İkinci Geliş

Browse By

Franco “Bifo” Berardi
Çeviren: Evren Yurttaş
Düzelti: Diyar Saraçoğlu & Son Okuma: Nalan Kurunç

Neyin İkinci Gelişi?

Batakhanelerin birinde oturuyorum,
Elli İkinci Sokak’ta
Kararsız ve korkmuş
Makul umutlar sona ererken
Sahtekâr bir on yıla dair:
Öfke ve korku dalgaları
Yeryüzünün parıltılı ve
kararmış topraklarında dönüyor,
Özel hayatlarımızı saplantı haline getirerek;
Ölümün ağza alınmaz şöhreti,
Eylül gecesini rahatsız ediyor.
-W. H. Auden, “Eylül 1939”

1919 Versailles Kongresi, modernliğin siyasi manzarasının tamamen bir dünya-manzarası1 olarak şekillendiği an olarak görülebilir.

Aynı yıl, William Butler Yeats -savaş sonrası kıyamet günleri bağlamına atıf yaparak- toplumsal düzenin çöküşü ve medeniyet ayrışması hakkındaki şiiri “İkinci Geliş”2i yazdı.

“Her şey yıkılıyor, bel vermiş ortadirek;/Kargaşalık salınmış yeryüzüne”

Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonraki yıllarda, Yeats, dünyaya salınmış acılı “kana bulanmış” kaostan bahsediyor ve İsa Mesih’in ikinci gelişinin bir işaretini görüyor.

Yeats’i bugünün, 2017’nin bakış açısından okuyorum ve sözlerini, savaşı sonlandırmayı ve sömürüyü dünya tarihinden söküp atmayı hedefleyen fakat, bedbaht bir totaliter baskı rejiminin yaratılmasıyla neticelenen Rus Devrimi’nden yüzyıl sonra, teolojik olmayan bir şekilde yorumlamak istiyorum.

Komünizmin ikinci gelişi, Leninist kuvvet ve Bolşevik baskıyla, siyasi diktatörlükle hiçbir ilgisi olmayan bir zeminde vuku bulacak. Komünizmin ikinci gelişi, kapitalizmin (ve teknolojinin kapitalist kullanımının) insan zihninde yarattığı travmanın bir etkisi olarak vuku bulacak. Ekonomik rekabet ve saplantılı birikim, şiddeti, hayal kırıklığını ve savaşı tahrik etmiştir. Bu durumda Komünizmin anlamı, kendimizi mülkiyete ve ücretli emeğe dair hurafelerden kurtarmaktır. Zenginliğin yeniden bölüşümü ve toplumsal zamanın ücretli emeğin tehdidinden özgürleşmesi: Geleceğin başka anahtarı yok.

2016’da vuku bulanlar (Brexit, Trump’ın zaferi, Avrupa’da milliyetçiliğin yayılması, iç savaşın küresel dünyaya yayılması), modern çağdan miras alınmış zihinsel dünya haritasını tehlikeye atıyor. Bu, Zbigniew Brzezinski tarafından Haziran 2016’da The American Interest‘te yayınlanan “Küresel Düzende Safların Yeniden Belirlenmesine Doğru” başlıklı bir makale tarafından teyit edildi.3 Brzezinski, bu yılın Mayıs ayında gerçekleşen ölümüne kadar, Amerikan düzeninin onlarca yıldır yetkili bir temsilcisi olan, önde gelen bir dış politika entelektüeliydi. Brzezinski’ye göre, Daeş (Işid), bu yüzyıla damgasını vuracak olan gezegensel bir terörist savaşın yalnızca başlangıcı. Brzezinski, Batılıların, beş yüz yıldır süren yağmacılık, katliam ve aşağılanma sonrasında dünyanın sömürgeleştirilmiş halklarının, dini ve ulusal savaşlara her yerde girişerek intikam almaya başladıklarını fark etmeye mecbur olduklarını söylüyor. Dünyanın ezilenleri, ölümcül ve kitlesel yıkım silahlarının erişilebilirliği nedeniyle şimdi intikam alabiliyorlar. Yüzlerce yıldır süren yağma ve aşağılama yüzünden mağdurlar tepki gösteriyor. Öte yandan son otuz yıldaki finansal saldırganlık yüzünden yoksullaşan Batılı beyaz işçiler toplumsal intikam almak istiyor ve küresel bir ırk savaşı başlatıyor. Uluslararası bir bakış açısından, bu en kötü senaryo -insan türünün yenilgisi için mükemmel bir reçete.

Donald Trump’ın zaferi, beyaz işçi sınıfının neoliberal sola karşı intikam almak için ödemeye razı olduğu bedeldir. Aşağılanmış insanlar bazen, kendilerini aşağılayan baş kişi ile özdeşleşmeye karar verirler. Aşağılanan beyaz Amerikalı işçiler, kendilerini aşağılayan neoliberal seçkinleri aşağılayan kişi olduğu için Trump’u seçtiler. Şöyle düşünmektedirler: O bizim adamımız zira bizi aldatanları aşağılamayı en iyi bilen odur.

Kaçınılamayan ve Öngörülemeyen

Yüzyılımızın kristal küresinde, savaş ve sömürüde bir artışı görmek kolaydır. Fakat kaçınılmaz olanın genelde gerçekleşmediğini unutmamalıyız, çünkü tarihte galip gelen öngörülemeyendir.

Entelektüeller olarak ilk görevimiz, kaçınılmaz olanı tanımlamaktır. Canavarın gözlerine dosdoğru bakmamız gerekiyor. Ancak aynı anda, yeni bir düşünce ve yeni olasılıklar açan, oyun değiştirici olayın öngörülemez olduğunu hatırlamak zorundayız. Bir sistem ne kadar karmaşık olursa, marjinal bir kültürel eğilimin ya da bilinmeyen bir teknik keşfin geniş çaplı etkilerini o kadar az tahmin edebiliriz.

Bu nedenle, umutsuzluk duygularımıza rağmen, düşünme sanatını ve felsefi hayal gücü sanatını kullanmayı bırakmamalıyız. İletişim ve hız çağında, düşüncenin eski bir alışkanlık olarak gözden düştüğünü biliyorum. Düşünce, etkisiz ve süs olarak görülüyor. Ancak bu kaçınılmaz olanın bir parçası.

Düşünmeyi bırakmamalıyız, zira öngörülemeyenin yakında düşünülmesi gerekebilir ve bu bizim işimiz, görevimiz: kıyametvari travma zamanlarında düşünmek.

Bu nedenle, enternasyonalizm kelimesini tekrar etmeyi bırakmamalıyız.

Enternasyonalizmin ne olduğunu bilirsiniz.

Lenin, “bulutların fırtına getirmesi gibi kapitalizm de savaş getirir” diye yazdığında Birinci Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz olduğunu biliyordu ve bu kaçınılmazlığın yalnızca öngörülemeyen tarafından bozulabileceğini de biliyordu: işçi devrimi. 1914’te Fransız ve Alman sosyalistleri vatanseverlik retoriğine karşı koyamayıp, ulusal savaşı kabullenerek savaş kredilerine oy verirken, Lenin savaşa hayır demişti. Ben hiçbir zaman bir Leninist olmadım, ancak 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda Lenin’in haklı olduğunu inkar edemem.

Benzer bir şekilde bugün de, savaşın kaçınılmazlığına rağmen, savaşa hayır demeliyiz. Askerden kaçmayı ve boykotu örgütlemeliyiz; savaşı üreten sistemin yıkılışını hazırlamalıyız. Enternasyonalizm, ahlaki bir değer veya ideoloji değil, basit bir olguya dair materyalist bir anlayıştır: dünyanın işçileri, ortak bir çıkarı paylaşmaktadır, ki o da, ürettiklerinde öncekine göre daha fazlasına sahip olmak ve daha az çalışmaktır.

İşçiler ancak bir toplumsal çatışmada birleştiklerinde kazanabilirler. Milliyetçi anlayışla tutsak edildiklerinde, ulusal cepheler hızla çoğaldığında, savaş yayılır ve işçiler, Alman ya da Fransız, Amerikan ya da Rus olsunlar, her şeyi kaybederler. Zamanımızın yükselen milliyetçiliği işçi sınıfının uğradığı yenilgilerin bir sonucudur; Neoliberal sol tarafından gerçekleştirilen ihanet, işçi sınıfını tüm siyasal savunmalarından mahrum etti. Neoliberal sol, işçilerin yenilgiye uğramasının, toplumun yoksullaşmasının ve şimdi insanları ilerici değerlere karşı çeviren aşağılanmanın sorumluluğunu taşıyor. İşçiler soldan (ve haklı olarak) nefret eder, çünkü sol finansal saldırganlık ve neoliberal kozmopolit konformizm ile tanımlanmaktadır.

Tony Blair şimdi geri dönmeye çalışıyor. İngiliz halkına Brexit’in bir hata olduğunu ve hatanın düzeltilmesi gerektiğini söyleyen bir mesaj yazdı. İngiltere’ye davranışlarına çeki düzen vermek için yardıma gelecektir. Nigel Farage ve Tony Blair arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım, Farege’yi seçmezdim, ama Blair’ı da seçmezdim. Blair ve Blaircı sol, demokrasiye olan bütün güveni yok etmiştir.

Masumiyet Töreni

Her şey yıkılıyor, bel vermiş ortadirek;
Kargaşalık salınmış yeryüzüne,
Yükseliyor kana bulanmış sular, ve her yerde
Sulara gömülüyor masumiyetin töreni;
En iyiler her türlü inançtan yoksun,
Oysa yoğun bir tutkuyla esrik en kötüler.
-W. B. Yeats, “İkinci Geliş”

“Sulara gömülüyor masumiyetin töreni” dizesi bana masum insanların, Batı tarafından ateşlenen savaşlar yüzünden boğulduğu Akdeniz’de her gün olan biteni düşündürüyor. Bu, elbette bir serbest çağrışım; Yeats, postmodern zamanlarımızda, Avrupa-Akdeniz’de savaşın ve göçün neden olduğu trajediyi hayal dahi edemezdi.

Avrupa bilinci, olan bitenin anlamını inkar etmektedir. Akdeniz sahilindeki her yerde toplama kampları AB parasıyla inşa edilmiştir. Türkiye’de, Libya’da, Mısır’da, el-Sisi ve Erdoğan gibi yönetimler tarafından yönetilen ülkelerde mülteciler, Avrupalıların topraklarında barındırmak istemediği toplama kamplarında gözaltına alınıyor, işkence görüyor, köleleştiriliyor, öldürülüyor. Auschwitz, Akdeniz’in kıyılarında inşa aşamasındadır.

1940’lı yıllarda Avrupalıların çoğu Auschwitz’i bilmiyordu ve bilemezdi. Şimdi biz biliyoruz. Şimdi Avrupa’daki herkes toplama kamplarının geri döndüğünü biliyor. Avrupalılar korkuyu dışsallaştırmayı, Avrupa’daki çocukların gözlerinden uzak cellatlara ödeme yapmayı tercih ediyor. Nazizm dışsallaştırılmıştır.

Yeats şiiri, keyfi çağrışımlarına rağmen anlamlı olanı serbest bırakır: şiir tam da bunu yapar. Anlamlı keyfilik, şiirin aklımıza sunduğu hediyedir. Anlam oluşturma sürecindeki mutlu tesadüf. Şiirsel muğlaklık, kavramsal keşiflere, şu anda göremediğimiz diğer olası toprakları hayal etmeye götüren titreşimsel koşuldur. Avrupa-Akdeniz’de olan bitenin üstesinden, siyasal olarak gelinmeyecektir. Siyasal karar kudretsizdir. İhtiyacımız olan şey, siyasetin ötesinde bir insan empatisinin yeniden harekete geçirilmesidir. Siyasal-öncesi, post-siyasal ya da meta-siyasal -bilmiyorum. Avrupalıların çoğunluğu son yıllarda Akdeniz’de boğulan binlerce kişiyle empati kuramıyorlarsa, tehlikeli bir şekilde hastadırlar. Finansal kapitalizmin hayatlarında ürettikleri uzun süren yoksullaşma yüzünden hastadırlar. Kayıtsızlık (apati), depresyon ve korku gibi koşullarda, hükümetlerin siyasal aklı karar veremez. Göç ve umutsuzluk dalgası, lanetli kıtasal-kalemizin sahillerine vurmayı bırakmayacaktır.

Sınır

“İyiler her türlü inançtan yoksun,/Oysa yoğun bir tutkuyla esrik en kötüler.”

En iyiler? Yeats’in yazdığı en iyiler kimler? Yardım etmeye çalıştıkları korkmuş insanlar tarafından öldürülen Vittorio Arrigoni ve Rachel Corrie gibi insanları düşünüyorum. Onlar “insan kalmak” isteyen kültürel göçebeler topluluğunun bir parçasıydı. Bazen “hareketler” olarak adlandırılan ani kümelenmelerle bir araya gelen bu kültür göçebeleri inananlar değillerdir ve herhangi bir hakikate aitmiş gibi davranmazlar. Şüpheci ve ironiktirler; dogmaları, inançları ve önyargıları umursamazlar; bu yüzden ironik ve hoşgörülü bir bakışla gerçekliğe bakarlar.

Wittgenstein dünyamızın sınırlarının dilimizin sınırları olduğunu söyler. Şiir, bu sınırların üstesinden gelen bir sözcelemdir. Dil, dilin sınırlarını sorguladığında şiir vuku bulur. Şiir, bu sınırlar sınırlı bir dilin ifade edemediği bir anlamın aşırılığı ile aşıldığında vuku bulur. Toplumsal bilgi ve teknolojinin potansiyel zenginliği, finansal kapitalizmin semiyotik konteynırlarıyla sınırlıdır ve onlar tarafından saptırılır. Finans, zenginliği, sefalet, eşitsizlik ve soyut birikim haline dönüştüren, insan etkinliğinin semiyotik bir dönüştürücüsüdür. Bu, aşmaktan aciz olduğumuz bir sınırdır. Her şeyden önce semiyotik bir sınır.

Mevcut emek, bilgi ve teknoloji bileşiminde kayıtlı olanı görmüyoruz, çünkü dilimizin, batıl inancımızın sınırları ile sınırlıyız: ücretli emeğe dair batıl inanç. Mümkün olan konusundaki vizyonumuz, birinin, eğer hayatta kalmak istiyorsa, günde sekiz saat çalışması gerektiği peşin hükmü ile sınırlıdır. Üstesinden gelmek zorunda olduğumuz sınır budur ve şiir, bu üstesinden gelişin araştırılmasının vuku bulduğu yerdir.

Computer World‘de yer alan 2014 röportajında Larry Page, Google’ın mevcut mesleklerin yüzde 50’sinin yerini alabilecek akıllı cihazlara zaten sahip olduğunu söyledi. Silikon Vadisi mevcut yeniliklerini uygularsa, mevcut mesleklerin yüzde 50’si yarın kaybolabilir. Bu, günde sekiz saat çalışmanın mantıklı olmadığını ima etmektedir.

Herkesin çalışması gerektiğine ve tam istihdamın bir gün garanti edileceğine dayanan güçlü söylemi dinlemeye alıştırıldık. Bu, tüm adayların dünyadaki bütün seçimlerdeki ikiyüzlü söylemi: iş sözü veriyorlar. Fakat bu imkânsızdır zira iş artık gerekli değildir. Bu, iktidarın söylemek istemediği basit hakikattir ve biz de göremiyoruz.

İnsanların ancak bir işleri varsa, ancak hayatlarını maaş kazanarak harcarlarsa, hayatta kalacaklarını ve çocuklarını yetiştirebileceklerini düşünmeleri bekleniyor. Ancak insanlar, emeklerine artık ihtiyaç duyulmadığını, göçmenlerin ve robotların işlerini alabileceklerini öğrendiklerinde, kafayı yerler. Saldırganlaşır ve yabancı düşmanı olurlar. Ulusun, Ulusa ait olanların bütün hayatları boyunca ücretli köle olma ayrıcalığına sahip olacağı denli güçlü olmasını vaat eden bir faşiste oy verirler. Trump’a oy verenler şunları düşünüyordu: “Bazı Meksikalılar ya da bazı robotlar işimi çalacak.”

Sorun şu ki, işiniz yararsız. Artık, endüstrileşme çağında olduğu gibi zamanınıza ihtiyaç duyulmuyor. Ancak bu basit hakikati göremiyoruz, zira dilimizin sınırlarının ötesine geçemiyoruz. Acilen yeni bir emek zamanı bölünmesi [division of labor time]4 geliştirilmelidir. Hedef, mevcut emek bileşimini savunmak değil, yeni bir tanesinin imkânını serbest bırakmak, genel zekayı özgürleştirmek, bilim, teknoloji ve sanata dair gücü dilimizin, işe dair hurafenin sınırlarından özgürleştirmektir.

İroni ve Dilimizin Sınırı

Yeats, “En iyiler her türlü inançtan yoksundur” diyor. Roma’ya gelerek hakikatin nihai kuruluşunu vaat eden eski Alman papası Joseph Ratzinger’i, Papa 16. Benedict’i düşünün. Ratzinger, bir entelektüel ve mutlak hakikatin savunucusuydu. Sağ kanat Katolikler onun tahta çıkışıyla cesaretlenmiş hissettiler. Şöyle demişti: “Tanrı birdir ve hakikat de birdir.” Filozof Ratzinger, Bavyera Regensburg’da yaptığı en iyi bilinen konuşmasında, modernitenin vebası olarak gördüğü göreceliği kınadı.

Nanni Moretti’yi genel olarak beğenmiyorum, ancak 2011’de yönettiği film olan Habemus Papam‘ı severim. İnsanlığın kırılganlığı hakkında, özellikle de papa seçilen bir insanın kırılganlığı hakkında bir film. Filmde Cardinal Melville (Michel Piccoli oynuyor) seçilmiş papadır. San Pietro Meydanı’nda toplanan devasa bir kalabalığa ilk konuşmasını vermesi beklendiğinde, söyleyecek bir şeyi olmadığını anlar. Birdenbire, dünyanın gerçekliğiyle boğulur ve mırıldanır: “Konuşamam”. Sonra (Nanni Moretti’nin kendisi tarafından canlandırılan) bir psikanaliste gider. Papa, depresyondadır zira gizlemeye çalıştığı hakikati görür: dünyada hiçbir hakikat yoktur.

Şubat 2013’te Joseph Ratzinger, Michel Piccoli’nin ayak izlerini takip etmeye karar verdi. Ratzinger beş asır sonra istifa eden ilk Papa oldu.

Bugün, gerçek ile imgelem arasındaki ilişki, giderek Jean Baudrillard’ın hayal edebileceğinden dahi daha fazla karmaşıklaşmaktadır. Gerçek papa, papayı taklit eden aktörü taklit eder ve doğruyu söyleme sorumluluğunu sürdürecek kadar güçlü olmadığı karanlık hakikatini kabul eder; zira hakikatin, kendisini ıskaladığını hisseder.

Açıkçası bu, entelektüel cesaret ve ahlaki alçakgönüllülük niteliğindeki Ratzinger’in istifasına ilişkin yalnızca benim yorumumdur. Tanrı tarafından Kutsal Ruh aracılığı ile seçilen bir papanın istifa kararı nasıl anlaşılabilir? Sanırım tek olası yorum, Benedict depresyondaydı ve içtenlikle Tanrı ile konuşup alçakgönlülükle kendi samimi kıyametini ortaya koydu.

Depresyon suçluluk hakkında olmadığı gibi, akıl yürüten zihnin sınırlandırılması da değildir. Depresyon, akıl yürütmenin arzudan ayrılmasıdır.

Daha sonra Mario Bergoglio papa seçildi ve Katolik Kilisesi tarihindeki ilk Papa Francis oldu. San Pietro Meydanı’na bakan pencereye gitti ve “Buonasera. Ben dünyanın sonundan gelen adamım” dedi. Finansal kapitalizm canavarının harap ettiği bir ülke olan Arjantin’i kastetmişti. O andan bu yana, kıyamet Bergoglio’nun edimleri aracılığıyla parlamaktadır, zira, sonla yüzleşmeye cesaret eden biridir. Francis, dünyanın sonundan itibaren teolojide yeni bir yol açıyor.

Seçiminden kısa süre sonra Civiltà cattolica dergisine röportaj verdi. Röportajda üç teolojik erdemi yansıtmaktadır: inanç, umut ve hayırseverlik. Bergoglio’nun sözlerine dair yorumum, bugün Hristiyanlar için asıl sorunun ne inanç ne de hakikat olduğudur. Çok daha acil bir şey: Hristiyanların odak noktası günümüzde hayırseverlik, merhamet, İsa’nın yaşayan varoluşu olmalıdır. Bergoglio’nun sözleriyle Kilise, bir savaş hastanesi olarak düşünülmelidir.

Buna bazen “merhamet” denir. Buna bazen “dayanışma” denir. Deleuze ve Guattari, Felsefe nedir?‘in girişinde “Dostluk”tan bahsederler. Dostluk nedir? Ortak bir dünya, ironik sözcelemlerin ve beklentilerin bir dünyasını yaratma yeteneğidir. Dostluk, zaman içerisinde ortak bir yol yaratma imkânıdır. Zapatistalar’ın, şair Antonio Machado’nun aktararak söylediği gibi “Caminante no hay camino el camino se hace al andar.” Yolu yürüyerek yaparız. Hiçbir hakikat yoktur, hiçbir anlam yoktur, ancak hakikat yokluğunun uçurumunun ötesine bir köprü yaratabiliriz. “En iyiler her türlü inançtan yoksundur” demek, iyilerin ironiye, birçok anlam seviyesine uyum sağlamayı amaçlayan iddiasız bir dile sahip olması demektir. İronik gülümseme aynı zamanda empatiyi, sahip olmaksızın yaşamın güvencesizliğini paylaşma yeteneğini de içerir. İroni empatiden ayrıldığında, güvencesizliğin hafifliği ve zevkini kaybettiğinde, kinizme döner. İroni empati ve dayanışmadan koparsa, depresyon ruhu ele geçirir.

Semiyologlar için, kinizm ve ironi ilişkilidir, çünkü hakikatin var olmadığı varsayımını paylaşmaktadırlar. Ancak, semiyolojinin ötesine geçmeliyiz: İki kavram farklıdır; zira ironik kişi, inanmayan, ancak empatik olarak ortak anlayış zeminini hisseden biridir. Kinik kişi, zevkle temasını kaybetmiş ve iktidara inanan kişidir, zira iktidar tek sığınağıdır. Kinik kişi gerçekliğin iktidarına inanırken, ironik kişi gerçekliğin aklın, iç içe geçmiş birçok zihnin bir izdüşümü olduğunu bilir.

Filozoflar Tanrı’nın öldüğünü ve yorumlarımız için hiçbir metafizik temel bulunmadığını fark ettiklerinde, farklı etik tutumlar ortaya çıktı. Bir duruş saldırganlık ve Wille zur Macht‘ın [güç istenci] şiddet uygulamasına dayanıyordu: Dünyada hiç bir hakikat yok, fakat ben senden daha güçlüyüm ve gücüm hakikati kuran gücün kaynağı. Bir başka duruş da ironiydi: dostluk ve eşitlikçi paylaşım, anlamın cehennemî yokluğu karşısında bir anlam köprüsü inşa edebilir.

Biyoritm ve Algoritma5

Depresyon farklı şekillerde gelişebilir: Amerika’nın şu andaki gerçekliğine bakarsanız, depresyonun hakim evriminin Donald Trump olduğunu görürsünüz.

Yeats, “Oysa yoğun bir tutkuyla esrik en kötüler” diyor. Aidiyet ve kimlik inancı, tutkulu yoğunluğun sahte zeminidir. Aidiyet, bireyler arasında doğal bir ontolojik veya tarihsel uyumluluk zeminini ima eder. Bu nedenle aidiyet, şiddet ve boyun eğme anlamına gelir. Eğer ait olmak istiyorsan, uyumluluk kurallarını kabul etmelisin. Kimlik, bu uyumluluk ve itaat sürecinin sonucudur. Tutkulu yoğunluk, aşağılanan kişilerin can attığı kimliğin temelidir. Ancak kimlik varoluşa, dönüşüme, oluşa ve zevke karşı korunmalıdır; çünkü zevk kimliksizliktir [dis-identity]. Kimlik, ötekine karşı şiddet yoluyla ileri sürülen bir aidiyet simülasyonudur.

“Belli ki İkinci Geliş kapımızı çalıyor./… Koca bir görüntü tırmalıyor gözümü/Evrensel Ruh içinden.”

Yeats 1919’da İsa Mesih’in tekrar gelmesini bekledi. Ancak takip eden on yıl içinde İsa Mesih geri gelmedi. Hitler geldi.

O halde sormalıyız: Şimdi ne olacak?

Mevcut durumu ritmin bakış açısından tekrar çerçevelemeye çalışacağım. Özellikle, algoritma ve biyo-ritm hakkında bir şeyler söylemek istiyorum.

Ritm zamanın tekilleşmesidir. Ritm, kozmik nefes alma ile uyum içindeki tarama zamanıdır. Ritm, nefes alan tekilliğin, çevredeki kaosla uyum sağlamasını amaçlayan titreşimdir. Şiir, yeni anlam kıtalarına yol açan hatadır.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Wilhelm Fliess tarafından hazırlanan biyokimyasal teori genel olarak sözde-bilim olarak kabul edilse de, ben metaforik içerimleriyle ilgileniyorum. Organizma titreşimli maddelerden oluşur ve organizmanın titreşimleri diğer çevreleyen organizmaların titreşimleri ile ritmik bir ilişki içine girer. Bilinçli ve duyumsal organizmaların bağlaşımı titreşen bir ilişkidir: bireysel organizmalar ortak bir ritim, ortak bir duygusal zemin arar ve bu arayış, mümkün (veya imkânsız) bir sintoni ile sonuçlanan bir tür salınımdır.

Biyo-ritm’in bağlayıcı [conjunctive] alanı içerisinde, anlamlandırma ve yorumlama süreci titreşimsel bir süreçtir. Anlamlandırma süreci bileştirici [connective] makineler tarafından işgal edildiğinde yeniden biçimlendirilir. Bir indirgeme anlamına gelen bir şekilde değişir: algoritmanın sözdizimsel mantığına bir indirgenme.

“Algoritma” kelimesi, Arap matematikçisi Al-Khwarizmi’nin (yani, Khwarazm’ın yerlisi) adından gelmektedir ve bu eser Batı’ya karmaşık matematiği tanıtmıştır. Bununla birlikte, farklı bir etimolojiyi ve farklı bir anlamı tercih ediyorum. Benim için “Algoritma”, acı anlamına gelen, Yunanca algos kelimesiyle ilgilidir. Dahası, İngilizce “algid” sözcüğü hem fiziksel hem de duygusal olarak soğukluğa [frigidity] gönderir. Dolayısıyla “algoritmanın” soğukluk ve acı ile ilgisi olduğunu öne sürüyorum. Bu acı, organizmanın büzülmesi, sözcelemin titreşimsel etkeninin katılaşması ve tecrübenin sürekliliğinin hesaplamanın [computation] emrine indirgenmesiyle sonuçlanır. Toplumsal birbirine bağlanma [concatenation], bileştirici makineler aracılığıyla sağlandığında, insan failliği yeniden-biçimlenme sürecine girer.

Hiçkimse gerçekten insan failliğinin ne olduğunu veya failler olarak icrada bulundukları söylendiğinde insanların ne yaptığını gerçekten bilmiyor. Her analiz karşısında, insan failliği bir tür gizem olmayı sürdürür. İnsan failliğinin nasıl çalıştığını bilmiyorsak, insan-olmayanların işaret ettikleri süreçlerin nitel olarak farklı olduğuna nasıl emin olabiliriz? Bir toplanış, kendi faillik kapasitesini, onu oluşturan materyallerin canlılığına borçludur. Bu, Çin geleneğinde shi olarak adlandıran topluluksal faillik [congregational agency] gibi bir şey. Shi söylemde yakalaması genellikle zor olan bir şeyi aydınlatmaya yardımcı olur: yani, insani inisiyatiften değil, bunun yerine tam da şeylerin tertip edilişinden [disposition] kaynaklanan potansiyel türü. Shi, şeylerin belirli bir düzenlemesine özgü tarz, enerji eğilimi, yörünge veya canlılıktır [élan]. Başlangıçta askeri stratejide kullanılan bir kelime olan shi, modlar, rüzgarlar, tarihsel eğilimler ve silahlı kuvvetler konfigürasyonunun shiyini okuyabilmesi ve sonra onları kullanabilmesi gereken iyi bir generalin tanımında çıkar ortaya: shi, içindeki belirli herhangi bir unsurdan ziyade mekânsal-zamansal bir konfigürasyondan kaynaklanan dinamik bir kuvveti isimlendirir. Bir toplanışın shisi, titreşimlidir.6

Algoritma toplumsal birbirine bağlanma sürecine girdiğinde, etkileşim tarzları bir yeniden biçimlendirme sürecine girer ve algoritmik mantık titreşen birbirine bağlanmayı istila eder ve boyunduruk altına alır. Algoritmanın semiyotik sürece sokulması, semiyoz ve yaşam sürekliliğini parçalamaktadır. Bileştirici alanda, yorumlama, gizli devletlerin sözdizimsel olarak tanınmasına indirgenir. Titreşimsel gösterge, belirsizlik ile ironiyi çözme [decode] ve yorumlama becerisini kaybetme noktasına kadar pekiştirilir. Ardından, fark tekrarlama kurallarına göre yorumlanır ve şiirsel yanlış anlamayı (veya hiper-anlayış) mümkün kılan belirsizliğe son verilir. Semiyosfer, algoritmaya göre yeniden biçimlendirildiğinde, biyo-ritmin titreşim niteliği boğulmaktadır. Nefes alma, semiyotik mübadeleden sürülür ve şiir -yeni kıtalar keşfetmeye yol açan hata, yeni hayal ve yeni ihtimaller içeren fazlalık- dondurulur. Guattari’nin kaosmik spazm dediği şey budur.

Gestalt Düğümü ve Kaos

Felsefi olmayan bir dille, burada bahsetmek istediğim şu anki kudretsizliğimiz. Bilişsel etkinliğimiz, bileştirici sözdiziminde yakalanmakta, toplumsal beden tarafından ayrıştırılmış genel zekâ, algoritmada yazılı mantığa göre genişlemekte ve üretilmektedir. Dünya genelinde, milyonlarca bilişsel işçinin işbirliği kapitalizmin algoritmik biçimine yakalanıyor: bilgi ve teknoloji, hakim paradigma olan gestalt tarafından yönetiliyor ve içeriliyor.

Bir gestalt sadece bir form değildir; o, gestaltın kendisine göre formlar üreten bir formdur. Belirli bir gestalt bize görsel uyaranların çevreleyen akışında belirli bir şekil görme imkânı verir. Aynı şekilde, bu gestalt aynı görsel uyaran akışı içinde başka bir şey görmemizi engeller. Bir gestalt, bir görüş [vision] kolaylaştırıcısıdır ve aynı zamanda bir görüş (ve genellikle algılama) engelleyicisidir. Mevcut siyasal problemimiz bir yakalanmaya ve kurtulmaya [entanglement and disentanglement] dair bir gestalt ile açıklanabilir. Biyoritim, algoritmadan nasıl kurtulabilir ve sonunda algoritmayı kendisi yeniden programlayabilir mi?

Deleuze ve Guattari, Felsefe nedir?‘in son bölümü olan“Kaostan Beyne”de yaşlanma hakkında konuşurlar. Esasen yaşlanma, kaos tarafından işgal edilmek demektir: yaşlanan beynin çevreleyen kaosu incelikle işleme konusundaki yeteneksizliği büyür.

Çok hızlı, çok hızlı– beynimin çevresindeki infosfer, duygusal ve eleştirel ince işlemeler için çok hızlı hareket ediyor.

Yaşlanma, günümüzün tanımlayıcı bir özelliğidir. İnsanlar daha uzun yaşıyor ve daha az çoğalıyor (bazı Müslüman ve Afrika ülkeleri hariç). Beyaz ırkın demografik düşüşü, artan, öncelikle ve en baştan kudretsiz bir üstünlük olan tepkisel üstünlük dalgası için bir açıklamadır. Bu hassasiyetten dolayı Trump kazandı.

Obama, “Evet, yapabiliriz” diyerek öne çıktı. Ancak Obama yılları kudretsizlikle damgalandı. Bu kudretsizlik, hayal kırıklığı ve öfkeyi, en nihayetinde korumacı faşizmi besledi. Bu kudretsiz öfkeden kurtulmanın bir yolu var mı? Travmayı nasıl iyileştirebilir ve mevcut kıyametin post-travmatik etkilerini nasıl aşabiliriz?

Teorik dikkatimizin odak noktasını, siyaset alanından nöroplastiklik alanına kaydırmalıyız. Genel zekanın nörolojik olarak yeniden çaprazlanmasını sağlamak için teknik platformlar yaratmalıyız.

Bu perspektifi komünizmin ikinci gelişi olarak adlandırıyorum.

Mart-Haziran 2017

Franco “Bifo” Berardi, “The Second Coming”, e-flux, Temmuz 2017’den çevrilmiştir. Kapakta kullanılan görsel, William Butler Yeats’in John Singer Sargent tarafından yapılmış (1908) kara kalem portresinden bir ayrıntıdır.

Dipnotlar:

1Yazar burada “landscape” ile “world-scape” arasında kelime oyunu yapıyor (ç.n.).

2Yeats’in şiirinin çevirisi Cevat Çapan’a aittir. Sadece metin açısından gerekli görülen yerde ufak bir müdahale yapılmıştır. W. H. Auden’in şiirisi ise, tarafımca çevrilmiştir (ç.n.).

3Bknz: Brzezinski, Zbigniew (17 Nisan 2016). “Toward a Global Realignment”, The American Interest [Türkçesi için bknz: “Küresel Düzende Safların Yeniden Belirlenmesine Doğru”. (Zahide Tuba Kor, Çev.). Türk Dış Politikası ve Ortadoğu Günlüğü. (ç.n.)].

4Yazar burada Marx’ın işbölümü (division of labor) ile emek-zaman (labor time) kavramlarını bileşik kullanıyor. Hem “işbölümü zamanının yeni bir bölümlenmesi” hem de “yeni bir emek zamanı bölümlenmesi” olarak okunabilir (ç.n.).

5“Biorhythm and Algorithm”: Yazar burada sese dayalı bir kelime oyunu yapıyor, ileride de açıklıyor (ç.n.).

6Jane Bennett, Vibrant Matter: A Political Ecology of Things (Durham, NC: Duke University Press, 2010), 34–35.

It's only fair to share...Share on Facebook49Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0

One thought on “İkinci Geliş”

  1. Pingback: İkinci geliş – Franco ‘Bifo’ Berardi
  2. Trackback: İkinci geliş – Franco ‘Bifo’ Berardi

Comments are closed.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer