Kıyamet Günlerinde Direniş, Eleştiri, Sanat ve Arzu

Browse By

Nalan Kurunç

20 Kasım 2016 tarihinde Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde “Kıyamet/Kıyam Et”  sergisi kapsamında gerçekleşen ‘Umulmadık Topraklarda Başka Dünya Kaygısı: Sanat ve Psikanaliz’ paneli sunum metninden yola çıkarak kaleme aldığım yazıdır.

Kıyamet denince aklıma inananların sorusu geliyor: Kıyamet ne zaman kopacak? Dünyevi yargılamayı önceleyen bizler açısındansa bugünleri ne yazık ki bir tür kıyamet olarak nitelendirmek mümkün. Söz konusu olan, kıyametin tamamen dünyevileşmesi; buna göre de yanıt verme tarzımız şekilleniyor ya da bunca baskı ortamında şekillenemiyor. Fakat yine de asıl kıyamet, başımıza gelenlerden çok artık kaçış çizgisi yaratamayacağımız bir dünya olurdu ki inanmamız istenen de bu.

Kıyamet ne zaman kopacak? Bu soru bana devrimin zamanını da hatırlatıyor: Devrim ne zaman olacak, isyan ne zaman patlak verecek? İnananlar nasıl ki kıyametin kopmasını bekliyorsa solun bir kısmı da (tamamına atfetmem elbette mümkün ve haddime değil) devrimlerin gerçekleşmesini ya da daha gerçekçi bir ifadeyle mücadele etmek için bardağın dolup taşmasını bekliyor. Hep bir Araf hali, hep bir bekleyiş var. Dahası, o büyük devrimden sonra kurtuluş olarak görülen gelecekte bir cennet tahayyülü de söz konusu. Bu, aslında mikro-devrimleri, mücadeleyi dünyevileştirmekten, şimdi buraya taşımaktan uzak bir tahayyül ve bu haliyle bizi edilgen kılma riski taşıyor. Değişim, toplumsal bilinç alanında gerçekleşmiyorsa, bir nedeni de onun gündelik hayatta değil siyasetin gösteri alanında gerçekleşiyor olması. Bunda bizlerin de payı olduğunu düşünüyorum.

John Berger, eski geleneksel devrim fikrinde iki tür zaman anlayışı vardır, der. İlki beklemektir: Devrimci sabırdır. Bize hep devrimci sabrın bir erdem olduğundan söz eder dururlar. Örgütlenmemiz yeterince güçlü olana dek koşulların elverişli bir hal alması için beklemekten söz ederler. Bu, sabrın zamanıdır.[1] Oysa bir şeyleri şimdi, burada, başka türlü eyleyerek değiştirmek ‘Ya Basta!’ diyen Zapatistaların sesini başka kıtalarda duyurmaktır yeniden.

Bu noktada biyopolitika ve gösterinin bizleri paralize eden niteliğini ifşa etmek gerekiyor. Yaşamlarımız, biyopolitika ve Gösterinin çift bıçaklı kerpeteninin arasına sıkışmış durumda. Gösteri bizi konuşturmak istiyor. Ancak bu, tekil yalnızlıklar içinde, artık gerçek bir yaşamsal etkinliğe dahil olmayan ölümcül yalnızlık ve edilgenlik biçiminde gerçekleşiyor. Bu durumda etkin bir dünyanın parçası değil, illüzyonlar dünyasının esirleri haline geliyoruz. Tiqqun’un deyimiyle, “Varoluş koşullarının saf dışsallığı, saf içkinlik illüzyonu biçimini alıyor.”[2] Bize gerekense yaşama, somut birlikteliklere katılmayan, kaygıya boğulmuş yalnız bireyler değil, bir aradalığıyla kuvvet bulmuş bedenler. Zira bir tiran, der Spinoza, sırtını her zaman bölünmüş ve yalıtılmış bireylerin oluşturduğu ayrışmış bir gruba dayar. Ve kederli bedenlere gereksinim duyar.

Mücadele mevzu bahis olduğunda zaman zaman Deleuzecü olumlayıcı politikayla Butlercı melankoli karşılaştırılıyor ve ne yazık ki, çoğunlukla, melankoli tercih ediliyor. Bu tercihte mutsuzluğun saygıdeğer bir soylu, mutluluğunsa görgüsüz sayılması etkili olsa gerek.[3] Oysa neşe, en tehlikeli öfkedir. Bu yüzden olumlayıcı olmak bilhassa bugünlerde önem kazanıyor. Gerçekten olumlayıcı olma olasılığı üzerine şöyle der Spinoza: “Barış, savaşın yokluğu değil, ruhun kuvvetinden kaynaklanan bir erdemdir.” (Tractatus Politicus V 4) Spinoza’nın anladığı biçimiyle Arzu, bir yoksunluğun ifadesi değil. Açıkça tecrübesizlik diyebileceğimiz türden olmayan, imkânlar dahilinde güçlü bir inanç edimini ve olumlayıcı siyaseti gündemimizde bulundurmak, sanırım her zamankinden önemli.

Feminist çalışmalarda ele alınan verimli bir tartışma vardır: Zaman sorunu. Edilgen bir şeklide bir devrimi ya da mücadele etmeyi beklemek yerine devrimci, somut, yaşamsal bir öneride bulunur feminist teorinin kurucu metinleri: Eleştiri ve yaratıcılık. Eleştiri bizi şimdi ile ilişkilendirir, yaratıcılık ise bir sonra gideceğimiz yere götürür, geleceğe. Her ikisi de farklı zamansal çerçeveleri imler.[4] Rosi Braidotti, feminist kuramın, Ortodoks Marksizmden de Hegelci zaman felsefesinden de bu noktada ayrıldığını söyler. Tarihin tek yönlü lineer bir süreç olarak kavramsallaştırılmasına imkan veren Hegelci şemaya karşılık Deleuze ve Spinoza’ya bakmayı önerir çünkü Spinozacı kuramda kimse tarihin ne yöne gittiğini bilmez, “ilerleyen tarih” diye bir şey yoktur. Onun yerine, mikro ve makro düzeylerde çoklu akışlar ve pratikler vardır. Bu anlamda sınırsız bir çeşitliliğin, karşılıklı etkileşimin en karmaşık biçimlerinin yaratılmaya çalışılması gerektiği düşüncesindeyim.

Diğer yandan lineer görüş psikanalizde de var. Psikanaliz önemli olmakla birlikte Freud da oldukça lineer bir görüşe sahipti bana göre: ‘Geçmiş travmatiktir, travma gelecekte kendini tekrar eder, anılar üzerine çalışmaya başlanmalı ve az çok sürdürülebilir bir geleceğe varılmalı.’ Bu, tam da Deleuze ve Guattari’nin ortaya çıktığı andır. Anti-Ödipus aynı zamanda psikanalizin bu zamansallığının eleştirisidir. Deleuze ve Guattari geçmişin otoritesiyle devam edemeyeceğimizi söylüyor çünkü bilinçdışı bizden ileridir, itici bir kuvvettir. Arzu, negatif değil, pozitiftir.[5]  Etika’da Spinoza, “Arzu insanın özüdür,” (III, 95. önerme) der.  Bu önermenin kendisi şu ilkeden türer: “Her şey, yapabildiği ölçüde ve kendinde kaldığı sürece, varlığını sürdürmeye çabalar (conatus)” (yani bunu, kendi gücüyle ve özüne uygun olarak yapabildiği ölçüde yapar).

Arzuya ilişkin sanat tartışmalarında da sıkça karşımıza çıkan fakat mesafe alınması gerektiğini düşündüğüm bir nokta var: Sanatı, salt arzu aşkına arzunun özgürleşmesi olarak tariflemek en hafif tabirle ihmalkarlık olacaktır zira Franco Berardi’nin dediği gibi, arzu bir güç değil, bir alandır (campo). Açmak gerekirse, “yoğun mücadelelerin verildiği bir alandır bu; daha iyi bir ifadeyle, arzu farklı ve çatışan güçlerin iç içe geçtiği bir ağdır. Arzu, iyi çocuk ya da tarihin olumlu gücü değildir. Arzu, imgesel akışların, ideolojilerin ve ekonomik çıkarların durmaksızın birbiriyle çarpıştığı psikolojik alandır.” Böyle bakıldığında arzunun Nazi biçiminden bahsetmek de gayet mümkün hale gelir. “Tarihi arzu yargılar, peki ama arzuyu kim yargılayacak?”[6] diye soruyor Berardi.

***

Benzeri bir tarihsel uğraktayken çoklu bağlantıların, çoklu etkileşimlerin dünyasını inşa etmenin aciliyetini kavramamız gerekiyor. Hepimizin aynı barikatın/sandığın ardına itildiği bugünlerde Hegelci tarih otobanından tek bir devrime yürümemiz değil, çoklukların rizomatik bir ağa katılacağı direniş biçimlerini örmemiz, yatay buluşmaların, yatay birlikteliklerin alanını kurmamız önem kazanıyor. Çünkü Vittorio Morfino’nun bir sözünü hatırlamak gerekirse “çokluk, sadece bir kez oynanabilen bir karttır.” Morfino’nun burada işaret ettiği şey, çokluğun, gelecek olan bir şey değil, her zaman farklı türden değişikliklerin içinde zaten yer alan duygulanımların, kuvvetlerin ve fikirlerin bağlaşımsal bir birleşimi olduğudur.[7]

Öte yandan bize kuvvet verecek olan çoklu etkileşimlerin önündeki en büyük engellerden biri kimliklerdir. Çünkü kimlik aşkın olarak kurgulanmıştır. Sabitleyici, katı tanımlamalardan uzak, kıvrımlı biraradalıklar için, kimliklerin değil mücadelelerin kesişimliliği şu dönem aslında hep olduğu gibi çok önemli. Tam da bu yer, kimliklerin ortadan kalktığı an, birlikte oluşa geçebileceğimiz farklı ifade-makineleriyle çoğullukların yaratılabileceği yer. Kimliğe değil, oluş sürecine odaklanmamız sayesinde.

Bunun için de Hegelci mirasın bir parçası olarak tarihin öznesinden değil, özneleşme süreçlerinden söz etmemiz gerekiyor. Böylece özneleşme, kavramsal olarak öznenin yerini alacaktır ve bu kavramsal kayma, Fransız post-yapısalcılığı tarafından kurulan felsefi manzaranın günümüzdeki değişimiyle yakından ilişkilidir: Öznenin yerine özneleşme. Bu da kimliğe değil, oluş sürecine odaklanmamız demektir ve toplumsal sınıfın ontolojik bir kavram olarak düşünülmesini değil, vektörel bir kavram olarak anlaşılmasını gerektirir.[8] Kaldı ki Spinoza’ya baktığımızda “Bir bedeni (ya da bir ruhu) bir töz ya da bir özne olarak tanımlayamayız. Somut olarak, bedenleri ve düşünceleri duygulandırma ve duygulanma güçleri olarak tanımlarsak, çok şey degişir,” der Spinoza.

Kimlik meselesine gelebilecek itirazları ön görerek söyleyebiliriz ki evet, mücadele belki kimlikle başlar, ama kimlikle son bulmaz. Devrimci mücadele nihai olarak kimliklere savaş açar çünkü kimlikleri yaratan, atfeden, yeniden üretilmelerini sağlayan devlettir. Devlet bizi sabit bir forma hapsetmek ister, toplumsal, ekonomik, siyasi çıkarları, bizleri sabit bir formun sınırları içinde kodlamasıyla mümkün hale gelir. Kimliksizleşme ise tam da bu kod makinesinden kaçış yollarından biridir.

Nihayet ortaya koymamız gereken şey güçlü bir edim; güçlü bir edim de Sitüasyonist Enternasyonel’in de vurguladığı gibi öncü olmak, yani gerçeklikle aynı hizada olmakla mümkündür. İster bir politik örgütlenme, ister bir sanat inisiyatifi biçiminde olsun asıl önemli olan, gündelik eylemlerimizde hâkim özneleşme kiplerini yeniden üretip üretemediğimizdir.[9] Böylesi bir eyleme biçimi için Sitüasyonistlerin mirasına yeniden bakmak faydalı olacaktır. Onların birincil amacımız diye bahsettikleri, anlık hayat ambiyanslarının inşası anlamına gelen kurulmuş durumlar, her şeyden önce gündelik hayata ilişkindi. Gündelik hayata bu kadar saldırılırken, kapitalist gündelik hayatın dönüşümünü gerçekleştirecek durumların yaratılmasının yanı sıra,  güncel sanatta örgütlenme biçimleri üzerine de düşünmek, çağdaş sanata saldırı haberleri okuduğumuz şu dönemde her zamankinden zaruri görünüyor.

Sitüasyonistler 1957 tarihinde İtalya’da bir rapor yayınlamışlardı. Bu raporda hareket noktası olarak politik tutumun daha net olduğu kolektif bir avangart ön görülüyor. Hemen ardından, oluşturulacak bu kolektif için üç koşul sıralanıyor. Bunlardan ikincisi, deneysel çalışmaların eleştirel niteliğini kaybetmemesi gerektiği üzerinedir. Sanatın mevcut kurumsal yapıları içinde yapılacak tüm deneysel çalışmalar bu eleştirel yönünü kaybedecektir. O yüzden bu yapılar içindeki üretimlere karşı olunmalıdır. Raporun bir yerinde söylendiği gibi, “İçeriği bakımından eleştirel olan bu tür sanat, bizatihi formu bakımından kendini de eleştiriye tabi tutmak zorundadır.” [10] Yani, gerçek bir eleştiri onların düşüncesinin temeli olmakla birlikte, Sitüasyonist Enternasyonel Dergisi’nde söz edildiği üzere Sitüasyonizm’in başarısı, sitüasyonist eserlerden çok gösteri toplumunda bıraktığı tahribatta yatar. Kapitalist gündelik hayatın sert eleştirisinde…

Bir sanat yapıtının her üretimi, egemen varsayımlardan kaçarak bir kaçış çizgisi izler, der Deleuze. Çünkü yazar, yaşamda sabit bir sözce öznesinin güvenliğini paramparça eden, “tahammül edilemez” bir şey görmüştür; bu “tahammül edilemez” olan, ister gündelik yaşamın banalliği, ister berbat bir olay, ister bir felaket olsun,  isterse de kapitalizmin gerçek koşulları ve eşitsizlikleri olsun.[11]

Sanat, aynı zamanda, duyulur olmayanı duyulur kılmaktır. Bu topraklarda gelişecek olan bir Sitüasyonist hareketin başarısı (böyle bir hareket olacaksa şayet) şu belirsizlik hissine, sömürgeciliğe ve faşizme yüzünü dönüp dönmemesine, kapitalist gündelik hayata getirdiği sert eleştirilere ve bu kıyameti, bu tahammül edilemez olanı duyulur kılıp kılmadığına bağlı olacaktır. Yani benim umudum, bir de kendi kaçış çizgilerini yaratan geleceğin Sitüasyonistlerinde.

Son söz niyetine;

Elbette, despotizm altında da sanat inşa edilir. Ama orada elde ettiğimiz düşmanın tanıklığıdır –direniş, özgürlük, umut unsurlarının mucizevi biçimde hayatta kalışı. Dahası bu, kökten dönüşüm için özgürlüğün, yıkıcı eylemin, aşk’ın ortadan kaldırılamazlığının daimi ispatıdır.[12]

Notlar:

[1] John Holloway, Kapitalizmin İçinde, Kapitalizme Karşı ve Kapitalizmin Ötesinde: San Francisco Dersleri, Çev: Utku Özmakar, İletişim Yay.

[2] Jason Read,  Milyonlarca Bloom: Tiqqun ve Negri’de Ontolojinin Edimselleşmesi, Çev: Nalan Kurunç, https://komunizminguncelligi.wordpress.com/2015/10/19/milyonlarca-bloom-tiqqun-ve-negri-de-ontolojinin-edimsellesmesi-jason-read/

[3] Rosi Braidotti, Rosi Braidotti ile Söyleşi, Çev: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/soylesi-rosi-braidotti-ile-cagdas-feminizm-ve-amor-fati-uzerine/

[4] Rosi Braidotti, Rosi Braidotti ile Söyleşi.

[5] Rosi Braidotti, Rosi Braidotti ile Söyleşi.

[6]  Franco Berardi, Ruh İş Başında: Yabancılaşmadan Otonomiye, Çev: Fırat Genç, Metis Yay.

[7] Jason Read,  Milyonlarca Bloom: Tiqqun ve Negri’de Ontolojinin Edimselleşmesi, Çev: Nalan Kurunç, https://komunizminguncelligi.wordpress.com/2015/10/19/milyonlarca-bloom-tiqqun-ve-negri-de-ontolojinin-edimsellesmesi-jason-read/

[8] Franco Berardi, “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir? Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”, Çev: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/gunumuzde-otonominin-anlami-nedir-oznelesme-toplumsal-bilesim-ve-isin-reddi-franco-bifo-berardi-ceviren-nalan-kurunc/

[9] Pierre-Félix Guattari, “Demokratik Merkeziyetçilik ve Kendiliğindenlik”, Çev: Nalan Kurunç, http://www.dunyaninyerlileri.com/demokratik-merkeziyetcilik-ve-kendiligindenlik/

[10]  Dilan Deniz, Bir Avant-garde Hareket Olarak Sitüasyonist Enternasyonal’in Çağdaş Sanata Etkisi, 2010.

[11]  Philip Goodchild, Deleuze & Guattari: Arzu Politikasına Giriş, Çev: Rahmi G. Öğdül, Metis Yay.

[12] Antonio Negri, Sanat ve Çokluk, Çev: Serkan Sönmezgil, Monokl Yay.

It's only fair to share...Share on Facebook85Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer