Maurizio Ferraris ile Röportaj

Browse By

Çeviren: Nalan Kurunç
Düzelti: M. Taha Tunç

Peter Gratton: Manifesto[1] ve Introduction[2] kitaplarınızın her ikisi de “yeni gerçekçilik” anlayışınızın sarih yazılmış, büyük ölçüde mizahi anlatımları (ayrıca yetenekli bir çevirmen tarafından gayet iyi sunuluyor). Ancak bu çalışmalara henüz erişme şansına sahip olmayan okurları düşünerek, öncelikle “yeni gerçekçilik” ile ne kastettiğinizi, bunun önceki gerçekçiliklerden nasıl farklılaştığını özetlemenizi isterim.

Maurizio Ferraris: Benim gerçekçiliğim öncekilerden farklı çünkü spesifik olarak postmodernizme tepki gösteriyor. Gerçekçiliğin diğer biçimleri gerçekçilik-karşıtlığının diğer biçimlerine tepki gösterdi: Örneğin bir ad vermek gerekirse, 1912 Amerikan yeni gerçekçiliği yeni-Kantçılığı eleştirdi. Her gerçekçilik, kendi gerçekçilik-karşıtlığına sahiptir ve belirli tarihsel koşullara karşılık verir. Benim yeni gerçekçiliğim ise, postmodernizm için tipik olan ayrım gözetmeyen konstrüktivizme tepki gösteriyor. Tabiri caizse, göller ve dağlar da dahil her şeyin toplumsal olarak inşa edildiğinin düşünüldüğü zamanlar vardı. Şimdi örneğin bir faturanın toplumsal olarak yapılandırıldığını kabul etmem hiç zor değil; belki bazı açılardan (hepsi değil) karizma veya güzellik gibi şeyler de toplumsal olarak inşa edilmiştir. Gelgelelim, göller ve dağlar kesinlikle değil: Bunun bir karşılığı yok ve bunu söylemek (hatta önermek bile), felsefeyi tüm ciddiyetinden yoksun bırakmak, onu beyhude bir masal haline getirmek demektir.

PG: Bu eserlerin İtalyancada ve diğer Avrupa dillerinde yayınlanması bazı tartışmalara yol açtı, özellikle ben böyle düşünüyorum; zira hermenötik ve yapısöküm alanındakiler, Aydınlanmacılık karşıtı olan ya da göreceliğe yol açan bu akımları etkileyen Habermas’a atıfta bulunan ilk kişiler arasında olmayacağınızı düşündüler. Bu yalnızca son nefesini tutan yaşlı bir muhafız mı; yoksa belirli bir gerçekçiliğin daima tartışmalı olacağını düşünüyor musunuz?

MF: Gerçekçiliğin daima tartışmalı olacağını düşünüyorum, çok basit bir nedenden ötürü: Çünkü gerçeklik tartışmalı ve sıkıcıdır – her zamanki gibi kurgu daima daha iyi görünür. Aydınlanmaya nazaran Hermenötik buna genellikle açıkça karşı duruyor (Gadamer ve Heidegger’i düşünüyorum), fakat aynı şey yapısöküm için söylenemez. Geç dönemindeki Derrida, gelmekte olan aydınlanmanın, yeni bir aydınlanmanın lehine olduğunu söyledi bu aynı zamanda yeni gerçekçiliğin takip ettiği yön. Bu anlamda, gerçek yapısökümün aslında yeni gerçekçilik olduğunu, bir diğer değişle, yeni felsefeyi karakterize eden “okul planları”nın dışına çıkarılarak yapısöküme uğratma ve yeniden inşa etme becerisi olduğunu söylemek isterim.

PG: Sadece yeni materyalizmle ve gerçekçilikle ilgilenmeyen, aynı zamanda farklı siyasal alanları yeniden düşünmek için arşiv kaynaklarını didikleyerek çalışan Society and Space[3] okurları açısından dökümentalite (documentality) üstüne çalışmanız[4] tam da sosyal hadiselerin spesifik merak olabildiği bir yazı.  Bu birileri tarafından gerilim olarak anlaşılabilir. Öte yandan da, post-yapısalcılığın ve hermenötiğin gerçeğin pozitifliğinden kopan biçimlerini önemsemiyorsunuz; hal böyle olunca örneğin verili yasal sistemlerin gerçeğini tanımlamak vb için Derrida’nın iz (trace) kavramına yaslanıyorsunuz. Dolayısıyla, şu kullandığınız ironik (Alman filmi Goodbye Lenin!‘den bir nakarat) Güle Güle Kant! başlığını anacak olursak, yapısöküme tamamen elveda demeye hazır değilsiniz.

MF: Hayır, yapısöküme tamamen elveda demeye hazır değilim. Veya benim vedam en azından hayaletin “Elveda, elveda! Beni hatırla!”[5] dediği, Hamlet’in de söz verdiği Hamlet‘teki o ünlü sahneyi anımsatan bir veda. Temel olarak yaptığım tek şey yapısökümün anısını korumak ve onu yeniden işler hale getirmektir. Derrida, izler bırakmanın önemini vurgulamıştı, ben de teorimde toplumsal hareketleri kayıttan (mesela bir iz) kaynaklanan toplumsal nesneler kategorisini detaylandırarak bu bilgilere pozitif ve daha somut bir boyut kazandırmaya çalıştım. (Bu aynı zamanda Derrida’nın Searle ile çatışmanın merkezinde yer alan söz edimine yansımasına dayanıyor). Derrida, “metnin dışında bir şey yoktur” demişti. Ben de bir gerçekçi olarak masalar gibi doğal nesnelerin, sayılar gibi ideal nesnelerin metin dışında mevcut olduğunu söyledim, ancak son birkaç on yılda yazı ve internet patlamasının da bunu kanıtladığı gibi metin haricinde kelimenin tam anlamıyla toplumsal olanın var olmadığı doğrudur.

PG: Bu dökümentalite (documentality) kavramı toplumsal işleyişi yeniden tanımlamamıza nasıl yardımcı olur?

MF: Örneğin Searle, Tuomela ya da Gilbert’de bulunan toplumsal gerçekliğin hakim yorumlanması onu, kolektif yönelimsellik denen şeyin tezahürü olarak görür. Aslında bunun yeterli bir cevap olduğunu değil, toplumsal sözleşme teorisinin yeniden canlandırılması olduğunu düşünüyorum: bir masa etrafında toplanıp paranın malları satın almak için kullanılacağını ve insanlara ödül vermek veya cezalandırılacak kanunları kararlaştırdığımız bir toplumsal sözleşme. Açıkçası, işler böyle yürümüyor. Tabiri caizse, güç bela anladığımız ama itaat ettiğimiz kurallar, düzenlemeler, kanunlar ve belgelerle dolu çok yaşlı bir dünyaya çok genç doğduk.

Belki de belirli bir noktada (aslında bunun olması arzu edilir) bu kurallardan bazılarının yanlış olduğunu, bazılarının da adil olmadığını göreceğiz. Gelgelelim, bu, daha sonra gelen, eleştiri ve dönüşümü amaçlayan kolektif bir yönelimsellik yaratmak için başkalarını siyasi olarak duyarlı hale getirme girişimi içeren bir aşama. Yönelimsellik her zaman bir tepkidir, yani dökümentaliteye tabi olan bir değişmedir, çünkü benim görüşüme göre toplumsal dünyanın asli unsurudur.

PG: Yaklaşımınız, arkadaşınız Markus Gabriel’den veya spekülatif gerçekçilerden ne yönde ayrılıyor?

MF: Markus‘la kıyaslandığında epistemolog değil, ontolog olduğumu söyleyebilirim. Markus var olmanın bir anlam alanında var olmak olduğunu söylüyor. Bense var olmanın direnmek olduğunu, üstelik bu direnişin bir anlamı olmayabileceğini söylüyorum: Öylece oradadır, hiçbir anlam ifade etmese, onu anlayamasak bile. Nitekim tashih edilemezlik (unamendability) kavramımla açıklamak istediğim gibi, bir şeyi gerçek olarak tanımanın ilk ve en görüsel yolu, onu istediğimiz gibi değiştiremeyeceğimizin farkına varmaktır: Gerçeklik neyse odur, uysal bir şekilde onlara göre kendini ayarlamaktan ziyade çoğu zaman kavramsal şemalarımıza direnir.  Ontolojinin opak ve çoğunlukla anlamsız olduğu gerçeği sadece bir olgudur, buna yardımcı olamayız, hayat budur.

Elbette, filozoflar olarak, ontolojiyi anlamaya çalışmalı, orada ne olduğunu öğrenmeliyiz; bunu yapabiliriz ancak bunu yapmak için orada bulunanlar hakkında bildiklerimizle orada bulunanları karıştırmamaya dikkat etmeliyiz. Bu, belki de, beni spekülatif gerçekçilerden ayırt eden şeydir. Benimki spekülatif felsefe değil: Schelling’deki (à la) gibi pozitif bir felsefedir, dünyada olanlar ve bu olayların dünyaya ne gösterdiği konusunda çok dikkatli bir felsefe.

PG: Bir sonraki çalışmanız nedir?

MF: Şu anda “sudur/belirme” (emergence) kavramı üzerinde çalışıyorum. Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca felsefe, gerçekliği inşanın bir sonucu olarak, yani Ben’den dünyaya doğru ilerleyen bir hareket olduğunu düşündü. Şu anda üzerinde çalıştığım şey ise bunun tersi bir süreç: gerçekliğin dünyadan başladığı, sonra da gerçekliğin bir parçası olan düşünce haline geldiği.

[1] Manifesto of New Realism, State, Çev.  Sarah de Sanctis, New York: SUNY, 2014. – çn.

[2] Introduction to New Realism, Çev. Sarah de Sanctis, New York: Blomsbury, 2015. – çn.

[3] http://societyandspace.org – çn.

[4] Documentality: Why It Is Necessary to Leave Traces, Çev. Richard Davies, Fordham University Press, 2009. – çn.

[5] Hamlet, Çev. Orhan Burian, İstanbul: MEB, 1946, s. 38. (2. Baskı) – çn.

It's only fair to share...Share on Facebook63Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer