Kimlik Faşizmi Saplantısı

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Franco “Bifo” Berardi
Çeviren: Nalan Kurunç

Potere Operaio [İşçilerin Gücü], kendini, reel sosyalizmin tarihiyle olan tüm bağlarını koparmış bir hareket olarak açık, hatta provokatif bir biçimde ortaya koymuştu. Aynı şekilde, anti-faşizm geleneğiyle özdeşleştirilmeyi de kesin bir biçimde reddetmişti. Gelgelelim, grubun politik tarihine baktığımızda, 1970 Floransa Kongresi ve Leninci dönüşten sonra Üçüncü Enternasyonal geleneğinin dil ve metodolojilerinin yeniden canlanmasının grubun özgünlüğünü boğduğunu görüyoruz. Ancak şu da bir gerçek ki, Potere Operaio’nun kendi tarihinin ilk safhasında geliştirdiği “işçi sınıfı otonomisi”, “güç” ve “gelişme” kavramları arasındaki ilişkinin kendine özgü anlamı, reel sosyalizmin tarihselci modelinden yine de ayrışabiliyordu.

Potere Operaio’nun savunduğu sosyalist üretim modeli Marksist-Leninist gelenekle de uyuşmuyordu. Sosyalizm, Lenin’in uygulamaya koyduğu NEP (Yeni Ekonomi Politika) dönemiyle kaçınılmaz olarak (Menşevikler bu noktada haklıydı) bürokratik kapitalizme dönüştü, çünkü bu dönem sosyalizmi hem ‘Sovyet erki artı elektrifikasyon=komünizm‘ belgesine eşitliyor hem de Taylorist modeli kucaklıyordu. Potere Operaio, Sovyet modeline, onun feodal-bürokratik karakteri ile toplumsal yapısının çimentosu olan militer aygıtlarına ve böylece emperyalist eğilimine karşı daha güçlü bir refleks geliştirmemişti. Kaldı ki, İtalya’da hiç kimse bununla ilgilenmiyordu.

Ne Castoriadis’in SSCB’nin askeri-hükümetçi karakterini ve yapısal katılığını analiz ettiği Devant la guerre (Paris, Seuil, 1981) çalışması, ne de Isabelle D’Encausse’in İmparatorluğun bir dizi aynılık ve merkezkaç kuvvetinin baskısıyla çökeceğini öngördüğü L’empire en miettes  (Paris, Fayard, 1981) çalışması İtalya’da hiçbir zaman hak ettiği okuyucu kitlesini bulamadı. Reel sosyalizme ve onun krizine yönelik analizler çoğunlukla geleneksel olup formel siyasal alana [politicista] odaklanıyordu. Bu noktada, eleştirel kavrayışın önündeki en büyük engel, İtalyan Komünist Partisi hipokrasisi idi. İtalyan Komünist Partisi, Sovyet rejiminin ‘gecikmelere, hatalara, sapmalara’ dair formülünü on yıllarca tekrar ederek, rejimin yapısal olarak kriminal karakterine sistematik bir biçimde işaret etmeyi reddetti. Ancak, İtalyan Komünist Partisi’nin de aynı tabandan doğduğunu ve uluslararası otoritarizm sisteminin yapısal bir parçası olmak gibi bir fonksiyonu olduğunu da düşünürsek bu oldukça anlaşılır bir şeydir.

Sosyalist rejimlerinin çöküşü, Potere Operaio analizinin öngördüğü olasılıklar ufkuna yerleşmişti. Fakat Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşü ve mevcut tüm enternasyonalist perspektiflerin içinde bulunduğu krizler arasındaki yakın ilişki ve bunun yarattığı kimlik uğruna yürütülen iç savaşın dünya çapında patlak vermesi, Potere Operaio’nun öngörülerine şüphesiz yabancıydı.

Doksanların manzarası ise dünyevi ufku karartan, inisiyatif almış bir kimlik saplantısı olan enternasyonalizm krizine dayanır. Metropolitan kozmopolitizm, sanal bir sınıfla tüm gezegene yayılmış küreselleşmiş ağ ile sınırlı kalmış, insanlığın büyük çoğunluğu, hiper-modern kozmopolitizmin kablolu devresinin dışında bırakılmış ve onun kimlik saplantılarına yakalanmıştır. Geriye kalan yerelcilikler ise vahim bir enerjiye yakalanmaktadır.

Tüm bu göstergeler modern evrenselcilik krizinin başlangıcını oluşturur. Peki, evrenselcilik ne demektir? Evrenselcilikten ancak kültürel farklılıkların ötesinde, evrensel normatif bir güce sahip etik, politik ve varoluşsal bir değer perspektifiyle karşılaştığımızda söz edebiliriz. Diyalektik materyalizm burjuva evrenselciliğine, proletaryan tikelciliğiyle, kendi içinde daha üstün olanın çekirdeğini taşıyan partizan bir çıkarın olumsuz gücüyle, toplumsal ilişkilerin daha tam bir insani biçimiyle karşı çıkıyordu. Fakat bu tikelcilik hâlâ (diyalektik olarak) evrenselci bir anlayışa sahipti. Tutuculukla işçi sınıfının tikelliğini öne sürmek, diyalektik tasavvurda, daha yüksek bir evrenselcilik için şartları hazırlamaktır. Bu ideolojik şema açık bir biçimde Hegelci bir tarihselciliğin kanıtıdır. Ancak bu, enternasyonalizmin ahlaki bir önermeden daha somut olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Mimetik Nasıl Reddedilir by Zafer Aracagök

“Mimetik Nasıl Reddedilir” by Zafer Aracagök

Enternasyonalizm, peşinden gidilecek soyut bir değer değil, işçilerin kapitalizme karşı yürüttüğü mücadelelerindeki ve sınır tanımayan proleter çıkarlarının birliğindeki kolektif bir deneyim gerçekliğiydi. İşçiler tüm dünyada aynı çıkarlara sahiplerdir: giderek artan, bizzat kendilerinin üretmiş oldukları zenginlikleri temellük etme ve ücretli emeğe bağlı olan zamanlarını azaltma. Çemberin bir noktasında daha güçlü olan işçiler, çemberin diğer tüm noktalarında da aynı güçte olan işçilerdir. Bu temel gerçek, seksenlerin kapitalist saldırısının ardından gelen derin kültürel değişimi önceden görmemize izin vermemişti. Sermaye, işçi sınıfı otonomisini yenilgiye uğratmak ve hareketlerin liberter ve anti-üretimci dalgasını geriletmek için, kendini ‘halk’ın yeniden ortaya çıkması biçiminde gösteren geniş çaplı bir saldırganlığın yayılmasına zemin hazırlamıştı. ‘Halk’ın dünya sahnesinde yeniden ortaya çıkışı, işçi sınıfının yenilgisinin bir göstergesidir çünkü ‘halk’, diyalektik yorumlamaya tabi tutulamayacak tikelliktir ve evrensel bir proje içermediği sürece de ahmakça bir nitelik taşır.

***

Toplumsal hareketlerin zirveye ulaştığı zamanlarda faşizm bize tüm biçimleriyle bir hayalet, ölü ve yerinde yeller esen bir dönem ama en çok da acımasız bir baskı aygıtıymış gibi geliyordu. Yeni bir totalitarizm biçimi ihtimalini düşünüyorduk ancak bu sadece ‘sosyal demokrasi’ ve ‘yoğun ve aşırı teknolojik gelişme’ tuzaklarıyla mümkün olabilirdi. Bize göre yalnızca sosyal demokrasi işçi sınıfı hareketini bölebilirdi ve onu reformizme edip devletçiliğe tabi kılarak bizi mahvedebilirdi. Faşistlerin ve diğer suçluların yeniden ortaya çıkması ancak reformist devletin teşebbüsü ve onun verdiği hizmetler sahnesinde olabilirdi. Doksanların senaryosu ise bambaşkaydı. Belirleyici güçler artık sermaye ve işçi sınıfı değildi. Tıpkı aynalar oyunundaki gibi bağlam parçalanarak çoğalmış ve ters yüz olmuştur. Sermaye ve işçi sınıfı hâlâ karşı karşıyadır ancak bu sefer altmışlardaki ilişkilerini tersine çevirerek: sonradan işçilerin eline geçen inisiyatif artık kesin bir biçimde uluslararası finans sermayesiyle yer değiştirmiş durumdadır. Fakat bu esnada iki figür daha sahneye çıkmıştır: virtüel sınıf, yani küreselleşmiş zihinsel emek döngüsü ve artık sınıf; hayatta kalmak için kendisine bir yer ele geçirmek ve küresel gösteride tanınmak için saldırganca baskı yapan, üretim döngüsünün dışında kalan ya da zaten onun hiç parçası olmamış biçimsiz kitle popülâsyonları. Bu yeni biçimlenişte “devrim” sözcüğünün artık hiçbir anlamı yoktur –öte yandan “politik demokrasi” deyiminin de hiçbir anlamı yoktur. Tutarlılık düzlemi, ortak toplumsal dayanakları olmadığı için, artık küreselleşmiş parçalı emek figürlerine özgü etik, imgesel ve izdüşümsel bir tasarım yoktur. Sermaye de tüm bunlar üzerinde yol alır, çünkü hâlâ genelleştirilmiş kodlama faili olmayı sürdürmektedir Ancak, zihinsel emek figürleri de buna eş zamanlı olarak hem kendi yapısı içinde [intima] parçalanmakta hem de teknoloji aracılığıyla dışsal ilişkilerinde küreselleşmektedir.

***

Potere Operaio düşüncesinin ufkunu, kapitalist gelişme ile işçi sınıfı devrimi arasındaki sıkı diyalektik belirliyordu. Komünizm açıkça bu mücadelenin silahıydı: ‘Komünizm, şeylerin mevcut durumunu bozan gerçek bir harekettir.”

Bu diyalektik ardından meyvesini verdi: emeğin fabrikadan özerkleşmesinin gelişmesi, entelektüelleşme, muazzam bir üretim potansiyeli ve küresel yeniden üretim için gerekli emeğin azaltılması. Fakat bu noktada dünya da kendini başka bir ışıkta gösteriyor. Bu ışık, tekil öznelliklerin artık evrensel bir perspektif ürettiği diyalektiğin ışığı değil, sermayenin, toplumun antropolojik ve psiko-kimyasal bileşimine mutajenik etkisine karşı toplumun kendini direnmeye zorlamasıyla ortaya çıkan bozulmanın, gerilemenin endişe verici ışığıdır.

Toplumsal bozulmanın [devolution][1] fark edilebilir bir biçimi faşizmdir. Faşizm, şu tuhaf sözcük, şu belirsiz sözcük … Uzun bir süre otoritarizmin farklı (ve karşıt) biçimlerini, milliyetçi ya da etnik saldırıları vs. tanımlayabileceğim bir kavram bulabilmek için uğraştım fakat bir sonuç alamadım. Umberto Eco’nun ‘Sonsuz Faşizm’[Eternal Fascism] adlı makalesinde dediği gibi; “karakteristikler bir sisteme dâhil edilemezler, çoğu birbirleriyle çelişkilidir ve diğer tipik despotizm ve fanatizm biçimleridir. Ancak bunlardan sadece biri bile faşist nebulayı koyulaştırmak için yeterlidir.”

Umberto Eco, ardından, “Ur-Faşizm”inin [“Sonsuz Faşizm”] temel özelliklerinin bir listesini verir: gelenek kültü, modernizmin reddi, eylem için eylem, farklılık korkusu vs. Bahsedilen bu özellikler ilginç ve yerinde olsa da Eco’nun kendisi de tanımlama çabasının sonunda hüsrana uğrayabileceğinin farkındadır, çünkü asıl mesele kaçmaya devam etmektedir. Örneğin, faşizmin modernizme aykırı olduğu söylendiğinde, tarihsel faşizmin hem İtalya’da hem de Almanya’da toplumun modernizasyonunda rol oynadığının da bilinmesi gerekir. O halde, tatmin edici ve geniş kapsamlı bir tanım yapmazsak, bizi bıktıran her şeyi faşizm olarak tanımlama ve faşizmi basitçe aptallığın ve şiddetin yani kötülüğün bir parçası olarak görme tehlikesini göze alıyoruz demektir. Ve bu elbette hiçbir işe yaramaz çünkü hiçbir şeyi açıklamaz. Çünkü buradaki sorun, belirsiz ve tarihsel olarak oldukça eski olan bu “faşizm” sözcüğünü kullanmakla, son derece muazzam bir yaşam tarzları alanı, davranışlar, ideolojiler ve edinilen önyargılar alanına işaret ediyoruz demektir, son tahlilde de ortak tek bir öğeye: tanımlama saplantısına. Son kertede tanımlama saplantısı, “faşizm” olarak tanımladığımız fenomenler alanının ortak karakteristiğidir yani aynı anda hem kavranılır hem de tanımlanması zordur.

“Faşizm” sözcüğü en geniş kavramsal genişlemesi içinde (tüm topluma yayılan milliyetçilik, dini köktencilik, politik otoritarizm, cinsel saldırı vb…) kimlik, aidiyet, köken ve tanınır olma saplantıları gibi temel saplantıları akla getirebilir. Ve bu saplantı şimdi, büyüyüp, yayılıp, kesin bir biçimde yüzyılımız üzerinde patlamıştır. Çünkü içinde bulunduğumuz yüzyıl, yersizyurtsuzlaşma, kültürel kirlenme ve kimliksizleşme yüzyılıdır.

‘Faşizm’ ortamındaki davranışlara temelde kaynaklık ediyormuş gibi görünen baskı [pressure], kendimizi özdeş, tanınabilir olarak görme ve bu nedenle bir kökene bağlı dil, inanç, ırk gibi temellere yaslanan bir topluluğa ait olarak hissetme baskısıdır. Yalnızca köken aidiyetin kanıtıdır ve bildiğimiz gibi köken bir illüzyon, mit ve az ya da çok paylaşılan fakat yine de gerçek dışı bir niteliktir. Etnik kimlik en az dilsel kimlik kadar vardır. Her birimiz, ne kanıtlanabilecek ne de kimliği doğrulanabilecek türden bir melezlemeler ve etkileşimler tarihinden gelirken, etnik aidiyetler illüzyonuyla; bir başkasına asla tam olarak tercüme edilemeyecek kendi diyalektiğimizi konuşurken de dilsel kavrayış illüzyonuyla karşı karşıyayızdır. Birlikte yaşamak bu esasa dayanır. Ve ne kadar çok etnik tanınırlık, anlaşılırlık ve köken kaygısı taşınırsa o kadar güçlü tanımlama ihtiyacı doğar, ta ki bu bir saplantı haline gelene kadar.

 ***

Tüm bunların sonunda, acımasız olan insan ilişkilerinin hâkim biçimi olarak çıkar karşımıza: tepki [reaction], sermaye gelişimine devredilerek muzaffer bir şekilde yol alırken küresel sinir sisteminin gelişen kısımlarını dışarıda bırakır, onları kristalize eder ve acımasızlık salgılar. Sermaye de değişken emeğe tabi olmakla yeni, muazzam bir teşebbüse hazırlanır: bilişsel etkinliğin tüm döngüsünü ekonomik, teknolojik, psiko-kimyasal ve muhtemelen gelecekte biyo-genetik de olacak çok çeşitli düzeylere bağlı bir otomatikleştirilmiş sisteme dâhil eder. Ancak bu teşebbüs ardında yoğun kalıntılar, muazzam bir insan nüfusu çokluğu bırakır.

Sermaye, birleşik işçi sınıfı otonomisini teknolojik dönüşüme dâhil edip, tüm alternatif bakış açılarını saf dışı bıraktıktan sonra kendisini artık ne yönetilebilecek ne de karşı konulabilecek türden bir otomatik süreçler birikimi olarak dayatır. Tekno-toplumsal ara yüzler, küresel ekonominin dönüşümünü sürekli olarak, önden işaretlenmiş hedeflere ve insan terminallerin tekno-dilsel kılığına kablolanmasına uygun olarak, bir kovan zihne bağlar. Bu noktada biyo-bilgisayar üst-organizma, insanı okur ve onu gürültü olarak dışarı atar.

Bu süreç, kökensel kimliklerden/aidiyetlerden (cinsiyet, din, ırk, milliyet) bütünüyle farksız bir üst-kimlik yaratımına yönelir. Ancak, bu üst-kimlik oluşumu süreci sırasında, muazzam bir insan materyali de dışarı atılır: küreselleşmiş tekno-ekonominin kablolu devresinin dışında kalan insan çoğunluğu. Bu maddi atığın kendini tanımlaması ise, tekrar tekrar yaratılması gereken, özsel bir gerçeklik illüzyonu üzerine kurulu saldırgan inançlar yoluyla gerçekleşir.

Bu durumda, giderek daha çok tutarsız bölgesel projelerle tıka basa dolan, giderek çoğalan bir sefalet ortamı üreten artan zenginlik paradoksunun hükmettiği bir dünyada, varlığın hayatta kalabilmesini sağlayabilecek tek şey kimliğin olumlanmasıdır.

Evrim ufkunda kolektif mutluluk ve özgürlük sorunu geçmişte bildiklerimize bütünüyle asimetrik terimler içerisinden doğuyor. O halde, insan-sonrası çağda insan tekilliği kendini yeniden nasıl üretebilir? Uyum, mutluluk, farkındalık; tüm bunlar kablolu küresel zihin dünyasında nasıl tekilleştirilebilir?

Diyalektik düşüncenin peşinde olduğu evrensellik, tümüyle tikelliklerin kendini bilinçli bir özne olarak kurma kapasitesi ve bu sayede tikeli aştığı bir sürecin sonucuydu. Ücretli emeğin ücretli emek sınıfı tarafından ortadan kaldırılması, tüm parçaların negatif olumlamasından başlayarak bütünün ters yüz edilmesi sürecini ustaca temsil etmişti. Ancak bundan daha kesin başka bir evrensellik biçimi vardır: hiçbir canlı insan tikelliğinin kalp atışıyla ilgisi olmayan mevcut her fragmanı semiyotize eden kodun soyut evrenselliği.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, gayri-insani bir evrensellik, Kod evrenselliği, kendini para, enformasyon ve finans döngüsünde ortaya koyan soyutlamanın evrenselliği ile sona eriyor. Bu nedenle, soyut ve bedenden ayrı kılınmış totalitarizm, evrensel semiyotikleştirme makinesinin yerini almakta. Yüzleşmek gerekirse, insan artığının, bedenin, yeryüzünün, kanın, gelenek ile kimliğin devasa geri dönüşüyle karşı karşıyayız: evrensellik adına olmayan, diğer her bir tikelliğe karşı, tikelliğin kindar ve saldırganca yeniden olumlanmasıyla…

*Derlemede metnin İngilizce çevirisi temel alınmış olup (http://www.generation-online.org/p/fp_bifo3.htm), gerektiğinde orijinal metinle karşılaştırılmıştır.

**Resmini yayınımızda kullanmaya izin verdiği için Zafer Aracagök’e çok teşekkür ederiz.


[1]   Yazar burada devrim (revolution) sözcüğüyle oynuyor. (Ed. N.)