Genel Zeka Üzerine

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Paolo Virno

Çeviren: Nalan Kurunç
Redaksiyon: Evren o. Yurttaş & Son Okuma: Ecehan Alioğlu

Marx’ın Grundrisse’sinin bir bölümü olan “Makineler Üzerine Fragman”, Postfordist üretim tarzının analizi ve tanımı açısından çok önemli bir metindir. 1858’de, bir dizi nefes kesen politik olayın ortasında kapitalist gelişimin temel eğilimlerine ilişkin bu tefekkürler, Marx’ın diğer yazılarının hiçbirinde mevcut değildir ve aslında alışılagelmiş formüle alternatif olarak görünmektedir.

Burada Marx, güç bela “Marksist” bir tez denebilecek bir şeyi savunur. Marx, kendi özerkliğinden ötürü, soyut bilginin -sadece bilimsel bir doğadaki değil-, üretimin ana gücü -daha azı değil- haline gelme sürecinde olduğunu ve montaj hattındaki kendini tekrar eden emeği çok yakında kenara iteceğini iddia eder. Bu bilgi, sabit sermayede nesnelleştirilmiş ve otomatik makine sistemine gömülü bilgidir. Marx, toplumsal üretimin merkezüssünü oluşturan ve yaşamın tüm alanlarını önceden kuran bilgileri ifade etmek için dikkat çeken bir metafor kullanır: genel zekâ. “Sabit sermayenin gelişimi, genel toplumsal bilginin, üretimin ne derece doğrudan bir kuvveti haline geldiğini ve bu nedenle, toplumsal hayatın gelişiminin koşullarının, genel zekânın ne derece kontrolünün altına girmiş olduğunu ve buna uygun olarak ne ölçüde dönüştürüldüğünü gösterir.” Genel zekâ: bu bilinmeyen kökene sahip İngilizce ifade, belki de Rousseau’nun volonté généraleinin [genel irade] karşılığı ya da Nous Poietikosun, Aristoteles tarafından De Anima‘da tartışılan kişisel olmayan “etkin zihnin” materyalist bir yankısıdır.

Bilginin baskın olma eğilimi göz önüne alındığında emek-zamanı “berbat bir temel” haline gelir: işçi “başrol oyuncusu olmak yerine üretim sürecinin kenarına adım atar”. Sözde değer yasası (meta değeri, içinde somutlaşan emek-zamanı tarafından belirlenir), Marx tarafından modern toplumsal ilişkilerin tabanı olarak kabul edilir, fakat kapitalizmin gelişmesi karşısında parçalanır. Bununla birlikte, sermaye yılmadan “emek-zamanını onunla yaratılan devasa toplumsal kuvvetler için ölçüm çubuğu olarak kullanmayı istemeye” devam eder. Bunu örgütlü işçi sınıfı hareketinin yardımıyla yapar, çünkü bu hareket ücretli emeği kendi varlığı için katı bir varlık sebebine dönüştürür.

Bu noktada Marx, özgürleşme için, daha bilinen diğer metinlerinde ortaya konulanlardan radikal olarak farklı bir hipotez önermektedir. “Fragman”da, kapitalizmin krizi artık ne bireylerin emek-zamanına dayalı üretim biçimindeki içsel orantısızlığa, ne de değer yasasının tam işleyişine ilişkin dengesizliklere, örneğin kâr oranının düşmesine bağlıdır. Bunun yerine, burada ana hatları çizilen parçalayıcı çelişki, doğrudan ve münhasır olarak bilime dayanan üretken süreçler ile üründe gömülü emeğin miktarına denk gelen bir zenginlik ölçüsü birimi arasındadır. Marx’a göre, bu çelişkinin gelişimi, “mübadele değerine dayalı üretimin çökmesine” ve dolayısıyla komünizme yol açar.

