Kültür: Gerici Bir Kavram?

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Félix Guattari
Çeviren: Oğuz Karayemiş

Kültür kavramı son derece gericidir. O, semiyotik etkinlikleri insanların atfedildiği sahalara ayırmanın (toplumsal ve kozmik dünyada yönlendirme) bir yoludur. Bu izole edilmiş etkinlikler, semiyotikleştirmenin hâkim biçimlerine uygun hale getirilmek üzere standartlaştırılır ve sermayeleştirilir. Ait oldukları politik gerçeklikten koparılırlar.

Proust’un çalışmalarındaki her şey, müziğe, görsel sanatlara, edebiyata, mimariye veya salonların mikrososyal yaşamına, özerk birer sahaymış gibi muamele etmenin imkânsız olduğu fikri etrafında döner.

Özerk bir saha olarak kültür, yalnızca iktidarın piyasasının, ekonomik piyasaların açısından vardır, oysa üretimin, yaratımın ve gerçek tüketimin açısından var değildir.

Üretimin kapitalistik[1] tarzlarını biçimlendiren şey, mübadele değerinin, yani sermaye düzeninin, mali semiyotiklerin ya da finans tarzlarının değerinin kaydında işlemez sadece. Aynı zamanda bir öznellik denetimi tarzı aracılığıyla, benim “eşdeğerliğin kültürü” ya da “kültürel sahadaki eşdeğerlik sistemleri” diyebileceğim şey yoluyla da işler, Bu bakış açısından, sermaye, bir eşdeğerlik kavramı olarak kültürü bütünleyici bir şekilde işler: sermaye, ekonomik tabi kılma ile, kültür ise öznel tabi kılma ile meşgul olur. Öznel tabi kılmadan bahsettiğimde, sadece metanın üretimi ve tüketimi için [gerçekleştirilen-ç.n.] reklamcılığa atıfta bulunmuyorum. Ekonomik artı-değer alanı ile sınırlanmamış olmak kapitalist kâr için son derece temeldir: O aynı zamanda, öznelliğin gücünün ele geçirilmesine dayanır.

Kitle Kültürü ve Tekillik[2]

Folha de São Paulo’daki bu tartışma için önerdiğim başlık “Kitle Kültürü ve Tekillik”ti. Fakat defalarca “Kitle Kültürü ve Bireysellik” olarak anons edildi. Belki de buradaki problem, basit bir çeviri problemi değildir. Belki de, tekillik kavramını işitmek zordur ve onu bireysellik olarak çevirmek, kitle kültürünün özsel bir boyutunu kullanmaya başlamak gibi görünüyor. Bu tam olarak size bugün sunmayı istediğim temadır: “kapitalist öznelliğin üretiminin” temel öğesi olarak kitle kültürü.

Kitle kültürü bireyler üretir: hiyerarşik sistemlere, değer sistemlerine, boyunduruk sistemlerine -hayvan etolojisinde olduğu üzere, ya da arkaik veya prekapitalist toplumlada olduğu üzere, boyunduruğun görünür, aşikâr olmayan sistemleri-  uygun bir şekilde, karşılıklı olarak ilişkilendirilmiş, standartlaştırılmış bireyler. Bu boyunduruk sistemleri çok daha gizlidir. Ben, şu anda moda olduğu gibi, öznelliğin icra edilen bir şey olduğunu içerir bir şekilde, bunların, “benimsenmiş” veya “içselleştirilmiş” birer ifade olduğu söylemek istemiyorum. Tam tersine, [öznellik] üretilmiştir. Sadece bireyselleştirilmiş öznellik (bireylerin öznelliği) değil, ama toplumsal öznellik de üretimin ve tüketimin her bir aşamasında bulunabilir. Ve dahası, öznelliğin bilinçdışı üretimi de. Benim açımdan, bu büyük fabrika, bu büyük kapitalist makine ayrıca rüya gördüğümüzde, hayal kurduğumuzda, fantezi oluşturduğumuzda, âşık olduğumuzda vb. başımıza gelen şeyi de üretir. Her durumda o, bütün bu alanlarda hegemonik bir işleve sahip olmayı amaçlar.

