Gelecekbilim Yersiz, Tarih Karar Verir

Browse By

Félix Guattari
Çeviren: Nalan Kurunç

Sonia Goldfeder:  Sizce azınlık gruplarının toplumsal değişim sürecine katılımı nasıl gerçekleşir? Toplum tarafından bir bütün olarak asimile mi edilmeliler yoksa farklılıklarını sürdürmek için ayrı mı kalmalılar?

Guattari: Gerçekliğin iki düzeyini birbirinden ayırmak gerekiyor: İlk olarak mevcut gerçeklik; azınlık grupları marjinalleşmiştir -fikirleri ve yaşam biçimleri baskılanmış ve reddedilmiştir. İkinci olarak ise bir başka gerçeklik düzeyi; solun sisteme eklenmesi, bu grupların dikkate alınıp dinlenmesi ve toplumda bir ağırlığının olması durumu. Yasal hak elde eden homoseksüel gruplar ya da mevcut yöntemleri mesele eden psikiyatrikleştirilmiş insanlar grubu gibi. Tüm bu biçimler normal, geleneksel iktidar ilişkiler mantığının bir parçasını oluşturur, baskı grupları vb. Peki bu, hareket içerisindeki muhalif her şeyin asimile edilmesi anlamına mı geliyor? Bu yanıtlayamayacağım bir şey. Lula’nın PT’sinin [Partido dos Trabalhadores, Brezilya İşçi Partisi] tüm muhalefeti hareketini kendine dâhil etmesi kendi tabanının desteğinin bir parçası olarak görülebilir mi? Umarım görülmez. Bir tek, PT programının nihai amaçlarının arasında özellikle “otonomiye saygı” vurgusu olduğunu biliyorum. Politik bir programda bu türden bir olumlama sıradışı. Başka hiçbir yerde görmedim.

Mevcut durum içinde arzularımızı bütünüyle ifade edemeyeceğimiz düşüncesiyle ve mitik otonomi etiği adına, kendiliğindenlik kültü adına, asimilasyon korkusundan ötürü bu girişimi reddetmek doğru değil.  Bu büyük öneme sahip bir girişim (…).

*** 

Soru: Otonominin mümkün olması bakımından partilere duyulan böyle bir güvenin biraz iyimserliğin ötesinde olduğunu düşünmüyor musunuz?

Guattari: Her zaman partilerin azınlıkları ezme riski vardır. Bu bir iyimserlik ya da kötümserlik meselesi değil, özgürlük mücadelesi sürecine dâhil olan tüm parti sistemlerine, sendikalara, gruplara ve sekter gruplara dair temel, tanımlayıcı bir mesele. Bu alanda hâkim modelleri yeniden aksettirmeyeceklerine dair a priori bir garanti sağlayacakları yönünde bir şey yok. Ne programları, ne liderlerinin iyi niyetleri, ne de azınlıklara duydukları pratik, somut bağlılıkları. Dolayısıyla, bu alanda bu türden bir “entropiyi” (çok sevmediğim bir ifade ama kullanacağım) engellemeye ne mani olabilir? Kesin olarak, aygıtların kurulumu (ne istiyorsak öyle adlandırabiliriz –analitik aygıtlar, moleküler devrim aygıtları, tekilleşme aygıtları vb.) birey ya da grup ölçeğinde aygıtlar ya da hatta kolektif arzu oluşumları meselesini büyüteceğimiz daha geniş kombinasyonlar.

***

Luiz Swartz: Bir tespitte bulunmak istiyorum. Bana öyle geliyor ki senin bütün açıklamandaki büyük paradoks partilerle otonom hareketlerin biraradalığı meselesinde yatıyor. İlk ifadene göre belirli türden mücadeleler örgüt, partiler yoluyla olmalı. Ve otonom bir şekilde gerçekleşen bir başka mücadele biçimiyle. Şimdi de sorunu parti açısından ortaya koyuyorsun, buna göre parti belirli bir noktada kullanılıp, sonra da yeniden kullanılmayacak bir araç olmalı. Bana burada çok önemli bir şey varmış gibi geliyor: muhtemelen partinin gücünün doğru olmayan bir değerlendirmesi söz konusu. Bana göre bir parti kendisinin araç olarak kullanılmasına izin vermez, çünkü er ya da geç pratik olarak bu moleküler mücadelelerin sürekliliğini engelleyen kendi bürokratikleşmiş, disipliner dinamiklerine sahip olur.

Guattari: Sanırım bu meseleleri ele alış biçimi büyük bir ihtiyatlılık gerektiriyor zira tarih bize bu türden bir bakışın korkunç sonuçları olabileceğini gösteriyor. Her şeyden önce PT’nin neden dünyanın sekizinci harikası olduğunu söylemediğimi anlamanı istiyorum (…). Biliyorum ki bu azınlıkların kesin olarak geleneksel örgüt fikriyle dile getirilmesinde çok sayıda sıkıntı var.  Ayrıca biliyorum ki, “lidercilik” olarak adlandırdığım şeyin bir belirtisi tesis edilmiş durumdadır,  medyada cisimleşmiş ve tüm mekanizma serilerini tetiklemiş lidercilik açık bir biçimde kolektif öznellik alanına dâhildir. Bu elbette her zaman öznel süreçlerin şeyleşmesine dair somut bir riski içerir. Bununla birlikte, her şey söylendiğinde ve yapıldığında inanıyorum ki yine de burada PT’de yapılan şey büyük bir yenilik, büyük bir deneyim. Devrim üzerine dersler vermek bana düşmez, iyi nedenlerle bana göre bu alanda olası dersler yoktur. Ancak, Avrupa’nın aktarmayı  deneyebileceği en azından bir şey olduğunu düşünüyorum: yanlışlarımızın deneyimi.

Fransa’da 1968’den sonra her düzeyde yoğun bir moleküler devrim dalgası vardı (…). Ancak problem şu ki bu eylem kiplerinin hiçbiri bir başka mücadele düzeyine geçemedi. Diğer mücadele düzeyleriyle, nüfusun diğer kesimlerinin mücadelesiyle olan tek bağ, eski sekter gruplar sistemi, eski parti ve sendika sistemleri olmaya devam etti. Gerçekleşen şey, bu hareketlere katılan entelektüel olmayanlar, deneyimler sırasında sıradan entelektüeller haline gelmesiydi. Dolayısıyla, bu entelektüel olmayanların derece derece kümeleşmesi söz konusuydu –örneğin, hareketin doğal üyesi bazı militan göçmenler zamanla göçmen nüfusunun geri kalanından tecrit edildiler. (…) Bu türden bir deneyimin entelektüellerle belirli gruplar arasında kurulan yoğun ilişkiyle bir ilgisi yok. Fakat eğer bu gruplar bilfiil diğer tüm toplumsal hareketlerden tecrit edilmişse, gerekli bağlantılardan yoksunsa, giderek uzmanlaşma ve yozlaşma süreçlerine neden olurlar. Bu tıpkı durmaksızın kendini kesen bir dalga gibidir.

Bu nedenle Brezilya’da önemli olduğunu düşündüğüm şey, geniş ölçekte politik ve toplumsal meselelerle yüzleşen bir örgütlenme meselesinin azınlık gruplarının ve duyarlıklarının büyük özgürleşme hareketinden sonra gelmemesidir, zira şimdi geldi, aynı anda.  Bunun marjinal, ortak bir programı ya da indirgeyici birleştirici cepheyi savunmak adına bir tür kolektif  birlik yaratma meselesi olmadığı açık. Bu düpedüz aptallık olurdu zira azınlıkların ve marjinal grupların anlaşması ya da aynı programı, aynı teoriyi ve aynı tutumu benimsemesi meselesi değil bu.

Bu bizi sosyalistlerin ve komünistlerin eski kitle hareketi fikrine geri götürürdü. Bu programatik bir mantık benimseme meselesi değil, “durumsal bir mantık” benimseme meselesi. Öte yandan, kendi tekilliklerini olumlamayı amaçlayan eğilimlerin PT’ninki gibi makineleri terk etmesi gerektiği anlamına da gelmiyor bu. Böyle olsaydı PT içinde giderek sadece bir türden tekillik bulmuş olacaktık: “katı tutumlu” profesyonel militanlarınki (…). Problem tam da burada yatıyor. Elbette bu konunun felsefesini özetlemeye çalışmıyorum. Fakat bana öyle geliyor ki, bu iki boyutun biraradalığına izin veren araçlar bulmak gerekli. Sadece pratik araçlar, alan içinde gerçek bir müdahale araçları değil, aynı zamanda yeni bir tür duyumsama, yeni bir tür mantık ve yeni bir tür teori gerekli.

***

Néstor Perlongher:  Sanırım buradaki siyasi ifade sorununa yeterli bir önem verilmiyor, şu anlamda: bu küçük mikropolitik hareketlerlerin bağdaştırılmasıyla ilişkili  (…) en büyük sorun bu mikropolitik hareketlerin dile getirdiği ifadelerdir. Bu doğruysa,  bu ifadelerin etkisinin/gücünün azımsandığını düşünüyorum. İşçi olsun ya da olmasın sıradan bir adam,  karşısında PT adına konuşan hayli entelektüel bir homo belirdiğinde, bütünüyle kendini kaybeder.Böyle bir adam bu tür bir ifadeyle bağlantı kurmayacaktır. (…) Dolayısıyla sormak istediğim şu: mikro politik, azınlık, moleküler hareketlerden demokratik sansür gibi arkaik ifadeleri savunmaya ya da devrim düşüncesinin, tanık olduğumuz gibi, aşırı sömürü ve süper diktatörlüklere yol açan ekonomik dönüşüme indirgenmesine hangi noktada geçeriz?

Guattari: Lula’ya homoseksüeller, siyahlar, kadınlar, psikiyatrikleştirilmişler ve diğerlerinin kaderi için kesin bir kavrayışsa sahip olduğunun kanıtını talep eden bir şikâyet defteri hazırlayacağını sanmıyorum. Lula’ya sorulması gereken, şimdiki olduğu haliyle tüm moler katmanlaşmaları bozmaya katkıda bulunup bulunmayacağıdır. Diğer her şeyde olduğu gibi herkesin toplumsal olarak inşa ettiği konumda kendi sorumluluklarını üstlenmesi gerekir. Lula’nın “Ezilenlerin Babası” veya “Yoksulların Babası” olduğunu düşünmüyorum, fakat kesinlikle medyada temel bir rol sergilediğini düşünüyorum ve bu da seçim kampanyasında temel nokta. Lula mevcut durumda son derece önemli dinamik vektörlerinin taşıyıcısı, tıpkı tamamen apolitik olan insanları mobilize etmesi gereken o bilindik güç gibi. Bu açıdan Lula PT ile tanımlanamaz. Lula’nın medyada sergilediği rol çok önemli çünkü bugünlerde tüm düzeylerdeki mücadeleler medya tarafından üretilen öznellik üretimi faktörü hesaba katılmadan düşünülemiyor.

***

Suely Rolnik:  Kitabın yolculuk sırasında PT hakkında yapılan tartışmaların kapladığı büyük alanla  nasıl baş etmesi gerektiği hususunda düşünüyordum. Belki de  “seçim kampanyası” fasetasının yeniden üretilmesi artık gündemde yer tutan bir mesele olmaması gibi basit bir nedenle, uygun değildir. Fakat aynı zamanda, benim görüşüme göre PT’deki yatırımınızın merkezini ortaya koyduğu, ve hatta vurguladığı sürece, PT’nin kendisine, kutsal bir şey olarak değil, PT’nin o zaman temsil ettiği türden aygıt olarak olarak odaklanmak önemli olabilir. Toplumsal alanda arzu oluşumlarıyla ilgili konuların ifade edilmesini mümkün kılan bir aygıt; ve, hepsinden önemlisi, o gerçeklik düzleminin, çarpıcı sosyal ve siyasi bitişmeler (agglutination) gerektiren mücadelelerin düzlemiyle eklemlenmesini mümkün kılan bir aygıt. Hatta bu iki düzlemin bitişmesinin PT kampanyanızın en önemli figürü olduğunu söyleyebilirim. Konumunuzla ilgili olağandışı olan şey, bu eklemlenmenin gerçekleşmesi ihtiyacına ve olasılığına dikkat çekmenizdir. Ve gezi boyunca, son zamanlarda, daha geniş toplumsal mücadeleleri önemsememe eğiliminin en azından arzuyla ilişki sorunsalları gözardı etmek kadar ciddi hasarlar yarattığını hatırlamaktan  bir an olsun vazgeçmediniz.

Bu tür konuları vurgulamayı mümkün kılmasının yanı sıra, kampanya ile ilgili tartışmalar,  Lula’nın sesinde bütünüyle yersiz yurtsuzlaştırılan resmi siyasal sesin (resmi medyanın içinden doğrudan yayın yapmakla birlikte bir tür özgür radyo istasyonu) frekansını ayarlamamıza da yardımcı oldu. Bu tartışmalar ayrıca o zaman PT’de, siyasi sahneyi geleneksel alanının dışına çeken bir kollektif bir toplanışı (assemblage) görmeyi olanaklı hale getirmeye yardım etti.  Kısacası bir “savaş makinesi”. Fakat şimdi işler farklı. Artık seçim kampanyası içinde olmadığımız gerçeğine ek olarak, PT’nin hâlâ bu aygıt olduğu ve olmayı sürdüreceği konusunda hiçbir garanti verilemez, ki bu da bu unsurun kitaptaki varlığını en azından bu vurguyla tartışmalı hale getirir. Bu yüzden, tekilleşme süreçlerini daha az kırılgan kılmak için bu tarz bir aygıtın varoluşunun özsel olduğu anlayışını paylaşmak amacıyla, onu korumanın ilginç olabileceğini söylüyordum. Bu nedenle, çok çeşitli toplumsal alanlarda ortaya çıkmasına duyarlı olmak elzem -sadece siyasi partilerde değil, tabii ki, sadece  PT’de de değil.

***

Guattari:  Mücadele için yeni bir tür makinenin örgütlenmesine ve inşasına dair sorunların olabildiğince az gizli olması bana mühim görünüyor.  Bir başarısızlık olarak bile –ki, nihayet, belki de mesele bu değildir– bana öyle geliyor ki PT deneyimi ilkel. Ulusal ölçekte (medya açısından) yeni öznellik bileşenlerinin ortaya çıkmasını nasıl sağlayabiliriz? Burada önemli olan sonuç değil, problematiklerin ortaya çıkması. Gelecekbilim yersiz, tarih karar verir. İki olasılık var: ya PT sektercilik virüsüyle tümüyle lekenelecek ki bu durumda her otonom bileşen “tabanları yağlayacak” ve PT cehennemi boylayacak; ya da bazı yerlerde başlamış görünen süreç bu sekter biçimli bileşenleri nötralize etme eğilimi gösterecek ve hatta Lula’nın hipotezine göre hareketlerin gücüne bağlı olarak bu bileşenler zamanla çözülecek. Her şey yerel koşulara ve PT aracının yararlılığına ya da yarasızlığına bağlı olacak. Eğer tüm bunlar “boşa çıkarsa”, eğer PT bir başka PMDB olursa, Lula da, yalnız cennet bilir, lider olursa o zaman işte, biter. Bu sadece, sürecin sürekliliğinin bu tür bir toplanışta [assemblage] tutunmadığı, moleküler devrim mücadelelerinin de kendi yolunda devam edeceği anlamına gelirdi.

Politik eylem meselelerini klasik bakış açısından ele almakta ısrar edersek –yani, eğilim, bir grup, liderleri tanımak ya da kendilerini eklemlemek istemeyen otonom gruplara karşı örgütlenme mantığı metodu- kendimizi tümden bir çıkmazda bulabiliriz çünkü hem zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak hem de karışıklık ve doğru aktarımlara yol açabilme yetersizliği olarak görülen “kendiliğindenlik” ya da “anarşizme” karşı merkeziyetçilik alanı endişesi kipleri kuran sonsuz bir tartışma etrafında dönüp dururuz. Bana karşıtlık buymuş gibi gelmiyor yani, bir yanda fevkalade etkili, merkezileşmiş, fonksiyonel aygıt, diğer yanda otonomi olmak üzere.

Örgütlenme boyutu otonomi meselesiyle aynı düzlemde yer almaz. Otonomi meselesi benim “otonominin işlevi” olarak adlandıracağım alana aittir ve bu işlev feminist, ekolojik, homoseksüel ve diğer gruplarda etkin bir şekilde cisimleşebilir, ayrıca ‑ve neden olmasın?‑ PT gibi geniş ölçekli mücadeleler için olan makinelerde. Partiler ya da sendikalar gibi örgütlenmeler de “otonominin işlevinin” uygulama alanıdır. Açıklayayım: birinin bir harekette militan gibi davranması o kişiye belirli bir güvenlik elde etme olanağı sağlar böylece artık engellenmiş ve zavallı hissetmez, sonuçlarıyla beraber bazen, fark etmeden eylemlerimizde geleneksel modelleri aktarırız (hiyerarşik modelleri, toplumsal refah modelleri, belirli türden bilgiye, profesyonel eğitime öncelik veren modelleri, vs). 1960’ların derslerinden biridir bu, iddia edildiği gibi özgürleştirici eylemlerin olduğu bir zamanda klişeler farkında olmadan yeniden üretilmişti. Ve bu konu değerlendirmenin önemli bir veçhesidir, çünkü tutucu kavramlar kurtuluş sürecinin gelişimine hiç de uygun değildir.

Dolayısıyla, mesele örgütlenmemiz gerekip gerekmediği değil, örgütlenmelerdeki militanlık dâhil, gündelik eylemlerimizde hâkim özneleşme kiplerini yeniden üretip üretmediğimizdir.   “Otonominin işlevi” tam da bu terimlerle ele alınmalı. O mikropolitik düzeyde vuku bulur, anarşiyle ya da demokratik merkeziyetçilikle hiçbir ilgisi yoktur. Mikropolitika toplumsal toplanışların [assemblage] kapitalizm dâhilindeki öznellik üretimlerini dikkate alma olanağıyla ilgilenmeli ve militan harekette genellikle bir tarafa konulan sorunsallar ile baş etmelidir.

Bana göre, yeni türden bir tasarımın oluşturulmaya çalışılması gerekiyor, benim yeni bir kartografi olarak adlandırdığım şey. Ve bu sadece basitçe merkezileşmiş aygıt ile tekilleşme süreçlerinin bir aradalığına dair bir şey değil, çünkü gün bittiğinde, Leninistler daima aynı söyleme başvurur: bir yanda Parti, Merkez Komite ve Politbüro öte yanda, herkesin kendi küçük işini yaptığı, kendi bahçesini ekip biçtiği kitle örgütlenmeleri. Bunların arasında da “aktarım kayışları”: görevler hiyerarşisi, mücadele araçları hiyerarşisi ve aslında bir öncelik düzeni ki bu düzen, her daim merkezi araçlar aracılığıyla moleküler devrim mücadelelerinin manipüle ve kontrol edilmesine yol açar.

Kapitalizmin ve emperyalizmin mevzilerini altüst etmek için gereksindiğimiz mücadele için makinelerin, savaş makinelerinin inşasının, belirli liderler ve temsilcilerin biçimlendirdiği bir programın parçasını oluşturmak gibi sadece politik ve toplumsal hedefleri olamaz. Otonominin işlevi, merkeziyetçiliği bir tutam otonomiyle yumuşatmak için başvurulan basit bir müsamaha derecesi değildir. İşlevselliği, arzunun tüm uyarımlarının ve tüm zihinlerin yakalanmasını mümkün kılmaktır, onları ağaç biçimli tek bir merkezi bir noktada biraraya getirmek değil, tüm toplumsal sorunsalları hem yerel hem bölgesel, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde katedeceği dev bir rizoma yerleştirmektir.

Félix Guattari ve Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil. trans: Karel Clapshow ve Brian Holmes. Los Angeles: Semiotext(e), 2008 kitabının içinden, “Politics” bölümünden seçilmiş pasajlardan çevrilmiştir.

It's only fair to share...Share on Facebook140Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer