Hayat, İsyanın içinden başka, dışından başka yaşanır / Nizam

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Kendi fikriyatını ezeli-ebedi bir kök/töz üzerinden kuran bütün politik, felsefi külliyat sabit, sonsuz bir özne fikrinden hareketle kurar düşünce mimarilerini. (Spinoza’da da sonsuzluk fikri vardır; lakin bu tözün/bedenin /öznenin sonsuzluğu değil, yapma/etme kudretimizin sonsuzluğudur. Neye muktedir olduğumuz meselesindeki, virtüel (1) olanın sonsuzluğudur.) Özne, dünyayı kendi pozisyonundan hakikat olarak kurduğundan her şeyin temeli, momenti bu hakikatin serimlenmesi meselesi üzerinde kurulur. Bunun için bir akla gerek vardır ve bu akıl mutlaktır. Özne olmanın da temel kipidir. Bu nedenle aklın yasaları öznenin hakikatidir. Hakikat, ister verili olsun isterse bir görelilikle işlesin sonuçta bu bir yasa olarak işler… Özne, Tanrı da olabilir, insan da, doğa da…

Bütün bu fikrî mimari içinde özne sabittir, aşkındır. Teolojiden psikanalize, modernist fikriyatın içerisinde felsefi, politik düşünler bu yolu takip ederler… Hakikat, hep bir başka hakikate muhtaçlığıyla imkânsızdır da aslında. Kendini var etmesinin yolu, bir başka hakikatin kavramlarına muhtaçlığıdır. Sonsuz kavramlar hiyerarşisi üzerinden var olur. Kavram kendini başka hiyerarşik kavramlarla açıklamak mecburiyetindedir ve bu da sonsuzdur. Hegel’in kötü sonsuzudur bu bir bakıma. Yani hep bir öncesinde doğrulanmış olana ihtiyaç duyulacak, temsil ürünü bir kavramlar mezarlığı… Sonuçta hiç ulaşılamayacak olan bu sabit, hiyerarşik düzlemin kavramların hakikatsizliği… Daha doğrusu hakikatin imkânsızlığı…

Oysa: “kavramlar, felsefede kenarları çakışmayan, birbirine uymayan parçalanmış bütünlerdir. Deleuze için, bu parçalanmış bütünler bir ‘puzzle’ oluşturmazlar; çünkü bu bütünler bir nevi zar atımlarıyla ortaya çıkmışlardır. Her zar atımında ortaya çıkan farklı durum, her kavramın kendi içinde farklı bir geçerlilik kazanmasını sağlar. ” (Özcan Yılmaz Sütçü, Deleuze’de İmge Hareketi Olarak Sinemanın Felsefesi, Es yayınları, 2005)

Bir de, hep ihtiyaç duyduğumuz bir geçmiş fikrinin zorunluluğu dayatılır bize. Tanrı da, psikanaliz de hep geçmişimizden yakalamak ister bizi. Hesabı hep geçmişle görmek ister. Hakikatimizi bilmenin tek yolu burada, “hadi anlat bakalım” sorusundadır. Kavramlarımız hep verilidir, bizim söylediklerimiz de ona anlamını verenin tanımlamasıyla mümkündür. Kendi “hakikatimiz”e biz değil hep dışımızdaki vakıftır, en azından bizden fazla hakimdir. Zaten hakikat, dışımızdaki olanı ifadelendirme, o ilk hakikate ulaşmak için açıklama gayretidir. Yorumsamacı gelenek ve tefsir bu gayretin fikridir. Aşkın bir muktedirliğin bilgisi olarak hakikati anlamlandırma çabası… Bu kavranamaz, imkansız olan hakikatin sonsuzluğu, özneyi, bulunduğu yere çakılı hale getirir.

Bu sonsuz, kurulu özne fikrinin işlemesi için gerekli olan bir kavram da perspektiftir. Batı normlarını felsefeye dayatan perspektif kavramı, ilkin resimde ufuk çizgisi (2) olarak ortaya çıkmış sonrasında da bütün özne merkezli fikriyatı üretmiştir… Bu perspektif meselesi sonralarda bakış açısı probleminin de kavramı olmuş, ,, Nietzshe tarafından farklılaştırılarak aynı anlama gelmemek üzere kendi felsefelerinde önemli hale getirilmiştir. Feuerbach’ın “dünya kulübelerden başka, saraylardan başka görünür ” sözü (devamında söylediği “Eğer açlık, yoksulluk yüzünden bedeninde besleyici bir şey yoksa, kafanda, usunda, kalbinde de ahlâk için besleyici bir şey yoktur.” sözünü bilerek dikkate almazsak) bu meseleyi derinlemesine düşünmek adına önemlidir. Feuerbach’ın bu sözünü Marx’ın dilinden yeniden düşünürsek Leibnizci bir fikri, yeniden meydana çıkartarak bir başka politikliğin de önünü açarız bana kalırsa. O halde Marx’la yapacağımız şey, Leibnizci bakış açısı fikrinin bir bakıma politik güncellemesidir. Leibniz kendi bakış açısı kuramını öznenin yerine olayı koyarak oluşturmuştur. Bütün perspektif fikriyatı özneyi başat hale getirirken, Leibniz olay merkezli bir düşünme önerir. İş Deleuze’e vardığında özne-kaos paralelliği, sanatın düşünceye dahil edilmesi düzlemi ortaya çıkar.

Aslında öznenin görme biçimi daima kendi kavramlarını görünür olanın üzerinde kurmaktan ibarettir. Bu nedenle her şey bir durma, pozisyon biçimiyle sınırlıdır. Baktığımız yerden görünen öznenin hakikat algısıdır. Bu nedenle, baktığı yerdeki farklı dünyasallığın içindeki olaylar çokluğu görünmez olur. İşte Leibniz aslında özneyi, bakma, görme ilişkisinden çıkararak, oradaki olaylar çokluğunu öne çıkarır. Burada sonsuz sayıda olay vardır ve bu olaylar silsilesi ancak bu olayların içinden görülebilir. Bergson daha sonra nesnenin içine girmek olarak bu bakış açısı meselesine daha sağlam bir şekil verecektir. Feuerbach’taki “dünya kulübelerden başka saraylardan başka görünür” sözünü Marks’la düşünürsek bir perspektifi de açığa çıkartmış oluruz.  “saraylar” , “kulübeler” denmesi, bu çoğul kullanım gerekli ve önemlidir.

Çünkü ilk olarak hangi dünyaların içinde olunduğundan başlar sonra bu içindeliğin olaylar çokluğu bakış açıları üretir. Bakış açıları bir beden olarak içindelik halinin bizatihi kendisidir. Bedeni tanımlamaz, bir dünyalar varlığına gönderme yapar. Buradaki bakış açıları sonsuzluğu bütün bu karşılaşmaların toplamıdır. Her an hareket halindeki bir dünyalar çokluğu içindeyizdir. Bedenin eylemi virtüel bir harekettir. Bu nedenle;

Tanımlanamaz, yani geçmiş üzerinden yapılacak muhasebe işlemez olur.

Sabitlenemez, bu bakımdan bir hakikat inşası değildir.

Kimliklendirilemez, bedenin içinde çakılı kalmayı, onu mülkiyeti haline gelmeyi anlamsızlaştırır.

Temsili üretmez, kendi bir düzlemin, bir sürenin ve virtüelin üretimidir.

Çünkü her daim bir aşma kudretine sahiptir. Virtüelliğin hep bir şimdi olma halidir. Bu aşma kudreti “bedene çakılı tin” olarak işleyen kimliği anlamsızlaştırır. Onun bütün sabitleme, tanımlama ve bir özne bakış açısı kurma iktidarını alaşağı eder. Çünkü burada bir özne olarak kimlik inşası mümkün değildir. Burada inşa edilen hayattır. Herşeyin içindeki bir şeyi muktedirleştirme ereğine karşı -,– her şeyin her şeyle ilişkisi üzerinden işler. Aslında kimlik meselesi, maruz kalınan şey nedeniyle varlığını ilerletir. Hayata karşı bir dirençtir. Direnç de tam bu anlama gelir: Maruz kalınan şeye karşı, öznenin eylemi. Öznenin eylemi olarak direnç, aşma kudretine sahip olamaz, çünkü maruz kalınma nedeni aynı zamanda onun sınırlarıdır. Bu sınır durum hali öznenin bütün özelliklerini, sabit olmanın hakikati olarak taşır.

Burada bir parantez açmak gerekirse, Kürt hareketi, sadece Kürt olmaktan dolayı bir şiddete maruz kaldığında bu maruz kalınan karşısında ortaya çıkardığı eylemin muhteviyatı bu hareketin kendisi üzerine bize bir fikir verir.

Eğer, ortaya çıkan eylem Kürtlüğün sınırlarında kalırsa bu bir direnç olarak işler. Ve gösterdiği direnç onu bir bedene hapseder. Ki Kürt hareketi içinde sınırlarını böyle çizen, direnç hareketleri ve zamansallık vardır… Oysa, başka bir bölüm ve zamanlar, bu sınırları aşma politikliğini yaşantılama gayreti içindedir ve bu bir isyan hareketi (3) olarak işlemektedir… İsyan, sınırları aşma anlamına da gelir. Bir sabitenin öncülüğünde mekanikleşmeye karşı, bütün bu dünyanın olaylarının bilgisiyle her şeyin içindeki her şey olarak cevap verir…

Yukarıda söylenenlerden hareketle Kürt hareketini direnç ve isyan hareketleri olarak okumak da mümkündür… Kimlik hareketi olarak direnç ve dünyanın yerliliği olarak isyan… Bu direnç ve kurucu politikleşme olarak isyan meselesinde verilecek örnek sadece Kürt hareketi değildir elbette, Kadınlar, LGBT’ler, işçiler… Bu mesele bağlamında düşünülebilir…

Yukarıda anlatılanlar, kurucu politikleşmenin güncelliği meselesine bağlanmak için yazıldı. Kurucu politikleşmenin kavramları üzerinden Haziran isyanına bağlanmak için…

İsyanın Yerliliği: Kudret, Arzu, İsyan, Ütopya

KUDRET: Doğu felsefelerindeki her şeyin bir enerji olduğu fikri, aslında enerji kesişmelerinin bizi var ettiğini anlatır. Bu yaratıcı fikir, enerjinin yönetilmesi gerektiği, yönetmenin mümkün olduğu ve pratikte hayat tavrı olarak bunun yapılabileceği iddiasıyla akamete uğratılmıştır ne yazık ki. Taoculuktan, Hinduizme, Budizme kadar hemen hepsi, dışarıdaki dünyanın bedenin içinde şekillendirilebilir tarzda kurulabilecek bir güce sahip olduğu iddiasındadır. Bu, dışımızdaki dünyanın dengesine uyma iradesinin insan için şekillendirilerek uyumlulaştırılabileceğinin geçerli olduğu savı, Batı felsefelerinin özneyi kurucu kılan yönüyle çakışır aslında. İrade (4), hep bir disiplinle, fiziksel güçle ve aklın olanaklarıyla tanımlanır. Beden terbiyesi, zihin terbiyesidir de aslında. Bu felsefeler, dışımızdaki büyük güçlerin dengesine katılma ona göre disipline olma, bu gerçeğin kabulüne kendimizi teslim etme temel ereğindedirler… Belki de bu nedenle bütün “büyük felsefeler” aslında teolojidir de bir anlamda… Spinoza düşüncesi, bazen Doğu felsefeleriyle yakın bir fikirmiş gibi algılanarak, bir buluşmanın öznesi kılınmaya çalışılır… Oysa Spinoza bu disiplinci ve çileci felsefelerle asla uyuşmaz… Bunları yazıyor olmamın nedeni bir Spinoza- Doğu felsefeleri karşılaşması yapmak değil elbette. Muradım şu; Her şeyin bir enerji olduğu fikrinin Spinoza’da geçirdiği evrim ve Spinoza’nın bambaşka bir düzlemde kullandığı Kudret kavramının hem Spinoza felsefesindeki temel yerinin işaret edilmesi, ama asıl olarak da Spinoza’yı politik olarak okumanın ancak bu Kudret kavramını da yanımıza alarak mümkün olacağıdır.

Spinoza’da her şey bir özün yetkinliğinin sıfatlar ve kipler olarak açığa çıkmış halidir bir anlamda. Bu açığa çıkma hali ifade problemiyle alakalıdır. Her şey özün ifadesidir. Sıfatlar özün varlığının açığa çıkma halidir, her düşünce bir kipe tekabül eder, her düşüncenin bir nesnesi vardır vs. Bu açığa çıkma, panteizmde ifadesini bulan bir bedenin parçası olma anlamına gelmez. Spinoza, çoğunlukla Panteist olarak da tanımlanır, bu doğru değildir… Tözün kudretinin parçası olma, bu kudretin açığa çıkma hali; Spinoza’daki öz-sıfat-kip ilişkisinin kendisidir. Bu önemlidir. Bir şeyin tamamlayıcı teni olmaktan bambaşka bir şeydir bu söylenen. Bir kudretin, kudret olarak parçası olmak, açığa çıkmak anlamına gelen bu durum, sonsuzluk kavramına da bir göndermedir. Töz sonsuzdur der Spinoza. Bunun anlamı kudretin sonsuz olduğudur. Buna göre Spinoza’nın Tanrısı Kudrettir: Sonsuz Yetkinliğin kudreti. Spinoza: “Bir beden neye muktedirdir” diye sorarken; bedenin gücünün sınırlanamaz oluşuna gönderme yapar; gücün sınırlarının önceden bilinemeyeceğini, çünkü kudretin sonsuz olduğunu ifade eder. Sonsuzluk fikri ne geçmişi ne de geleceği imler bu nedenle, hep bir şimdiyi çağırır. Böylece zaman, şimdinin içindeki geçmiş ve geleceğin zamanıdır. Neye muktedir olduğumuz bu anlamda şimdinin bilgisidir, Virtüel olanın güncelliğidir, Virtüel güncel olandır çünkü…

Kudret kavramının politik olarak ve özelde Gezi/Haziran isyanıyla bağlantısı üzerine düşünmeliyiz.

Bu konuda ilk söylenebilecek olan, bir isyanın neye muktedir olduğu sorusudur… Kudret kavramının bizim için ön açıcı olacağı fikrindeyim. Sonsuzca olan kudretin, bedenimizin Virtüel devinimi, bir isyanın neye muktedir olduğunu da yanıtlar aslında. Her şeye baştan başlanmalı… İsyanı, Gezi’yi, nedenler üzerinden düşünmektense, her şeyin kesişim çizgilerinin bedeni olduğu gerçeğinden hareketle; isyanı bütün mülkiyet ereğinden azade kılan, hayatın cüret olarak kendini var etmesi bahsinden düşünmeliyiz…

ARZU: Arzu; bir kaçış planıdır. Bizi bir yere bağlayan her şeyden ama en çok da sermayenin mülkiyetinden ayrılmaktır. Çünkü ancak, kaçarken her yer mümkündür… Bizi bir bölgeye, bedenimize çakılı tine, kimliğin mülkiyetine, dikte edilmiş ve temsilleşmiş bütün pratiklerin yapısı partiye, uluslaştıran, halklaştıran, devlete bağlayan bütün yerellikten kaçıştır. Çünkü dünyanın her yerinden duygulanım üreten arzu melezdir… Bedene çakılı bütün aşkınlığa karşı içkin bir parçalılık, parçaların yataylığı ve eşitliğidir… Ortaya çıkan her bütünü bozan, parçalayan kesişmedir… Kesişmeler, öngörülemez… hareket halinde olan, tekilliklerin bedenidir. Beden, asla bir bütün değildir; tanımlanamaz, tanımlanmaya gelmez, her anı, tanımı bozan bir kudretin eylemidir… Hep kendi eyleme anını üretmesinden dolayı da zamansızdır. Deleuze ve Guattari, Anti-Ödipus’u: “Ne oldu da arzu akışkan bir mecraya girdi ve ’68 isyanı oldu” sorusunu da deşelemek için yazdılar. Muradları cevap bulmak değildi elbette, arzunun mecrasına bakmaktı… Arzu akışkanlığı, bedenlerin kesişmesi isyan ise; arzunun kırılma anları sermayenin yeniden üretilmesi ve arzunun iktidara bağlanmasıydı. Bu bağlamda arzu sınıflaşmaya karşı çoklukta anlamını bulurken, arzu kırılması halklaşmayla kendi temsilini kurar… Halk , devletsiz olamaz; çünkü ancak devletlerin halkı olur. Modernizm, ulusların devletinin inşasıydı. İmparatorluk, sermaye cumhuriyetinin devletleşme stratejisidir ve öznesi halktır, şimdiki zamanda kapitalizm, sermaye cumhuriyetidir… Çokluk, devletsizliğin bedenidir… Halk bir talep siyasetinin öznesiyken; çokluk, virtüelin politikliğidir… Arzu, Dünyanın Yerliliğidir.

Arzu, kendinde fark düşüncesine bağlı olarak yersiz yurtsuzlaşma, aşkın olanın yerine içkin olanın yerliliğidir… Arzu bağlantılar, kesişimler, çizgiler arar ve buralarda kendini kurar. Bu yer sabitlenmeyen, akış halinde olan orada olduğu anın kendisidir. Bir zamansallığa, bir mekâna ait değildir. Her yerli ve hiçbir yerlidir.

Savaş Makinesi, İsyan: Hayatı savunan bütün eylemler, hayatın bütün çizgilerini bedeninde taşır. Orada, kendini var eden her şey bir kesişimler çokluğudur. Tanımlanmaz oluşu, halklaşamaz oluşu, sabitlenemezliği, bu kesişimlerin bedeni oluşu dolayısıyladır. İsyan, göçebe olan, ereksiz olan, talepsiz olan, organsız beden olarak arzudur. Virtüeldir, olumsaldır, bağlantısaldır.

Göçebedir, bir mekâna bağlanmaktan kaçıştır. Ağaç biçimli bir bağlanma iktidarına karşı, kaçılan yerliliktir…

Ereksizdir, devletleşmeye karşı, hayatın akışıdır…

Talepsizidir, muhatabı bizatihi kendisidir

Toplumsallığını yataylığı üzerinden kurar. Parti, kimlik, devlet hiyerarşisine karşı, hayatın teksesliliğidir …(5) İsyan bir savaş makinesi olarak işler. Bunun anlamı, isyanın, yaratıcı ve dönüştürücü bir edim, ölçülemez çokluk olmasıdır. İsyan ve kurumsallık meselesi değerli bir tartışma konusudur. Kurumsallık kavramı hep bir devlete, iktidara bağlanmış şekilde kullanılagelmiştir. Oysa Kant içkin yargı meselesi üzerinden kurumsallığın içkinliği olarak, burada başka bir parantez açmıştır. Hardt ve Negri bu parantezi, Spinoza’nın neşe kavramı ve hayatı olumluma fikri üzerinden sevginin kurumsallığı olarak formüle etti. Burada neşenin, (aynı anlama gelmek üzere) cüretin kurumsallığı hakkında kısaca şunlar söylenebilir:

Her isyan duygulanım üretir, hayatın olumlanması üzerinden kurucu bir yıkıcılığın duygulanımı, bir cüretin kurumsallığıdır. Kurumsallık, tekilliğimizin yarattığı çokluğa içkin olan biraradalığın yatay bir ağıdır da aynı zamanda. İsyan zamanlarında yanımızdakini tanımasak da, başka bölgelerde neler yaşandığını bilmesek de bütün tekillikleri şimdiye ve yanımıza çağırırız. ‘Yanımızdalık hâli’ bizim duygulanımımızın kurumsallığıdır. Bedenlerimizin ürettiği kurucu güç, neşenin/cüretin ortaklık olarak deneyimlenmesinin ortaya çıkardığı kurumsallıktır… Ve asla bir partiyi, bürokrasiyi, devleti çağırmayan bütün bu iktidar kavramlarını reddeden ve bunların dışında kendini var eden bir kurumsallıktır bizim bahsettiğimiz.

Ütopya: “Direnişin olduğu yerde her zaman ütopya vardır” diyor Negri ve ekliyor: “direniş bizi bu dünyaya, etkinlik olarak ütopyanın kuruluşuna geri getirir.” Usta, böyle bir belirlemeyi, ütopyanın, metafizik kavrayışına, ahiretteki cennet vaadine, özlemine ve solda mevcut olan, gelecekte var olacak olan yeryüzü cenneti fikrine teslim etmemek adına yapıyor. Ütopyayı, “praksis olarak, çokluğun etkinliği olarak hayal edebilir miyiz? Ütopyayı, olanaklının güncel bir stratejisi olarak değerlendirmeye başlayabilir miyiz?” diye sorarak, ütopya bahsinde bir başka düşünme önerisi yapıyor ve “yaşamdan olumsuzu söküp atmak, ütopyanın yeni bir tanımı olabilirdi” diyerek Deleuze ve Guattari’nin yaşamı olumlama felsefesinin fikri takibine odaklanıyor. Bugün ‘Ütopya’dan bahsetmek, olanaklıdan söz etmek anlamına gelir. “Machiavelli’de Ütopya öfkeden doğar, direnişe dönüşür. Spinoza’da bilinçli iştah sürecinin içine çekilmiştir; Arzuyu aşka doğru hareket ettiren güçtür. Marks’ta sömürünün maddi koşullarıyla birleşir ve yaşamın, yeni kolektif özgürlük gücünün dinamiklerine katılan gerçek güçtür.

İlişkilerin Örgütlenmesi Olarak Gezi İsyanı: Gezi isyanı, arzunun hayata aktığı bir devrimdir. Ne küçük ne de büyük bir tanımlamayı kabul etmeyecek bir ölçüsüzlüğün devrimidir. Arzuyla işleyen, ama arzuya karşı yürütülen bir savaşın da bedenidir. Mekânsal ve zamansal sabitleme arzusunda kırılan, yersizleştikçe, her yerlileştikçe arzusu çoğalan bir isyandır… Gezi, hayatı olumlayan, pozitif bir arzu akışıdır, bu nedenle de isyanın, Dünyanın Yerliliğinin hayat bulması, ifadesi ve olumlanmasıdır. Gezi isyanı bu nedenle kurulu bütün tanımları alt üst etmiş, partilerin kendi kitleleri kılma çabalarını, bir kimlikte sabitleme ereklerini anlamsızlaştırmıştır. Toplumsalın hareket biçimlerini istatistiğe bağlama, oradan analiz etme girişimleri ve buradan kitlenin ruh halini anlama ve anlatma çabalarını geçersizleştirmiştir. Bir merkezden bakarak perspektif oluşturma gayretleri olarak kurulan bilimsel yöntemler (bilim değil ) (6) sosyoloji, psikoloji, İsyanı anlamaktan uzaktır.


Aktüelin virtüel üzerindeki tahakkümü olarak: Seçim

Bu sosyolojik, psikolojik bakış, şu günlerde seçim üzerine “icat edilen” “ tatava yapma, bas geç” kudretsizliğinin bizatihi kendisi olarak ortaya çıkmıştır. Bir hınç siyaseti ve çoğunluk olma düsturu üzerinden işleyen bu basgeçcilik, tahakkümün bir istisna hali olarak olağanlaştırılmasıdır.

Bütün muktedirler, bize hep istisnai bir dönemi yaşadığımızı söylerler. “Çok kritik bir dönemdeyiz o nedenle yaratılmış, emek emek üretilmiş değerleri değil, ehven-i şeri seçmek zorundayız” diyorlar. Devletler bunu kendi muktedirliklerini devam ettirmek için, olağanüstü bir dönem sendromu yaratarak istisna halini olağan hale getirmek üzerine yapıyor. Tahakküm ve otorite bir “istisna hali”dir ve bu hal hep bir olağan hal olarak işler. Bize dayatılan bütün olağanüstü durumları olağan kabul etmemiz için partiler, sendikalar, medya, Stk vb. araçlar iş başındadır. Kurtarılacak olan sistemse gerisi teferruattır ne de olsa, anladık. Peki şu “tatava yapma bas geç” diyenler de aynı muktedir dili bize vaz etmiyorlar mı? Şimdiki rejim güçlerinin yarattığı savaş hali sendromunu, muhalif görüntü arkasına sığınarak bize bir doğru olarak sunmuyorlar mı? Savaş hali sendromu bütün pislikleri, mide bulandırıcı bütün gerçekleri görünmez kılan ve bize: “bunları görme ve şimdilik onayla” demek değil mi?..

Peki, ne için? Otoriter bir rejimin kuruluşuna karşı daha tolore edilebilir bir başka tahakküm biçimi için. Gerçekten durum böyle mi? Örneğin tatava yapmacılar, AKP’ye karşı kim güçlüyse ona vercilerin önerdiği partiler, Veli Küçük ve şürekasının işledikleri insanlık suçlarına, tahliye olmalarından önce ve sonrasında neden AKP’ye karşı gösterdikleri tepkinin daha azını bile göstermediler örneğin? Sakın bu anticilik, diyalektik olarak işleyen ve karşılıklı olarak birbirlerinin varlık gerekçeleri olmasın. Söylenmek istenen şey çok net: bu tatava meselesi 1960ların iklimini onaylatacak bir mesele, bunun öncelikle bilinmesi çok elzem. Bu iklimin ve bu tatava yapma stratejisinin Mısır’da nasıl işlediğine tanık olduk. Bu tatavacılık sevdası, Tahrir meydanının bütün kurucu politikleşmesini, özgürlük pratiği, ortaklık üzerine kurulmuş hayat ufkunu tarumar etti. Bu gitsin de kim gelirse gelsinciler, Mısır’da da bize buralarda söylenen şeylerin benzerini söylüyorlardı. Şimdi Tahrir meydanının Mursi’nin ırkçı, fundamentalist rejimi iktidardayken ve düşürülüp yerine geçen Sisi askeri rejiminin faşizanlığı zamanında, şu anda nasıl bir durumda olduğunu tekrar düşünmeliyiz… Sandığı işaret edenlerin hep muktedirler ve muktedirliğe aday olanlar olduğunu ve tahakkümün hep baki kalması noktasında tartışmasız bir ittifak olduğunu hatırlatmak isterim… Dünya tarihi şahittir ki seçimle “iktidar”a gelinebilir ama seçimle İKTİDAR ortadan kaldırılamaz… Burada büyük harflerle yazılı iktidar, yapısal olarak bizi kuşatan biyo-politik iktidardır… Son olarak, seçim zamanları, bizim önemli birer birey olduğumuzu söyleyenler, sonrasında her fırsatta bizim gerçekte o kadar da önemli olmadığımızı söylemek ve buna uygun eylemekle geçirirler iki seçim arası zamanı…

İsyan Yeni Kavramlar İcat Eder…

Oysa Haziran İsyanında bambaşka kavramlar icat etmiştik: Ortaklık gibi, Talepsizlik gibi, sevginin kurumsallığı gibi… Evet, kavramlar icat edilir, yaratılır. Yaratımdan yoksun kılınmış, temsili hale gelmiş, sabitlenmiş ve mülkleştirilmiş bütün kavramlar, iktidarın bedeninde işler… Berkin’imizin o görkemli uğurlanışında tekrar eylemimizle var ettiğimiz bu kavramları devletçi politikanın hınç siyasetine teslim edemeyiz, etmeyeceğiz. Bizi iktidar odaklı dünyalara hapsetme ereklerine karşı, mantığın formel işleyişine karşı, büyük teorilerin sabitleyici ve dumur edici ilüzyonuna karşı, Gezimizi sürdüreceğiz… Çünkü Gezi, ilişkilerin ortaklığını örgütledi ve isyanı bedenimize hücre hücre eklendi. Bu nedenle, bedenimize dokunmalarına asla izin vermeyeceğiz…

Notlar[1] Virtüel, bir akışı anlatır. Bir arzu akışı gibi, belirlenmez ve sabitlenemez olan bir harekettir. Ağaç biçimli bir köke bağlı dallanma, bir potansiyelin açığa çıkması değil, yolun bizatihi kendisidir.

[2] “Batı resmi”ndeki perspektif/ufuk çizgisi, “Doğu resmi”nde yoktur. Bu sıradan bir fark değil tamamıyla bir bakış açısı farkı olarak temel bir meseledir…

[3] Hareket olarak ifadelendirilen şey burada yekpare bir bütün, örgüt değil biraradalığın içindeki eylemselliklerdir…

[4] Bana göre irade, sadece bir şeyle karşılaşma cüreti/neşesi ve bu karşılaşmanın imkanıdır…

[5] Tekseslilik, ilk duyuşta otoriter bir tını içeriyor gibi gelebilir. Biz, çok sesliliği tercih etmeliyiz diyebiliriz. Oysa çok seslilik teolojik bir tanımlamadır. Tanrının sesiyle (burada ses kavramı asıl olarak bir değerlilik ölçütüdür), diğer her şeyin arasında kurulan bir hiyerarşidir. Tanrının sesinin, örneğin bir insanın, hayvanın sesiyle eşit olamayacağı iddiası üzerine kuruludur. Oysa tek seslilik bütün seslerin eşitliğidir. Sesler arasındaki ayrımı reddeder…

(6) Bilim ve bilimsel yöntem ayrımı, Nietzsche’nin bilimi savunan ama bilimsel yöntemi eleştiren tavrına bir göndermedir…