Ben bu öznellik-üretimi makinesini, öznelliğin tekil tarzlarının geliştirilmesinin mümkün olduğu fikrinin karşısına yerleştirmek istiyorum. Ki bu [fikre] “özneleşme süreçleri” diyebiliriz: bütün bu önceden tesis edilmiş kodlama tarzlarının, bütün bu manüplasyon ve uzaktan kontrol biçimlerinin reddinin; duyarlık tarzlarının, ötekiyle ilişki tarzlarının, üretim tarzlarının ve tekil bir öznellik üreten yaratıcılık tarzlarının yapılandırılmasına uygun olarak onları reddetmenin bir yolu. Bizim olmayan toplum tiplerini ve değer tiplerini değiştirmek için, bir arzu, yaşamanın bir tadı, kendimizi bulacağımız bir dünyayı inşa etme iradesi ve aygıtların kuruluşları ile rastlaşan varoluşsal bir tekilleşme. Dolayısıyla bazı hileli kelimeler (“kültür” gibi), söz konusu süreçlerin gerçekliğini anlamazı önleyen engel-mevhumlar vardır.

“Kültür” kelimesi tarihin akışı boyunca birçok farklı anlam taşımıştır: Onun en eski anlamı “zihni kültürlüleştirmek/ekip biçmek” [cultivating the mind] ifadesinde görünen anlamıdır. Bu “anlam A” olsun. Ben buna “değer kültürü” [value culture] demek istiyorum, zira bu kimin kültüre sahip olup, kimin olmadığına dair bir değer yargısına denk düşüyor; ya da birinin kültürlenmiş/kültürlü [cultured] bir çevreye veya kültürsüz/kültürlenmemiş bir çevreye ait olup olmadığına [dair bir yargıya]. İkinci semantik çekirdek kültürle ilişkilenmiş öteki anlamları [significances] ele alır: Bu “anlam B” olsun. Ben buna “kolektif ruh kültürü” [collective soul culture] demek istiyorum, uygarlıkla eş anlamlı olarak. Artık sahip olma/olmama ikiliği bizim için yok: herkes kültüre sahiptir. Bu son derece demokratik bir kültürdür: herkes kendi kültürel kimliğini talep edebilir. Bu, bir tür a priori kültürdür: insanlar siyah kültüründen, yer altı kültüründen, teknik kültürden vb. bahsediyorlar. Bu “ruhun” oldukça muğlak bir türüdür, kavranması zordur ve tarihin akışında her tür belirsizliğe katkıda bulunur. Zira bu semantik boyut hem Hitler’in partisinde, Volk (halk, millet) teriminde, hem de kendi kültürünü ve kültürel geçmişine yeniden sahiplenmeye çalışan birçok özgürlük hareketinde aynı anda bulunur. Üçüncü semantik çekirdek, “anlam C”, kitle kültürüne karşılık gelir ve ben buna “meta kültürü” [commodity culture] demek istiyorum. Burada hiçbir değer yargısı ve Anlam A ve B’de olduğu üzere, az veya çok kültürün saklı kolektif yeryurtları da yoktur.  Kültür tamamen mal varlığıdır [assets]: bütün binalar (örneğin kültür merkezleri), bütün insanlar (bu merkezlerde çalışan uzmanlar), onların çalışmalarına dair bütün teorik ve ideolojik referanslar -kısacası, belirli bir mali dolaşım piyasasında veya devlet sektöründe dolaşıma sokulmuş, semiyotik nesnelerin üretimine katkısı olan her şey (örneğin kitaplar ve filmler). Bu kültür, Coca-Cola, sigaralar, arabalar ya da herhangi bir şeyle aynı biçimde yayılmıştır.

Üç kategoriye geri dönelim. Burjuvazinin yükselişi ile birlikte, değer kültürü, diğer ayrımcı mevhumların, soyluluğun toplumsal ayrımlarının eski sistemlerinin yerini almış görünüyor. “Soylulardan” [people of quality] bahsetmiyoruz artık: Dikkate alınan şey artık, belirli işlerden kaynaklanan kültürün niteliğidir. Bu, Candide’in sonunda bir tür slogana dönüşen Voltaire’in “birinin bahçesinin ekilip biçilmesi [cultivating]” formülünün gönderdiği şeydir. Burjuva seçkinleri, kendi iktidarlarının meşruiyetini, bilginin alanında, sanatın vb. alanında belirli bir işi yerine getirdikleri olgusundan türetir. Bu değer kültürü terimi ayrıca çeşitli anlamlara sahiptir. Bu burjuva seçkinlerin sahasındaki kültürel değeri genel bir kategori olarak kabul etmek olabilir, fakat aynı zamanda sektörel değer sistemlerinde farklı kültürel düzeyleri belirlemek için kullanılabilir-böylece insanlar, klasik kültür, bilimsel kültür ya da sanatsal kültürden bahsederler.

Bu bizi yavaş yavaş tanım B’ye, ruh kültürüne, 19. yüzyılın sonunda antropolojinin, özellikle kültürel antropolojinin gelişimiyle özenle işlenmiş sözde-bilimsel bir terime getirir. Öncelikle, kolektif ruh terimi hemen hemen ayrımcı ve hatta faşist bir terimdi: Lévi-Bruhl ve Taylor gibi büyük antropologlar bu kültür terimini somutlaştırmışlardır. Örneğin, ilkel toplumların dünyanın animist bir kavrayışına sahip olduğundan, bir “ilkel ruh”tan, bir “ilkel zihniyet”ten bahsedilmektedir -terimler gerçekte epeyce farklı cinsten özneleşme tarzlarını betimlemek için kullanılmışlardır. Sonra, antropolojik bilimlerin evrimiyle birlikte, yapısalcılık ve kültürelcilik ile birlikte, bu etnomerkezci anlama sistemlerini yürürlükten kaldırma girişimleri oldu. Bazıları bir etnomerkezci görüşü devam ettirdi. Diğerleri, buna rağmen, örneğin Kardiner, Margaret Mead ve Ruth Benedict gibileri, “temel kişilik”, “bir kültürün temel kişiliği” ve “kültürün modeli” gibi kavramlarla kendilerini etnomerkezcilikten kurtarmanın yolunu aradı. Bütün bunlara rağmen, etnomerkezciliği bırakmaya, beyaz, batılı, eril kültüre genel bir referans vermeyi bırakmaya teşebbüs edildiği halde, gerçekte tesis edilen bir tür kültürel çok-merkezcilik, bir etnomerkezcilik çoğalması oldu.

Bu “ruh kültürü”, anlam B, ayrık olarak kabul edilen, politika alanı, yapısal akrabalık ilişkileri alanı gibi öteki seviyelerle -malların ve etkilerin ekonomisi ile yapılan her şey- çelişen, benim kültür sahası (mitinkiler, tapınmanınkiler ve nümerasyonunkiler gibi etkinlik alanları) demek istediğim bir şeyin izole edilmesine bağlıdır. Bu nihayetinde, benim “semiyotik etkinlikler” -her tür anlam ve semiyotik etki üretimi- diyeceğim şeyin, “kültüre ait olanlar olarak belirlenen bir sahaya ayrıldığı bir duruma götürür. Her bir kolektif ruha (uluslar, etnik ve toplumsal gruplar) bir kültür atfedilir. Bütün bunlara rağmen, bu uluslar, etnik ve toplumsal gruplar, bu etkinlikleri ayrık birer saha olarak yaşamazlar. Molière’in burjuva centilmeninin “nesir yazdığını” keşfetmesiyle aynı şekilde, sözde ilkel topluluklar da “kültür yaptığını” keşfederler. Onlar, örneğin müzik yaptıkları, dans ettikleri, tapınma ayinleri gerçekleştirdikleri, mitoloji kurdukları vb. konusunda bilgilendirilirler. Ve özellikle insanlar gelip, üretilmiş şeyleri müzelerde sergilemek veya sanat piyasasında satmak ya da dolaşımdaki bilimsel antropolojik teorilere tanıtmak için aldıklarında ne olduğunu keşfederler. Fakat onlar kültür, dans ve müzik üretmezler. Bütün bu boyutlar, bir ifade sürecinde ve hem de, malların üretiminin kendi tarzı ve toplumsal ilişkilerin üretiminin kendi tarzı ile tamamen birbirine bağlıdır. Başka bir deyişle, antropolojinin çeşitli kategorileştirmelerini onlara kabul ettirmenin bir yolu yoktur. Durum, psikiyatrik sistemde göndermelerini kaybetmiş bir birey tarafından üretilmiş olması ya da çocuklar okul sisteminin bir parçasına dönüşmesi durumunda olanla aynıdır. Oynarlar, toplumsal ilişkileri eklemlerler, rüya görürler, üretirler ve eninde sonunda normalleştirilmiş toplumsal alanda semiyotikleştirmenin bu boyutlarını sınıflandırmayı öğrenmek zorunda kalırlar. İşte şimdi oyun zamanı, işte şimdi okul için üretim zamanı, işte şimdi rüya görme zamanı vb.

Meta kültür kategorisi -üçüncü semantik çekirdek- çok daha nesnel olmayı talep eder: kültür burada teorinin yaratımı değildir, fakat prensip olarak, A düzeyinin (değer kültürü) ayrımcı değer sistemlerini dikkate almaksızın ve ayrıca B düzeyine (ruh kültürü) ait, benim kültürün yerliyurtlu düzeyleri diyeceğim şey hakkında endişelenmeksizin kültürel metaların/malların üretimi ve dağıtımıdır. Bu bir a priori kültür değildir, bilakis o daima üretilmiş, yeniden üretilmiş ve değiştirilmiş [bir kültürdür]. Bu durumda, bir tür bilimsel terminoloji, kültürün bu üretiminin değerini niceliksel olarak belirlemek için kurulmuş olabilir. Kentlerin, toplumsal grupların vb., üretilmiş kitapların, filmlerin ya da kültürel olayların sayısal verilerine göre kültürel seviyelerini sınıflandıran son derece özenli ölçüler (UNESCO tarafından kullanılanını düşünüyorum) var.

Benim fikrim şu ki, tarihin akışında arka arkaya ortaya çıkan kültürün üç anlamı hâlâ eş zamanlı olarak işlemektedir. Bu üç semantik çekirdek arasında bir tamamlayıcılık vardır. Kitle iletişiminin anlamlarının üretimi, kapitalist öznelliğin üretimi, evrensel bir davet ile birlikte bir kültür oluşturur. Bu, kolektif işgücünün ve benim toplumsal denetimin kolektif güçleri dediğim şeyin yaratımında ayrılmaz bir boyuttur. Ancak, bu üç temel amacın dışında, bir dereceye kadar, bu hâkim kültürden kaçan öznel yertyurtlara göz yummaya tamamen hazırdır. Bunun için, marjinallere, azınlık kültürünün sektörlerine -Entegre Dünya Kapitalizmi’ninkine  (EDK) yabancı bir yönelimde kendimizi onayladığımızda, kendimizi kurtardığımızda [oluşan] öznelliklere- tolerans göstermesi gerekir. Bu tutum, yine de, sadece bir tolerans değildir. Son on yılda, bu kapitalist üretim, kendi marjinallerini üretmek için kendi üzerinde çok çaba harcadı ve bir şekilde yeni öznellik yeryurtları hazırlamış oldu: bireyler, aileler, toplumsal gruplar, azınlıklar vb. Hepsi de gayet iyi hesaplanmış gibi görünüyor. Biri, Kültür Bakanlığı’nın her yerde türemeye başladığını, modernist bir perspektif geliştirerek, görünüşte demokratik bir biçimde, zengin endüstriyel toplumlara katılmasına izin verilen kültürlerin üretiminin artmasını teklif ettiklerini söyleyebilirdi. Ve ayrıca kültürün tikelleştirilmiş biçimlerini cesaretlendirdiği, bu yüzden insanların, kendilerinin bir tür yeryurtta bulduklarını ve soyut dünyada kaybolmadıklarına dair aynı hisse sahip olduklarını da…

Gerçekte, işler hiç de böyle yürümez. Öznelliğin üretiminin bu ikili yolu, kültürün B ve C seviyelerine uygun olarak üretiminin bu ensdüstirileştirilmesi, A seviyesinin ölçme/değerlendirme sisteminden hiç de ayrılmamıştır. Kültürün bu yanlış demokrasisinin ardında, aynı ayrımcılık sistemi, genel bir kültür kategorisine bağlı olarak, son derece temel bir şekilde uygulanmaya devam eder. Bu modernist perspektif bünyesinde, Kültür Bakanlığı ve kültürel kuruluşlardaki uzmanlar, toplumsal açıdan, kültürel nesnelerin müşterilerini kategorize etmediklerini, bilakis sadece kültürü, sözümona serbest mübadele yasasına göre işleyen belirli bir toplumsal alanda dağıtmaya çalıştıklarını söylerler. Hâlbuki dışarıda kalan gerçek şudur ki, kültürü alımlayan toplumsal alan homojen değildir. Toplumsal seçkinlerin ortamlarında ya da kitle medyasının ortamlarında, eğitsel amaçlar için veya yerel kültürel etkinlikler için gerçekleştiğinde, kitaplar veya kayıtlar gibi ürünlerin dağıtımı, hiç de aynı anlamı taşımaz.

