gezi, seçimler, oy ve ötesi

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Göksenin Ekiyorum

2013 haziranından beri bu topraklarda çok şey değişti. Gezi parkına girilmesi, parkta deneyimlenen komünal hayat, doğrudan demokrasi ve doğrudan eylem deneyimleri, birçok farklı görüşten insan ve grubun yan yana hareket edebilme deneyi, özünde gündelik hayatın içine sızmaya çalışan kemikleşmiş bir otoriteye karşı mücadele deneyimi, bireylerin ve örgütlenmelerin özgürlük mücadelesinde kırılmalar yaratmaya başladı.

gezi sonrası

Gezi sonrasında ise; dünya üzerindeki occupy hareketlerindenispanya’daki indignados  ve benzeri hareketlerden ilham alan, ama bu coğrafya bağlamında, çoğu insanın ve örgütlenmenin tahayyül edip programlamadığı, park ve mahalle forumları, daha önce politika ile makro düzeyde ilişkilenmeye alışık olan bünyelerde, gündelik ve mikro düzeyde yapılabileceklerin hiç de az olmadığını gösterdi. Park forumlarından şekillenen, mahalle dayanışmaları, işgal evleri deneyimlerine doğru ilerlemekte.  İstanbul merkezli gözüken bu hareketler, emekleme aşamasındaki bebekler gibi olsalar da, mücadele içindekilere, moral ve umut vermekte.

seçim süreci

Haziran 2013 sonrası, aralık sürecinde iktidarı paylaşan iki muhafazakar çıkar çevresinin kavgasına tanıklık etmeye başladık. İktidarda olan akp, oraya yerleşmek için kullandığı cemaat hareketine artık ihtiyaç duymadığını beyan etmeye başlayınca, iki güç arasında alevlenen pespaye savaş, inanç, moral veya ahlak temelli olmadığını zaten bildiğimiz, yıllarca süren bir ittifakı bütün çıplak çirkinliğiyle önümüze serdi .Bilmediğimiz bir şey malum olmuyordu. Sadece iktidarın bu ahlaksızlığı, daha önce bu kadar ayan beyan ilan edilmemişti. Cemaat, akp’nin ipliğini pazara çıkaracağım diye debelenip dururken, ülke içindeki parlamenter muhalefeti (kürtler dışında) peşine taktı. Oysa biliyorduk ki bu mücadele, ne cemaatin moral değerlerinden, ne de ilahi adalet anlayışından ileri geliyordu. Bertaraf edilmemek için yıllarca göz yumduğu pislikleri, kendini kurtarmak için pazarlıyordu. Akp tarafı ise iktidarda olmanın sarhoşluğunu yaşadığından ve iktidardan düşmesi durumundaki –kendisi için- karanlık boşluğu gördüğünden, kendini fiziki ve ruhani yönden devletleştirmeye hız verdi. Akp, devleti savunmaya ve cemaat adlı örgütle (bir zamanlarlar bu canavar ergenekondu) savaşmaya baş koymuş bir kahramandı. Bu kahramanlık kültü tabi ki rte etrafında kuruluyordu. Yolsuzluk , rüşvet, savaş, ahlaksızlık hiçbiri önemli değildi. 30 marta kadar şovunu iyi sergileyen kazanacaktı. Rte böyle buyurmuştu ve bu atmosfer, parlamenter muhalefetteki siyasi partileri tarafından da kabul gördü. Ve ülkenin en ilginç seçim süreçlerinden birine girildi.

,Oy ev ötesi

Oy ve ötesi girişimi  meşruiyetini çok basit bir yerden alıyordu. Seçim sürecinde herkesin, politik tercihini yapma, bu tercihin değerlendirilişini izleme, kontrol etme, başkalarının tercihleri üzerinden yapılan tahribat, hırsızlık ve hilelerini belgeleme ve engelleme hakkı vardı. Buna benzer bir hak için anayasaya başvurmaya da gerek yoktu. Parlamenter temsili demokrasinin varlığını meşrulaştırabileceği yegane günlerden biriydi seçim günü, tabiri caizse sandık başı! O zaman insanların da, o sandık başına dikilip neler olduğunu izleme, neler döndüğüne şahit olma hakları vardı. İstanbul özelinde yaklaşık 27 bin kişi bu organizasyon çevresinde örgütlenip müşahitlik(gözlemcilik) görevini, gönüllülükle yerine getirdiler. Gönüllülere konu ile ilgili eğitimler verildi. Bu eğitimlerde, internet ortamı da etkin kullanıldı. İktidar karşıtı muhalefet çevresindeki bazı partiler de, oy ve ötesine çalışmalarında kolaylıklar sağladılar. İktidar kendi inisiyatifi dışında kaldığı için, bu yapıya pek hoş bakmadı. Ama politik doğruculuk ve o kutsal seçim gününün bir günlük yalancı demokrasi ortamında, en azından mazur gördü.

Oy

-Oy ve ötesi insanları sandıkla tanıştırdı. Daha doğrusu içinden -tavşan misali- demokrasi çıkacak bir sandıkla değil, çevresinde ve içinde karanlık oyunlar oynanan bir sandıkla. Meşruluğunu sandığa bağlayan bir sistemin bütün hantallığı ve hileye açık kırılganlığıyla yüz yüze getirdi. Bir oya sahip çık çağrısı yapan gönüllülerin yanında, yüzlerce oyu yok eden, değiştiren, çalan iktidar ahlakı(sızlığı)nın taraftarlığıyla karşı karşıya getirdi.

-Meselenin iktidarı ele geçirmiş ve onu bırakmamak için elinden geleni yapacak bir güç ve onun yerine geçmek isteyen güçler  arasında olduğunu, dolaylı olarak göstermiş oldu. İnsanlara ölüm gösterilip, hastalığa razı ediliyordu. İktidarı desteklesin veya desteklemesin hemen herkese bu yapılıyordu. İktidarı karşısına alması beklenen kitleler de aynı kapan içindeydiler. Ekonomi, dış ve iç güçler, savaş gibi sloganvari tehditlerle korkutulan kitlelerden, objektif olmaları isteniyordu. O gün yapacağınız her tercihi kutsamakla görevli yüksek politikacılar, zaten yerel seçimi, genel seçime çevirmek ve bizi ölüm-kalım tercihi içinde olduğumuza inandırmak için ellerinden geleni yapmışlardı.

– Kimsenin ağzından düşlüremediği demokrasi lafının nasıl içinin boşaltılabileceğini gösterdi. Gönüllüler, yaşamsal alanlardaki kararlarını iktidara devretmiş ve bu anlamda politikadan uzaklaşıp, taraftarlığa yaklaşmış kişilerin ve grupların, amaçları uğruna göze alabildikleri karşısında şaşkına döndüler. Seçim günü hiç de demokrasi bayramı değildi. Bayağı bir iktidar savaşıydı. Becerebildiği yerde iktidar, her türlü kural dışı hareketi yapmaktan çekinmiyordu. Ve sistem size beş yılda bir tanıdığı seçme şansı konusunda bile çok isteksizdi. İsteği tercihlerin olmadığı veya kaybetmeyi göze alamadığı yerlerde, kendi çıkarları konusunda hareket etmekten hiç kaçınmıyordu.

–  Bütün bu tiyatroda; kendisinden beklenilen ya da ona biçilen rolden fazlasını yapmanın ve bunu kendiliğinden organize olmuş bir insan grubuyla birlikte yapıyor olmanın verdiği haz vardı. Bu duygu, demokrasi bayramı olarak adlandırılan oy kullanma işleminin yarattığı buruk ve kısır tatminden çok daha güçlü idi. Gönüllü gözlemciler, hiç gereği yokken devletin(kağıt üzerinde) yapması gereken görevleri yerine getiriyorlardı. Demokrasiyi onların istediği sette oynamak zorunda olsalar bile en azından, kendi iradeleriyle yapabildiklerini ve yapabileceklerini keşfediyorlardı. Nede olsa isim bile ötesine bakıyordu. Bu sözleri böyle sarf etmemizin sebebi olan olgu ise, 2013 haziran ayında bu ülkenin yaşadıklarıydı.  Bu ülkede bir başkasına güvenerek, onunla dayanışarak başarabileceklerin bir umudu olarak gezi parkı direnişi hafızlarda duruyor idi.

Ve ötesi

Seçim ve seçim öncesi kumpanyada, gördüklerimiz veya görmeye yeni başladıklarımızın varlığından haberdar olmadığımızı iddia etmek safdillik olurdu. İktidarın seçimlerle gelmesi onu demokratik yapmıyordu. Modern tarih bu durumun hikayeleriyle doluydu.

Zira 2013 haziranında bütün meşruiyetini seçime bağlayan bir gücün; kadınlara, erkeklere, çocuklara, hayvanlara, bitkilere,  özetle doğaya karşı nasıl bir zulüm içinde hareket edebileceğini, kendisini meşrulaştıran kitlelerden çok, kendi yarattığı çıkar gruplarının hizmetinde olduğunu, buna karşı çıkanlara karşı nasıl bir gaddarca davrandığını birebir deneyimledik. Bu kadar büyük bir gücün, bir zümreye, hatta bundan öte bir adama verilebiliyor olması, sandıkta yapılan seçimden öte, sandığın bu şekilde varlığının meşruiyetini de sorgulatmaya başlamıştı. Sandık öncesinde ve sonrasında kendi hayatını ve geleceğini eline alan insanların söyleyecek çok şeyi olduğunu da yaşayarak öğrendik ve öğrenmeye devam ediyoruz. Onların gösterdiği yer sandık oldukça, bizim de sandığın dışında  yaşamlar,  tercihler olduğunu göstermeye ve bu yaşamların özünde var olan doğrudan demokrasi ve inisiyatifleri kurmaya devam etmemiz gerekiyor.

Kimse sandıkta verdiği oyla geleceğini bir zarfa koyup karanlık bir kutuya atmak istemiyor artık. Çünkü o sandığın içindeki karanlıkla, bu ülke gereğinden fazla yüzleşti.  Sanki gerçek politik bir ajandası varmış gibi yapan, ama daha detaylı olarak hareketlerini izlediğinizde, çoğunlukla, çok küçük bir azınlığın çıkarlarının takipçisi olan siyasi partilerin ipliği hızla pazara çıkıyor. Ve birçok insan, başka bir alternatif olmadığını düşündüğü için bu çoktan seçmeli sınava istemeye istemeye katılıyor.

Oy ve ötesi, kurduğu özerk insiyatifi, kendiliğinden ve bağımsız organize olma haliyle, seçimler için atılan bir adım olarak varlığını sürderecek gibi. Ama ağırlığını sadece oy verme işlemleri sırasında koymaya çalışan, bir insiyatif temsili demokrasinin açmazları arasında kalmaya mecbur kalabilir. İsmi içinde varolan -ötesi- tabiri, bize 2013 haziranında yaşama, görme, hayal kurma olanakları yaratan doğrudan demokrasi pratikleri ile ilişkilenmediği sürece, niyetlendiği -daha fazla demokrasi- olarak özetleyebileceğimiz, hedeften uzaklaşıp, kuralları belli bir oyun içinde, bertaraf olabilir.

Oy kullanıyor olmak veya oylama sonucu seçiliyor olmak, bugüne kadar kendi kendini meşrulaştıran ve başına buyruk davrananların yolunu açtı.  Oyun ötesinde demokratik pratikleri, kurumları, birliktelikleri kurma insiyatifi, her zaman için özgürce bir araya gelen bireylerin ve toplulukların elindedir.  2014 yerel seçimlerinde, oy kullanmak,  üzerimize dolu dizgin gelen, sivil faşizmi engellemek yönünde bir adım olarak insanlara motivasyon verse de, bu ülkede, -daha çok batıda-  yaşayan, 5.8  milyon kişinin oy kullanmamış olması, tepki çekecek veya ayıplanacak bir eylemden öte, başka tür bir demokrasi ve politik yöntem gerekliliğinin ihtiyacını, imleyen bir gösterge olarak da görülebilir. Bundan sonraki soru ise; temsili demokrasinin yaratabilceği faşizm karşısında, her düzeyde denetlenebilir, yönetilebilir, yerellik ve doğrudan demokrasi vurgusu güçlü olan kurumları kurarak, açtığımız yırtıklarla, hayatımız üzerinde söz sahibi olmaya devam edecek miyiz? Ya da onların kurallarını koyduğu, yönettiği, denetlediği bir oyun içinde çabamızı,umudumuzu harcamaya devam mı edeceğiz? Çünkü, hiçbir yerden bizi kurtaracak bir mesih gelmeyecek. Hiçbir sandıktan tavşan çıkmayacak.