İç Savaşın Mevcut Durumunda Faşizm ve Özgürleşme Sorunu

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Oğuz Karayemiş

Kapitalist toplumsallığın Türkiye’deki somut çizgileri, onun iç savaşın görünür veya görünmez çizgileri boyunca hareket ettiği, bu iç savaş cepheleri tarafından kurulduğu gerçeğini bir kez daha göz önüne sürmektedir. Kapitalist toplumsallık daimi bir iç savaş organizasyonudur. İktidar/direniş ilişkileri denen şey, mücadele, hiçbir zaman sabit olmadığı gibi steril de değildir. Yani faillerin hakiki, sembolik, fiziksel ve yapısallaşmış şiddetle örülü çatışmaların tarafı haline gelmesi demektir. Altı yaşında, kreş veya başka bir olanak olmadığı için babasının fabrikasında bir çocuk ölür, Kürdistan sokaklarında bir çocuğu panzer ezer, Greif’te polis ağız burun kırar, “beyaz yakalılar” sapır sapır intihar eder, yirmi dört kadın bir ayda katledilir vd.. Kapitalist toplumsallığın teorisyenleri için “barış” olarak kodlanan şey, eşitsizlik ilişkilerinin görünürlüğünün engellenmesinden başka bir şey değildir. Çıplak şiddetin yerini, yapısal ve sembolik eşitsizlik ilişkilerinin, hukuki dolayımın almasıdır. İç savaş çıplak şiddete dönüşmüyorsa eğer, yapısal ve sembolik şiddet formlarında devam ediyordur. Burada mühim nokta, devletin, hukukun ve diğer kurumların vazifesinin, “olağan” addedilen durumlarda şiddetin formlarını düzenleyip mistifiye etmekken, çıplak şiddet ihtimali doğduğunda, bu çıplak şiddeti yönlendirmek olduğunu bilmektir. Devlet bu açıdan, iç savaşın yürütücüsüdür.

Zaten bizzat devletin kendisi de, homojen ve stabil bir bütünlük olmaktan uzaktır. Devlet ve devlette merkezileşen yönetimsel kurumlar (ordu, polis, eğitim kurumları vs.), son yıllarda da tanık olduğumuz üzere, birçok antagonizma ve yarılma tarafından kat edilir ve sürekli sarsılırlar. AKP hükümetinin Cemaat’e açtığı savaşı, sadece bir görünüşte, sözde-savaş olarak algılamaktansa, kurumları yeniden biçimlendirme yönünde bir çaba olarak okuyabiliriz. AKP, Cemaat ile köprüleri atarak, paramiliter, hukuki, polis vs. aygıtlarında bir yeniden düzenlemeye gitmeye çabalıyor. Ve bunun son derece şiddetli bir dönüşüm olduğu ve yönetimsel zafiyete de dönüştüğü görülüyor.

Bunun özgürleşmeci bir politika açısından ortaya koyduğu sorun, toplumsala “bakma” tarzının, temelden değişik olması gerektiğini muştulamasıdır. Mülkleştirme/mülksüzleştirme -ister özel, ister kamusal veya karma formlar alsın-, sınıflaştırma, cinsiyetlendirme vs. gibi mekanizmalar, ciddi bir şiddet ve kanlı/hırpalayıcı bir mücadele içermektedir. Bunlar hukuki formları ve parlamenter açılardan bütünsel işleyişi ile doğrudan görünemezler veya ancak, tali ve adli vakalar olarak görünebilirler. Oysa ki, üçüncü sayfa haberleri de dahil, bütün bu kanlı karşılaşmalar, daimi gizil iç savaşın cephelerinin görünümleridir. Toplumsal sahayı “barış”, “hukuk” gibi varsayımlardan okumayı, liberallere bırakalım. İç savaş ve kopuş kavramları, bambaşka bir toplumsallığı kolektif olarak inşa etmek için devrimci bir perspektif sunar.[1]

“İç Güvenlik Yasası”, Seçimler ve HDP

İşte “İç Güvenlik Yasası” gelişmekte olan ve alenileşen iç savaşı kontrol etmek üzere çıkıyor. Ve evet, mevcut iç savaş derinleşip, giderek açık şiddete dönüşüyor. Burada etnofaşist ve fallofaşist karşı-devrimci eylem ve oluşumları tetikleyen şey, elbette sömürgeci ilişkileri yıkıma uğratan Kürtlerin (ve sömürgeciliğin bir parçası olmayı reddeden Türklerin) ve patriyarkal ilişkileri yıkıma uğratan kadınların (ve öyle veya böyle, şu veya bu düzeyde patriyarkanın bir parçası olmayı reddeden erkeklerin) mücadelelerinden ayırt edilemez. Elbette provokasyonlar, gizli planlar vs. devrededir. Fakat kani olmamamız gereken şey şu: Bunlar basitçe merkezi ve kerameti kendinden menkul, gizli bir “devlet aklının” oyunları değil. Bu nihilist ölümcül saldırganlık, hakiki, parçalı, kanlı bir mikro-mücadeleler çizgileri toplanışının, bir iç savaş toplumu olarak Türkiye toplumunun iki bastırılmış öğesinin radikal özerkleşme politikalarının ve pratiklerinin, kurulmuş öznelliklerinin (beyaz, erkek, Türk vs.) ve ona bağlı ayrıcalıklarının statükosunu arzulayanlarda yarattığı aşındırıcı etkinin ürünüdür. Bu açıdan “İç Güvenlik Yasası”, oluşan krizi yönetmek ve patriyarkal-sömürgeci-kapitalist ilişkilerde aşınmayı durdurmak üzere hükümetin bir girişimidir. Paradoksal olarak, çözünmenin yoğunlaştığı noktada, şiddet ve şiddetin görünürlüğü de artıyor. Toplumsallığı belirleyen iç savaş çizgilerini saptıracak ve iç savaş cephelerini yaracak, kurucu bir mücadele çizgisine duyduğumuz ihtiyaç artıyor. Sorun basitçe demokrasi, kardeşlik, itidal ve her tür liberal politik tahayyüle sığmayacak ve bütün bu terminolojiyi radikal bir şekilde yeniden tanımlamayı gerektirecek kadar sertleşmeye başladı. Türk, kurulmuş sömürgeci kimliğinin/öznelliğinin çözüldüğünü, sahip olduğu ve onu öznelliğine bağlayan ayrıcalıkların ortadan kalktığını duyumsuyor ve kendi kimliğine sarıldıkça, faşist hezeyanı artıyor. Erkek için de benzer bir durum geçerli.

Yeni ortaklıklar inşa edecek ve ittifak çizgileri oluşturacak, Türkleri ve erkekleri, daha yoğun bir şekilde kendi kurulmuş öznelliklerine ihanete zorlayacak olan özgürleşmeci arzuyu bulaştıracak politikalara ihtiyacımız var. Bu yasayı durdurmaya, krizi devrime, devrimci-oluşlara doğru itecek, onu devlet ve faşist oluşumlar tarafından yönetilemez kılacak pratiklere ihtiyacımız var. HDP bir adım; bütün eksiklerine rağmen HDP’nin mevcudiyeti ve meclise barajı yıkarak girmesi, sömürgeciliğe vurulmuş en sağlam darbelerden biri olarak, onu önceleyen mücadeleleri de perçinleyecek ve sağlamlaştıracaktır.