Bourdieu gibi sosyologların çalışmalarının gösterdiği üzere, kültürün ürünleri için alıcı bir metabolizmaya sahip olan gruplar vardır. Bilginin üretimi, görsel sanatlardan tat alma ve okuma ile ilgili bir çevrede asla yaşamamış olan bir çocuk, apaçık ki, kültür ile, harfi harfine bir kütüphanede doğmuş olan Jean-Paul Sartre gibi birininkiyle aynı ilişkilere sahip olmaz. Buna rağmen, kültürün üretimi ile bağlantılı olarak eşitlik görüntüsünü sürdürmek arzusu var. Gerçekte, kültür kelimesinin eskiden kalma anlamını, soylu ailelerin, kelimelerle, tavırlarla, görgü kuralları sistemleri ile anlaşmayı bilen insanların evlatlarının aristokratik geleneklerinin parçalarını biçimlendirme anlamında değer kültürünü, muhafaza ediyoruz. Kültür sadece kültürel enformasyonun, kipleştirme sistemlerinin aktarımı değildir: o ayrıca kapitalist seçkinler için, benim iktidarın genel piyasası diyeceğim şeyi sergileme yoludur.

Bu yalnızca kültürel nesneler üzerinde veya onları kullanma veya bir şey yaratma imkânları üzerinde bir iktidar değildir, fakat ayrıca, birisinin diğerleriyle olan toplumsal ilişkilerinde ayırıcı bir işaret olarak kültürel nesneleri ona bağlama iktidarıdır. Örneğin, sıradan bir ifadenin edebiyat alanında kazanacağı anlam ele alınan kişiden kişiye değişebilir. Gerçek şu ki, bir öğrenci ya da küçük bir kentteki bir ilkokul öğretmeni, Maupassant hakkında sıradan şeyler söylerse, onun kendini tanıtma sistemi, toplumsal sahada bir değere dönüşemez. Fakat eğer, Giscard d’Estaing, Fransız televizyonlarının önde gelen edebiyat programlarından birinde, Maupassant hakkında konuşursa, söyledikleri ne kadar sıradan olursa olsun, doğrudan bir ölçüte dönüşecektir -onun yazar hakkındaki bilgisi sayesinde değil, fakat iktidarın alanına, kültürün alanına ait olduğu olgusu sayesinde.

Brezilyalı bir bağlamda bulunduğumu dikkate aldığım bu konumda, daha doğrudan bir örnek alabilirim. Bir insan olarak Lula’nın ve bir örgüt olarak PT’nin [Partido dos Trabalhadores, İşçi Partisi] son derece sevimli olduklarını ima etmek alışkanlıktandır, Brezilya gibi son derece karmaşık bir toplumu yönetme konusunda beceriksiz olduklarını ispatladıkları dışında. Çünkü yeterince teknik donanımları, amaçlara uygun seviyede bir bilgileri yoktu. Yakınlarda Polonya’daydım ve aynı argümanların Lech Walesa’ya karşı da sunulduğunu keşfettim. Polonya Komünist Partisi’nin liderleri de, onu gözden düşürmek için mümkün olan her aracı kullanıyorlar. Özellikle Rakowski[3] olarak tanınan iğrenç bir karakter, Batılı gazetecilere Walesa’nın, onun baştan çıkarıcı, büyüleyici kişiliğinin büyük bir hayranı olduğunu, fakat onun danışmanlarından, güvenilir çevresinden ayrı olarak tamamen bir hiç, açıkça yetersiz biri olduğuna inandığını anlatıyor. Harekete geçirilmiş olan şey, gerçekten bu yetkinlik düzeyinde değil. Başlangıç için, yetkinsizliğin düzeyi ve seçkinlerin iktidardaki bozulmaları dile düşmüş durumdadır. Hakikaten, iktidarın kapitalist düzenlemesinde, en yüksekte olan her zaman en aptalıdır. Sadece sonuçlara bakalım: dünya ekonomisinin yönetimi, bugün, yüzlerce ve binlerce insanı teknolojik ilerlemeye ve mevcut teknolojik devrimler tarafından geliştirilen muazzam üretim kapasitelerine rağmen, açlık ve umutsuzluğa, hoş görülemez bir yaşam tarzına mahkûm ediyor.

Bu nedenle, kamuoyunda öne çıkmış ve belirli bir etkiye sahip olanların, gerçekten yetkin olduğunu kabul edemeyiz. Dahası, bu akıl yürütme bilginin belirli bir somutlaşmış işlevini kuruyor – sözde, deneyimlediğimiz krizde zeka, bazı sözde yetenekleri ve transandantal bilgiyi gereksinmektir. Bu akıl yürütme bütün bilgi üreticilerinin ve semiyotik etkinliğin, geleceğin dünyasında, tek bir uzmanın yetkinlik alanına asla dahil olamayacak karmaşık toplanışlara [assamblages] iştirak edeceği gerçeğinden kolayca sıyrılıyor. Geniş endüstriyel ve toplumsal süreçlerin modern yönetimi için herhangi bir sistemin yeteneğin farklı düzeylerinin eklemlenmesine yol açtığı son derece bilinen bir şeydi. Bu konuda, Lula’nın neden bu tarz bir eklemlemeyi üstlenme konusunda kabiliyetsiz olması gerektiğini göremiyorum. Ve ben Lula’dan bahsettiğimde, gerçekte PT’den, bütün demokratik formasyonlardan, şu anda Brezilya’daki seçim kampanyalarında ajitasyon yapan azınlık hareketlerinin tümünden de bahsediyorum. Bu yüzden, bu farklı yetenek olasılıklarının şu an iktidarda olan seçkinlerin yaptıklarını yapamayacağını düşünmek için hiçbir gerekçe yoktur -en az onlar kadarını, hatta daha iyisi yapılabilirler.

Sanırım ana konumuz yetenek değil, bilakis enformasyon niceliği olarak kültürle Lula’nın ilişkisinin bağlantılarıdır. Ruh kültürü değil -çünkü, şu açık ki, bu konuda, Lula, São Bernardo’nun[4] kültürüne, işçi sınıfı kültürüne sahip ve biz bunu ondan çekip alamayız- bilakis, kapitalist kültürün belli bir türü, iktidarın temel mekanizmalarından biridir. PT’nin insanları ve özellikle Lula, hâkim kültürün belli bir niteliğine iştirak edemezler. Bu, bir tarz veya etik probleminden daha fazlasıdır. Hatta bunun bir cümlenin sonundan ve dile getirme formasyonundan önce gelen bir düzeyde işleyen bir şey olduğu bile söylenebilir. Bu insanlar, hâkim kapitalistik kültürün bir parçası değiller. Bu başlangıç noktasından bütün bir suçluluk vektörü gelişiyor, zira bu kültür kavramı toplumun ve üretimin tüm seviyelerine aşılanıyor. Sonuç olarak, bu insanlar kapitalist işleyişleri yönetmenin meşruiyetine, kendilerinin de nihayetinde kabul edildiği fikrine sahip olmayı talep edemezler.

Lula gibi insanların politik ve toplumsal yükselişine tuhaf karakterini veren şey, bunun toplumsal ve ekonomik akışların yönetimi ile ilişkili bir kopma fenomeni konusu olmadığından, tersine, bir taraftan evrensel değerlerin üretiminin, diğer taraftan ise küçük öznel gettolardaki yeniden-yerliyurtlulaşmanın çifte kaydı ile birlikte, kapitalist olandan farklı bir özneleşme tarzının uygulamasının işlediğinden emin hissetmemiz olgusudur.  Bu, “gelişmiş” toplumların gerçekliğini ve iktidarın baskıcı denetim çizgileri [quadrillage] içindeki çeşitli toplumsal kategorileri (cinsel, ırksal, kültürel ya da diğer azınlıklar) sınırlamayan öznel tekilleşmenin işleyişlerinin yönetiminin ikisinde de yetkin bir öznelliğin üretimini yürürlüğe koyar.

Şu an belirmekte olan mesele,  tam da bu yüzden “kültürü kimi üreteceği” ve “bu kültürel üretimlerin alıcısının kim olacağı” değil fakat basitçe kendini sürdürebilen bir toplumun yapısına uygun olarak semiyotik üretimlerin başka tarzlarının nasıl bir araya getirileceğidir [assemble]. Bireylerin baskıcı ayrımlara kapatılmasına veya onların semiyotik üretimlerinin kültürün farklı sahalarına göre sınıflandırılmasına gerek olmaksızın, üretimin bir toplumsal ayrımını mümkün kılmamızı sağlayacak olan üretimin semiyotik tarzları… Bir kültürel saha olarak resim öncelikle ressamlarla, bir ressam olarak deneyimli insanlarla, resim yapmayı ticari olarak veya kitlesel medyada yayan insanlarla yapılmak zorundadır. Birinin, şimdi bahsettiğim üzere bu sözümona “kültür kategorileri”nin aynı anda yüksek düzeyde özelleşmiş ve tekilleşmiş olmasını, resim yapması durumunda, kapitalist seçkinler tarafından oluşturulan bazı hegemonik mülkiyetler olmaksızın nasıl sağlayabilir? Nasıl müzik yapılabilir, dans edilebilir, yaratılabilir ve duyarlılığın tüm formları nasıl tamamen toplumun parçalarının toplamına ait kılınabilir? Sözümona “kültürel” üretimin tüm bu düzeylerinin alanında, bir tekilliğin ifade edilebilme hakkı, o tekillik yeni bir tür etnik kimliğe mahkûm kalmadan, nasıl olabilir? Nasıl olur da, kültürel üretimin bu farklı tarzlarının sadece uzmanlar için [bir etkinliğe] dönüşmeyip, birbirleriyle, tüm bir toplumsal alanla, üretimin tür tarzlarıyla (benim makinesel üretim dediğim – bilgisayar, telekomünikasyon, robot vb. devrimi) eklemlenmesi sağlanabilir? Bir estetik duyarlık boyunca, gün aşırı değişen yaşam ve aynı zamanda, büyük ekonomik ve toplumsal yapılarla ilgili büyük dönüşümler sayesinde çalışan, tekilleşmenin yeni toplanışlarını nasıl üretilebilir?

Kültür probleminin ister istemez, daha başından altını çizdiğim üç semantik çekirdeğin eklemlenmesinden kurtulmayı gerektirdiğini söyleyerek bitirmek isterim. Kitle medyası veya Kültür Bakanlığı kültürden bahsettiğinde, her zaman, bizi, politik ve toplumsal problemlerle ilgilenmediklerine ikna etmeye çalışmaktadırlar. Kültürü, bazı toplumlarda minimum yiyecek tayınının paylaştırılmasıyla aynı şekilde paylaştırırlar. Fakat semiyotik üretimin toplanışarı bütün bu sanatsal düzeylerde, her tür yaratımda, her zaman, karşılıklı olarak mikropolitik ve makropolitik boyutları kapsar.

Ayrıca, terimin Fransa’daki içeriminden, Mitterand hükümeti ile beraber, sosyalistlerin nasıl da kültürün bu kategorisinin kuşatmasının etrafında dolaştığından da bahsedebilirdim. Çünkü kültürü demokratikleştirme girişimleri pek de etkin kültürel azınlıklarla tekil özneleşmelere bağlı sayılmaz –bu yüzden, iyi niyetlere rağmen, kültürel üretimin çeşitli sistemleri ile devlet arasında her zaman ayrıcalıklı bir ilişki yeniden kuruluyor. Fransa’da, arasına kendimi de dâhil ettiğim bazı insanlar, kültürel üretimin, devletin kolektif imkânları ve medyası aracılığıyla emrinde tuttuğu bu alandaki iktidarın mevcut şemalarını radikal olarak parçalayacak bir tarzını davet etmenin son derece önemli olduğunu düşünüyor.

Kültürü bu kendi üzerine kapalı sahalardan ayırmaya nasıl başlayabiliriz? Kültür alanındaki ve aynı zamanda kültürün sözde-demokratikleştirilmesi girişimindeki tikelciliği söken kültürel tekilleşme süreçlerini nasıl örgütler, mümkün kılar ve finanse edebiliriz?

Benim açımdan, popüler kültür ve entelektüel kültürü gibi şeyler yoktur. Semiyotik ifadenin tüm alanlarına sızan kapitalist kültür vardır. Kültür terimindeki üç semantik çekirdekten bahsettiğimde söylemeye çalıştığım şey buydu. Popüler kültüre, proleter kültürüne ya da başka bir şeye övgü düzmekten daha korkunç bir şey olamaz. Çeşitli pratiklerde tekilleşme süreçleri ve çeşitli kapitalist sistemler tarafından uygulanan yeniden dağıtma ve seçme prosedürleri vardır. Sadece bir kültür vardır: kapitalist kültür. Öznel üretimden semiyotik evrenselleri ayırdığı için her zaman etnomerkezci ve zekamerkezci [intellectocentric] (veya akıl/sözmerkezci [logocentric]) olan bir kültür.

Kültürün etnomerkezci olması için, sadece erkek, beyaz ve yetişkin kültür tipine bağlı olmayan, daha birçok başka yol vardır. Görece çok-merkezli veya çoklu-etnomerkezci olabilir, değer kültürünün bir göndermesinin koyutlamasını, semiyotik üretiminlerin, tamamen sermayeye paralel olan genel çevrilebilirliğinin bir örneğini muhafaza edebilir.

Sermayenin, ekonomik ve toplumsal üretimler için genel bir eşdeğere sahip olmayı mümkün kılan bir semiyotikleştirme tarzı olmasıyla aynı şekilde, kültür de iktidarın üretimleri için genel eşdeğerdir. Hâkim sınıflar her zaman bu çifte artı-değerin peşindedir: para aracılığıyla ekonomik artı-değer, değer kültürü aracılığıyla hükmetme artı-değeri.

1982

Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext(e), 2008 Sf: 21-34


[1] Guattari “kapitalist” kelimesinin sonunu “-ik” ekini ekliyor zira sadece kapitalist olmayı göz önüne almayan, fakat aynı anda sözce “Üçüncü Dünya” veya “çevresel” kapitalizmin sektörlerindeki ülkeleri, ayrıca kapitalizmden ne bağımsız ne de tan bağımlı olan Doğu ülkelerinin görünüşte sosyalist ekonomilerini de göze önüne alan bir kavramın yaratılmasını zorunlu buluyor. Guattari’ye göre, bütün bu toplumlar toplumsal alanda aynı arzu politikasına uygun olarak işlerler; diğer bir deyişle, öznelliğin üretiminin ve ötekiyle ilişkinin aynı tarzına. Bu temanın varyasyonları kitap boyunca farklı şekillerde geliştirilmiştir. [İngilizce’ye çevirenin notu]

[2] 3 Eylül 1982’de, Folha de São Paulo, São Paulo’da basılan ve Brezilya’daki en yüksek tirajlı gazetelerden biri olarak tanınan bir gazetenin sponsor olduğu, bir tartışma panelinin başlığı. Tartışmacılar, Félix Guattari, leymert G. dos Santos , José Miguel Wisnik, Modesto Carone ve Arlindo Machado’yu içeriyordu. İzleyen metin, Guattari’nin o geziler esnasında verdiği ve aynı sorunsaldan bahsettiği konuşmalarından bir transkripsiyon içeren bir montajdır.  Söz konusu panelin diğer katılımcılarının katkıları, yanısıra tartışmadan parçalar, kitabın farklı parçalarında, tartışma dahilindeki sorunla bağlı olarak ortaya çıkıyor. [İngilizce’ye çevirenin notu.]

[3] Mieczyslaw Rakowski, Polonya’nın başbakan vekiliydi. [İngilizce’ye çevirenin notu.]

[4] Santo Adnré ve São Caetano’nun yanında São Bernardo, sözde “ABC”nin, otomobil endüstrisinin önde geldiği bir indüstriyel bölgenin parçasıydı. Bu üç belediye, güçlü bir işçi sendikası hareketini (özellikle metal işçilerininkini), Lula’nın politik yörüngesinin kalbinde yoğunlaştırmıştı. Orası, Partido dos Trabalhadores’in (PT), yani “İşçi Partisi”nin doğum yeriydi. [İngilizce’ye çevirenin notu.]