Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Franco “Bifo” Berardi
Çeviren: Nalan Kurunç

Bu yazıda ”otonomi” olarak adlandırılan hareketin tarihsel bir tekrarını yapmak niyetinde değilim. Daha çok, “işin reddi” ve “sınıf bileşimi” gibi kavramları ele alarak otonominin karakteristiğini yorumlamak istiyorum.

Gazeteciler “operoismo” [işçicilik] sözcüğünü genellikle 60’lar İtalya’sında ortaya çıkan hem felsefi, hem de politik bir hareketi açıklamak için kullanırlar. Şahsen bu terimi kesinlikle sevmiyorum, çünkü bu terim toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını, yalnızca geç modernitenin toplumsal dinamiklerinde yer alan endüstri işçilerini merkeze alarak indirgemeci bir yaklaşımla ele alıyor. Bu felsefi ve politik hareketin kökenleri Mario Tronti, Romano Alquati, Raniero Panzieri ve Toni Negri’nin çalışmalarında bulunabilir ve temel meselesi de Hegelci özne kavramından bağımsız ele alınarak düşünülebilir. Yani burada Hegelci mirastan kalan tarihsel özneden değil, özneleşme sürecinden söz etmemiz gerekiyor. Böylece özneleşme, kavramsal olarak öznenin yerini alır. Bu kavramsal kayma, Fransız post-yapısalcılığı tarafından kurulan felsefi manzaranın günümüzdeki değişimiyle yakından ilişkilidir. Öznenin yerine özneleşme. Bu da kimliğe değil, oluş sürecine odaklanmamız demektir. Ve toplumsal sınıfın ontolojik bir kavram olarak düşünülmesini değil, vektörel bir kavram olarak anlaşılmasını gerektirir.

Böylece toplumsal sınıf kavramı otonomi düşüncesinin çerçevesinden bakıldığında, toplumsal arzu yatırımı olarak yeniden tanımlanır; bu da kültür, cinsellik ve işin reddi demektir.

60’lar ve 70’lerde Classe Operaia [İşçi Sınıfı] ve Potere Operaio [İşçinin Gücü] gibi dergilerde yazmış çeşitli düşünürler, arzunun toplumsal yatırımlarından hiç söz etmemişti; onlar konuyu daha çok Leninci bir tarzda ele alıyorlardı. Ancak felsefi jestleri yine de dönemin felsefi manzarasındaki mevcut işçi kimliğinin merkeziyetinden, özneleşme sürecinin merkezsizleştirilmesine yol alan bir tarzda önemli bir değişim yaratmıştı.

Operaismo Hareketi ve dahi otonomistlerle 1977 yılından sonra tanışan Félix Guattari, her zaman “özne“ yerine, özneleşme sürecinden [“le processus de subjectivation”]  söz etmemiz gerektiği fikrini vurgulardı. Çünkü ancak bu bakış açısından işin reddinin ne ifade ettiğini kavrayabilirdik.

İşin reddi, işçilerin sömürülmek istememeleri gibi açık bir gerçeklikten çok daha fazlasıdır. İşin reddi, kapitalist yeniden inşanın, teknolojik değişimin ve toplumsal kurumların genel dönüşümünün sömürüden çekilmenin, artı-değer üretme ve yaşamın değerini azaltarak sermayenin değerini artırma zorunluluğunun reddinin gündelik eylemi tarafından üretilmesi anlamına gelir.

“Operaismo” terimini sevmiyorum çünkü bu terim dar bir toplumsal referansı (İtalyanca’da işçiler anlamına gelen, “operai”) ima eden bir indirgemeye karşılık geliyor. Onun yerine “bileşimcilik” sözcüğünü tercih ediyorum. Ve bahsettiğimiz bir grup düşünür tarafından yaygın bir şekilde kullanılan bu “toplumsal bileşim” kavramı ya da “sınıf bileşimi”, toplumsal tarihten çok kimyayla ilgili. Toplumsal fenomenin, Hegelci mirasın katı, hissiz tarihsel zemininde değil; kültürün, cinselliğin, hastalığın ve arzunun çarpışıp buluştuğu, birbirine karıştığı ve manzarayı durmaksızın değiştirdiği bir kimyasal ortamda gerçekleşmesi fikrini seviyorum. Bileşim kavramını kullandığımızda 70’ler İtalya’sında neler olup bittiğini ve otonominin ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliriz: “otonomi”, öznenin inşası, insanın toplumsal bir yazgıyla katı bir biçimde kimliklenmesi değil; sürekli olarak toplumsal ilişkilerin değişimi, cinsel kimliklenme ile kimliksizleşme ve işin reddidir. İşin reddi  aslında arzunun toplumsal yatırımlarının karmaşıklığıyla oluşur.

Bu düşünüşe göre otonomi, toplumsal hayatın sadece iktisadi güç tarafından dayatılan disipliner bir regülasyona bağlı olması değil, canlı toplumun öz-bileşim süreci olan yerinden edilmelere, yer değiştirmelere, yerleşmelere ve ayrışmalara da bağlı olması demektir. Mücadele, geri çekilme, yabancılaşma, sabotaj ve kapitalist sistem egemenliğinden kaçış çizgileri.

Otonomi, toplumsal zamanın kapitalizmin zamansallığından bağımsızlığıdır. İşin reddi tam da bu demektir ve çok basitçe şu anlama gelir: İşe gitmek istemiyorum çünkü uyumayı tercih ederim. Fakat bu tembellik, zekânın, teknolojinin ve gelişmenin kaynağı olan bir tembelliktir. Otonomi, toplumsal bedenin kendi bağımsızlığı ile ve disipliner yasa ile etkileşime geçerek kendi  kendini düzenlemesidir.

Otonomi ve Deregülasyon

Otonominin şimdiye kadar hemen hemen hiç bilinmeyen bir yönü de işçilerin disiplinci rollerinden otonomlaşma sürecinin, kapitalist deregülasyonu tetikleyen bir toplumsal sarsıntıya neden olmuş olmasıdır. Dünya sahnesine Thatcher-Reagan döneminde giren deregülasyon, emeğin disiplinci rolünden otonomlaşmasına verilen kapitalist bir yanıt olarak düşünülebilir. İşçiler kapitalist düzenlemeden özgürleşmek istemişti. Sermaye de ardından aynı şeyi yaptı fakat tersine bir yol izleyerek. Devlet düzenlemesinden bağımsızlık, toplumsal yapı üzerinde ekonomik despotizme dönüştü. İşçiler, tüm yaşamı kaplayan endüstriyel fabrika hapishanesinden özgürleşmek istediler. Deregülasyon da buna emeğin esnekleşmesi ve parçalanmasıyla yanıt verdi.

70’lerdeki otonomi hareketi, kapitalist disiplinci yönetimin toplumsal reddinden, kapitalist intikama yani deregülasyona, teşebbüsün devletten özerkleşmesine, toplumsal tedbirlerin yıkımına, üretimin küçülmesi ve dışsallaştırılmasına, toplumsal harcamaların sınırlandırılmasına, vergilendirmeyi ortadan kaldırmaya ve son olarak da esnekleştirme gibi biçimlere evirilen tehlikeli bir süreci tetikledi.

Otonomi hareketinin gerçekte yaptığı şey, sendikaların bir bölümü ve devlet düzenlemesi  üzerinde yüzyıllık bir baskıyla sonuçlanan toplumsal sistemin istikrarsızlaşmasını tetiklemekti. Peki, korkunç bir hata mı yaptık? Kapitalist deregülasyona neden olan sabotaj , muhalefet , otonomi ve işin reddi eylemlerimizden pişmanlık mı duymalıyız? Kesinlikle hayır. Aslına bakılırsa otonomi hareketi kapitalist ilerlemeyi engelledi, fakat deregülasyon süreci, yaklaşan post-endüstriyel kalkınmaya dahil edilmişti ve kuşkusuz, teknolojik yeniden yapılandırmaya ve üretimin küreselleşmesine işaret etmekteydi.

İşin reddi, fabrikaların enformatikleştirilmesi, ekonomik küçülme, dışarıdan işgücü alımı ve emeğin esnekleştirilmesi arasında sınırlı bir ilişki vardır. Fakat bu ilişki,  neden-sonuç zincirinden çok daha karmaşıktır. Deregülasyon süreci, kapitalist şirketlere küreselleşme sürecinin önünü açan yeni teknolojilerin gelişmesine dahildi. Aynı dönemde benzer bir süreç medya alanında da baş gösterdi.

70’lerdeki bağımsız radyo istasyonlarını düşünelim. O dönemde İtalya’da sadece devlet tekeli vardı ve bağımsız yayıncılık yasaktı. 1975-76 yıllarında bir grup medya aktivisti Bologna’daki Radyo Alice gibi çeşitli bağımsız radyo istasyonları kurmaya başladılar. Geleneksel sol da (İtalyan Komünist Partisi vs.)  geleneksel medya düzenini zayıflatma tehlikesine karşı ve özel medyaya kapı araladığı gerekçesiyle bu medya aktivistlerini uyararak onları açıkça suçladı.

Peki, bugün bu geleneksel devletçi solun haklı olduğunu düşünmeli miyiz? Ben öyle düşünmüyorum, o zamanlarda yanıldıklarını düşünüyorum çünkü devlet tekelleşmesinin sonu zaten kaçınılmazdı ve ifade özgürlüğü ana-akım medyadan daha iyiydi. Geleneksel devletçi sol, muhafazakâr bir güçtü. Bu nedenle, post-endüstriyel dönüşümün yeni teknolojik ve kültürel ortamında artık hayatta kalması mümkün olmayan eski bir yapıyı ümitsizce korumaya çalıştığı için yenilgiye mahkûmdu.

Aynı şeyi elbette Sovyet İmparatorluğunun ve “reel sosyalizm”  diye adlandıran şeyin sonu için de söyleyebiliriz. Rusların yirmi yıl önce bugüne kıyasla muhtemelen daha iyi bir yaşam sürmekte olduğunu ve Rus toplumunun sahte demokratikleşmesinin şimdiye kadar çoğunlukla toplumsal tedbirlerin yıkımı olduğunu ve saldırgan rekabet, şiddet ve iktisadi bozulmaya karşılık gelen bir toplumsal kâbusun önünü açtığını artık herkes biliyor. Ancak sosyalist rejimlerin çözülmesi kaçınılmazdı çünkü düzen, arzunun toplumsal yatırım dinamiklerini engellemekte, totaliter rejim de kültürel değişikliğe zorlamaktaydı. Komünist rejimlerin dağılması kolektif zekânın toplumsal bileşimine, yeni küresel medya tarafından yaratılan imgelem ve arzunun kolektif yatırımına eklenmişti. Demokratik entelijansiyanın ve muhalif kültürel güçlerin kapitalizmin cennet olmadığını bilmelerine rağmen sosyalist rejime karşı yürütülen mücadelenin bir parçası olmalarının nedeni tam da buydu. Şimdilerde ise deregülasyon, eski Sovyet toplumunu parçalamakta ve halk da daha önceden hiç görmediği kadar sömürü, sefalet ve aşağılamaya maruz kalmaktadır. Fakat bu dönüşüm zaten kaçınılmazdı ve bir açıdan da ilerici bir değişim olarak okunabilir. Çünkü deregülasyon, sadece özel teşebbüsün devlet sisteminden ayrılması ve kamusal harcama ve sosyal güvenliğin küçülmesi demek değildir. Deregülasyon aynı zamanda emeğin giderek esnekleştirilmesidir de.

Emeğin esnekliği gerçeği, bu tür bir kapitalist sistemden özgürleşmenin diğer yanıdır. Bu nedenle, işin reddi ve ardından gelen esnekleşme arasındaki bağlantıyı hafife almamalıyız.

70’ler boyunca süren otonomist işçi hareketinin ortaya koyduğu en güçlü fikirlerden birisinin de “güvencesizlik iyidir” fikri olduğunu düşünüyorum. Güvencesizlik, sabit, düzenli ve tüm yaşam boyu süren işten özerkleşme biçimidir. 70’lerde birçok insan sadece bir kaç aylığına çalışır, sonra basıp tatile gider ve yine bir süre yeniden çalışmak için geri dönerdi. Bu, istihdamın neredeyse tam zamanlı olduğu zamanlarda ve kültürel eşitlikçi zamanlarda mümkündü. Bu durum insanlara, kapitalistlerin çıkarlarına göre değil, yalnızca kendi ilgi alanlarına göre çalışmalarını sağlıyordu, fakat şu çok açıktı ki sonsuza kadar süremezdi ve 80’lerin neo-liberal saldırısı, güç dengelerini [rapport de force] ters yüz etmeyi hedeflemekteydi.

Emeğin serbestleşmesi ve esnekleşmesi, işçi otonomisinin hem nedeni, hem de işçi otonomisini yok eden şeydir. Fakat şunu bilmeliyiz ki, bu yalnızca tarihsel nedenlerden kaynaklanmıyor. Bugün emeğin bütünüyle esnekleştiği bir çağda ne yapmamız gerektiğini anlamak istiyorsak, her şeyden önce mevcut toplumsal arzunun sermaye tarafından nasıl ele geçirildiğini anlamak zorundayız.

Bilişsel Emek ile Rekombinant Sermayenin İttifakının Yükselişi ve Düşüşü

Son on yıllarda makinelerin enformatikleşmesi, en önemli üretim döngülerinin entelektüelleşmesi ve gayri-maddileşmesiyle beraber, emeğin esnekleşmesinde önemli bir rol oynadı. Yeni elektronik teknolojilerin dünya sahnesine girişi ve üretim döngüsünün enformatikleşmesi, yersizyurtsuzlaşmış, gayri-bölgeselleşmiş ve gayri-şahsileşmiş bir küresel ağın yaratılmasına zemin hazırladı. İşin öznesi de giderek enformasyon üretiminin küresel ağıyla tanımlanır hale geldi.

Endüstri işçileri fabrikadaki görevlerini reddetmekte ve kapitalist egemenlikten özgürlüğünü kazanmaktaydı. Gelgelelim, bu durum sermayedarları iyi örgütlenmiş endüstri işçilerini işten çıkarmak ve daha esnek olabilecek yeni emek örgütlenmeleri yaratmak için işten tasarruf sağlayan teknolojilere yatırım yapmaya ve iş sürecinin teknik bileşimini değiştirmeye yöneltti.

Emeğin entelektüelleşmesi ve gayri-maddileştirilmesi üretim biçimlerindeki toplumsal değişiminin bir veçhesidir, diğeri de gezegen çapında küreselleşme. Ve gayri-maddileşme ile küreselleşme birbirlerine tabi ve birbirlerinin bütünleyicisidir. Küreselleşme aslında maddi bir karaktere de sahiptir çünkü endüstriyel emek post-endüstriyel çağda hâlâ mevcuttur, ancak düşük ücret uygulamasının olduğu ve yasaların kötü uygulandığı coğrafik bölgelere taşınır.

Mario Tronti, Classe Operai dergisinin 1967 yılına ait son sayısında şöyle yazmıştı: gelecek on yılların en önemli fenomeni işçi sınıfının küresel düzeyde gelişimi olacaktır. Onun bu sezgisi, sermaye üretim sürecinin analizine değil, daha çok emeğin toplumsal bileşimindeki dönüşümüne dair bir kavrayışa dayanmaktadır. Böylece küreselleşme ve enformatikleşme, batılı kapitalist ülkelerdeki işin reddinin bir sonucu olarak öngörülebilir hale gelir.

Yirminci yüzyılın son yirmi yılı boyunca, rekombinant [yeniden bileşebilir] sermaye ile bilişsel emek arasında süregiden bir tür ittifaka tanıklık ettik. Rekombinant olarak adlandırdığım şey,  belirli bir endüstriyel uygulamaya yakından bağlı olmayan; bir yerden bir diğerine, bir endüstriyel uygulamadan, bir iktisadi eylemden diğerine vs. kolayca aktarılabilen çeşitli sermaye kesimleridir. Örneğin doksanların siyaset ve kültür ortamında başat bir rol oynayan finansal sermaye “rekombinant” olarak adlandırılabilir.

Bilişsel emek ile finansal sermaye arasındaki ittifak, emek ile teşebbüsün ideolojik özdeşleşmesi diyebileceğimiz birtakım önemli kültürel sonuçlar yarattı. İşçiler kendilerini bağımsız-girişimci olarak görmeye başladılar, bu da kognitaryanın* sadece kendi entelektüel güçlerine (fikir, proje, formül) bir servet gibi yatırım yaparak kendi girişimlerini tesis ettikleri dotcom döneminde hiç de tümden yanlış bir eylem değildi. Bu süreç, Geert Lovink’ın şu çarpıcı Dark Fiber kitabında dotcom-çılgınlığı olarak tarif ettiği dönemdi. Peki, neydi dotcom-çılgınlığı? Dotcom-çılgınlığı, bilişsel işçilerin doksanlardaki finansal yatırım döngüsüne kitlesel katılımıyla yelken açtığı öz-örgütlenmenin sonsuz bir sürecidir. Böylece bilişsel işçiler kendi uzmanlıklarına, enformasyonlarına ve yaratıcılıklarına yatırım yaparak teşebbüsler yaratma aracı olan borsada yer aldılar. Ve bu girişimci tarz birkaç yılda finansal sermaye ile son derece üretken bilişsel emeğin buluşma noktası haline geldi. Doksanların (Amerikan) siber-kültürüne egemen olan özgürlükçü ve liberal ideoloji, piyasayı, kusursuz bir ortam gibi sunarak idealize etti. Evrimi mümkün kılan en uygun olanın hayatta kalma mücadelesi kadar doğal olan böyle bir ortamda emek, kendini değerli kılacak ve girişimci haline gelecek gerekli araçları bulabilirdi. Bir kez kendi dinamiğine bırakıldığında ağ biçimli ekonomik sistem, iktisadi kazanımları herkes için,  hem patronlar hem de işçiler için en uygun şekilde kullanmaya yazgılıydı, çünkü aynı zamanda patronlar ve işçiler arasındaki ayırım içlerinden biri sanal üretim döngüsüne katıldığında giderek algılanamaz hale gelebilirdi. Kevin Kelly gibi yazarlar tarafından teorize edilmiş ve bir tür dijital-özgürlükçü, alaycı ve zaferci Weltanschauung [dünya görüşündeki] Wired dergisi tarafından dönüştürülmüş olan bu model, yeni milenyumun ilk iki yılında yeni ekonomiyle ve dotcom dünyasının sakinleri olan kendi kendisinin girişimcisi olan bilişsel girişimciler ordusunun büyük bir kısmıyla beraber çöktü. Çöktü çünkü kusursuz bir serbest piyasa modeli hem pratikte hem de teoride ancak bir yalandı. Neo-liberalizmin uzun vadede desteklediği şey serbest piyasa değil, tekeldi. Piyasa, bilginin, uzmanlığın ve yaratıcılığın buluştuğu özgür bir ortam olarak idealize edilirken aslında, güç grupları teknolojik otomatizmleri piyasaya sürerek, kendini medya ya da paranın gücüyle empoze edip hissedarlar yığınını ve bilişsel emeği arsızca soyarak özgürlükçü olmaktan uzaktı.

Doksanların ikinci yarısında yüksek teknolojilerin üretken dolaşımında gerçek bir sınıf mücadelesi ortaya çıktı. Web’in oluşumu bu mücadeleyle şekillenmiştir. Günümüzde ise bu mücadelenin akıbeti belirsizdir. Şu kesin ki, serbest ve doğal piyasa ideolojisi tökezledi. Piyasanın, fikirlerin ve projelerin eşit düzeyde karşılaştığı kusursuz bir ortam olarak işlemesi fikrine göre, üretim niteliği ve hizmetlerin yararlılığı, ücretli tekellerin kendi kendisinin girişimcisi olan kognitarya çokluğuna ve nispten patetik olan mikro-işletmeciler kitlesine karşı açtığı keskin bir savaş tarafından yok edilmiştir. Hayatta kalma mücadelesi, en iyi ve en başarılı olan tarafından değil,  şiddet, soygun, sistematik hırsızlık tüm legal ve etik norm şiddetinin silahını kuşananlar tarafından kazanılmıştır. Bush-Gates ittifakının piyasanın tasfiyesini onayladığı tam da bu noktada sanal sınıfın kendi içindeki mücadelesi sona erdi. Bir kısmı tekno-militer bloğa katıldı, büyük çoğunluğunu oluşturan diğer kısmı da teşebbüsten dışlanarak, sarih bir biçimde proleterleşme sınırlarına itildi. Kültürel boyutta ise ortaya çıkan kognitaryanın toplumsal bilincinin oluşumu için gerekli şartlar oluşmaktadır, bu da felakete çözümler getiren yegâne çözüm olarak önümüzdeki yılların en önemli fenomeni haline gelebilir.

Dotcomlar hem üretim modelinin hem de piyasanın araştırma laboratuvarıydı. Fakat sonunda şirketler tarafından ele geçirilerek sonunda yok oldu, bağımsız girişimciler ordusu ve girişimci mikro-kapitalistler de soyularak gözden yitti. Böylece internet-ekonomisi döngüsünde baskın hale gelmiş olan grupların, eski ekonominin (petrol ve askeri endüstrinin temsilcisi Bush grubu) baskın gruplarıyla ittifaka zorlandığı yeni bir safha başlamış oldu ve bu, küreselleşme projesinin bir tür tıkanmasına işaret eden bir safhadır. Neo-liberalizm kendi inkarını üretti, bir zamanlar neoliberalizmin en hevesli destekçileri de şimdilerde onun marjinalize edilmiş kurbanları haline geldi.

 

Dotcomun çöküşüyle birlikte bilişsel emek kendini sermayeden ayırdı. Doksanlar boyunca kendisini kendi kendisinin girişimcisi olarak gören dijital esnaf da giderek aldatılmış olduğunu ve ürettiklerinin ellerinden alınmış olduğunu düşünerek bunun yeni bir bilişsel işçiler bilinci için uygun şartlar yaratacağını fark ettiler. Ardından da üretim gücünün tamamını ellerinde bulundurmalarına rağmen, birtek üretim sürecinin yasal ve finansal yönlerini ellerinde tutma konusunda iyi, cahil bir spekülatörler azınlığı tarafından ürettiklerinin ellerinden alınmış olduğunu farkedeceklerdi.  Avukatlar, muhasebeciler gibi sanal sınıfın üretken olmayan kesimleri de fizikçilerin, mühendislerin, kimyacıların, yazarların ve medya operatörlerinin bilişsel artı değerini temellük etmekte. Fakat yine de kendilerini semiyo-kapitalizminin hukuksal ve finansal kalesinden koparmayı başarabilmekte ve toplum ve tüketicilerle doğrudan bir ilişki kurabilmektedirler. Bu da, bilişsel emeğin otonom öz-örgütlenmesi sürecini başlatan şey olabilir. Kaldı ki bu süreç, medya aktivizmi deneyimlerinde ve göçmen emeğinin dayanışma ağlarının yaratılmasında zaten mevcut. Ortaya çıkan bu problemi daha açık terimlerle kavramak için önce dotcom tarafına, emek ile kapitalist teşebbüs arasındaki kaynaşma illüzyonuna ardından da iktisadi gerileme ile bitmeyen savaşa bakmamız gerekiyor. Bir yandan faydasız ve saplantılı finansal birikim sistemi ve kamusal bilginin özelleştirilmesi biçiminde eski endüstriyel ekonominin mirası, öte yandan ise, giderek toplumun bilişsel fonksiyonlarına kaydolan üretken emek, yani bilişsel emeğin kendini bir kognitarya olarak görmeye başladığı, sermayeden bağımsız bilgi, yaratım, dikkat, icat ve eğitim kurumları inşa ettiği yer.

Parçalanma, Çaresizlik ve İntihar

Günümüzde internet ekonomisindeki esneklik, emeğin parçalanması biçimine dönüşmüştür. Parçalanma, zaman-etkinliğin parçalanması anlamına gelir. İşçi artık bir kişi değildir. O yalnızca, daimi bir ağ akışına katılan rekombinant semiosislerin mikro-fragmanlarının birbirinin yerine geçebilir bir üreticisidir. Sermaye de artık uzun vadede sömürülecek işçiye ve de çalışanın tüm ekonomik gereksinimler silsilesine yetecek aylık ödeme yapmaz. Beyni, zaman fragmanı için kullanılabilecek bir makineden ibaret  işçiye dakik performansı için ödeme yapılır. Çalışma zamanı fraktallaşmış [parçalanmış] ve hücreselleşmiştir. Zaman hücreleri internette satılabilir olup şirketler ihtiyaç duydukları kadar onlardan faydalanabilirlerdir. Bu bakımdan cep telefonu parçalı işçi sınıfı ile parçalı sermaye arasındaki ilişkiyi en iyi tanımlayan şeydir. Bilişsel emek, zaman fragmanlarının mikroskobik bir okyanusudur; hücreselleşme de her bir semiyo-üretim alanındaki zaman fragmanlarını parçalayabilme becerisi. Bu bağlamda cep telefonu bilişsel emeğin montaj hattı olarak görülebilir. Bunun nedeni emeğin esnekleşmesi ve parçalanmasıdır:  otonomi ve işgücünün politik gücü, küresel ağın kapitalist örgütlenmesindeki bilişsel emeğe tamamen bağımlı hale gelmiştir. Bu semiyo-kapitalizmin yaratılmasının ana çekirdeğidir. İşin reddi duygulara tümüyle bağlılık ve bilgi akışı üzerine düşünme haline gelmiştir. Ardından da küresel akla darbe indiren ve dotcom çöküşü olarak adlandırmaya alıştığımız şeye yol açan bir tür sinirsel yıkım gelir.

Dotcom çöküşü ve finansal kitle-kapitalizmi krizi toplumsal arzunun iktisadi yatırımının çöküşünün bir sonucu olarak görülebilir. Buradaki çöküş sözcüğünü metaforik bir anlamdan ziyade, daha çok batıdaki karşılığıyla, klinik bir tanımlama olarak ve psiko-sosyal organizmanın gerçek bir patolojik çöküşünü ifade etmek için kullanıyorum. Yeni yüzyılın ilk aylarında yani ekonomik çöküşün ilk işaretlerini takip eden periyodda gördüğümüz şey, psikopatolojik bir fenomen olarak küresel aklın çöküşüdür. Ben mevcut ekonomik çöküşü ruhsal çöküntünün bir yan etkisi olarak görüyorum. Emek sürecindeki arzunun, ruhsal ve libidinal enerjilerin yoğun ve sürekli yatırımı şimdilerde kendini, ekonomik gerileme alanında ve militer saldırı ile intihara eğilimde ortaya koyan ruhsal çöküş ortamında göstermektedir.

Bu yüzden dikkat ekonomisi yeni yüzyılın ilk yıllarında önemli bir konu haline geldi. Sanal işçiler artık yaşamlarına giderek daha az özen gösteriyorlar, giderek daha çok sayıda entelektüel göreve dahil olmuş durumdalar ve vakitlerini kendi bireysel yaşamlarına, sevgiye, duyarlığa ve duygulanımlara adayacak yeterli zamanları yok. Viagra kullanıyorlar çünkü ön hazırlıklar için yeterli zamanları yok.

Hücreselleşme, yaşamın bir tür işgaline yol açtı. Bu da toplumsal ilişkilerin psikopatolojikleşmesine neden oldu. Ve semptomları oldukça açık: her ay milyonlarca kutu Prozac’ın satılması, gençler arasında dikkat eksikliği hastalıklarının yaygınlaşması, okullarda çocuklar arasında yayılan Ritalin gibi uyuşturucular ve yaygınlaşan panik salgını …

Yeni milenyumun ilk yıllarının senaryosuna gerçek bir psikopatik davranış dalgası egemen görünüyor. İntihar fenomeni, fanatik İslami şehitliğin sınırlarının çok ötesine yayılıyor. 11 Eylül’den beri intihar, küresel politik sahnede hayli önemli bir politik eylem haline geldi. Fakat buradaki saldırgan intihar, mutlak bir çaresizlik ve saldırganlık fenomeni olarak değil, sonun ilanı olarak okunmalıdır. Bu intihar dalgaları, adeta insanlığa zamanın dışına çıkmayı öneriyor; çaresizlik de gelecek üzerine düşünmenin yaygın biçimi haline gelmiş durumda.

O halde? Buna verecek tek bir yanıtım yok. Yapabileceğimiz tek şey, aslında zaten hâlihazırda yapmakta olduğumuz şey: bilişsel işin öz-örgütlenmesi, psikopatik şimdinin ötesine geçmenin tek yolu. Dünyanın Akılla yönetilebileceğine inanmıyorum. Aydınlanma Ütopyası çöktü. Fakat öz-örgütlü bilginin yaygınlaştırılmasının, sonsuz bir otonomiden ve kendine güvenen dünyalardan oluşan bir toplumsal çerçeve yaratabileceğini düşünüyorum.

Ağ yaratma süreci insan aklı tarafından yönetilemeyecek denli karmaşık bir süreç. Küresel akıl da onu tanımak ve alt-segmentli sınırlı zihinler tarafından yönetilemeyecek denli karmaşık. Küresel aklın gücünü asla bütünüyle bilemeyiz ne de onu kontrol edebilir ve yönetebiliriz. Yine de, toplumsallığın tekil dünyasını yaratmanın tekil süreçlerini öğrenebiliriz.

İşte, günümüzde otonominin anlamı tam da budur.

*Çağdaş bilişsel kapitalizmin öznesi. (ç.n.)

*Kognitarya iki ayrı kavramdan oluşan bir sözcüktür: bilişsel emek (lavoro cognitivo) ve proleterya ve bilişsel emeğin toplumsal bedenselliğidir. Bilişsel emeğin toplumsal tanımında beden, cinsellik, ölümlü fiziksel yapı ve bilinçdışı devreye girer. Kognitarya kendi toplumsal bedenselliği nazarında değerlendirildiğinde, toplumsal anlamda yaygın ve parçalı, semiyotik emek akışıdır (Bifo).

One thought on “Günümüzde Otonominin Anlamı Nedir?: Özneleşme, Toplumsal Bileşim ve İşin Reddi”

  1. Pingback: Kıyamet Günlerinde Direniş, Eleştiri, Sanat ve Arzu – Dünyanın Yerlileri/Xwecîhên Dinyayê
  2. Trackback: Kıyamet Günlerinde Direniş, Eleştiri, Sanat ve Arzu – Dünyanın Yerlileri/Xwecîhên Dinyayê

Comments are closed.