Devrimci bir çıkışa ihtiyacımız var. Bugün bu çıkışa giden yol, politik ve toplumsal bir eylemlilikler uzamı olarak HDP üzerinden geçiyor. Tartışmalar ve eleştiriler saklı olmak ve önemini korumakla birlikte, HDP bugün hem taktik (güçlerin mevcut düzenlenişi açısından) hem de ilkesel (kolektif-toplumsal ile bireysel, kadın ile erkek, yetişkin ile çocuk, sömüren ile sömürülen, Batı ile Doğu arasında kurduğu ikiliklerle işleyen sömürgecilikle olan mevcut çatışmada bu ikilikleri çözündürerek dönüştüren etik/politik bir duruş açısından) olarak en önemli direnç noktamız. Fakat şunu unutmamak kaydıyla: HDP’den her şeyi beklemek ve onun bütün dertlerimize deva olabileceğini düşünmemek gerek. Zira öyle veya böyle, toplumsalı saran politik mesele, kurumların bambaşka bir tarzda yeniden-örgütlenmesi ve bu noktadan itibaren politik mücadelede bambaşka bir yaşamı kurumlaştırma meselesidir. Bu bir parti tarafından çözülemeyecek kadar çapraşık, mikro-mücadeleler ve kolektif çaba gerektiren bir mesele. Öğrenim deneyiminin, dostluğun, üretimin, kentsel alanın, aşkın vs. patriyarkal, kapitalist, sömürgeci olmayan, ekolojist, özgürleşmeci bir yeniden biçimlenmesi sorunu, her birimizin sorunudur. Asla ideolojik olmayan bu sorunun çözümü, doğrudan kolektif çabaya, yerel ortaklaşma tarzlarının icadına bağlıdır: Mahalle evleri (Caferağa gibi), forumlar, atölyeler vs. Dolayısıyla, bu sorunları bir parti sırtlayamaz, bir partiden de bu sorunlara bir cevap beklenmemelidir. Hatta cevap erki hiçbir partiye teslim edilemez.

Devlet Avadanlığı Olarak Faşist Şiddet ve Komünizm Sorunu

Politikanın anlamının Gezi’den beri yaşadığımız radikal dönüşümüne, yani ortaklığın şimdi ve burada doğrudan inşası olarak, yeni bir yaşamın ve yeni özneleşme tarzlarının kolektif üretimi olarak politika fikrine sadık kalan bir çaba, elbette politikanın ideolojik, pedagojik ve/veya seçimle icra edilen bir şey olduğu fikrine teslim edilemez. Bu çabayı sürdürmek için, çevremizde gerçekleşen moleküler dönüşümlere, mikro-mücadelelere bağlanmanın, onları başlatmanın, toplumsallaştırmanın ve birbirine eklemlemenin yollarını arayan bir kolektif virtüözlük deneyimine sahibiz ve birikimimiz giderek artıyor. Şiddetin artışına rağmen, kendimize güvenelim. Faşist şiddet daima, bizim arzumuzu bastırmak üzere, bizi yıldırmak üzere gelir. Hayır, yılmamalıyız. Yılmamalıyız çünkü kudretimiz artıyor. Yılmamalıyız çünkü faşist oluşumlar göründüğünden daha kırılganlar ve kırılganlaştıkça hezeyanları artıyor/artacak. Çünkü bu oluşumlar, statükoyu yerinden etmeye yönelen yeni anlam ve değer üretimi olarak gördükleri ilişkilere, söylemlere ve kurumsallaşmalara sadece öfkeyle, yani ancak hayatı sakatlayan bir reaksiyoner ufuksuzlukla karşılık verebilirler. Önümüzdeki en büyük tehlike belki de, bu hezeyana bizim de kapılmamız olabilir. Kimsenin bizi, sembolik veya fiziksel şiddet pornosuyla kendi güçsüzlüğümüze ikna etmesine izin vermeyelim. Faşist şiddet, büyük oranda saldırganın kırılganlığının, kendinde duyumsadığı bir kudret düşüşünün ifadesidir. Ve şimdi devlet tarafından yola koyulmaya çalışılan bütün hukuki, paramiliter, kurumsal ve söylemsel düzenlemeler, bu faşist hezeyanı kendi amaçları için kendi bünyesine dâhil etme çabasından ileri geliyor. Buna izin vermemek, özgürleşmeci politik hareketlerin ve kolektiflerin önündeki bir numaralı acil sorundur. Yeldeğirmeni Dayanışması üyesi Nuh Köklü’nün, Dayanışma tarafından kararlı bir şekilde sürdürülen “İç Güvenlik Yasasına Hayır!” eyleminden dönüşte, Cumhurbaşkanı tarafından “polislik, alperenlik” vazifesi verilen, iç savaşın aktif müfrezesi olarak tanımlanan esnaf tarafından –bu vazifeyi reddeden, karşı çıkan “öteki esnafları” tenzih ederim- katledilmesi manidardır. İç savaş, birbirilerinin mutluluğundan haset, dostluğundan kin, sevgisinden nefret, neşesinden acı duyan taraflar üreten bir duygu yönetimi yani Devletin korku/terör politikasından ayırt edilemez. Son yıllarda bu kötü duygular, hükümet tarafından sürekli tahrik edildi ve yerleştirildi. Şimdi meyvelerini vermek üzere, tertip edilmiş bir karşı-devrimci dalga olarak her yerden saldırıya geçiyor.

Bu noktadan itibaren seçimlere kadar, kesinlikle liberal bir sağduyu çağrısıyla ilgisi olmayan, mikro mücadeleler, yerel ortaklıklar arası iletişimi, dayanışmayı arttıracak; bütün bu mikro mücadelelerin harekete geçtikleri sorunsallara (ister ekolojik, ister mahalle dayanışması, ister otoöğrenim sorunlarıyla yola koyulmuş olsunlar) yeni sorunsallar eklemlemek üzere taktik bir geri çekilmeye, daha doğrusu devletin ve faşist oluşumların tahrik ettiği doğrudan, açık bir savaşa çekilmekten sakınmaya ihtiyacımız var. Özsavunma ile ilgili meşru ve acil önlemler bir yana, içine çekilmek istendiğimiz negatif bir işe, yani faşizm ile daimi bir olumsuzlayıcı mücadeleye girmeksizin, bilakis bütün bu şiddeti kışkırtan kurucu ve dönüştürücü gücümüze inancımızı sağlamlaştırmamız gerekiyor. Bunun yolu, özgürleşmeci arzuları ve yeni sorunsallaştırmaları birbirine eklemleyen bir dayanışma ve temas taktiği kurma çabasıdır. Bir otoöğrenim kolektifine, antipatriyarkal, antisömürgeci perspektiflerden üretilmiş sorunsalları; bir ekoloji kolektifine antikapitalist vs. sorunsalları, birbirini besleyen çapraz akışlar halinde ya da başka bir deyişle çaprazlaşmalar üreterek yerleştirmek… Kapitalizm ve kapitalist devlet aygıtı, hayat akışlarına set çeken aksiyomlar yani değişimi kontrol edebileceği çerçeveler çizerek ilerlerken, hayatı savunan güçler bu aksiyomatikleri sorgulayan sorunsallar üreterek, hayatı, açıklığa ve yenilikleri kurucu bir uzama doğru genişletebilir. Karşımızdaki karşı devrimci ve faşist hezeyanın, şiddet artışının nereye ve ne şekilde kanalize olacağını kestirmek çok mümkün olmasa da, daha yoğun bir iç savaş gündemine geçme olasılığına karşı kopuş politikaları üzerine eğilmeliyiz. İkili çift cinsiyet rejimini, sömürgeciliği, insanmerkezciliği ve kapitalizmi bambaşka bir toplumsallığa doğru aşacak olan kurucu bir politika nasıl mümkün olabilir? Yalıtılmakla tehdit edilen mikro-mücadeleleri, yenilerini de tetikleyerek, daha radikal bir sahada yoğun bir şekilde birbirine eklemleyecek bir örgütlenme politikası nasıl mümkün olabilir? Çağımızın toplumsal bileşimine (emeğin, kolektif zihnin, kentlerin, ekolojimizin kapitalizm altında örgütlenme tarzına) uygun bir devrimci örgütlenmenin imkânı sorusu, bugün Validebağ’dan Yeldeğirmeni Dayanışması’na, Kazova otoüretim deneyiminden, Caferağa Mahalle Evi’ne varan yeni bir sahada, kesinlikle Gezi Olayı’nın, Rojava Devrimi’nin ve diğer küresel mücadelelerin yarattığı ve çatlattığı fay hatlarının içinden geçerek yeniden sorulmaya başlanıyor. Kendi öznelliğimizin üretimini sağlayan, iktidar tertibatlarının elinden kaçan devrimci imkânları nasıl örgütleyeceğimiz ve bu parçalı özgürleşme çizgilerini nasıl bitiştireceğimiz sorunu, bugün faşist ve karşı devrimci oluşumların yarattığı hezeyan ortamında, yaşamsal bir aciliyete dönüşüyor. Antifaşist mücadelenin, özsavunma pratikleri kadar, faşist-olmayan bir yaşamın kolektif inşası mücadelesi, yani komünist bir mücadele sorunu olduğunu unutmayalım.

Eğer ki, politika sahnesini liberal söyleme bırakmak istemiyorsak, çaremiz sorunlarımızı komünist bir tarzda, toplumsal sahada iktidar oluşumlarını ve sabiteleri parçalayacak bir kurucu anarşinin örgütlenmesi bakımından ele almaktır. Yani sorunları, kolektif olarak yeni bir terminolojinin ve elimizden alınan tarihsel hafızanın kolektif sözcelemi içinden yeniden kurmanın bir yolunu bulmak, bugün acil önemde politik meselemiz bu gibi görünüyor. Aksi takdirde, faşist şiddet ile aklıselimin liberal söylemi; sokak kavgaları ile sandığın uysallaştırılmaya çalışılan muhalefeti; korkunç bir bastırmanın altında kalmak ile mevcut Batılı liberal dünyanın değerleriyle çirkin bir uzlaşıma girmek arasında salınıp duracağız. Liberal demokratik vizyon ile, faşist eğilimlerle ve komünizmin başka tür bir bastırılması olan sosyalist despotik devletlerin de dahil olduğu suç ortaklıklarına ve üçünün birbirini yankılayan, tamamlayan ve birbirini besleyen çizgilerinin yol açtığı çıkmazların hafızasını devreye sokan yeni bir güzergahın taşlarını döşemeliyiz. Küreselleşmenin kapitalizmi dünya çapında tek bir gövde hale getirdiği çağımızda, dünya bir küresel piyasa olarak işliyor. Ve dünyanın dört bir yanından çokluklar, Tahrir’den İspanya’ya, Şili’den Hong Kong’a, Yunanistan’dan Brezilya’ya, Wall Street İşgali’nden Gezi’ye ve Rojova’ya çaprazlaşmalar üreterek yayılan bir direniş dalgasını tekrar tekrar yükseltiyorlar. Marx’ın Kapital’in Alman okurlarına gönderdiği, “Anlatılan senin hikâyendir” mesajını, kendi hikayelerini yazmaya başlayan dünya proletaryası çoğul direnişleriyle dünyanın her köşesinde yankılıyor. Bir yandan çok yol kat ettik ama henüz kendi terimlerimizi ve kendimize ait yeni bir “yolu” (hatta “yolları”) bulamamanın sıkıntısı içerisindeyiz. Bu sıkıntıyı aşmak yüz yüze geldiğimiz en temel ve kritik soruna dönüşmüş durumda. Ortak zenginliklerimizi ortaklaşa yeniden temellük etmeye başlayarak yola koyulacağımız yeni bir ufuk önümüzde uzanmakta…


[1] Bu ve önceki iki paragraf, şu yazıda daha önce geliştirilmiş olup, ufak değişikliklerle alınmıştır: “Politik Olanın Hukukileşmesine Karşı Yeniden Keşfedilen Politika”

One thought on “İç Savaşın Mevcut Durumunda Faşizm ve Özgürleşme Sorunu”

  1. Pingback: Yırca’nın Beş Vakti-Orkun Doğan – Sapkın Köstebek
  2. Trackback: Yırca’nın Beş Vakti-Orkun Doğan – Sapkın Köstebek

Comments are closed.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer