Michael Hardt ile Meclis Kitabı Üzerine Söyleşi

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Çeviren: Nalan Kurunç

Redaksiyon: Güvencesiz Çevirmen

Media For Us: Meclis‘te liderlik konumunun son elli yılda anti-otoriterizm ve demokrasi adına nasıl iç saldırılara uğradığını tartışıyorsunuz. Gelgelelim, tek başına liderliği eleştirmenin bilhassa örgütlenme ve kurumu reddediş durumunda yeterli olmadığını savunuyorsunuz. Bunun yerine, ihtiyaç duyulan şeyin çokluk ve liderlik arasındaki rollerin tersine çevrilmesi olduğunu ortaya atıyorsunuz. Rollerin tersine çevrilmesi derken ne demek istediğinizi anlatabilir misiniz? Çokluk içindeki liderlik nemenem bir şeydir?

Michael Hardt: Sanırım kitabı birlikte yazdığımız Toni ve ben tüm aktivistlerin düşündüğü bir şey söylüyoruz; bir yandan günümüzdeki hareketler geleneksel liderlik modellerini ve merkezi karar vermeyi reddetmesi gerekmekte, ancak diğer yandan, mutlak yataylık veya örgütlenmenin reddedilmesi anlamına gelen liderliğin reddedilmesi de bizim aleyhinde çalıştığımız bir şey. Dolayısıyla, Toni ve benim strateji ve taktiklerin tersine çevrilmesine dair geliştirdiğimiz formül bunların tek alternatifimiz olmadığını söylemenin sadece bir yolu. 20. yüzyıldaki konvansiyonel, geleneksel kurtuluş hareketlerinde ve devrimci hareketlerde stratejinin liderlerin, liderlik konseyinin, hatta bazen tek bir liderin sorumluluğunda olduğu varsayıldı -küresel süreç üzerine kafa yoran uzun vadeli planlama, önemli hedefler ortaya koymak ve neyin en önemli olduğuna karar vermek anlamına gelen strateji. Bununla birlikte, taktiklerin halkın, herkesin sorumluluğunda olduğu düşünülüyordu -taktikler yerel karar verme, belirli şeyler hakkında sınırlı karar verme anlamına geliyordu. Bize göre, sadece liderliğin tamamen reddedilmesi yerine bu tersine çevirmenin istediklerimize ulaşmak için bir çerçeve oluşturmasıdır. Strateji herkesin, çokluğun sorumluluğunda olmalıdır. Ama liderliğin önemli olduğu bazı sınırlı şeyler var. İşte bir örnek: herhangi bir gösteride, sağlam bir gösteride, polisin nerede olduğuna, gösterinin nereye gitmesi gerektiğine, insanlar tutuklandıklarında ne yapacaklarına dikkat etmek için özel bir rolü olan birileri olmalıdır, bunlar hızlıca karar verilmesi gereken şeyler ancak sınırlı bir kapsamı var. Bu, taktiksel liderliği düşünmenin bir yolu, zaten her zaman yaptığımız bir şey. Vurgulamak istediğim bir diğer şey, bunun hiçbir şekilde bir çözüm olmadığıdır –bilakis, çözüm hakkında düşünmenin çerçevesidir. Ve bunun hakkında düşünmenin bir başka yolu, eylemcilerin ve hareketlerin zaten ne yaptığını anlamak için bir çerçeve, hâlihazırda ilerlemekte olduğumuz yönü çerçevelemenin bir yolu olabilir.

MFU: San Francisco sokaklarını Kaliforniya orman yangınlarından dolduran zehirli duman tepkisine yakın zamanda verilen cevapta, DSA’nın felaket yardımına maske ve su sağlama çabalarına öncülük etmesiyle yardım çabalarının organize direniş hareketleri tarafından yönlendirildiğini gördük. Seçilmiş yetkilileri beklemek yerine çokluğun bu çabalara sahip olmasının sorumluluğu nedir?

MH: Evet, Occupy Sandy gibi bir fenomen ve Occupy Wall Street’in kasırgadan sonra kendi kendine organize yardım çabalarına kaydırılma şekli gibi görünüyor. Bu gibi şeylerin çok önemli ve ilham verici olduğunu düşünüyorum. Olamadıkları şey bir kereye mahsus olaylardır. Zira gerekli olan sadece organizasyon değil kurumdur. İnsanlara ihtiyaç duyduklarında yardımcı olmak için bir felakette organize olmak elbette harika, ama bunun da uzun ömürlü olması gerekiyor.

MFU: Aşağıdan iktidarı almak kavramını ve ayrıca iktidarı almanın olduğu şekliyle iktidarı almak anlamına gelmediğini, iktidarı dönüştürmeyi gerektirdiği fikrini tartışıyorsunuz. Aşağıdan iktidardan ve mücadele ve direniş yoluyla iktidarı yeniden tanımlamak için çoklukla başlamanın ne anlama geldiğinden söz edebilir misiniz?

MH: Burada bazı açılardan apaçık bir noktadan başlıyoruz, ya da belki de bize bariz bir şekilde görünen bu, bir yandan karar-alma koltuklarını işgal eden insanları değiştirmek anlamında iktidarı almayı istemiyoruz -bazı başka insanlar bu konuda daha iyi olabilir, bu elbette doğru ancak bundan daha yüksek tutkularımız var. Öte yandan, en önemli toplumsal yönleri kontrol altına alma olasılığını reddetmek istemiyoruz. Dönüşüm sürecinin, kurtuluşun ve devrimin bir parçası bu en yüksek güç seviyesini içermelidir. Öyleyse yine burada iki uç noktayı reddediyoruz gibi, ancak bize genellikle tek seçenekmiş gibi sunuluyor gibi görünüyorlar. İktidar yapılarının aynı kalmak zorunda olduğunu, değiştirebileceğimiz tek şeyin onları kontrol edenle olduğunu; ve iktidar istemediğimizi, meselenin dünyayı iktidarı almadan değiştirmek olduğu fikrini reddediyoruz. İktidar yapılarının kendisinin dönüştürülmesini içeren bir alternatif olduğunu düşünüyoruz. Bunu düşünmenin bir yolu, aşağıdan iktidar ya da aşağıdan gücü dönüştürmektir. Burada, aynı formülasyonu kullanan birkaç projeden bahsediyoruz. Zapatistalar her zaman bu formülasyonu kullandı – aşağıdan- ve feminist ve ırkçılık karşıtı teoriler, madunların bilgi üretiminin baskın olandan nasıl daha eksiksiz bir bilgi olduğu üzerine bir süredir konuşuyor. Dolayısıyla bunların her ikisi de hem düşünme hem de bilgi açısından ve ayrıca politik kapasiteler açısından, aşağıdan gelen ya da aşağıdan iktidarı ele almanın dönüştürücü olacağı düşünme biçimidir.

MFU: Bundan kısaca bahsettiniz fakat aşağıdakilerin “toplumsal bütüne ilişkin daha bütünlüklü bir bilgi” sahibi olmasından acaba biraz daha bahsedebilirsiniz?

MH: Belki de ilk adım, yalnızca aşağıdan üretilenlerden değil, mücadeleden elde edilen bilginin çeşitlerini de değerlendirebilmektir. Katı bir iş bölümü varmış gibi, entelektüelleri düşünenler olarak, aktivistleri de eylemci olarak görmekle üzerimize yük olan bir gelenek var. Bana öyle geliyor ki çok önemli bilgi türleri mücadelenin kendisi içinde üretiliyor. Hareketlerde ve mücadelede süre giden bir çeşit teorizasyon var, bir çeşit bilgi üretimi. Üniversitelerde ve diğer entelektüel kurumlarda üretilen bilgi türlerinin önemli olduğunu düşünüyorum, ama özellikle siyasi anlamda, yalnızca farklı bir kalitenin değil, mücadelede üretilen bilgi türlerinin de bir üstünlüğü olduğunu düşünüyorum. Ve dediğim gibi, aşağıdan üretilen bilginin daha tam ve üstün doğası kavramı, uzun bir 20. yüzyıl geleneğine sahip. Du Bois’in çifte bilincinin gerçekten bir üstünlüğü işaret eden bazı yönleri var. James Baldwin de bu üstünlükten ve “beyaz Amerikalılar”ın bilgisine nazaran Afro-Amerikalıların çok daha muazzam olan bilgisinin doğasından bahseder. 1980’lerde feminist bakış açısı teorisi tamamen bu nosyonla, daha üst nitelikte olan aşağıdan bakışı açısıyla ilgiliydi. Sanırım tüm söylediklerim, sahip olduğumuz hiçbir orijinalliği tamamen baltalamam gerekmiyor, ama sanırım bu tür bir düşüncenin zaten uygun düştüğü bir tür geleneği ifade etmek isterim.

MFU: Girişimciliğin “çokluğa ait olduğunu ve çokluğun elbirliğine dayalı toplumsal üretim ve yeniden üretim kapasitelerini adlandırdığını” yazdınız. Bunu neden çokluğa atfettiğinizi söyleyebilir misiniz?

MH: Toni ve ben özgürleşme ve devrimci geleneklerinin bir parçası olan ve bir yasa veya belirli bir tür liberalizm tarafından el konulan kavramları geri almak için çok sayıda çalışma yapıyoruz. Demokrasi kavramı bizim için önemli görünüyor. Devrim fikri çalınır, dolayısıyla Apple’ın her yeni reklamı bir devrim gibi falan görünür. Bize önemli gelen sözcükleri geri almaya çalışırken çok fazla enerji harcadık. Girişimcilikle bir şekilde tam tersini yapıyoruz. Girişimcilik devrimci bir kavram değildi, başlangıcından itibaren kapitalist bir kavramdı, ama bazı yönlerden kendimize mal etmeye değer olduğunu düşündürüyor. Kuşkusuz, bugün girişimcilik ideolojisine karşılık gelen tüm korkunç şeyleri biliyorum. Girişimcilik genellikle insanlara yardım edilecek bir şey olmadığı, sosyal yardım olmadığı anlamına gelir. Üniversitede girişimci olmanız gerektiğini söylemeye başladıklarında fonunuzu kesecekleri ve sizi para biriktirmeye zorlayacakları anlamına gelir, dolayısıyla neoliberal ideolojinin girişimcilik yoluyla nasıl işlediğini biliyorum. Ancak yine de, bugün hareketlerin inşa ettiği örgütsel projelere aslında adını verdiğini düşünüyorum; bunlar bir tür girişimciliği içlerinde barındırırlar. Toni ve ben, girişimcilik kavramının bize çok önemli gelen elbirliği nosyonunu nasıl bir şekilde devraldığıyla ilgilendik. Böylece girişimciliği de bu şekilde elbirliği biçimleri kurmak olarak düşünebilirsiniz. Ve bilirsiniz girişimcilik, bir girişim, gerçekten cesaret verici bir çabadır, cesaret verici çabadır ve elbirliği biçimlerini tesis eder. Biz girişimciliği bu şekilde, son yıllarda devam etmekte olan en heyecan verici siyasi projelerden bazılarına adını vereceği şeklinde düşünüyoruz.

MFU: Ortaya çıktığını gördüğünüz veya ortaya çıkmasını öngörebileceğiniz umut vaat eden örgütlenme tarzları nelerdir?

MH: Bugün bu yönde ilerleyen, toplumsal hareketlerden bir tür seçim projesine yönelen bir proje türü var. İspanya’da ulusal düzeyde Podemos, Barselona’da ise belediye idari teşkilatı var. Her ikisi de, 2011’in sosyal hareketlerinin sırtından çıkıyor veya sırtına biniyor ve ondan sonra gelenler, Indignados denilenler, işgaller, kamplar, bunlar bazı açılardan hareketlerin enerjilerinin seçimle son bulan kazanımlarıydı. Bu nedenle de bu projelerden her biri için sorular şu şekildedir: hareketler bu siyasi projeler hakkında gerçekten ne derece karar veriyordu ve bunun ne kadarı geleneksel seçim kazanımları için hareketleri kullanıyor? Bunların Barselona’daki gibi yönetime yönelik projeler olduğu ölçüde, karar vermenin kolektif ve demokratik olarak yapılmasına olanak sağlayan hareketlere güç verecek şekilde yaptıkları ölçüde, o zaman bana gerçek dönüşümler ve özellikle heyecan verici bir şey gibi geliyorlar. Dolayısıyla, bu bağlamda, Bernie kampanyasının ne ölçüde hareketlere güç veren seçim süreçlerinin dönüşümü olduğu ve bunun ne kadarının, diyelim ki, hareketlerden doğan enerjilerden ve arzulardan yararlandığı ve onları bir seçim projesine dönüştürdüğü sorulabilir. Bu o zamanlar benim için çok açıktı ve belki de herkes için yeterince açık; Bernie “İşgal Et” hareketi olmadan mümkün olamazdı. Bazı yönlerden Bernie, “İşgal Et” hareketi aracılığıyla işlenen birçok şey için bir sözcüydü – eşitsizlik teması, öğrenci kredileriyle ilgili özel şeyler, sağlık. Bunların hepsi “İşgal Et” hareketinde formüle edilmiş şeylerdi ve Bernie kampanyası bunları seçim sürecine harika bir şekilde soktu. Fakat söylediğim gibi, süreç için soracağım soru şu olurdu: bu hareketlerin enerjisinin geri kazanılması ne derece oldu ve hareketlerin ne kadarına güç veriyor? Beni gerçekten ilgilendiren şey bu, karar alma sürecini çokluğa verebilecek bir seçim projesi.

MFU: Meclis‘te işçi sınıfını güçlendirmek adına üç yol tartışıyorsunuz: çıkış1, antogonistik reformizm ve hegemonik dönüşüm. Solda hangi yoldan gidileceğine dair çok farklı görüşler var. Her birini ve neden üçünün bir karışımını savunduğunuzu kısaca açıklayabilir misiniz?

MH: Bunlar bir şekilde soldaki stratejiler üzerindeki birincil stratejileri ve argümanları tanımlar. Bizce bu stratejilerin her birinin hem cazip olduğu hem de bir şekilde bir başarısızlığı kanıtladığı görülüyor. Birincisi, en azından son yirmi yılda ve muhtemelen daha fazlasında ABD aktivizmini çokça tanımlayan prefigüratif politik projelerle ilgili. Prefigüratif projelerin sınırlamaları açık ve genellikle ölçekleri ve süreleri ile ilgili. Bir kampta haftalarca sürekli yaşamak zor, ayrıca bir kampta inşa edilmiş olan güzel ve demokratik sosyal ilişkileri toplumsal bütüne dönüştürmek de zor. İkincisi, antagonist reformizmle ilgili olarak, sadece mevcut kurumlara girme meselesi değil, kurumları değiştirmek için kurumlara girmeyi gerektirecek, sadece yeni bir parti oluşturmak için değil, aynı zamanda tüm hükümet sürecini içeriden dönüştürebilmek için yeni bir parti oluşturmak. Bunun sınırlamaları -şimdi sadece ortak bilgiden sözediyorum- bu kurumlara girenlerin kendi içlerinde sık sık kaybolması veya ofislerin onlardan daha büyük olana dönüşmesi veya kurumların onları dönüştüremeyecekleri kadar güçlü olmalarıdır. Bu yüzden, antagonistik reformizm çoğu zaman sadece iktidarın bir tür yeniden üretimi olarak ortaya çıkıyor. Bazı açılardan benzer şekilde, hegemonik dönüşüm kavramının ortak bir sınırlaması veya iktidarı ele geçirmesidir. Daha önce de söylediğim gibi, bunun tehlikesi, basitçe iktidardakileri değiştirken iktidar ilişkilerinin kendisini dönüştürmemektir. Bazı açılardan bu, geçtiğimiz on yılda, 2000-2010, Latin Amerika’daki sözde ilerici hükümetler çerçevesinde, iktidardaki birçok ilerici liderin kurumları ne ölçüde aslında dönüştürdüğü ve ne ölçüde bu kurumları farklı bir şekilde işgal ettikleri tartışmasıydı. Dolayısıyla, Toni ve ben, bunların her birini denedikten ve sınırlılıklarını ya da yetersizliklerini gösterdikten sonra, sadece hayal kırıklığı içinde yenilgiyi kabullenmek yerine, üçünün bir diğerini dışlamadan birlikte işleyebilmesinin yollarını düşünmeye çalıştık. Bu üç şeyi bir araya getirmeyi düşündüğümde Fransız filozof Gilles Deleuze’le yapılan video-röportajda söylediği bir şey geliyor her defasında aklıma. Görüşme sırasında görüşmeci kendisine alfabenin her bir harfi için bir sözcük veriyor ve sözcük hakkında bir şeyler söylemesi gerekiyor. Böylece “g” harfine gelirler ve görüşmeci sol anlamına gelen gauche’yi seçer ve Deleuze’ün ilk tepkisi -ki benim için yararlı oldu- sol hükümet diye bir şeyin olmadığı, yalnızca sola yer veren bir hükümetin olabileceğiydi. Bu cevabı sevdim, çünkü ilk cümleyi anladıysanız, solun hükümete aykırı olduğu söylenebilir, devlet iktidarı veya devlet yapılarıyla olan tüm ilişkileri reddetmemiz gerektiği söylenebilir, fakat bu daha ilginç kılan ikinci cümledir: bu güce sahip olmanın ve hareketler için bir alan açmanın bir faydası vardır. Sola yer verebilecek bir hükümetin olduğunu söylemekle kastettiği şey tam da bu. Dolayısıyla bu fikir üzerine, devlet iktidarını almak maksadıyla bu projeleri değerlendirmenin bir yolu hakkında düşünürsek, mesele yalnızca iktidarı almak değildir, devrimci proje hükümetin kendisi değildir, hükümet prefigüratif deneyimlere yer açmak, antagonistik ve dönüştürücü süreçlere yer açmak üzere devrime alan açabilir ve onları bu ölçekte değerlendirebilir. Bu, en azından, bu üç stratejinin birbirini dışlamadan el ele çalışabileceği tarzı düşünmek için bir modeldir.

MFU: “Yeni demokratik siyasi ve kurumsal örgütlenme biçimlerinin temellerini araştırmanın, toplumsal yaşamın üretimini ve yeniden üretimini canlandıran elbirliği ağlarını araştırarak başladığını” yazdınız. Bunu biraz açar mısınız?

MH: Toni ve ben, Marx’ın kendisi gibi, kapitalist toplumun bizi sadece baskı altına aldığını ve sömürdüğünü değil, aynı zamanda bize sermayenin kendisine karşı kullanılabilecek silahların geliştirilmesine olanak tanıyan ya da izin verdiğini düşünen Marksistleriz. Marx ve Engels, Manifesto‘da kendi mezar kazıcılarını yaratan hoş bir sermaye tasviri yaparlar. Öyleyse bir anlamda, yalnızca kapitalist ilişkileri, iş ilişkilerini, finansı, vb. eleştirmemiz gerekmiyor, aynı zamanda kapitalist toplumun sermayeyi yıkmanın araçlarını yaratma biçimini ve bir alternatif inşa etmenin yollarını da ayırt etmek durumundayız. Bana ve Toni’ye göre giderek her zamankinden daha önemli hale gelen şey, kurucu toplumsal ilişkilerden meydana gelen elbirliği ağlarıdır. Bu, kapitalist üretimin bizzat bir parçasıdır; genellikle fevkalade sömürücü ve baskıcı olan biçimlerde olur, ancak başka türlü de kullanılabilir. Ve böylece, bugün kapitalist toplumda yeniden yapılandırılabilecek elbirliği biçimlerini arıyor. Örneklerden biri (temsili değil, yine de faydalı bir örnek), bakımevi hemşireleri veya genel olarak sağlık çalışanları tarafından yapılan üretim biçimi ile ilgilidir. Bir bakımevi hemşiresinin hayatının son altı ayında birine yardım etmesi beklenir. Bir bakımevi hemşiresi dikiş yaraları, ilaçla ilgilenmek, yatak çarşaflarını değiştirmek gibi birçok maddi şey yapar, fakat en çok yaptıkları şey sosyal ilişkileri oluşturmak ve sürdürmek, aile ve arkadaşlık ağlarını yönetmek gibi duygusal ilişkiler kurmaktır. Şimdi bu başlı başına özgürleştirici değil, bakımevinde çalışan hemşireler, diğer bakımevinde çalışan hemşirelerle bir araya gelmiyorlar, bu bir doğrudan özgürleşme türü de değil. Burada aradığımız şey bu –ve bugün birçok başka iş için geçerli-, silah olarak kullanılabilecek nitelikler veya elbirliği türleri ve toplumsal ilişkilerin üretimi, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak da kullanılabilir. Tamam, bunun kimseye devrimci gelmediğinden eminim, ama bir yapı taşı veya bir kalkış noktası tanımlamak olarak düşünün. İnsanların korkunç sömürü koşullarında bile sadece mağdur değil, aynı zamanda gerçekten de güçlü olduklarını tasvir etmek için bir ilk adım. Elbirliği ağlarını canlandırmak için zaten toplumsal ilişkileri üretip yeniden üretebiliyorlar. Bunu, Marx ve Engels’i takip ederek, kapitalist toplum içinde yaratılmış ancak ona karşı kullanılabilecek ve hatta demokratik bir sosyal alternatif oluşturmak için geliştirilebilecek bir silah olarak düşünmeyi deneyin.

1 Kapitalist işin reddi ve beraberinden üretim zincirinden toplu, kitlesel çıkış kast ediliyor.