Feminizm ve Ortak Olanlar Politikası

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Silvia Federici
Çeviren: Nalan Kurunç

Bu yazıdaki temel bakış açımız, yeryüzünün ortakçıları; bir bedeni, ihtiyaçları, arzuları olan; en önemli geleneğinin, yaşamın yaratılması ve sürdürülmesi için gösterilen dayanışma olan insanlar; ıstıraba ve birbirinden, doğadan ve nesiller boyunca yaratmış olduğumuz ortak zenginliklerden koparılmışlıklarına rağmen dayanışma içinde olan insanlar (The Emergency Exit Collective, The Great Eight Masters and the Six Billion Commoners, Bristol, 1 Mayıs 2008).

Hem kadınların geçimlik işinin hem de ortak olanların yerel halkın somut yaşamına katılımı, yalnızca benzer oldukları yönünde değil, aynı zamanda ortak bir kökene dayandıkları biçiminde de idealize edildi. Yani, bir bakıma, kadınlar ortak olanlar gibi görüldü, ortak olanlar da kadın gibi (Marie Mies and Veronika Bennholdt-Thomsen, The Subsistence Perspective: Beyond the Globalized Economy, London: Zed Books, 1999).

Yeniden üretim, toplumsal üretimi önceler. Kadınlara dokunmak, kayaya (yeniden üretim işi) dokunmaktır. (Peter Linebaugh, The Magna Carta Manifesto, University of California Press, 2008)

Giriş: Neden Ortak Olanlar

“Ortak olanlar” kavramı, en azından, Zapatistaların Meksika’nın ortak topraklarını [ejidal –komünal mülkiyet] ortadan kaldırmaya yönelik çıkarılan bir yasayı protesto etmek için 31 Kasım 1993’de San Cristobal de las Casas’daki Zocalo Meydanı’nı ele geçirmelerinden bu yana hem uluslararası boyutta hem de ABD’deki radikal sol içinde belirli bir popülerlik elde etmiş ve anarşistleri, Marksistleri, sosyalistleri, ekolojistleri ve eko-feministleri birbirine yaklaştıran bir zemin olarak ortaya çıkmıştır.[1]

Görünüşte arkaik olan bu düşüncenin günümüz toplumsal hareketlerinde politik tartışmaların merkezine taşınmasının önemli sebepleri bulunmaktadır. Bunlardan bilhassa ikisi dikkat çekicidir. Bir tarafta, kapitalizme alternatif oluşturmaya çalışan radikal hareketlerin çabalarını onlarca yıldır baltalamış olan devletçi devrim modeli yok olmuştur. Diğer tarafta ise, yaşamın ve bilginin her biçimini piyasa mantığına tabi kılan neo-liberal girişim, denizlere, ağaçlara, hayvanlara ve kendi türümüze artık nakit-bağı olmadan erişemediğimiz bir dünyada yaşamanın tehlikesi konusundaki farkındalığımızı arttırmıştır. “Yeni çitlemeler”, çoğu insanın artık yok olduğuna inandığı ve özelleştirme tehdidiyle karşılaşana kadar değer verilmemiş olan komünal mülkiyetler ve ilişkiler dünyasını görünür hale getirmiştir.[2] Bu yeni çitlemeler ironik bir biçimde, sadece ortak olanların yok olduğunu göstermekle kalmamış, aynı zamanda, örneğin internet gibi önceden var olmayan yaşam alanlarında da olmak üzere, yeni toplumsal elbirliği biçimlerinin de sürekli bir biçimde üretilmekte olduğunu göstermiştir.

Bu bağlamda ortak olan/lar fikri, bizlere, hem devlet mülkiyetine hem de özel mülkiyete mantıksal ve tarihsel bir alternatif sunarak, Devlet ve Piyasanın karşılıklı olarak birbirini dışladığı ve politik olanaklarımızın bunlardan ibaret olduğu kurgusunu reddebilmemizi sağlamıştır. Bu fikir aynı zamanda, radikal solun yaratmaya çalıştığı elbirliğine dayalı toplum öngörüsü sunan birleştirici bir kavram olarak ideolojik bir işlev de görmektedir. Ancak, bu kavramın yorumları, ortak olanlar ilkesini tutarlı bir politik projeye dönüştürmek istiyorsak açıklığa kavuşturmamız gereken önemli farklar ve muğlaklıklar içermektedir. [3]

Örneğin, bir ortak olanı oluşturan şey nedir? Toprak, su, hava ortak olanlarımız var, dijital ortak olanlarımız var; sosyal güvenlik maaşlarımız gibi kazanılmış haklarımız da sıklıkla “ortak olanlar” şeklinde tanımlandığı gibi diller, kütüphaneler ve geçmiş kültürlerin kolektif üretimleri de ortak olanlar olarak görülmektedir. Ancak bütün bu ortak olanlar, politik potansiyelleri açısından bakıldığında birbirine eşdeğerde midir ve birbirleriyle uyumlu mudur? Ve bunların inşa edilmesi gereken bir birliği yansıtmamasını nasıl sağlayabiliriz? Son olarak, “ortak olanları” çoğul olarak mı ele almalıyız yoksa otonom Marksistler olarak ileri sürdüğümüz gibi post-Fordist dönemdeki hâkim üretim biçiminin toplumsal ilişkiler karakteristiği açısından “ortak olan” şeklinde mi söz etmeliyiz?

Tüm bu soruları akılda tutarak bu makalede, ortak olanlar politikasına feminist bir perspektiften bakacağım. Burada ‘feminist’ kavramı, cinsiyet ayrımcılığına karşı ve Linebaugh ’un yukarıdaki yorumunu vurgulamak gerekirse, denenmesi gereken her bir toplumsal örgütlenmeyle ve toplumun üzerine inşa edildiği kaya parçası olan yeniden üretim işi üzerinde yürütülen mücadeleyle şekillenen bir bakış açısına işaret emektedir. Benim açımdan, bu politikayı daha iyi tanımlamak ve ortak olan/lar ilkesinin anti-kapitalist bir programın temeli haline gelebileceği şartlara açıklık getirmek için bu gerekli bir müdahale. İki mesele bu görevleri özellikle önemli kılıyor.

Küresel Ortak Olanlar, Dünya Bankası Ortak Olanları

İlk olarak, en azından 1990’ların başlarından itibaren, ortak olanlar dili Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler tarafından temellük edilerek özelleştirmenin hizmetine sunulmuştur. Dünya Bankası, biyolojik çeşitliliği koruma ve küresel ortak olanları muhafaza etme adı altında yağmur ormanlarını ekolojik rezervlere çevirmiş ve örneğin eko-turizm yoluyla buralara erişimi ödeme gücü olanlara garantilerken, geçimini bu ormanlardan sağlayan nüfusu yüzyıllar boyunca sürgün etmiştir.[4] Kendi payına Birleşmiş Milletler de, insanlığın ortak mirasını koruma adı altında, devletlere deniz suyunu daha az elde toplama imkânı veren, okyanuslara erişimi düzenleyen bir uluslararası yasayı yeniden düzenlemiştir.[5]

Ancak, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler ortak olanlar fikrini piyasa çıkarlarına uyarlama konusunda yalnız değillerdir. Farklı motivasyonlara cevap verecek şekilde ortak olanların yeniden değerlendirilmesi, ana akım iktisatçılar ile kapitalist planlamacılar arasında da rağbet görmeye başlamıştır; bu sayede hem toplumsal sermaye, armağan ekonomileri, özgecilik gibi ve benzer konularda gittikçe gelişen bir akademik literatüre hem de bu alanın önde gelen sözcülerinden, siyaset bilimci Elinor Ostrom’a 2009 yılında verilen Nobel ekonomi ödülü yoluyla bu eğilimin resmi olarak tanınmış olduğuna tanıklık etmekteyiz.[6]

Kalkınma planlamacıları ve politika yapıcılar, uygun şartlar altında doğal kaynakların kolektif yönetiminin özelleştirmeye nazaran daha verimli ve daha az çatışmalı olabileceğini, ortak olanların da piyasa için pekâlâ üretilebileceğini keşfetmişlerdir.[7] Ayrıca uç bir noktaya taşındığında, toplumsal ilişkilerin metalaşmasının, kendi kendini mağlup edecek sonuçlara sebebiyet vereceğini fark etmişlerdir. Neo-liberalizmin teşvik ettiği meta biçiminin toplumsal fabrikanın her köşesine yayılması, kapitalist ideologlar için ideal bir sınırdır fakat bu kapitalist sistemin uzun vadede yeniden üretimi açısından yalnızca gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir şey değil, aynı zamanda istenmeyen bir projedir. Kapitalist birikim, yapısal olarak, tıpkı işverenlerin işgücünün yeniden üretimi için yaslanmakta olduğu kadınlar tarafından sağlanan ücretsiz emek gibi, piyasaya ait olmayan dışsallıklar olarak görünmesi gerektiği gibi yoğun bir emek ve kaynaklar alanının serbest temellüküne dayanır.

O halde, Wall Street’in finansal erimesinden çok önce, çeşitli iktisatçı ve sosyal teorisyenlerin tüm yaşam alanlarının piyasalaşmasının hem piyasaya hem de onun işlerliğine zarar vereceğine karşı uyarmaları hiç de tesadüf değildir. Çünkü iddialarına göre, piyasalar da güven, inanç ve armağanlaşma gibi maddi olmayan ilişkilerin varlığına bağlıdır.[8] Kısacası, sermaye, ortak faydanın üstünlüklerini öğrenmektedir. 150 yıldan fazla bir süredir kapitalist serbest piyasa ekonomisinin önemli bir yayın organı olan Economist bile 31 Temmuz 2008 tarihli sayısında ihtiyatla bu koroya katılmıştır:

Yeni ortak olanlar ekonomisi -yazmıştı dergi- henüz emekleme evresinde. Hipotezlerinden emin olmak için henüz çok erken. Ancak yine de, karar vericilerin alabilecekleri tüm yardımlara ihtiyaç duyduğu, internet, fikri haklar ya da uluslararası kirliliğin yönetimi gibi meseleler üzerinde işe yarar bir düşünme tarzının bir kanıtı olabilir.

O halde, ortak olanlar konusunda, kriz içerisindeki kapitalist sınıfın, örneğin gezegenin ekolojik koruyucusuymuş gibi davranmasına sebebiyet verecek şekilde yeniden canlanmasına yarayacak bir söylem geliştirmemeye dikkat etmeliyiz.

Hangi Ortak Olanlar?

İkinci bir mesele, uluslararası kurumlar, ortak olanları piyasanın işine yarar hale getirmeyi öğrenirken, ortak olanların nasıl kapitalist olmayan bir ekonominin temeli haline gelebileceği sorusunun hâlâ yanıtsız olmasıdır. Peter Linebaugh’un özellikle Manga Carta Manifestosu’ndan (2008) beri biliyoruz ki, ortak olanlar, sınıf mücadelesi tarihini günümüze bağlayan bir bağ olmuştur ve ortak olanlar için verilen mücadele aslında dört bir yanımızda süre giden bir mücadeledir. Maineliler birleşik filoların saldırısı altındaki balık yataklarına erişimi koruma mücadelesi veriyorlar; Appalachia yerlileri açık maden ocağı işletmeciliği tarafından tehdit edilen dağlarını korumak için örgütleniyorlar; açık kaynak ve özgür yazılım hareketleri de bilginin metalaşmasına karşı çıkarken yeni iletişim ve elbirliği alanları açıyorlar. Bunların yanı sıra, Chris Carlsson’un Nowtopia’sında (2007) belirttiği gibi, Kuzey Amerikalıların yarattığı görünür olmayan çok sayıda topluluk ve ortaklaşma etkinliği var. Carlsson’un gösterdiği gibi, para/piyasa ekonomisi radarı altında gelişen ‘sanal ortak olanların’ ve toplumsallık biçimlerinin üretimine yaratıcılık açısından çok fazla önem veriliyor.

En önemlisi de, 1980’ler ve 90’larda, bilhassa Afrika, Karayipler ya da Birleşik Devletler’in güneyinden gelen göçmen topluluklarının girişimleriyle tüm ülkeye yayılmış kent bahçelerinin oluşumudur. Bu kent bahçelerinin önemi tahmin dahi edemeyeceğimiz kadar büyüktür. Kent bahçeleri, yiyeceklerimizin üretimi üzerindeki kontrolümüzü yeniden ele geçirmemiz, çevremize yeniden can vermemiz ve geçimimizi sağlamamız açısından kaçınılmaz bir “rurbanizasyon”(9) sürecinin önünü açmıştır. Bu bahçeler yiyecek güvenliği kaynağı olmaktan çok daha fazlasıdır: toplumsallığın, bilgi üretiminin, kültürel ve kuşaklar arası mübadelenin de merkezidirler. Margarita Fernandez’in New York’taki kent bahçeleri üzerine yazdıklarında (2003) dile getirdiği gibi, kent bahçeleri insanların yalnızca toprağı işlemek için bir araya geldiği yerler değil; kart oyunları oynamak, düğün ve yeni doğan törenleri ya da doğum günü partileri düzenlemek için de bir araya geldikleri “topluluk bağlarını güçlendiren” mekânlardır.[9] Bu bahçelerden bazılarının, çocuklara okuldan sonra çevre eğitimi verildiği yerler olan semt okullarıyla da geliştirdiği ortak ilişkileri vardır. Kent bahçeleri özellikle, Afrika sebzeleri ve tarım etkinliklerinin, örneğin, Karayiplerdekilerle melezlenmesi gibi “farklı kültürel etkinliklerin aktarım ve karşılaşma ortamıdır”.

Kent bahçelerinin göze çarpan en belirgin özelliği, ticari amaçlardan ziyade komşuluk tüketimi için üretiyor olmalarıdır. Bu onları Maine’nin “Lobster Coast”[10] dalyanlarında olduğu gibi ya piyasa için üreten ya da açık alanları koruyan toprak ortaklıklarında olduğu gibi piyasaya getirilen yeniden üretici ortak olanlardan ayırır. Ancak sorun şu ki, bu kent bahçeleri kendiliğinden bir taban girişimi olarak kalmış ve ABD’deki hareketler içerisinde bu kent bahçelerinin varlığını genişletmek ve toprağa erişimi mücadelenin kilit bir alanı haline getirmek yönünde çok az girişim olmuştur. Daha genel olarak bakıldığında, savunulan, geliştirilen, uğruna mücadele edilen, giderek artan bu çok sayıdaki ortak alanı birleşik bir bütün oluşturabilecek ve yeni bir üretim modelinin oluşmasının temelini oluşturacak şekilde nasıl bir araya getiririz sorusu sorulmamıştır.

Ancak, Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk (2000), Çokluk (2004) ve yakın zamanda Ortak Zenginlik (2009) çalışmalarında öne sürdükleri teori buna istisnadır. Bu teori, “ortak olan” ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumun, hâlihazırda üretimin enformatikleşmesi ve “bilişselleşmesinden” gelişmekte olduğunu ileri sürer. Bu teoriye göre üretim, internet aracılığıyla düzenlenen ağırlıklı olarak bir bilgi, kültür ve öznellik üretimi haline geldikçe, içerme ya da dışlama kurallarını tanımlama probleminden kaçan bir ortak alan ve ortak zenginlik yaratılır. Ve onlardan kopmaktansa internet ortamındaki erişilebilir kaynaklara çoklu erişim ve onları kullanarak refaha dayalı bir toplum imkânına işaret etmek, “çokluğun” karşı karşıya kaldığı tek engeli gösterir bize; üretilen zenginliğin kapitalist “ele geçirilmesinin” nasıl engelleneceği.

Bu teorinin cazipliği, “ortak olanın” oluşumunu, işin ve üretimin örgütlenmesinden ayrı tutmak yerine onlara içkin bir şey olarak görüyor olmasıdır. Ancak teorinin sınırı, bir azınlığa ait, dünya nüfusunun çoğu tarafından erişilebilir olmayan yetenekler meselesini mutlaklaştırmasıdır. Bu teori aynı zamanda çalışmanın sermaye için meta ürettiği düşüncesini yadsıyarak çevrimiçi iletişim/üretimin toplumsal ve ekolojik olarak son derece yıkıcı bir biçimde halen düzenlenmekte olan madencilik, mikro çip faaliyetleri ve nadir toprak üretimi gibi ekonomik üretimlere bağlı olduğunu da görmezden gelmektedir.[11] Dahası, bilgi ve enformasyon üzerine yaptığı vurguyla gündelik hayatın yeniden üretilmesi konusunun üzerinden atlamaktadır. Ne var ki bu, bizlere ücretli emeğe ve kapitalist ilişkilere olan tabiiyeti reddetmemizi sağlayan “ortak olana” dayalı bir ekonominin kuruluşu için gerekli maddi koşullardan daha çok, çoğunlukla ortak olanın varlığının biçimsel ön koşullarıyla ilgilenen, ortak olanı bir bütün olarak gören bir söylem olarak yine de doğrudur.

 

Kadınlar ve Ortak Olanlar

Tam da bu bağlamda ortak olanlara feminist bir bakış açısı önem kazanmaktadır. Bu bakış açısı, hem tarih boyunca hem de günümüzde yeniden üretim işinin başlıca öznesi olan kadınların ortak doğal kaynaklara erişime erkeklerden daha fazla bağımlı olduklarının ve kadınların özelleştirmeler tarafından en çok zarar gören ve kaynakların savunulmasına kendilerini en çok adayan kesim olduklarının farkına varılmasıyla başlar. Caliban ve Cadı’da (2004) dile getirdiğim gibi, kapitalist gelişmenin ilk safhasında, kadınlar hem İngiltere’de hem de “Yeni Dünya”da toprak çitlemelerine karşı verilen mücadelede kadınlar en ön saflardaydı ve Avrupa sömürgeciliğinin yok etme girişiminde bulunduğu komünal kültürlerin de en sadık savunucularıydı. Peru’da İspanyol Konkistadorlar [istilacılar] köylerinin kontrolünü ele geçirdiğinde, kadınlar yüksek dağlara kaçarak varlığını bugün de sürdürmekte olan kolektif yaşam biçimlerini yeniden yarattılar. Dünya tarihinde on altıncı ve on yedinci yüzyılların kadınlara yönelik en sert saldırıya, kadınların cadı ilan edilip zulme uğratılmasına tanıklık etmiş olmaları tesadüf değildir. Bugünse yeni bir İlksel Birikim sürecinin karşısında kadınlar, toprakların kapitalist olmayan kullanımını ve geçimlik tarımı destekleyerek doğanın tümden ticarileştirilmesinin önünde bir set oluşturan temel toplumsal güçtür. Kadınlar dünyanın geçimlik çiftçileridir. Dünya Bankası ve diğer kuruluşların üretim etkinliklerini ihracat ürünlerine çevirmeleri için kadınları ikna etme çabalarına rağmen, Afrika’da insanların tükettiği besinin %80’inini kadınlar üretmektedir.1990’larda birçok Afrika kasabasında artan yiyecek fiyatları karşısında kamusal alanlardaki arsalarını temellük ettiler ve “yol boylarında… parklarda, demiryolu hattı boylarında…” mısır, fasulye, manyok ekerek bu süreç içerisinde Afrika kentlerinin kentsel manzarasını değiştirdiler ve kent-kasaba ayrımını ortadan kaldırdılar.[12] Hindistan, Filipinler ve Latin Amerika boyunca ise tahrip edilen ormanlara yeniden ağaçlar diktiler, ağaç kesmek isteyenleri kovmak için birlik oldular, madencilik faaliyetlerine ve baraj yapımına karşı set oluşturdular ve suyun özelleştirilmesine karşı ayaklanma başlattılar.[13]

Kadınların yeniden üretim araçlarına doğrudan erişim mücadelesinin bir diğer yüzü de, Kamboçya’dan Senegal’e Üçüncü Dünya boyunca maddi ortak olanlar [money commons] olarak işlev gören kredi kurumlarının oluşumudur (Podlashuc, 2009). Başka bir şekilde söyleyecek olursak, (Afrika’nın bazı bölgelerinde söylendiği şekliyle) tontines [tontinler], bankalara erişimi olmayan kişi ve gruplara nakit para sağlayan, tamamen güven ilişkisine göre işleyen otonom, öz-yönetime dayalı, kadınlar tarafından oluşturulan banka sistemleridir. Bu bakımdan, tontinler, Dünya Bankası tarafından desteklenen, (Nijerya’da olduğu gibi) borçlarını ödeyemeyen kadınların resimlerini afişe etmek gibi uç bir noktaya vararak kadınların bir kısmını intihara sürükleyen bir karşılıklı polislik ve utanç temelinde işletilen mikro kredi sistemlerinden tamamen farklıdır.[14]

Kadınlar bunun yanı sıra hem yeniden üretimin maliyetini ekonomikleştirmenin hem de birbirlerini yoksulluktan, devlet şiddeti ve erkeklerin şiddetinden korumanın bir aracı olarak yeniden üretim emeğini kolektifleştirme çabasına öncülük etmişlerdir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, Şili ve Peru’da aşırı enflasyon yüzünden artık tek başına alış verişlerinin maliyetini karşılamalarının mümkün olmadığı 1980’lerde, kadınların kurmuş olduğu “ollas komünleri”dir [ortak mutfaklar].[15] Toprak ıslahı ya da tontinlerin kurulması gibi tüm bu pratikler komünal bağların hâlâ güçlü olduğu bir dünyanın ifadesidir. Ancak tüm bunları politika-öncesi, “doğal/kendiliğinden” bir etkinlik ya da basitçe “geleneğin” bir ürünü olarak düşünmek yanlış olur.

Sömürgeleştirmenin yinelenen safhalarından sonra ne doğa ne de gelenekler, halkın onları korumaya çalıştığı ve yeniden icat etmediği yerler dışında dünyanın herhangi bir bölümünde artık mevcut değil. Leo Podlashuc’un “Saving Women: Saving the Commons” adlı çalışmasında işaret ettiği gibi, kadınların komünalizminin kökleri, kolektif bir kimlik geliştirerek, hem evde hem de topluluk içinde karşı-güç oluşturarak ve öğrenebileceklerimizden çok daha fazlasını öğreten bir kendini değerli kılma ve öz belirlenim süreci başlatarak, günümüzde yeni bir gerçeklik üretimine öncülük etmektedir.

Bu mücadelelerden çıkarabileceğimiz ilk ders, yeniden üretimin maddi araçlarının “ortaklaşmasının”, yaratılan kolektif çıkar ve ortak bağların temel mekanizması olduğudur. Bu aynı zamanda, köleleştirici bir yaşama direnişin ilk hattı ve kapitalizmin nüfuzunun altını içeriden oyacak otonom mekânlar inşa etmenin şartıdır. Kuşkusuz, tarif ettiğim bu deneyimler başka bir yere aktarılamayacak türden modellerdir. Bizim açımızdan ise, Kuzey Amerika’da yeniden üretimin maddi araçlarının geri alınması ve ortaklaştırılması, zorunlu olarak farklı biçimler alır. Biz de burada, kaynaklarımızı birleştirerek ve ürettiğimiz zenginliği yeniden temellük ederek, yeniden üretimimizi, dünya üzerindeki milyonlarca insanın mülksüzleştirilmesinden sorumlu olan dünya piyasasındaki meta akışlarından koparmaya başlayabiliriz. Geçim kaynaklarımızı yalnızca dünya piyasasından değil aynı zamanda Amerikan ekonomisinin halen bağlı olduğu hapishane sistemi ve savaş makinesinden de kurtarabiliriz. Dahası, bağlılığımızı, dayanma kapasitemizi ve göze alabileceğimiz riskleri sınırlayan, çoğunlukla hareket içindeki ilişkilerimizi karakterize eden soyut dayanışmanın ötesine de geçebiliriz.

Dünyanın en geniş cephanelik silahları tarafından korunan özel mülkiyetin hüküm sürdüğü ve üç yüzyıllık köleliğin toplumsal bedende büyük bölünmeler yarattığı bir ülkede ortak olan/ların yeniden inşası, ancak uzun süreli bir deneyim, koalisyon inşası ve onarım süreciyle başarıya ulaşabilecektir. Ancak bu görev, her ne kadar iğne deliğinden iplik geçirmekten daha zor görünse de, otonomi alanımızı genişletmenin ve yeniden üretimimizin dünyanın diğer ortakçıları ve ortak olanları pahasına gerçekleşmesini kabul etmeyi reddetmemizin tek koşuludur.

 

Feminist Yeniden İnşalar

Bu görevin neler gerektirdiği, Maria Mies tarafından güçlü bir şekilde ifade edilmiştir. Mies, kapitalizmdeki toplumsal işbölümünün ayırmış olduğu şeyi tekrar birleştirmek için, ortak olanların üretiminin en başta gündelik yaşamımızda köklü bir dönüşüm gerektirdiğini söyler. Çünkü üretimin yeniden üretim ve tüketimden koparılması, yediğimiz, giydiğimiz ya da çalışırken kullandığımız şeylerin hangi koşullar altında üretildiğini, bunların toplumsal ve çevresel bedelini ve ürettiğimiz israfı üzerine boca ettiğimiz nüfusun kaderini göz ardı etmemize neden olmaktadır. (Mies 1999:141ff.). Başka bir deyişle, kapitalizmde toplumsal iş bölümünün örgütlenişinin yıkıcı biçimlerinden kaynaklanan eylemlerimizin sonuçlarına karşı sergilediğimiz sorumsuzluk tutumunu alt etmemiz gerekiyor; kısacası, yaşamımızın üretimi, kaçınılmaz bir biçimde diğerleri için bir ölüm üretimi haline geliyor. Mies’ın işaret ettiği gibi, küreselleşme, üretilen ve tüketilen arasındaki mesafeyi daha da genişleterek, görünüşte artan küresel karşılıklı bağlılığa rağmen, yediğimiz yemekteki, kullandığımız petroldeki, giydiğimiz giysideki ve onlar sayesinde iletişim kurduğumuz bilgisayarlardaki kan karşısındaki körlüğümüzü şiddetlendirerek bu krizi daha da kötüleştirmektedir.

Bu kayıtsızlık durumunun aşılması tam da ortak olanları yeniden inşa etmeye başlamamızı öğreten feminist perspektifle mümkündür. Yaşamlarımızı ve yeniden üretimimizi başkalarının acıları üzerine kurmayı, kendimizi onlardan ayrı görmeyi reddetmedikçe, tek bir “ortak olan” mümkün değildir. Aslında ortaklaşmanın bir anlamı olacaksa, bu, kendimizin ortak bir özne olarak üretimi olmalıdır. Bu tam da “topluluk olmadan ortak olan olmaz” sloganından anlamamız gereken şeydir. Fakat buradaki “topluluk” kavramından, etrafı çitli bir gerçeklik, din ve etnisite temelli topluluklarda olduğu gibi belirli çıkarlar etrafında toplanmış bir insanlar grubu kastedilmemektedir. Daha ziyade, bir ilişkiler çeşidi olarak, bir elbirliği ve insanların birbirlerine ve yeryüzüne, ormanlara, denizlere ve hayvanlara karşı sorumluluk ilkesi olarak topluluk kastedilmektedir.

