Kaçış Planı: İktidar Oyununa Katılmamak!

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Nizam

Damping kavramı, şirketlerin yeni girdikleri piyasalarda sattıkları malın asli satış fiyatının altında fiyatlanmasıyla,  piyasada etkin oyuncu olma stratejisini anlatır. Bu piyasada oyuncu olmak için yanına bütün piyasa yapıcı bileşenleri alırlar. Sonrasında, piyasada vazgeçilmez bir özne olduğunda ve artık kuralları kendi inisiyatifinde yapabilir hale geldiğinde fiyatlama şirket için karlı bir hale dönüşür bkz. Malboro vb.

İktidar da kendi tesisini sanki böyle bir yolla yapar. Farklı görünümler altında olsa da aynı nitelikte bir sermaye olarak kendini kurar. Ve iktidarı meşrulaştırıcı öznelerinin halk olduğu, kurumsallığı yaratır.

Piyasa yapıcılar, iktidar yapıcılarına ve meşrulaştırıcı makinelere dönüşür. Devlet şirketleşirken, şirketler de devletleşir. Emperyal devlet olarak şirketler iktidarın kurucuları olmayı ancak halkın bu tarz devletleşmesiyle başarırlar. Halk hem müşteri hem üretici hem de iktidarın bedeni olur. Artık iktidarın Fiyat’ı şirketin elindedir…

Mart seçimlerinde bu piyasa/iktidar yapıcı araçlar yine iş başındaydı. Her seçimde olduğu gibi, seçimleri bizi kim yönetecek olarak sundular ve aslında şirketin asli özne kılınması stratejisi olduğunu genel için görünür olmaktan çıkardılar. Ne kadar çok yardımcıları vardı öyle. Partiler, şirket temsilcileri, cemaatler, STK’lar vb. vb.

Uzunca bir süredir seçimleri seçim kılan tek ögenin aslında CEO seçimi olduğu çıplak bir gerçek artık. Toplumun fabrikalaşması/şirketleşmesi ve bu şirketin/fabrikanın her hâlükârda iktidarı CEO’laştıran bir kurumlaşma yarattığı gerçeğini görünmez kılan bir CEO seçimi yapılıyor. Böylece toplumsallığımızın kurucu harcı şirket-devlettir. Ve bugün artık siyasal parti denilen şey, artık bu şu şirket devletin insan kaynakları ve finansal sermaye havuzunu oluşturan bir şirketler konsorsiyumu olarak düşünebileceğimiz bir şirketler ağıdır.

Bütün verimlilik ve tembellik sınıflandırmaları, makul olan olmayan ayrımları, mekanları ve hayatı kuran bütün zeminlerin kararının şirket-CEO’nun tasnifinden geçeceği, kazananın her hâlükârda bu tarz bir devletin olduğu seçimleri, halk arzuyla sahipleniyor. Sonucunda da şirketin dişlileri hızla çalışmalıya devam ediyor.

Artık, İşten çıkarmanın, toplumdışılaşmak ve doğallaşan şirket hayatının ve olanaklarının hepsinden yoksun yaşamak anlamına geldiği bir hayat bizimle paralel olarak yaşıyor. bkz. Hapishaneler. Hapishanelerin bir toplumdan yok edilme mekanizması işlemesi; ve “yok edilen”lerin hapishanelerde böyle bir zulme maruz bırakılma saldırısının yanında ; Hapishane yönetimlerinin de neo-liberal verimlilik ilkelerine göre düzenlendiği, güvenliğinin özelleştirildiği ya da taşeronlaştığı, ‘mahkum emeği’nin bir ucuz emek kaynağı olarak yeniden istihdam döngüsüne sokulduğu bir hapishane düzeni gelişiyor.

Şirket toplumsallaştıkça, depolitizasyon şirketin etik ilkesi oluyor. Herşey verimlilik esasına göre belirleniyor. Ağaç da,hayvan da, insan da ama ele geçirilmiş bütün dünya da… Siyaset teknik bir işlevselliğe indirgeniyor. Ve depolitize bir hal alıyor. Siyaseti yapma hakkı olanlarla olmayanlar arasındaki ayrım keskinleşiyor. Siyaset sınıfının dışında bir siyasallık tecrite tabi tutularak, devlet gücüyle dışlanıyor.

Post Hobbes’çu bir dönem yaşanıyor sanki. Kralın yerine CEO’nun geçtiği, şirketlerin bedeninin herkes olduğu…

Madem her şey ticarileşti, her şey şirketleşti sınıflar kapitalizmin varlık koşulu olarak işliyor; o halde hala temsiliyet üzerinden bir seçme iradesinden nasıl bahsedebiliyoruz?

Aslında gerçek manada,-işlevi tartışılır da olsa- bir temsilci seçiminden ve bunun koşulundan bahsedebiliriz; çünkü seçim üzerinde yapılan bütün manipülasyon, hile vb. uygulamalar oyuncular üzerinden yapılırken iktidarın yapısal olarak oylanmasında sorun yok. Sorun olabilmesi için oy verme iradesinin karşısında oy vermeme iradesinin de güçlü olması gerekir. O zaman seçimlerin varlık koşulu sorgulanır olduğundan, bütün yönetme biçimleri işlevsizleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Mısır’da Tahrir’in geçirdiği farklılıklar üzerinden bir süreç okuması yapılabilir. Tahrir’in üç döneminden bahsedebiliriz; ilk dönemi başka bir hayat mücadelesi yani iradenin temsiliyetine karşı herkesin herkesi yönettiği bir toplumsallığın kurulma gayreti.

İkincisi, Mursi’nin temsiliyetinin geçersizliğine karşı yöneticileri geri çağırma mücadelesi (Demokrasi vurgusuyla çok fazla manipüle edilmeye çalışılan Mursi’nin cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk turda oy kullanma oranı %46.42 idi ve Mursi ilk turda bu oranın sadece 24.78 almıştı. İkinci turda seçime katılım oranı%51.85 ve Mursi bu oranın sadece 51.73’ünü almıştı.)

Üçüncüsü de İktidarın yeniden tesisi olarak Sisi’nin devleti ele geçirme operasyonunun meşruiyetinin meydanı olma. Tahrir’e baktığımızda iktidarın toplumu ele geçirme ve iktidarı toplumsallaştırma stratejisinin -birçok soruna, ortaya çıkan pürüzlere ve elbette çok fazla insanın hayatını kaybetmesi, işkencelere maruz kalması pahasına- işlediğini görürüz.

Küresel sermayenin yeni iktidar modeli bütün sokak hareketlerini de iktidarı meşrulaştıran bir mecraya akıtmak olarak okunabilir. Bu ’68 isyanından sonra isyanın liderlerini ve öne çıkanları sisteme katıp oradan bir kapitalist hegemonya kurma stratejisinin toplumsallaştırılarak revize edilmesi olarak da anlaşılabilir. Bu iktidarın heryerdeliğinin kelimenin gerçek anlamında vücut bulmasıdır.

İktidar her yerdeyse, direniş nerede?

Direnişi öncelikle bir iktidardan ayrılma, iktidar ilişkilerinden kaçma olarak belirleyebiliriz. Madem iktidar araçlarımızı iktidarlaştırıyor ondan kaçmak ve kaçarken yeni silahlar üretmek direnişi tanımlayabilir.

Seçimlerdeki iktidardan kaçışı nerede okuyabiliriz; dolayısıyla hayatı üreten arzu kendisini nerede kurar?

Temsil edilemeyenler

Bu seçimlerde 5,8 milyon insan oy kullanmadı. Oy kullanmayanları tek bir kategoride değerlendirmek mümkün değil elbette. Ama bilmem hangi ildeki, ilçedeki kullanılan oy sayısı kadar dahi olsa bir ilgiyi hak ediyor sanırım. Yani Parti olsalar bu seçimlerin 4. Partisi olacaklardı ve analizler onlardan bir güç olarak bahsedecekti. Ama oyunu, oy kullananlar olarak kurunca kullanmayanları oyun dışı ilan ederek özne tanımına layık görmediler. İktidarın kitabından okunduğunda bu doğrudur elbette. Ama oy kullanmamak fiili olarak iktidarın kitabına girmemek, sözü oradan almak anlamına da gelebilir pekâlâ. Bilinçli veya gayri ihtiyari vb. nedenlerle bunu yapmış olmak işin muhteviyatını değiştirmez. Açıkçası, oy kullanmama tavrının fili olarak bir kaçış tavrı olduğunu söyleyebiliriz. Bu arzunun bir kaçış planı olarak işlemesiyle de bağlantılı okunmalıdır. Bütün kuşatıcı propaganda, yönlendirme, rüşvet vb. bombardımanına ve seçimlerde oy kullanmaktan başka yol yok inancını hâkim kılma gayretlerine rağmen, 5,8 milyon seçmenlik vasfına sahip insan oy kullanmamış; bunun kurucu bir anlamı olmalı.

Bu, Haziran isyanını seçime kanalize etme sevdası için de bir cevap olabilir; isyanın, hayatı olumlayan bir arzunun mecrası olduğu gibi bir cevap mesela.

Oy kullanmama tavrı, Her iktidar atağına karşı sokaklara çıkma cüretine, demokratik özerklik inşa hareketlerine, İşgal evlerine, park ve mahalle forumlarına, bostanlara, yazılanların, söylenenlerin biriktirdiği bilgiye, toplumsal duygulanıma… Eklemlenen bir tavır olabilir.

Elbette, nasıl ki her hareket parçalıysa doğası gereği oy kullanmamayı da bir tümlük üzerinden okumak mümkün değildir. Ama bu tavrın hangi mecraya akabileceğini de gözden kaçırmamalıyız.  Oy kullanmamayı bir kaçış planı olarak, bir nevi işten kaçış gibi kuran bir tavra benzetebiliriz. İş yavaşlatmayı politik olarak işin reddiyle de okuyabiliriz, reformcu bir siyasallıkla da, kişisel rahatlama için yapılıyor oluşuyla da; ama tavır işin kendisinedir. Bunu da gözden kaçırmamak gerekir. Kısaca burada anlatılan mecradır, iz sürmek ve kaçışların kesişmesine olan yönelimdir…

******

Şirketleşen devletlerin işçileşen toplumsallığı üzerine düşünürken bu durumu bir dışsallık olarak kurup bu dışsallığın dışında kaldığımız kurgusuyla hareket edemeyiz. Marks’ın da dediği gibi içinde bulunduğumuz koşullar içinden pozisyon alabiliriz. Heidegger’in Dasein / oradalık olarak tarif ettiği içine atıldığımız dünyadan konuşabiliriz. Bunun neden olduğu her şeyi konuşabilir ama (geçmişi)değiştiremeyiz. Zaten sorunu burada aramak yerine, şimdinin direnişini yaratmak üzerine düşünmeliyiz.

Direnişe, bizi geçmişimizden yakalayıp orada hapsetmeye çabalayan kapitalizmin ve onun kabulünü bize normallik olarak sunan psikiyatrik ve psikanalisttik araçlardan kurtulmanın çarelerine bakmakla başlayabiliriz. İşçileşmeyi, kaygıyla birlikte üreyen kimliklenmeyi vb. her şeyi hayatın idame ettirilmesi için bir zorunluluğa çeviren sermayenin işleyişine çomak sokmakla yani. Bütün duygu yatırımlarını sermaye eksenli kuran araçlardan, bizi kapitalist oyunlarla “çocuklaştıran”, acı veren eylemlerinden ve bizi kapitalizme bir bağımlılık ilişkisine sokan her şeyden kurtulmak için yaratıcı emeği iş başına çağırmaktan başlayabiliriz…

Kapitalizm, yap emir kipiyle kendini üzerimizde kurarken, yapmıyorum demek her şeyin başlangıcı olabilir. Oy kullan çağrısına, oy kullanmıyorum demek bir direniş potansiyeli olabilir. Ama ancak, hayatın yaratıcı kuruculuğunun ağına eklemlendiği ve kapitalizmin bir kâbus gibi üzerimize çökmesine karşı bir direniş olabildiği takdirde…