Postfordizmde Marx’ın tarif ettiği eğilim aslında, hiçbir devrimci ve hatta ihtilaflı bir içerim olmaksızın gerçekleşmiştir. Makinelerde nesnelleştirilen bilginin rolü ile emek zamanın azalan önemi arasındaki orantısızlık krizlerin çoğalmasından ziyade, yeni ve istikrarlı tahakküm biçimlerine yol açmıştır. Harcanabilir zaman ve potansiyel servet yoksulluk olarak ortaya çıkar: Zorla işten çıkarma, erken emeklilik, yapısal işsizlik ve hiyerarşilerin çoğalması. Üretim kavramının radikal dönüşümü, bir patron için çalışma fikrine hâlâ bağlıdır. “Fragman”, mevcut olanın üstesinden gelmek adına bir kinayeden ziyade, sosyologların alet-edevat kutusu ve toplumun doğal tarihinin son bölümüdür. Ampirik gerçekliği, görüldüğü gibi betimler. Örneğin Marx, “Fragman”ın sonunda komünist bir toplumda, bir veya daha fazla organı alınmış işçinin yerine, tam bir bireyin üreteceğini iddia eder. Bu, büyük miktarda boş zaman, kültürel tüketim ve bir tür “zevk alma gücü” sonucu olarak değişmiş olan bireydir. Birçoğumuz, Postfordist emek sürecinin, aslında tüm özgürleştirici niteliklerden yoksun olmakla birlikte, bu dönüşümden kendi tarzınca avantaj sağladığını kabul edecektir. Emek dışındaki zamanda öğrenilen, gerçekleştirilen ve tüketilen ürünler metaların üretiminde kullanılır, emek gücünün kullanım değerinin bir parçası olur ve kârlı bir kaynak olarak hesaplanır. Daha fazla “zevk alma gücü” bile her zaman zahmetli bir göreve dönüşmenin eşiğindedir.

Bu yeni durumdaki çatışmayı kavramak için “Fragman”a temel bir eleştiri getirmeliyiz. Marx’a göre genel zekâ, bir başka deyişle ana üretici güç olarak bilgi, tam olarak sabit sermayeyle, yani makine sisteminde nesnelleşen ‘bilimsel güç’ ile örtüşmektedir. Marx böylece, genel zekânın kendisini canlı emek olarak gösterme biçimini ihmal eder. Postfordist üretimin analizi bizi bu tür eleştiriler yapmaya zorlar; sözde ‘ikinci nesil otonom emek’ ve sözgelimi Melfi’deki Fiat’ta radikal olarak yenilik getiren fabrikaların presedürel işleyişleri, bilgi ve üretim arasındaki ilişkinin, makine sisteminde tükenmek yerine, insanların dilbilimsel işbirliğinde ve somut olarak birlikte hareket etmelerinde nasıl eklemlendiğini göstermektedir. Postfordizmde, kavramsal ve mantıksal şema belirleyici bir rol oynamaktadır ve bu, çok sayıda canlı öznenin etkileşiminden ayrılmaz olduğu ölçüde sabit sermayeye indirgenemezdir. “Genel zekâ”, resmi ve gayri resmi bilgiyi, hayalgücünü, etik eğilimleri, zihniyetleri ve “dil oyunlarını” içerir. Düşünceler ve söylemler, çağdaş emeğin içinde üretken “makineler” olarak işlev görürler ve mekanik bir bedene ya da elektronik bir ruha ihtiyaç duymazlar. Çatışmanın matrisi ve ‘gökyüzünün altındaki küçük ve büyük karmaşanın’ durumu, canlı emek içinde genel zekânın yeniden dağılımı sürecinde ortaya çıkan, genel zekâ ve sabit sermaye arasında ilerleyen çatlakta görülmelidir.

Kitlesel entelektüellik, yalnızca özellikle üçüncü sektör olarak nitelenenlerin değil, Postfordist canlı emeğin karmaşık grubudur: makinelerde nesnelleştirilemeyen bilişsel becerilerin ambarıdır. Kitlesel entelektüellik, genel zekânın bugün ortaya çıkan en önemli biçimidir. Burada sorgulanan şey bireysel emekçinin bilimsel bilgeliği değildir. Daha ziyade, zihnin daha genel tüm tutumları, üretken kaynaklar olarak birincil statü kazanır, bunlar: dil yetisi, öğrenme eğilimi, bellek, soyutlamanın ve ilişkinin gücü ve öz-düşünümselliğe eğilimidir. Genel zekâ, tam anlamıyla geneldeki zekâ olarak anlaşılmalıdır: düşünce tarafından üretilen eserlerden -bir kitap, bir cebir formülü vb.- ziyade, düşünme yetisi ya da kudreti. Postfordizm’de genel zekâ ile canlı emeğin ilişkisini temsil etmek için her konuşmacının koşulsuz ve tekrarlanamayan ifadeleri icra etmek için tükenmeyen bir dil potansiyeli üzerinde hareket etmesi eylemine başvurmak gerekir. Zekâ ve bellek gibi dil de en yaygın olandır ve en azından “uzmanlaşmanın” doğuştan verili olduğu düşünülebilir. Kitlesel entelektüelliğe iyi bir örnek bilim insanı değil, konuşmacıdır. Kitlesel entelektüelliğin yeni bir “işçi aristokrasisi” ile ilgisi yoktur; esasen tam karşıtıdır.

Üretim sürecini ve “yaşam-dünyasını” örgütlediği sürece genel zekâ kesinlikle bir soyutlamadır, ancak maddi ve işleyen bir işlevi olan bir soyutlama. Gelgelelim, genel zekâ bilgi, enformasyon ve epistemolojik paradigmaları kapsar, bu yüzden aynı zamanda eşdeğerlik ilkesini şekillendiren modernitenin tipik gerçek soyutlamalarından keskin bir şekilde ayrılır. Para, “evrensel eşdeğer” olarak bağımsız varlığında, ürünlerin, emekçilerin ve öznelerin ortak ölçüye vurulabilirliğini somutlaştırırken, genel zekâ, her türlü praksis için analitik önermeler kurar. Toplumsal bilgi modelleri, çeşitli emek etkinliklerini eşdeğerlere dönüştürmez; daha ziyade kendilerini “doğrudan üretken güç” olarak sunarlar. Ölçü birimi değildirler; heterojen, etkili olanakların ölçülemez önkoşulunu oluştururlar.

“Gerçek soyutlamaların” doğasındaki bu değişim toplumsal ilişkilerin, duygulanımlar alanına önemli yansımalarla birlikte, eşdeğerlerin değişimlerinden ziyade soyut bilgiler tarafından düzenlenmesini gerektirir. Daha spesifik olarak, çağdaş sinizmin (yani dayanışmanın körelmesi, muharip solipsizmi vb.) temelini oluşturur. Eşdeğerlik ilkesi, en katı hiyerarşilerin ve vahşi eşitsizliklerin temelini oluşturdu, ancak bir evrensellik simulakrumunu garantiye aldığı gibi, toplumsal bağdaki bir görünürlüğü de garantiye alıyor, böylece ideolojik ve çelişkili bir anlamda, teklifsiz karşılıklı tanınma beklentisi, eşitlikçi iletişim ideali ve şu veya bu “adalet teorisi” tümüyle ona tutunuyordu. Zorunlu güç ile farklı üretim süreçlerinin ve “yaşam-dünyalarının” öncüllerini belirlerken, genel zekâ aynı zamanda sentez olasılığının da önünü tıkar, eşdeğerlik için ölçü birimini sağlamada başarısız olur ve tüm birlikçi temsillere engel olur. Bugünün sinizmi, bu durumu pasif bir biçimde yansıtıyor ve zorunluluktan bir erdem (virtue) yaratıyor.

Sinik, belirli epistemik modellerin kendi özgül bağlamındaki birincil rolünü ve gerçek eşdeğerlerin yokluğunu tanır. Şeffaf ve diyalojik iletişimlere her türden isteği iptal eder. En başından itibaren, praksisi için öznelerarası bir temel arayışından vazgeçer ve paylaşılan ahlaki yargı ölçüsünü geri çağırmayı bırakır. Sinik, eşitlikçi “karşılıklı tanıma” beklentileri yanılsamasını ortadan kaldırır. Eşdeğerlik ilkesinin çöküşü, eşitlik talebinin huzursuzca terk edilmesi olarak siniklerin davranışında kendini gösterir. Sinik, öz-olumlamayı, üretimdeki bilginin merkezileşmesinin gerektirdiği hiyerarşilerin ve eşitsizliklerin ilişkisiz çoğalışına emanet eder.

Çağdaş sinizm, genel zekânın merkezi rolüne ikincil bir uyum biçimidir. Aristoteles’ten Hannah Arendt’e uzanan geleneğe göre düşünme dışsal bir tezahürü olmayan yalnız gerçekleşen bir etkinliktir. Marx’ın genel zekâ anlayışı ise bu geleneğe ters düşmektedir: Genel zekâdan söz ederken kamu zekâsına işaret ederiz. Zekânın kamusal karakterinin en az iki ana etkisini tespit edebiliriz.

İlki, siyasal iktidarın doğası ve biçimi ile ilgilidir. Zekânın kendine has kamusal karakteri kendini, devlette idari aygıtın devasa büyümesi yoluyla dolaylı olarak gösterir. Devletin kalbi artık siyasal meclis sistemi değil, yönetimdir. Yönetim, bilgi, komuta ve toplumsal elbirliğinin ters çevrilmiş imgesi arasındaki kaynaşma noktasını ve genel zekânın otoriter bir somutlaşmasını temsil eder. Bu, “siyasal bedenle” ve hukuku aşan kararnamelere verilen öncelikle bürokrasinin uzun süredir tartışılan ilişkisinin ötesinde yeni bir eşiği işaret eder. Artık devletin rasyonelleşmesinin iyi bilinen süreçleriyle karşı karşıya kalmayız; bilakis, şimdi zekânın başarılı bir şekilde devletleş(tiril)mesine karşı çıkmamız gerekiyor. İlk defa, şu eski ifade “raison d’etat” (devlet aklı) metaforik bir öneme sahip olmaktan daha fazlasını elde etmektedir.

Zekânın kamusal karakterinin ikinci etkisi tam da postfordizmin doğasıyla ilgilidir. Geleneksel üretim süreci, görevlerin teknik bölünmesine dayanıyorken (iğne kafası üreten kişi kendi bedenini üretmiyordur, vb.), genel zekânın emek harcama eylemi “zihnin yaşamına” ortak katılımı, genel iletişimsel ve bilişsel becerilerin ön paylaşımını gerektirir. “Genel zekânın” paylaşımı tüm praksislerin asıl temeli haline gelir. Bu nedenle, teknik işbölümüne dayanan tüm bütünleşik eylem biçimleri engellenmiştir.

Kapitalist rejim altında icra edilen işbölümünün sonu, artık görevler ve roller tarafından aracılık edilmeyen keyfi hiyerarşilerin ve zorlama biçimlerinin çoğalmasına tercüme edilir. Zekâ ve dilin, yani ortak olanın çalışmaya etkisi, kişisel olmayan, teknik işbölümünü yapaylaştırır, aynı zamanda öznelliğin yapışkan bir kişiselleştirilmesini sağlar. Zekânın paylaşılmasıyla ortaya çıkan bir başkasının varlığı ile kaçınılmaz ilişki, kendini kişisel bağımlılığın evrensel olarak yeniden kurulması olarak ortaya koyar. Bu iki açıdan kişiseldir: Birincisi, anonim ve zorlayıcı bir güce sahip olan kurallar yerine kişiye bağımlıdır; ikincisi, bütünsel kişi, tam da düşünce ve eylemin tutumu, başka bir deyişle, her bireyin ‘üretken varoluşu’ bastırılmıştır (Marx’ın ifadesini, insan türünün temel güçlerini yansıtan ve örnek teşkil eden bireyin deneyimi için kullanmak gerekirse).

Son olarak, bizim sorunumuz, bugün üretim sürecinin teknik gereği olan zekânın mülki kamusal karakterinin, yeni bir demokrasi ve kamusal alan biçimi için gerçek temel olup olamayacağıdır, yani devlet ile onun “siyasi karar alma tekeli” üzerinde dönmekte olan bir kamusal alanın antitezi olup olmayacağı. Bu soru için iki ayrı ama birbirine bağlı taraf vardır: Bir yandan, genel zekâ kendisini otonom bir kamusal alan olarak, yalnızca metaların üretimi ve ücretli emekle rabıtası çözülürse olumlayabilir. Öte yandan, kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılışı, ancak devletin dışındaki kamusal alanın ve genel zekâya bağlı olan politik bir topluluğun kuruluşuyla kendini gösterebilir.

Paolo Virno, “On The General Intellect“, (Çeviren: Arianna Bove), generation-online: www.generation-online.com‘dan tercüme edilmiştir.