik imgeler yoluyla çekici kılınması vb. eyleyişleri, (soyut) emeğe dönüştürmek üzere kapmanın, yani işe koşmanın yeni biçimleridir. Ama nihayetinde pek de başarılı olmayan biçimleri. Zira, borçlular ödeme yapmaz, insanlar algoritmaların çevresinden dolanmanın bir yolunu bulurlar, kaytarırlar, severler, içten bir ilgiyle ilişki kurarlar vb… Buradaki “küçük” direnişlerin, onların bir birikiminin, çoğu zaman devasa kitlesel eylemlerin yarattığı etkiden daha büyük etki yaratmasının nedeni de budur. Zira özellikle kurumsal muhalefet alanından gelen eylemler çoğunlukla, Debord’un anladığı anlamda birer gösteriye dönüşmüşken, gündelik yaşamda, sermayenin komutasının asli mekânında, gelişen irili ufaklı kopuşlar gerçekten de kapitalist megamakinenin ciddi düzeyde aksamasına yol açar.

Krizlerin Daimi Motor Gücü Olarak Öznellikteki Dönüşümler

O halde krizin asli ve ilk unsuru, egemen özneleşme tarzlarından sapan, sermayenin öznellik üretimi devrelerinden kaçan her türden özneleşme sürecidir. Kapitalizm ve krizin daima iç içe olmasının nedeni, dahası krizsiz bir kapitalizmin imkânsızlığı burada yatar. Öznelliğin üretimindeki bu sapmaları ve kaçışları anlamak için Maturana ile Varela’nın Bilgi Ağacı‘nda kullandığı ve her türden bütünün (hücre, organizma, meta, öznellik vb.) oluşumuna dair yaptıkları üçlü ayrımı kullanmayı deneyelim. Buna göre, bir bütünün oluşumu replikasyon, kopyalama ve çoğalma ile gerçekleşebilir: “Sürekli aynı türden bütünler üretebilen bir mekanizma söz konusu olduğunda replikasyondan”; “model olan bir bütün ve bütünün tıpkısı bir bütün üretmek için bir yansıtma süreci varsa kopyadan”; “bir bütün, sonucunda aynı türden iki bütünün oluştuğu bir kırılmaya uğrarsa çoğalmadan” bahsediyoruz demektir (Maturana & Varela, 2015, s.83, 85). Öznelliğin üretimi, bir tür çoğalmadır. Zira, öznelliğin üretiminin kapitalist süreçlerinin sonucunda “oluşan bütün, özgün olanın aynısı değildir, bütünler de birbirinin aynısı değildir; yine de özgün olanla aynı sınıftandırlar, yani aynı organizasyona sahiptirler” (Maturana & Varela, 2015, s.85). Öznelliğin üretimini, bir çoğalma olarak göreceksek argümanımızı biraz daha derinleştirmemiz ve neden sapmaların burada mümkün olduğunu göstermemiz gerekiyor. Maturana ile Varela’dan devam edelim:

Çoğalma sürecinin özü, replikasyon ya da kopyalamadakinin aksine her şeyin bütünün içinde bütünün parçası olarak gerçekleşmesi ve üreyen sistemle üretilen sistem arasında ayrım bulunmamasıdır. Çoğalmayla oluşan bütünlerin, çoğalma kırılmasından önce var olduklarını veya oluştuklarını da söyleyemeyiz. Daha önce yokturlar. Dahası, çoğalma kırılmasıyla oluşan bütünler özgün bütünle aynı organizasyona sahip olsalar ve dolayısıyla benzer yapısal özellikleri olsa bile, özgün bütünden ve bölünmeyle oluşan diğer bütünden farklı özellikleri de vardır. Bunun tek sebebi daha küçük boyutta olmaları değildir; yapılarının çoğalma sırasında doğrudan özgün bütünden türemesi ve oluşurken özgün bütünde eşit dağılım göstermeyen, bütünün yapısal dönüşümünün bireysel tarihinden kaynaklanan bileşenleri almaları da etkilidir. (Maturana & Varela, 2015, s.87).

Maturana ile Varela’nın argümanı, kendi sorunları açısından hücreleri ilgilendiriyor. Bu argümanı öznellik düzeyinde uygulamak için içinden, kırılma, bütün, aynı organizasyon tarzını paylaşma kavramlarını çekip alalım. Öznelliğin üretiminde kırılma anları, moleküler dönüşümlerin birikimiyle meydana gelen dağılmalar, bütünün “yapısal belirlenim ve bağlaşımında” (Maturana & Varela, 2015, s.116) meydana gelen tahrip edici değişimler ayyuka çıktığında sermayenin komutasının yeni bit bütünleştirici/uyumlaştırıcı taarruz başlatması ile bu tahrip edici değişimlerin kendilerini sermayenin komutasının ötesinde tutarlı kılması arasında bir antagonizmanın belirdiği anlardır (ki biz buna olay diyoruz). Tahrip edici değişimleri Maturana ve Varela, “bütünün, organizasyon özelliklerini ve dolayısıyla sınıf kimliğini” kaybettiren değişimler olarak tanımlıyorlar (Maturana & Varela, 2015, s.117, 118). Dolayısıyla, “yapısal uyum ve bağdaşımın” yitirilmesi (Maturana & Varela, 2015, s.119).

Krizlerin daimi “yapısallığı”, o halde, öznellik düzeyinde ortaya çıkan ve sermaye açısından tahrip edici olan değişimlerin, birikimli etkisine dayanır. Kriz anı bu yüzden antagonizmanın uçları gerildiği ve kutuplaştığı oranda her taraf için bir karar anıdır: Yeni bir uyuma doğru sermayenin krizi “içererek aşması” veya sermaye döngüsünün kırılması. Maturana ile Varela’nın yukarıda alıntı yaptığımız senaryosu, kapitalizm için de geçerlidir. Sermaye açısından sorunun her çözümü, “bütünün”, yani öznelliğin, farklı (bu farklar direnişlerden, yeni ilişki ve ifade biçimlerinin yaratımından gelir) ama yine de aynı organizasyon şemasını, yani sermayenin algoritmalarını paylaşan yeni bir uyumlu versiyonun üretimidir. Şimdi öncelikle, krizi üreten öznel tahrip edici değişimleri analiz edelim.

Krizin Moleküler Çizgileri ya da Algoritmalardan Kaçış Nasıl Gerçekleşir?

Holloway’in “kapitalizmde çatlaklar yaratmak” dediği, bizim ise algoritmalardan kaçmak dediğimiz bir tür gündelik yaşam direnişi türleri vardır. Bunlar zorunlu olarak “politik” bir bilince, kurumsal bir örgütlenmeye (kooperatif vs. dahi olsa) göndermezler. Holloway’in aynı adlı kitabında dediği gibi:

Hepimiz yapmaktan alıkoyulduğumuz şeyleri yapmak istiyoruz. Yabancı etkinliğin karşısında, ya ondan kaçmaya çalışarak (hastalık, emeklilik, grevler, devamsızlık vs. vs. yoluyla) ya da elimizden geldiğince onu yeniden şekillendirerek, bütün zamanı koparmaya çalışıyoruz. Eyleyiş, soyut emeğin kırılganlığı, emek disiplinine sürekli bir tehdittir. Bu anlamda, eyleyişten kapitalizmin daimi krizi olarak bahsedebiliriz. Engellenme hissi, kapitalizmin özü, onun merkezi, patlamaya hazır çelişkisidir. (Holloway, 2011, s.212, 213)

Kaçış biçimleri, borçları ödememeye, hatta borçlanmamaya, sermayenin belirleniminin ötesinde kurulan paylaşım ilişkilerine vs. çoğaltılabilir. Göstermek istediğimiz, krizin yatağının gündelik yaşamdaki moleküler hareketler olduğudur. Bunlar, patlama anlarına kadar toplumsal görünürlük kazanmayabilirler. Fakat kesintisiz bir biçimde, birçok farklı şekilde birikirler, ilişkilenirler, dağılırlar, kapılırlar, yeniden belirirler. Kapitalizm bütün yaşamı kendi yörüngesine oturtmak ister (onun biyopolitik olduğunu söylemek tam da bu anlama gelir). Fakat yaşam, basitçe, sermaye döngüsüne direnir.

Bu görece “bilinçsiz” eyleyişlere (ki işe gitmemek, borç ödememek, borçlanmamak vs. gibi etkinlik=0 noktasını da kapsarlar), bir adım ötesinde açık kaynak kodlu yazılım kullanım ve üretimi, iletişim ve etkileşim yollarının şirketlerce ve devletlerce denetlenen aşina devreleri yerine başka türlülerinin kullanımı da eklenir. Kapitalizm, bu noktada öznellik düzeyinde kendine yararlı çeşitli alışkanlık devrelerinin seçilimi ve inşası için çalışan bir tür algoritmik süreçler bileşkesidir. İşleri yürütmenin belli bir yoludur: Sermayenin değerlenmesine hizmet eden bir yolu. Bu algoritmik bir seçilimdir ve başka türlü eyleyiş olanaklarını bastırır, engeller. Holloway’in de belirttiği üzere, bu engellenme hissi kapitalizm için özseldir. Şimdi öznelliğin farklı düzeylerinde ortaya çıkabilecek kritik kaçışlara dair soruşturmamızı bir parça daha derinleştirip, çeşitli örnekler verelim.

Fizyokimyasal katmanda işleyen algoritmalardan kaçışlar4: İnsani varoluşumuz söz konusu olduğunda, fizyokimyasal katman temelde beslenme süreçlerine ilişkindir. İnsan bedenini üreten temel kimyasal moleküllerin (mineraller, vitaminler, proteinler, yağlar vb.) basitçe bedene girmesi gerekir. Bütün bu süreçler, tarım, hayvancılık, yiyecek sektörü gibi sektörler tarafından sermayenin komutasındadır, büyük oranda. Bugün için GDO, organik tarım, büyük hayvan çiftlikleri, hazır gıda sektörleri gibi birçok başlıkta tartışma konusu olan bütün bir alan. Özellikle gezegen ölçeğinde temel besin tarımcılığın bir kaç ayrıcalıklı ulusötesi şirketin tekeline girmesi ve yetiştirilen ürünlerin genetik kodlarının patentlenmesi ile birlikte, sermayenin algoritmaları şiddetle ve gezegen ile insan açısından yıkıcı bir şekilde işlemektedir. Öyle ki, bugün için gerçekten ne yediğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Gerek ekolojist gerekse hayvan eşitlikçi hareketler bu alanda görünür ve kurumsal bir mücadele yürütmeye çalışıyor. Fakat gündelik yaşamın bahsettiğimiz moleküler direnişi içerisinde daha farklı bir şey de gerçekleşiyor. Adım adım gidersek, öncelikle hâlâ köyleriyle görece bağlantıya sahip insanlar, kendi gıdalarını mümkün olduğunca köylerinin üretimlerinden karşılamaya çalışıyor. Bu, kurutulmuş domatesin direnişidir. Yazdan kışlık gıdaların hazır edilmesi, gıda sanayinin hazır ürünleri yerine mümkün mertebe kendi eyleyişiyle hazırlanan ürünlerin (reçel, salça, domates püresi, kurutulmuş gıdalar vb.) kullanımı irili ufaklı “dayanışma ekonomileri” yaratıyor. Böyle bir bağlantısı olmayanlar ise, eş dosttan, kente gelen köylülerden, köylülerin oluşturduğu üretim kooperatiflerinden faydalanmaya çalışıyorlar. Bunun bir adım ötesi, kentteki tüketim kooperatifleridir. Bu kooperatifler bu moleküler direnişi, köylülerin üretim kooperatifleriyle bağlayarak daha büyük bir direniş çizgisi çiziyorlar.5

Organik katmanda işleyen algoritmalardan kaçışlar: Organik katmana geçilmesiyle birlikte, işler karmaşıklaşıyor. Tıbbi ve medikal uygulamalar, bütün bir cinsiyet/cinsellik, biçimlendirilmiş cinsiyetler arası hiyerarşiler, bedenlerin biçimlendirilmesi bu katmana aittir.6 Sermayenin algoritmik süreçleri burada, daha doğrudan şiddet biçimlerine bürünür. Uyumlu bedenlerin üretimi için çok çeşitli şiddet biçimleri vardır. Dünyanın “sağlıklı ve bütün” kabul edilen bedenlere göre tasarlanmış olması dahi, sakatların dışlanmasına, toplumsal ölümüne neden olan bir şiddet biçimidir. Bu noktada da, gündelik yaşamda doğup gelişen çeşitli moleküler direniş biçimi vardır. Normal olmayan cinsellikler, cinsiyetlerin standart kategorilerinden sapmalar, sakat bedenlerin bizatihi mevcudiyeti ve engellenmeye rağmen geliştirdikleri üretken/yaratıcı eyleyişler bunlardan bazılarıdır. Tıbbi ve medikal uygulamaların, standart sermaye algoritmalarından sapacak şekilde gerçekleştirilmesi de bu sürece katılabilir. Hekimliğin icrasının kurumsal bünye dışında gerçekleştiği “Gezi doktorları” gibi daha ayrıcalıklı örnekler, cinsel alışkanlıklar devresini bilinçli olarak yıkıma uğratmaya ve yeni öznellik olanaklarını açmaya yönelik “queer performanslar” vb. Ayrıca, tarihi kapitalizmden eski olmak ile birlikte, kapitalizmden ayrıştırılamaz da olan insan-merkezciliğin gündelik yaşam yapıları olan et tüketimi, hayvan deneyleri, deri ürünleri vb. sıradan alışkanlıkları sorunsallaştıran hayvan özgürlükçüsü ve eşitlikçisi hareketler de, organik katmanlaşmaya özgü sermaye algoritmalarını ve hiyerarşileri yerle bir etmeye ve canlılar arasında yeni ilişkilerin tesisine yönelik hareketlerdir. Son örnek olarak, kadınların boşanma, kendi ayakları üzerinde durmaya yönelik moleküler hareketleri ile daha görünür feminist mücadeleler de cinsiyet hiyerarşilerini sarsarlar.

Alloplastik katmanda işleyen algoritmalardan kaçışlar: Alloplastik katman, temel olarak semiyosfer ve makinosferden oluşur. Bunlar insan üretimi her tür göstergenin, teknik makinenin barındığı katmandır. Sermayenin algoritmalarının şiddetinin ve biçimlendirici gücünün en net görüldüğü katmandır aynı zamanda. Dillerin, anlamların dünyası. Sermaye algoritmaları, kendi işleyişi açısından en gerekli dil yapılarını, göstergeleştirme biçimlerini seçer, ayıklar ve yayar. Aynı zamanda teknik makineleri, kendi değerlenmesinin ve üretiminin makinesel işleyişi için işe ve eyleyişin soyutlanmasının hizmetine koşar: Otomatik makineler, bilgisayar sistemleri, akıllı telefonlar vb. İnsani etkileşimi iletişim ortamları aracılığıyla paketçiklere (veri paketçikleri, gösteren birimler) dönüştürür, mübadele edilebilir şekilde biçimlendirir ve denetler. Bu noktada kaçışlar gerçekten çok çeşitlidir. İnsanların gündelik yaşamda gerçekleştirdikleri ve egemen anlamların yinelenmesinden kurtulan her tür etkileşimi, bir direniş biçimidir. Gerçekten karşılıksız sevgi, özen, dostluklar, yaşamın ev içinde ortak paylaşımı, finansal borç silahını etkisiz kılan akrabalar ve dostlar arası borçlanma, teknik makinelerin sermaye lehine olmayan kullanımları (açık kaynak kodlu yazılımlar), bilginin enformatikleşmesine direnen otoöğrenim deneyimleri (basitçe okulda öğrenciler arası not ve bilgi paylaşımı, atölyeler, giderek daha büyük otonom öğrenim hareketleri), yazı ve çevirilerin herkesin erişimine açık bir şekilde paylaşımı (bu sitede ve daha onlarcasında yapıldığı gibi), torrent ağı… Örnekler elbette çoğaltılabilir. Şimdi de bütün bu gündelik yaşam direnişlerinin sermayeyi nasıl krize sokabildiğini görelim.

“Zaman Kristalleri”

Lazzarato, “Ekonomi ve Öznelliğin Üretimi” isimli makalesinde, “zaman kristalleştirme makineleri” dediği ve “duygulanımsal gücün sentezinin, kasılmasının ve yaratımının motoru” ve “yeni bir tür güçlü, organik-olmayan enerji” olarak tanımladığı, kapitalizmin güncel yapılanışına özgü bir makineler kompleksini analiz eder (Lazzarato, 2017) Zaman kristalleri, eyleyişi işe koşan kapitalist zamansallığın birimidir. Sermaye algoritmaların soyutlama yapabilmesinin gerçek koşuludur. Holloway’in yukarıdaki alıntıda dikkat çektiği üzere, zaman, kapitalizmde asli çatışma konusudur. Eyleyişin sermayeden kaçması demek, sermayenin zaman kristallerinden ayrı, kendine ait bir zaman yaratması (ya da zamanı sermayeden geri alması) demektir. Zira zaman kristalleri, “kuvvetleri [forces] duygular, algı, bellek, dil ve düşünce ile birleştirdikleri için “öznelliğin üretimi” süreci üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir” (Lazzarato, 2017).

Yukarıda kavram düzeyinde üç ayrık katmanda incelediğimiz bütün gündelik yaşam direnişleri, sermayenin zamanına direnen, onun karşısında ve ötesinde zaman kristalleşmeleri yaratır. Eğer “orta sınıf yaşam tarzının” dayatılmasının, orta sınıf alışkanlıklar devresinin egemen kapitalist öznellik üretimi devresi olmasının güncel kapitalizmin tanımlayan bir özelliği olduğunu kabul edersek, bütün bu alışkanlıklar, insanları daha fazla borçlanmaya, kredi kullanımına, daha fazla çalışmaya iten alışkanlıklardır. Daha iyi bir yerde yaşamak, kentsel mekânın özelleşmiş bölgelerine ayrıcalıklı bir erişime sahip olmak, marka giyim kuşam, pahalı restoranlar ile büyük alışveriş merkezlerine gitmek vs. her şey sermayenin zamanının, bütün yaşam zamanını işgaline hizmet eder. Yukarıdaki irili ufaklı bütün direniş biçimleri ise, sermaye karşısında otonom bir zamansallığın inşası, yaşam zamanının sermayeden özerkleştirilmesidir. Yani daha az çalışmak, daha az borçlanmak, işe kendini daha az zorunlu hissetmek vb.

Daha da derin olarak, zamanın bu tarz bir otonom kristalleşmesi, yeni ve kolektif anlamların, duyguların, yaşam tarzlarının, etkileşimlerin, imgelerin de yaratımının da temelidir. Verili ihtiyaçlarının sermayenin dayattığı alışkanlık devrelerinin ötesinde gideren ve yeni kolektif ihtiyaçlar yaratan bütün bu gündelik yaşam direnişleri, sermayenin komutası için yıkıcıdır. Sermaye için kriz budur ve krizin bizim yarattığımızı söylediğimizde kast ettiğimiz de budur. Zira, bütün bu capcanlı eyleyişler, gündelik yaşamın içinde süregiden direnişler, sermayenin değerlenmesinin ve gerçekleşmesinin önünde engel olarak belirirler. Bunlar tam anlamıyla, sermaye algoritmalarından kaçan, onun işleyişine sokulamayan, sonuç olarak da sermayenin gerçek soyutlamasının tıkandığı “çatlaklar” yaratırlar. Bize öyle geliyor ki, her somut krizin analizinin hakikaten başlaması gereken nokta burasıdır. Yoksa hükümetlerin, finans kuruluşlarının sözde-yanlış para politikaları değil.

Çatlaklardan Devrime: Gündelik Yaşamdaki Direnişlerden Başlayarak Devrimi Düşünmek

Elbette hiçbir kriz, kapitalizmi kendiliğinden yıkmaz. Onun algoritmik doğası, krizin algılandığı her noktada, yeni bir bütünselleştirme/yapısal uyum sürecini başlatarak bu direnişleri kendi bünyesine katmaya ve öznellik kırılmasını kendi lehine aşmaya muktedirdir. Algoritmik seçilimin anlamı da budur. Örneğin, 68′ devrimci dalgasının görünür kıldığı bütün bir gündelik yaşam direnişleri ve öznel dönüşümler, post-fordist kapitalizm tarafından “içerilerek aşılmıştır”. Bu son, bizim güncel gündelik yaşam direnişlerimiz için de muhtemeldir.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sermaye açısından tahrip edici değişimlerin, yani öznellikte meydana gelen antagonistik dönüşümlerin birikimi, toplumsal düzeyde çatışmayı ve antagonizmayı derinleştirdikçe bir karar anı gelip çatar. Bu karar, yeni bir yapısal uyum ile sermaye döngüsünün öznelliği uyumlu bir tarzda yeniden üretmesi ile bu dönüşümlerin kapitalizmi yıkacak bir devrimler dizisine doğru tutarlı kılınması arasındadır. Bu karar anına doğru ilerlediğimizi düşünmek için birçok belirti günümüzde mevcuttur. Fakat sermayenin komutasını yıkmak istiyorsak, öncelikle gündelik yaşamdaki moleküler direnişlere hakiki konumunu vermek ve buradan başlayarak bir devrimci hareketin inşasını düşünmek zorundayız. Kapitalizmde oluşan çatlakların, tekil direnişlerin, öznellikteki moleküler dönüşümlerin kesişimlerini sağlamak nasıl mümkün olabilir? Bu ne bir ideoloji, ne bir parti, ne bir devletin ele geçirilmesi, ne de başka bir dünyanın imkânı sorunudur. Yeni bir yaşamın, halihazırda tomurcuklanmış ve tomurcuklanmakta olan bu direnişlerden itibaren burada ve şimdi yaratılması sorunudur. Gösterebildiyse, bu makalenin bütün amacı, böyle bir yaratım ve kesişim politikası için egemen bakış açılarından kurtulmamızın gerekliliğidir. Kapitalist kriz, bizim yarattığımız bir krizdir, bu krizi derinleştirmek ve devrimci bir kristalleşmeyi tetiklemek için gündelik yaşamdaki direnişlerimizi yoğunlaştırmaya, ortaklaştırmaya ve onların başkalarının yaşamlarında da dönüşümü tetikleyecek şekilde ifadesinin olanaklarını geliştirmeye ihtiyacımız var. Hic rhodus, hic salta.

1 Burada “biz” kelimesini, Holloway’in kullandığı anlamda, sermayenin tahakkümünün altını daima oymakta olanlar olarak kullanıyorum (Holloway, 2017, s.24 ve devamı.).

2 Holloway burada, “toplumsal uyum sistemi” olarak tanımladığı kapitalizmin, tam da uyumlulaştırmak için sürekli taarruz ettiği bizlerin onu sekteye uğratmasıyla krize girdiğini anlatır.

3 Kuantum fiziğinde, parçacık temelli böyle bir tersine etkileşim için bknz: Gürkan Akçay, “Kuantum Dünyasında Gelecek Geçmişi Etkiliyor!”.

4 Burada gerçekleştirdiğimiz ayrımların görece olduğu ve sadece kavramsal düzeyde bir anlamının olduğu unutulmamalıdır. Zira katmanlar arası birçok geçiş vardır, ayrıca asla tek bir katmana atfedilemeyecek fenomenler de vardır. Aşağıda beslenme olgusunu ele alacağız. Örneğin “organik beslenme” fenomeni, hem fizyokimyasal katmana, hem organik katmana hem de alloplastik katmana aittir. Zira, organik beslenme orta sınıf yaşam tarzına ait bir anlam çerçevesiyle göstergeleşmiştir ve sermayenin algoritmik sürecince kapılmıştır. Keza incelediğimiz, köylü üreticinin ürünleriyle beslenmenin semiyotik bir kısmı da vardır, yani herkes için belli bir anlama gelir.

5 Bunun bir örneği için Kadıköy Kooperatifi‘ne bakabilirsiniz.

6 4 numaralı dipnottaki uyarıyı bir daha hatırlayalım. Bu fenomenler aynı anda diğer katmanlara da aittir: Bedenler üzerine söylemler, sinematografik ve televizüel imgeler kadar, beslenme de organik süreci etkiler, belirler.

Kaynakça

Akçay, Gürkan. (2015, 24 Şubat). “Kuantum Dünyasında Gelecek Geçmişi Etkiliyor!”. BilimFili. https://goo.gl/aRwodf

Alliez, Eric & Guattari, Félix. (2017). “Kapitalist Sistemler, Yapılar ve Süreçler”. Çağdaş Marksist Kuramda Tartışmalar: Yapılar Sistemler Süreçler içinde. (Soner Torlak, Çev., s.51-77) Ankara: Dipnot Yayınları.

Alliez, Eric & Lazzarato, Maurizio. (2017, 29 Ocak). “Düşmanlarımıza”. Dünyanın Yerlileri. (Güvencesiz Çevirmen, Çev.) https://goo.gl/3Hb0sR

Baker, Ulus. (2012). “Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme”. Dolaylı Eylem içinde. (Ege Berensel, Der., s.13-79) Ankara: Birikim Yayınları.

Dennett, Daniel C. (2013). Darwin’in Tehlikeli Fikri: Evrim ve Hayatın Anlamı. (Aybey Eper & Bahar Kılıç, Çev.) İstanbul: ALFA Basım Yayın.

Graham, Stephen. (2013). Kuşatılan Şehirler: Yeni Askeri Kentçilik. (Levent Aydeniz, Çev.) Ankara: NotaBene Yayınları.

Hardt, Micheal & Negri, Antonio. (2011). Çokluk. (Barış Yıldırım, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Holloway, John. (2011). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak. (Barış Özçorlu, Bülent Doğan, Eylem Canaslan, Sinem Özer, Çev.) İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Holloway, John. (2013). “Bizler soyut emeğin kriziyiz”. Anafor Dergi, Sayı:1. (Anafor Çeviri Ekibi, Çev.) https://goo.gl/3Xat8Z

Holloway, John. (2017). Kapitalizmin İçinde, Kapitalizme Karşı ve Kapitalizmin Ötesinde. (Utku Özmakas, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

Lazzarato, Maurizio. (2017, 05 Şubat). “Ekonomi ve Öznelliğin Üretimi”. Dünyanın Yerlileri. (Ecehan Alioğlu, Çev.) https://goo.gl/nr2IeF

Maturana, Humberto R. & Varela, Francisco G. (2015). Bilgi Ağacı. (Mahir Ünsal Eriş, Çev.) İstanbul: Metin Yayınları.

Onell, Cathy. (2016, Ekim). “Kara Kutuya Hoş Geldiniz”. Sendika.org. (Tahir Emre Kalaycı, Çev.) https://goo.gl/sl7LK5

Trakhtenbrot, B. A. (1964). Algoritmalar ve Otomatik Hesap Makineleri. (Talât Tuncer, Çev.) İstanbul: Türk Matematik Derneği Yayınları.

It's only fair to share...Share on Facebook72Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer