Komünizmin Güncelliği Ne Anlama Gelmektedir?

Browse By

Evren Yurttaş

“Ding-dong, ding-dong,
Beğendi şeytan, korktu patron.”
Bernardo Bertolucci, Novacento (1900)

Komünizmin güncelliğinden bugün ne anlıyoruz? Öncelikle, güncellik mefhumunun Foucault tarafından “güncellendiğini” hatırda tutalım. Foucault için güncellik şimdinin saf mevcudiyetini değil, geçmişle oluşan bir yarıkta (“olduğumuz şey olmaktan çıkmak”) vuku bulan bir dizi olayın ufkunu tanımlıyordu. Güncellik, Foucault tarafından yeni bir kavram olarak yaratıldığında, o artık geçmiş‑şimdi‑gelecek biçiminde bir çizgisel harekete (ya da Bejamin’in deyimiyle bir “boş zamana”) değil ama bir kopuşa, çizgisellikte bir kopma zamanına tekabül ediyordu.

Öyleyse komünizmin güncelliği bu yarılma, çatallanma, kopma, rayından çıkma ufkunun güncelliği olacaktır. Bizim bir şimdimiz vardır, bu şimdi sadece, sömürü, acı, savaş vs. anlamına gelen bir geçmiş tarafından belirleniyor değildir. O aynı zamanda, kendini ebedi bir şimdi olarak hâlihazırda kuran bir geleceğin geçmiş üzerindeki tersine nedenselliği ile de belirleniyordur: “Çıkış yok!”

Şimdinin zamanı, öyleyse, uzlaşmaların zamanıdır. Uzlaşmalardan daima geçeriz, onur kırıcıdırlar, kendilerini mevcut olanın sürekliliğinin sağlanmasına adarlar. Henüz ne olacağı öngörülemeyen ama korkulan bir olanağın (virtüel) güncelleşmesine/edimselleşmesine (aktüel) ve bu edimselleşmeyle yeni olanakların yaratımına karşı dayatılırlar. Bu korku, sıradan bir korku değil ama her şeyin alt üst olmasından duyulan bir tür paranoyak dehşettir. Ki bu paranoya bütün bir şiddet aygıtları kompleksinin (polis, ordu, yargı) her ediminde kendini belli eder ve bu aygıtlar tarafından tüm bir toplumsal sahaya bulaştırılır.

O halde bütün bir kapitalist megamakineyi belirleyen bu daimî paranoyadır. Sadece çıplak şiddet, hukuki şiddet değil, kapitalist uzlaştırma süreçleri de, kendilerini bir kopuşun güncelliği olarak örgütleyebilecek bütün bir toplumsal çatışmalar çokluğunu bastırmak, saptırmak, uyumlulaştırmak için edimde bulunur. Komünizmin bütün tarihi boyunca “çatışma” kavramının ve toplumsal çatışmaların merkezi bir önemi olduysa, bu önem öncelikle kapitalist toplumsallığın her bir veçhesinde izlenebilir olan ve onun tüm bir tarihini kat eden “çatışmanın üstesinden gelme” söyleminde aranmalıdır. Hobbes’un Leviathan’ından, Habermas’ın “iletişimsel eylemi”ne, çatışmaların baskılanması veya başarılamıyorsa uyumlulaştırılması sorunu, şimdimizi tanımlayan bu toplumun sürekliliğini, çok farklı biçim ve yaklaşımlarla da olsa, sağlama almak için en temel sorun olmuştur.