Kuşkusuz, gündelik yeniden üretim işimizin kolektifleşmesi gibi bu türden bir topluluğun kazanımı yalnızca bir başlangıç olabilir. Bu, daha geniş kapsamlı özelleştirme karşıtı kampanyaların ve ortak zenginliğimizin geri alınmasının yerini tutacak bir şey değildir. Ancak yine de, kolektif bir tasarı için eğitimimizin ve kapitalizmin neo-liberal döneminin büyük felaketi olan tarihimizin kolektif bir proje olarak tanınmasının asli bir parçasıdır.

Bu nedenle, ABD’de on dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki ütopik sosyalist deneyimlerden, on dokuzuncu yüzyılın sonarı ve yirminci yüzyılın başlarındaki “materyalist feministlerin” ev içi emeği ve böylece kolektif ev idaresi yoluyla evi ve mahalleyi yeniden örgütleme ve toplumsallaştırma yönündeki girişimlerine (1920’lerde Red Scare’in bu girişimlere son vermesine kadar sürer) uzanan zengin feminist geleneği canlandırarak, ev işinin komünalleştirilmesini [communalization] politik gündemimize almalıyız (Hayden 1981 ve 1986). Tüm bu pratikler ve hepsinden önemlisi, önceki feministlerin yeniden üretim işini olumsuzlanması gereken değil devrimcileştirilmesi gereken önemli bir insan etkinliği alanı olarak ele alma konusundaki becerileri, yeniden düşünülmeli ve değerlendirilmelidir.

Kolektif yaşam biçimleri yaratmanın en önemli sebeplerden biri, insanın yeniden üretiminin yeryüzündeki en yoğun emek işi olup, büyük oranda da mekanikleşmeye indirgenemez olmasıdır. Çocuk bakımını ya da hasta bakımını mekanize edemeyiz, ne de fiziksel ve duygusal dengemizi yeniden bütünleştirmek için gerekli olan psikolojik emeği… Fütürist endüstricilerin tüm çabalarına rağmen bakım işini robotlaştıramayız. Hiç kimse hemşire-robotları hastabakıcı olarak kabul etmeyecektir, bilhassa çocuklar ve hastalar için. Uygun bir bakımın tek garantisi, bakımı sağlayan kişilerin sağlığının değerinin yerini tutamayacak bir şey olarak, ortak sorumluluk ve elbirliğine dayalı çalışmadır. İnsanın yeniden üretimi yüzyıllardır, özellikle işçi sınıfı mahallerinde, insanların güven duyabildikleri geniş ailelerin ve toplulukların işi olduğu kolektif bir süreç olagelmiştir. Böylece yaşlandıklarında bile, izole bir yalnızlık ve çoğu yaşlının yaşadığı bağımlılık hali onlara eşlik etmemiştir. Bu süreç yalnızca yeniden üretimin tamamen özelleştirildiği, artık yaşamlarımızı yıkıma uğratacak bir düzeye taşınmış ileri kapitalizmle birlikte gerçekleşmiştir. Bu gidişat tersine çevrilmelidir ve şimdiki zaman da böyle bir iş için uygun zamandır.

Kapitalist kriz, Birleşik Devletler de dâhil olmak üzere dünya çapında milyonlarca insan için gerekli olan yeniden üretimin temel unsurlarını yıkıma uğratırken, gündelik hayatın yeniden inşası hem bir imkân hem de bir zorunluluktur. Grevler gibi, toplumsal/ekonomik krizler, ücretli iş disiplinini bozarak bizi yeni toplumsallık biçimlerine zorlar. Bu tam da hareketlilik ve göçerlik özgürlüğü isteyen hoboların nakliye trenlerini kendi ortak mülkiyetlerine çevirdiği bir harekete yol açan Büyük Bunalım sırasında olan şeydir (Caffentzis 2006). Aynı hobolar, demir yolu kavşaklarında, öz-yönetim kuralları ve gösterdikleri dayanışma yoluyla, sakinlerinin çoğunun inandığı komünist dünyanın bir ön biçimlenmesi olan hobo ormanları kurdular.[16] Gelgelelim, kimi Boxcar Berthas[17] için bu hobo ormanları ve geliştirilen pratikler, ağırlıklı olarak erkek egemen bir dünya, bir erkek kardeşliğiydi ve uzun süre devam ettirilemezdi. Hobolar, savaş ve ekonomik kriz sona erdiğinde, emek gücünün sabitlenmesinin iki devasa makinesi olan aile ve ev yoluyla evcilleştirildiler. Bunalım sırasında işçi sınıfının yeniden bileşiminin yarattığı tehdidi unutmayan Amerikan sermayesi, ekonomik yaşamın örgütlenmesini karakterize eden ilkelerin uygulamasını en üst seviyeye çıkardı: üretim noktasındaki elbirliği ve yeniden üretim noktasındaki ayrılma ve atomlaştırma. Levittown’da tedarik edilen atomize ve serileştirilmiş aile evleri ve ona göbek bağıyla bağlı arabalar, işçiyi yalnızca yerleşik bir düzene geçirmekle kalmadı, ayrıca, hobo ormanlarında kendini gösteren otonom işçilerin ortak olanlarına da son verdi (Hayden, 1986). Bugün ipotek altındaki milyonlarca Amerikan konutu ve arabası paraya çevrilip geri alınırken; hacizler, tahliyeler ve büyük istihdam kaybı bir kez daha kapitalist iş disiplinin direğini kırarken, kıyıdan kıyıya yayılmakta olan çadır kentler gibi yeni ortak zeminler de yeniden şekillenmektedir. Ancak bu kez, yeni ortak olanları inşa edenler kadınlar olmalıdır çünkü yeni şekillenen ortak zeminler ancak kadınlar sayesinde geçici mekânlar, geçici otonom bölgeler olarak kalmak yerine, toplumsal yeniden üretimin yeni biçimlerinin temeli haline gelebilir.

Şayet ev, ekonominin üzerine inşa edildiği bir oikos ise, o halde evi, çok çeşitli insanların ve elbirliği biçimlerinin üzerinde kat ettiği, toplumsal izolasyona ve sabitlenmeye izin vermeden güvenliği sağlayan, topluluğun varlıklarının paylaşımını ve dolaşımını mümkün kılan ve hepsinden öte, yeniden üretimin kolektif biçimlerinin temelini sunan kolektif yaşamın bir merkezi olarak geri alma inisiyatifi göstermesi gerekenler de, tarih boyunca ev işçileri ve ev mahkûmu olmuş olan kadınlardır. Daha önce de öne sürmüş olduğum gibi, bu proje için, evi “kadına zulmün önemli bir mekânsal bileşeni” olduğuna inandıkları için ortak mutfaklar, müşterek evler örgütleyen ve işçilerin yeniden üretim üzerindeki kontrolünü savunan on dokuzuncu yüzyıl maddeci feministlerinin programlarından feyz alabiliriz (Hayden, 1981).

Bu hedefler günümüz için çok önemlidir. Ev içindeki yaşamda izolasyonu kırıyor olmak, sadece en temel ihtiyaçlarımız için bir araya gelmenin ve hem patronlara hem de devlete karşı gücümüzü arttırmanın bir ön koşulu değildir. Massimo de Angelis’in bizlere hatırlattığı gibi, bu ayrıca, ekolojik bir felaketten korunma anlamına da gelir. Burada artık bizi dinmeyen yaz sıcağına maruz bırakan, kış boyunca ortama sıcacık ısı yayan, artık evimiz olarak tanımladığımız içe-kapalı konutların ve yeniden üretim varlıklarının “ekonomik olmayan” artışının yıkıcı sonuçları konusunda hiçbir şüphemiz olamaz. En önemlisi, yeniden üretimimizi daha elbirliğine dayalı bir biçimde yeniden tanımlamadıkça, hem kişisel ve politik olan, hem de politik eylem ile gündelik hayat arasındaki ayrıma bir son vermedikçe, alternatif bir toplum ve kendi kendini üretebilen güçlü bir hareket kuramayız.

Geriye, kadınlara yeniden üretimin ortaklaşması/kolektifleşmesi görevini yüklemenin “kadınlığın” doğalcı bir kavranışının kabul edilmesi anlamına gelmediğinin açıkça ifade edilmesi gerekiyor. Birçok feminist anlaşılır bir biçimde bu olasılığı ölümden daha beter bir kader olarak görüyor. Kadınların, erkeklerin “ortak olanı” olarak ve kapitalistlerin doğa servetini temellük ettiği gibi, kadınların da erkekler tarafından serbestçe temellük edilecek doğal bir zenginlik ve hizmet kaynağı olarak görülmesi kolektif bilincimize derin bir biçimde kazınmıştır. Ancak burada Dolores Hayden’ı yorumlayacak olursak, yeniden üretim işinin yeniden örgütlenmesi yani dolayısıyla evin ve kamusal alanın yeniden örgütlenmesi bir kimlik sorunu değil; bir emek sorunudur ve buna güç ve güvenlik sorununu da ekleyebiliriz (Hayden 1986:230). Burada Brezilya Topraksızlar Hareketi [BTH] kadın üyelerinin deneyimlerini hatırlatıyorum. BTH’nin kadın üyeleri, işgal ettikleri toprakları kalıcı hale getirme hakkını elde ettiklerinde yeni birleşik evlerde ısrar etmiş, bu sayede, ev işlerini ortaklaştırma, beraber çamaşır yıkama, beraber yemek yapma, mücadele sırasında yaptıkları gibi nöbeti erkeklerden devralma ve erkekler tarafından istismara uğradıklarında birbirlerine destek vermeye koşmaya hazır olma gibi deneyimler yaşamışlardı. Yeniden üretim işinin ve evin kolektifleştirilmesine kadınların öncülük etmesi gerektiğini savunmak, ev işini bir kadın işi olarak doğallaştırmak anlamına gelmez. Bilakis bu, tarihi,  kapitalizme karşı direnişimizin gerekli bir parçası olan kadınların yeniden üretim işine dair biriktirdikleri kolektif deneyimlerin, bilginin ve mücadelelerin yok edilmesini reddetmek anlamına gelir. Dolayısıyla, bu tarihle yeniden ilişkilenmek, yaşamlarımızın cinsiyetli mimarisini yıkmak ve evlerimizin ve ortak olanlarımızın yeniden inşasını geri alabilmek adına, bugün hem kadınlar hem de erkekler için çok önemli bir adımdır.

*Bu makalenin ilk yayınlandığı yer: Uses of a WorldWind, Movement, Movements, and Contemporary Radical Currents in the United States, edited by Craig Hughes, Stevie Peace and Kevin Van Meter for the Team Colors Collective, Oaskland: AK Press, 2010.


[1] İngiltere merkezli bir elektronik bir dergi olan The Commoner, şu an yayın hayatının on dördüncü yılına girmekte olup, ortak olanlar politikası ve onun teorik temelleri konusunda temel bir kaynak olma özelliği taşır (www. commoner. org.uk).

[2] Bu durumu en iyi biçimde anlatan örnek, Maine’deki birçok topluluğun Nestlé’nin Portland suyunu şişelemek için Maine sularına el koymasına karşı verdiği mücadeledir. Nestle’nin yaptığı bu hırsızlık insanların bu suların önemini ve su kanallarını savunmanın hayati önem taşıdığının farkına varmasını sağlamış ve onları tamamen ortak olan olarak kurmuştur (Food and Water Watch Fact Sheet, Haziran 2009). “Food and Water Watch” (kendi ifadesiyle) “temiz su ve güvenli gıda sağlamak amacıyla ABD’de bulunan kâr amacı gütmeyen bir kuruluş”tur.

[3] İngiltere’deki toplumsal hareketleri merkeze alan Turbulance dergisinin son sayısı, ortak olanlar üzerine yürütülen mevcut tartışmalara dair mükemmel bir örnektir. Ideas For Movement (5 Aralık 2009) turbulence.org.uk.

[4] Konu hakkında daha geniş bilgi için, Anna Isla’nın yazdığı “Who Pays for the Kyoto Protocol?” adlı önemli makaleye bakabilirsiniz. Yazar bu makalede, biyo-çeşitliliğin korunmasının, Dünya Bankası ve diğer uluslararası kuruluşların, yağmur ormanlarının birer “karbon yutağı” ve “oksijen jeneratörleri” olduklarını bahane edip, bunların yağmur ormanlarını çitlemeleri için nasıl bir gerekçe ürettiklerini anlatır.

[5] 1994 Kasım ayında kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, 200 mil açıkta sınırı getirir ve ülkelerin kullanabilecekleri, yönetebilecekleri ve balık yataklarından doğal gaza kadar kaynaklarını koruyabilecekleri bir Özel Ekonomik Bölge tanımlar. Bu sözleşme aynı zamanda derin deniz madenciliği ve ondan elde edilen gelirlerin nasıl kullanılacağına yönelik düzenlemeler getirir. ABD’de “insanlığın ortak mirası” kavramının gelişimi için, bkz. Susan J. Buck’un The Global Commons. An Introduction (1998).

[6] Wikipedia’da tanımlandığı şekliyle, Ostrom’un çalışması ortak havuz kaynaklarına odaklanır ve insanların “uzun vadede sürdürülebilir kaynak verimini devam ettirmek için ekosistemle nasıl etkileşimde olduğunu vurgular”.   Wikipedia, 9 Ocak, 2010, s.1.

[7] Daha fazla bilgi için bkz. Calestous Juma and J.B. Ojwang eds., In Land We Trust

(London: Zed Books, 1996), kapitalist gelişme girişimler bağlamında, komünal mülkiyet ilişkilerinin etkililiği üzerine ilk bilimsel çalışmadır.

[8] David Bollier, Silent Theft: The Private Plunder of Our Common Wealth. New York ve Londra: Routledge, 2002: 36-39.

[9] Bkz. Margarita Fernandez, “Cultivating Community, Food and Empowerment” –proje dersi için hazırlanmış, yayınlanmamış metin, 2003: 23-6. Kent bahçeleri üzerine yapılmış ilk ve önemli çalışma, Bill Weinberg ve Peter Lamborn Wilson eds., Avant Gardening: Ecological Struggle in the City & the World. (Brooklyn (NY): Autonomedia, 1999).

[10] Maine’de balıkçılıktaki “ortak olanlar” şu an, koruma adı altında ve ironik bir biçimde “avlanma payı” olarak etiketlenerek meşrulaştırılan yeni bir özelleştirme politikasının tehdidi altındadır. Kanada ve Alaska’da hali hazırda uygulanan bu sistem sayesinde, yerel hükümetler avlanılabilecek balık miktarına sınırlandırmalar getirmektedir. Bu sistem, küçük ve bağımsız balıkçıların sonunu hazırlamıştır, kendi paylarını en kısa zamanda en yüksek fiyat biçen firmalara satmaya mecbur bırakılmışlardır. Ve şu an Maine’deki balıkçı toplulukları arasında bu uygulamaya karşı protestolar çoğalıyor. Bkz. “Cash Shares or Share-Croppers?” Fishermen’s Voice, Vol. 14, No.12, Aralık 2009.

[11] Örneğin, sadece kişisel bilgisayar üretmek için otuz üç bin litre su ve on beş ila on dokuz ton malzeme gerektiği hesaplanmıştır. (Bkz. Saral Sarkar, Eco-Socialism or Eco-Capitalism?: A Critical Analysis of Humanity’s Fundamental Choices, London: Zed Books, 1999:126). Ayrıca bkz. Elizabeth Dias, “First Blood Diamonds, Now Blood Computers?” July 24, 2009. Dias burada Global Witness’ın iddialarını aktarmaktadır.

[12] Donald B. Freeman, “Survival Strategy or Business Training Ground? The Significance of Urban Agriculture For the Advancement of Women in African Cities.” African Studies Review, Vol.36, N.3 (Aralık 1993), ss. 1-22.  Federici 2008a.

[13] Shiva 1989, 1991:102-117, 274

[14] Bilgi için Reuters Üniversitesi Afrika Çalışmaları Merkezi (NJ) Müdürü Ousseina Alidou’ya minnettarım.

[15] Fisher 1993, Andreas 1985.

[16] Anderson 1998, Depastino 2003, Caffentzis 2006.

[17] Boxcar Bertha (1972) adlı film, Martin Scorsese’nin radikal ve gezgin Bertha Thompson’un kurgulanmış otobiyografisi olan Ben Reitman’ın “Sister of the Road, ” adlı eserinden uyarlamadır. (Wikipedia)