Şüphesiz tarih boyunca, o tarihi kesintiye uğratan komünist mücadelelerin ve bu mücadeleye teorik katkı sunmuş komünistlerin birçok maskesi olmuştur. Bunlar, kendilerini “kitlelere” açmak için başvurulan sözcelerin iletimini yoğunlaştırmak kaygısından doğduğu kadar, liberal entelijensiyanın ahlakçı ve sözde‑felsefi saldırılarından da doğmuştur (olumsuz koşullar). Bu maskelerin en çok takılanı belki de komünizmi, bütün çatışmaların nötrlendiği, aşıldığı bir “yeryüzünde gerçekleşmiş cennet” ve komünist militanı bir tür dini “havari” kılığında sunan, dinsel bir maskedir. Komünist sözcelemin büyük dağarcığında, liberal “çatışmaların ötelenmesi/uzlaştırılması” söylemine çok benzer bir damar hep hazır ve nazır bulunmuştur. Ama yine de havariden sosyalist rahibe daha çok yol vardır. Havari figürü, yeryüzünde cisimleşmiş hakikatin (İsa) yoldaşıdır. Hakikatin yolunda kurucu bir figür, kilise kurucusudur. Oysa rahip figürü çoktan kurulmuş olanın, yeryüzünde kurumsallaşmış bir hakikat rejiminin memurudur. Havari, öngöremediği farklı coğrafi‑toplumsal bağlamlara (pagan Yunanlılar, Yahudiler, pagan Araplar vb.) dahil ve müdahil olarak bir deney gerçekleştirir, her şeyi en baştan düşünmeli ve risk almalıdır. Oysa rahip‑memur, sadece iletilen vaazı okur, kilisesini temiz ve düzenli tutar, topluluğun dini ritüellerini kuralına uygun bir şekilde gerçekleştirmesinin aracısı olur. Havari de rahip de aracı figürlerdir. Fakat birisi, yeryüzünde cisimleşmiş hakikate olay olarak maruz kalmış ve bu olayı farklı coğrafyalarda yinelemek isteyen bir aracı, bizatihi olayın aracısıdır. Oysa rahip, kurumsallaşmış hakikat rejiminin, olayın artığından ve bastırılmasından devşirilmiş statükonun, kilise bürokrasinin bir parçası, onun kurulu düzeninin aracısıdır. Hristiyanlığın tam olarak (en az) iki tarihe sahip olmasının anlamı budur.

İşte militanın iki maskesi: Havari ve Rahip. Havari‑militan ütopik sosyalizmin içinden doğar ve Marksizmin “bilimsel” devriminden sonra toplumun bilimsel olarak düzenlemesi aracılığıyla yeryüzünde cenneti tesis etmek üzere sekülerleşir. “Bilimsel sosyalizmin” ilk dönemidir bu: Birinci Enternasyonel’dense, İkincisi; “sosyal demokrat” havari, “toplumsal adaletin” militanı. Rahip ise sonra gelecektir. İkinci Enternasyonel’in kesintisi ve aşılması olan Rus Devrimi’nden (ateist‑pagan kopuş) sonra, kurumsallaşmış sosyalizmin bürokratı, resmi komünist parti militanı. Bugün bu iki figür, bir yanda anarşist harekette ortaya çıkan yeni bir havari figüründe (“her tür iktidarı” ve çatışma olanağını olumsuzlayan nihilist militan) diğer yanda ise sosyalist harekette ortaya çıkan yeni bir rahip figüründe (dergi okuru, parti üyesi, memur‑militan) kendi sürekliliklerine sahiptir.

Elbette, sezildiği üzere komünist hareketin bu dini maskelerinin arasında, bu sürekliliklerin ötesinde bir şey kalır. Paris Komünü’ne giden Blanquiciliğin ve Birinci Enternasyonel’in deneyci militanlığı ile Rus Devrimi’ne giden Leninist deneyci militanlık.

Komünizmin Paganlığı

Üç büyük olay: 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim Devrimi, 68’ Devrimci Patlaması: Olayın merkezkaç hareketi içinde devasa bir paganlık etrafa saçılır. Kristin Ross’un Ortak Lüks’ü (çev. Tuncay Birkan, Metis: 2016) ve Richard Stites’in Devrimci Hayaller’i (çev. Sabri Gürses, Sel: 2010) ve 68’ üzerine birçok tanıklık ortaya salınan toplumsal güçlerin korkunç yaratıcı, karnavalesk yönelimlerini, pagan öğelerini derin bir şekilde gösterir. Komünist hareket, bu olaylara açılan dip akıntısı içerisinde, yaygın dinsel yönelimlerin altını oyan bir tür deneycilik, icatçılık üretmeye koyulur. Havarilere ve Rahiplere karşı, kendi pagan‑ateist araçlarını geliştirmekle karşı karşıya kalır: Paris Komünü’nün bir Blanquiciliği, Rus Devrimi’nin bir Leninizmi, 68’in bir Sitüasyonist hareketi ve 70’lerin Otonomizmi olmuştur. Ne bunların bu olaylardan sorumlu olduğunu ne de olayların bu hareketlerin haklılığını ispatladığını söylemek istiyoruz. Daha ziyade, olayın vuku buluşunun berisinde‑içinde‑ve ötesinde, küçük dip akıntılarının ve kararlı kopuşların önemini göstermek istiyoruz. Bu hareketler, komünist bir paganlığın, pagan bir komünizmin yeryüzüne açılışının tanığıdırlar. Bir cenneti kurmaktan ziyade, kapitalizm tarafından bastırılan bir cehennemi, yeryüzünde yeniden ifadeye kavuştururlar. Toplumsal çatışmaları kat ederek, onlara yeni ifade biçimleri verip içeriklerini dönüştürürler. Bastırılmış ve uyumlulaştırılmış bir çatışmadan, giderilemez bir antagonizma keşfedip onu yaratırlar. Elbette Havarilerin kalp kırgınlıklarını ve Rahiplerin düşmanlığını da kazanırlar, hatta bunu talep edip zorlarlar.

Öyleyse komünizm, bütün çatışmaların ortadan kalktığı nihai bir toplumsal aşama olarak yeryüzünde gerçekleşmiş cennet değildir. Bilakis mevcut toplumsal durumda gizemlileştirilmiş ve uzlaşmalar tarafından kat edilmiş çatışmaların yaratıcı bir kolektif kuruculuğa sevk edilmesi olarak yeryüzünde cehennemi yeniden ifadeye kavuşturmaktır. Belki de bu anlamda ateist olmaktan ziyade de pagandır. Bir tür yeni paganizm: şeytani tanrıların çokluğu, toplumsal güçlerin çoğulluğu.i

Marx’ın Yöntemleri Sirki

Komünizmin tarihini kat eden büyük bir diyalektik yanılsama vardır. Bu yanılsama, ereksel bir‑bütüne erişme gayesinden, yani çatışmasız bir toplumsallığa erişme arzusundan ayırt edilemez. “Olumsuzun çalışması”, “içererek aşma”, gibi kavramlar revaçtadır. Marx’ın “evrensel sınıf olarak proletarya” fikrine yaslanarak onu olabilecek en Hegelci/muhafazakâr temellere büken bir düşünce. Bu düşünce, diyalektiği “Marx’ın yöntemi” olarak temalaştırmış uzun bir okumalar zinciri yaratır. Neredeyse Marx, Hegel ile özdeşleştirilir. Marx, Hegel’dir. Ama Hegel’in daha şimdiden tepetaklak bir Marx olduğu da söylenebileceği bir zeminde ve zaten Marx da hepi topu ters takla bir Hegel’dir. Bütün bir akrobatik düşünce. Yine de izleyiciler pek gülmez.

Sosyalizm idesini tahkim etmek için neredeyse bütün bir komünizm tarihi paçavraya çevrilir. Sosyal demokrat konformizme (ki ayrı zeminlerde, iki ayrı figür korkunç bir salvoyla komünizm ile rastlantının ve olayın tarihi olarak komünizmin tarihini yeniden icat edeceklerdir: Lenin ve Benjamin), sosyalist bürokratik konformizm eklenir (karşısına kurumsallaşma döneminde Rus anarşistleri ve sovyetleri çıkacak -Kronştad-, 68’de de Sitüasyonist Hareket ve İşçici/Otonomist Hareket yarığı derinleştirecektir). Her biri kendi tarzında olsa da, Havarinin ve Rahibin konformizmine karşı bu pagan karşı çıkışlar arasında yoğun yeraltı bağlantıları, bir alışveriş vardır: Tarihi düzleştirmenin reddi, kitlelerin gerçek hareketine şaşmaz bir bağlılık, deneycilik (ampirizm), çatışmanın olumlanması ve diyalektik aşmanın yerine, antagonist uyuşmazlığın geçirilmesi. Marx artık Hegelci değildir (veya hiç olmamıştır da). Hegel, Marx’ın bir adım gerisinde değildir (veya ikisi hiç aynı yolda olmamışlardır da). Hegel (ve Hegelci diyalektik) giderek kapitalist birikimin hareket tarzının adına dönüşür. Marx’ta diyalektik ortadan mutlak olarak kaldırılmaz, fakat yerli yerine konulur: Diamatı, sirkin gösteri dünyasına ait karikatürü alt etmek üzere tarihsel materyalizm yeniden icat edilir. Sermayenin hareketinde diyalektik bir şeyler varsa bu, Marx’ın yönteminin diyalektik bir yöntem olmasından değil (hayır onun yöntemi, belirli soyutlama ve antagonist uyuşmazlıktır, taraflı bir ampirizm, bir karşı‑bilim), sermayenin, ölü emeğin, soyut emeğin hareketinde yaşamsal güçlerin ölümüne emilmesi/sömürülmesi söz konusu olduğu oranda diyalektik‑benzeri bir yan olmasındandır. Ancak sermayedir ki, “içererek aşar”. Üretken emeği üretken emek haline getiren odur. İşçi ve kapitalist, ücretli emek ve sermaye diyalektik ilişkilerdir (“aralarında”ki değil bizzat kendileri) ama, ancak ve ancak sermayenin açısından, onun yararına. Ve komünist mücadele bu diyalektik ilişkide kurulmaz. Diyalektiğin olumlanmasında kurulan anca sosyalizmdir (kapitalizmin en ayrıksı aşaması). Komünist mücadele, aksine, işçi‑kapitalist, ücretli emek‑sermaye diyalektik ilişkisine indirgenemeyen bir antagonizma kurma peşindedir, öncelikle bu antagonizmanın kurulumudur.

Şiddetin Eleştirisinin Bengi‑Dönüşü

Komünizm tarihi boyunca neredeyse her figürün neden şiddet karşısında bir tavır yazısı kaleme almış olduklarını anlayabilecek duruma geliyoruz. Çatışmanın komünizm açısından hem keşfedilmesi hem yaratılması hem de antagonizmaya vardırılarak yıkıcılaştırılması gerektiğini gördük. Fakat ayrıca çatışmanın, komünizmi daimî bir kurucu uğrakta tutabilecek olumlu bir ilişkiyi de ifade ettiğini söylemeliyiz: sürekli devrim, çokluk, tekillikler, geri döndürülemez süreçler vs. gibi kavramsal düzenekler, pagan bir komünizmin edimselliğini tanımlamak için kullanılıyorsa bunun sebebi çatışmanın sürekliliğini vurgulamak ve olumlamak içindir. Komünist özneleşme, özdeş bir bütünün (işçi sınıfı) topyekûn yıkıcı hareketi olarak görülemez. Daha ziyade, çatışmalı bir ayrışma‑bütünleşme süreci içerisinde farklılaşan bir çokluğun yaratıcı kuruculuğudur. Zira kimliğin inşası, sabitlenmesi yoğun bir şiddet içerir ve eğer çokluğun edimselleşmesi kimlikli cemaatin, öznelerin iptali ise büyük bir şiddeti de serbest bırakacaktır.

Aslında komünizme temel sağlayacak tarihsel materyalizm geleneğinin gelişiminin her noktasında, şiddetin ontolojik düzeyde olumlanması vardır: Epikurosçuluk’ta clinamen, Spinoza’da karşılaşma, Nietzsche’de güç‑istenci, Marx’ta emek, Benjamin’de bizzat düşünce vb. natüralist bir çizgide, dönüştürücü, yaratıcı bir şiddetin tanınmasından doğan kavramlardır. İnsani ve insani olmayan bütün ilişkilerde, doğada ve uygarlıkta, hatta ikisinin tam da iç içe geçtiği ayrımsızlık noktasında yaratıcılık ve üretkenlik, yeninin doğuşu şiddet olarak tanımlanır. İlk elde, çatışmanın olumlanması demek ki böyle bir kurucu natüralizmle ilgilidir. Ve şiddetin bir bütün olarak olumsuzlanması, bu açıdan köle ahlakı, mistikleştirme, nihilizm, konformizmdir: Bütün bir dinsellik. Sorun şiddetin “kendinde” arandığında, Havari ve Rahip ile karşılaşılacaktır.

Materyalizm daha incelikli ayrımlar talep edecektir. Bu ayrım şiddet türleri, tarzları arasında bulunacaktır: potenziaya karşı potestasta, etkin kuvvetlere karşı edilgen kuvvetlerde, üretici güçlere karşı sermayede, İlahi şiddete karşı mitik şiddette vb. Çağımıza hâkim olan sinizm biçimi her ne kadar bu ayrımları inkâr etmeye yönelik bir eğilimi öne çıkartıyorsa da (bizim “pasifizm” Havariliğimiz), diyelim ki paganlığımız ve materyalizmimiz, bizim dünyeviliğimiz bunu kaldırmıyor. Komünizm açısından sorun şiddetin varlığı değil fakat özünde şeylerin durumunda değişiklik yapmak olan şiddetin, kendinden ayrılması, aşkın bir amaca göre araçsallaşması ve kurulu bir düzenin yapısal eşitsizlikleri olarak sabitlenerek dinamizmini yitirmesidir. Özneleşmeyi kat eden çatışmaların açığa çıkarılması, hem boğucu bir öznellik üretimi sürecinde (kimliğin oluşumundaki, sömürüdeki) görünmez kılınmış olan dışsallaşmış araçsal şiddet ilişkilerinin açığa çıkartılması hem de yeni özneleşme tarzlarının yaratılması olarak içkin bir kurucu gücün uygulaması olarak şiddetin olumlanmasıdır. Şiddet, farkların, tekilliklerin karşılaşmasına özgü şiddet, farklılaştırıcıdır, kurucudur.

Marx’ın Hayaletleri ve Gölgeleri ya da Güncellik, Komünizmdir

O halde çemberi kapatalım. Marx’ın hayaletleri dünyalarımızı kat etmeyi sürdürüyor. Ama gölgeleri de çağımıza özgü konformist düşünceleri beslemeyi sürdürüyor. Hayaletler, toplumsalı kat eden tüm ayrılma biçimlerinde sürekli dans ederek dolaşırken, gölgeler de bu hareketleri ve bu hayaletleri tanıyabilme kudretinden bizleri yoksun bırakmak üzere devamlı surette düşünceyi karartıyor. Zira Marksizm, en temelde toplumlarımızın kurulumuna içkin bir çatışmanın analitik terimleri sözlükçesi, aşikar olan çatışmaları görünür kılan bir büyüteç, bir kopuş dinamiği teorisidir. Ya da Kojin Karatani’nin yakıştırmasını kullanırsak, bir “paralaks”, kritik bir yer değiştirmenin adıdır.

Komünizm, Marksizmle “organik” bir ilişki yaşadıysa ve bir şekilde Marksist kaldıysa, bu ne toplumsal mücadele tarihinde ortaya çıkan farklı düşüncelerin aleyhine ne de kuru bir ortodoks bağlılık adınadır. Ne de Marksizm bir teorik “bütünselleştirme”, bir düşünsel emperyalizm işlemcisidir. Tam tersine. Marksizm bir sorunsallaştırma biçimi, birçok vektörden gelen sorunsallara eklemlenen, çatışmaları yoğunlaştıran bir teorik işlemcidir.

Eğer komünizm güncelse ve bu güncellik aşikarsa -ki öyledir-, bu, güncelliğin, hangi vektörden başlarsa başlasın şimdinin baskıcı ve uyumlulaştıcı kuvvetlerinden ayrılma, devrimci bir ayrışma ve kolektif otonominin kurulumu sorunsalının şiddetle açığa çıkarılması ile karakterize olmasından ileri gelir.

i Örneğin Hristiyanlık bunu çok iyi bilmektedir. Luka 8:26-8:39’da İsa, içine “iblisler” (demons) girmiş bir adamla karşılaşır ve on(lar)a adını sorduğunda “lejyon” olarak yanıt alır. Onları, kendi isteklerine riayet ederek adamın içinden çıkarıp domuzlara gönderir. Bu küçük mesel, kutsal “Bir”in çokluğu tanıyışının biçimini ele vermektedir. İsa, çokluğu ancak bir şeytani varlık olarak tasarlayabilir. Birin ve Bir ile Çok diyalektiğinin bakış açısından, çokluk şeytanidir, pagandır, biçimsizdir, aslında tanınamaz olduğundan, ancak bir olumsuzluk olarak tanınır.

It's only fair to share...Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer