Ekonomi ve Öznelliğin Üretimi

Browse By

Maurizio Lazzarato
Çeviren: Ecehan Alioğlu

Marx, çalışma [work] ile metalara dair bulmacanın çözümünün anahtarını, zamanın öznellikle ilişkisinde, “zamanın” bir tür “kristalleşmesi”nde gördü.

Sinema, video ve dijital teknolojiler, zamanın farklı bir kristalleşmesini ortaya atar: mekanik ve termodinamik makinelerin aksine, zamanı genel olarak değil fakat algılama, duyumsama ve düşünme süresince kristalleştiren yeni tür bir makine.

Bergson, “zamanın kristalleşmesinden” bir yaratım ve güçlerin birikimi sürecini anlıyordu. Bergson için süre bir “spesifik güçtür”. Fakat burada söz konusu olan hangi güçtür? Bu ne kinetik ne de potansiyel bir güçtür. Bergson, gücün duyguya yakından bağlı olduğu materyalist gelenektendir. O, duygulanımsal gücün niteliğine önemli bir belirlenim ekler: duygulanımsal güç sadece, zamanla, süreyle ilişkisinde anlaşılabilir. Bu şekilde Bergson, duygulanımsal güç, öznellik ve zaman/süre arasında bir ilişkiyi ortaya koymaktadır.

İmge teknolojileri tarafından içerilen etkinlik, doğrudan “çaba hissi” ya da “dikkatlilik” denebilecek belirli bir gücü etkiler. Zaman‑kristalleştirme makineleri, kuvvetleri [forces] duygular, algı, bellek, dil ve düşünce ile birleştirdikleri için “öznelliğin üretimi” süreci üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir.

Bergson’un bahsettiği dikkatlilik, bireysel veya psikolojik dikkatlilik değil fakat, imgelerin ve çeşitli bilinç durumlarının üretilmesiyle hisseden ve eyleyen güçtür.

Daha kesin olmak gerekirse: görüntüler ve sesler üretilmeden önce, zaman‑kristalleştirme makineleri süreyi üretir. Yalnızca kendi üretiminin imkânı, imgelerin ve seslerin üretimini sağlar. Zaman kristalleştirme makineleri, duygulanımsal gücün sentezinin, kasılmasının ve yaratımının “motorudur”. “Yeni bir tür güçlü, organik-olmayan enerji”, kendisiyle çalıştığı maddeyi biçimlendirir.

Duygulanımsal güçlerin ve öznellik üretiminin nasıl olup da sermayeye değer katılması sürecinin merkezinde olduğunu analiz etmek için, Deleuze ile Guattari tarafından geliştirilen kapitalizm analizi ile enformasyon ekonomisi analizlerini birleştireceğim.

Politik ekonominin eleştirisine hizmet etmiş bütün bir kategoriler dizisi, terk edilmeli veya yeniden formüle edilmelidir. Bu, özellikle, yeni teknolojik toplanışlar aracılığıyla uyanan, üretilen ve tüketilen etkinliklerle ve duygulanımsal güçlerle, herhangi bir nostalji olmaksızın karşılaştırılmak zorunda olan “emek” kategorisinin durumudur. “Canlı emek” kavramı “işin” eleştirisinin kalbindeydi. Eleştirel Marksizm onu işçilerin öznelliğinin bir ifadesi olarak yorumluyor, böylece ekonomi-politiğin eleştirisini kusursuz bir yenilenmesini mümkün kılıyordu. Ancak, bu kavram doğrudan proleter öznellik olarak öznelliğin niteliği ile bağlantılı kaldı. Kapitalizmi tanımlayan bir karakteristik olarak Marksist “evrensel öznellik” kavramının bu yüzden bu çerçeveden ayrılması mümkün değildi.

Önemli farklarla Fransız post-yapısalcı felsefede geliştirilmiş olan “öznelliğin üretimi” kavramı, Marksist “canlı emek” tanımından radikal bir kopuşa izin verir (ve aynı zamanda, onun kökensel sezgisini farklı bir bakış açısından sürdürebilir): “işe koşulan” öznellik, artık sadece proleter olarak adlandırılamadığında, basitçe herhangi bir öznelliktir. Postmodern kapitalizmde, emek ile algılama arasındaki Benjaminci ayrım -ya da 70’lerde ortaya çıkan emek ile duygulanım arasındaki ayrım-, herhangi bir emek biçiminden bağımsız bir şekilde artı değer üreten “üretken [generic] etkinlik” (çocuklarınki, emeklilerinki, işsizlerinki, televizyon izleyicilerinki) tanımı tarafından gereksiz hale getirildi.

Bu sadece emek ve öznelliği, emek ve dili ya da emek ve duygulanımları birleştirmek meselesi olmadığı için büyük sorunlar üretiyor. Artı değer ve öznelliğin üretim koşulları ve toplanışları “insan-doğa, toplum-doğa, endüstri-doğa… (ile)… nispeten birbirinden bağımsız olan hiçbir saha ya da döngü arasında- ayrımın kalmadığı” (Deleuze/Guattari) bir dünyada tamamen yeniden tanımlanmalıdır. Bu yeniden tanımlama hem kapitalizm hem de emek hareketi tarafından eşit bir biçimde çarpıtılmış ve mistikleştirilmiş olan “özgür eylem”, duygulanımsal “güçler” ve “etkinlik” kavramlarının yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Bunlar arasında hiçbir bakış açısı kendisini güç kavramının iş/çalışma/emek kavramına teorik ve politik tabiyetinden kendini tamamen koparmamıştır.

Politik ekonominin eleştirisindeki birçok kategoriyi terk etmek durumundayız, fakat Marksist metodolojiyi geride bırakamayız: bunun sebebi Marx’ın “canlı emek” olarak tanımladığı oluşumsal [genetic], yaratıcı, diferansiyel unsuru keşfetmenin zorunluluğundadır. Dil, iletişim ve enformasyon ile ilgili çoğu terim öznelliğin üretildiği koşulları ve onu üreten duygulanımsal güçleri saklar ve mistikleştirir. Aslında dil ve iletişim, öznelliği, virtüelliği ve duygulanımsal güçleri “ruhun yetilerinde” içerme eğilimindedir; fakat hâlihazırda böyle tanımlandıkları için, ontolojik ve politik yenilik burada öznelerarasılık, Öteki ile ilişki olarak bulunabilir.

Bu bağlamda Habermas, Shannon ve öteki dilbilimciler Marx’ın klasik iktisatçıları ele aldığı gibi ele alınmalıdır. Dil, iletişim ve enformasyon, kapitalist sermayenin yeni koşulları altında duygulanımsal güçlerin sınırlandırıldığı biçimlerdir. “Dil”, “iletişim” ve “enformasyonun” içinde bunların yaratımını ve gelişimini tek başına açıklayabilecek oluşumsal ve plastik unsuru tanımlamak imkansızdır. “Peki ama eğer socius dil olgularına ve karşılığında dil olguları da, sırası geldiğinde, ikili, dijital olarak ifade edilebilen birtakım gösterenlere [signifiers] indirgenebiliyorsa; bunlar neyle ilişkilidir?” (Félix Guattari)

Bin Yayla‘da Deleuze/Guattari, sadece, değer üretiminin emekte bulunan insan bileşenine dayanmadığını saptamadılar, aynı zamanda da bize öznelliğin üretimi ve zaman-kristalleştirme makineleri arasındaki ilişkiyi kullanım değeri ve değişim değeri kategorilerinin ötesinde ifade etmek için gerekli unsurları sağladılar.

Emek sadece arzu ve duygulanımsal güçleri entegre ve disiplin edebildiği noktada (ekonomik anlamda) üretkendir. Kapitalizm bu temellükü her zaman ayrımlarla yapar: fabrika ve toplum arasında, proleter öznellik ve öteki türlü öznellikler arasında, üretken emek ve üretken olmayan emek arasında, kol emeği ve zihin emeği arasında. Sadece bu koşullar altında öznellik, beden ve zaman arasındaki, kapitalizm tarafından üretilmiş “üretken” ilişki, sermayenin ve emeğin gücü olarak görülebilir.

1968 çatışmaları tarafından müjdelenen “büyük dönüşüm”ün içeriği arzu, duygulanımsal güçler ve zaman arasındaki ilişkinin zenginlik üretmek için emek dolambacından geçmesi gerekmediğidir. Enformasyon ekonomisi bize kapitalizmin, en gelişmiş formlarında bile, duygulanımlar, arzular ve zaman arasındaki ilişkiyi fabrikanın disiplinine başvurmadan düzenlediğini ve açık uzamdaki her bireyin duygulanım ve arzularını (üretken olanı üretken olmayandan, proleteri öteki öznelliklerden ayırmadan), kâr üretimine hazırlamak için temellük ettiğini gösterir.

Yetmişli yıllarda Félix Guattari tarafından oluşturulmuş gelişmiş kapitalizm analizi bizim duygulanımsal etkenlerin [poser] ve zaman-kristalleştirme makinelerinin ekonomiyi düzenlemede artacak önemini anlamamıza yardımcı olmuştur. Bu analizde Guattari o zamandan bu yana doğrulanmış olan iki tamamlayıcı bakış açısı üzerinde yoğunlaşır. Öncelikle, çağdaş kapitalizm emeği sömürmekle kendini sınırlandırmaz; toplumun tümünü sömürür. “Kapitalistik işletme [business] ve meslek kavramları artık sermayenin dolaysız kontrolü altında üretilen ve yeniden üretilen toplumsal yapının bütünlüğünden ayrılamaz. Kapitalistik işletme kolektif kurumlara, devlet kurumlarına, medya aygıtlarına, mesleklere ve ücretsiz faaliyetlerin çoğunluğuna genişletilmelidir. Ev kadının okulda, tüketicinin süpermarkette, televizyon izleyicisinin de ekranı başında bir işe sahip oldukları söylenebilir.” (Guattari)

Kapitalizm artık kendini “emek-zaman” sömürüsüyle sınırlamaz; “yaşam-zaman”ı da sömürür. Foucault’nun kavramlarıyla konuşmak gerekirse çağdaş kapitalizm kendini “biyoiktidar” ve “biyopolitika” olarak tanımlar. Artı değer üretiminin merkezine yaşamın koyulması -ki bu da Guattari’nin analizinin ikinci yönüdür- değer üretimindeki merkezi konumun yaşamı oluşturan duygulanımsal güçler tarafından tutulmasını içerir.

Dolayısıyla değer üretiminin örgütlenmesi sadece “ekonomik olarak belirlenebilir” değerleri değil, aynı zamanda zihinsel ve duygulanımsal değerleri, “ruhun” yetilerini ve dahi öznelliğin üretiminin temeli olan kişisel olmayan duygulanımları içerir.

“Kapitalistik makine kendini basit algısal, duyumsal, duygulanımsal, bilişsel fonksiyonlara, dilsel davranışlara taşır. Bireyler bu noktada tıpkı birer fabrika, okul, yeryurd gibi algının hâlleri ve arzunun normalleştirilmesi ile “donatılmış”lardır.” (Guattari)

Kapitalizm sadece temel malzeme akışları, enerji akışları, insan emeği akışları “üretmez”; aynı zamanda da duygulanımlar, hisler, tutumlar ve kolektif davranışları yeniden üreten bilgi akışları, semiyotik akışlar da üretir. Dolayısıyla öznelliğin üretiminde yer alan mekanizmalar gittikçe daha fazla zenginliğin üretim sürecine uyum sağlama eğilimindedir.

Guattari’ye göre kapitalizm kendini gerçek olanın yersizyurdsuzlaştırma süreciyle tanımlar, ki bu da ancak semiyotik makinelerin ve imge akışlarının kendilerinin yersizyurdsuzlaşmasıyla mümkündür. Ekonomik düzeyde kapitalizm söylem üretmez, fakat anlamlandırmayan [a-significant] semiyotik makineleri kontrol eder. Burada Guattari, öncelikle parayı, onun dolaşımının örgütlenmesini ve borsanın anlamlandırmayan şebekelerini kastetmektedir. Öznelliğin yersizyurdsuzlaştırılmış akışları böylece yersizyurduzlaştırılmış para akışlarıyla kontrol ve entegre edilir.

Çağdaş kapitalizm, artık para ve türevleriyle kısıtlı olmayan semiyotik bileşenler ve anlamlandırmayan semiyotik temellük makineleri üzerinden sürekli zenginleşmeyle tanımlanır. “Socius” ve duygulanımsal güçleri işe koşmak belirli bir makine gerektirir. Bu noktada Guattari zaman-kristalleştirme makineleri (televizyon, sinema, elektronik şebekeler) dediğimiz şeylerin artışını gözlemler; ki bunlar doğrudan öznelliği etkileyecek bir semiyotik iş/çalışma sürecini meydana getirirler.

“Bugün sermaye kendini, peşin para, kâğıt para, kredi, hisse senetleri, tapu vb.’nin ötesinde, semiyotik operasyonlarda, enformasyon teknolojisi ve medyanın kullanımıyla gücün her türlü manipülasyonunda gösterir.” (Guattari)

Yaşamı değere dönüştürmek duygulanımsal güçleri ve yaratıldıkları organik olmayan enerjileri bütünleştirebilecek makineler gerektirir. Zaman-kristalleştirme makineleriyle, makinesel entegrasyon artık üretim mekânlarıyla sınırlı değildir; ayrıca, tüm diğer sosyal ve kurumsal mekânlarda da gelişmektedir: medya, şebekeler, kolektif kurumlar vb… Amacımız bu yeni makineleri kullanarak kapitalizmin nasıl emek ve parasallaşmış metaların ötesinde, güç “paket”lerinin çokluğuyla kontrol sahibi olabileceğini göstermekti. Ki bu paketler aksi takdirde yerel, domestik ve libidinal ekonomilerde kapsanır kalacaktı.

Guattari’nin analiziyle ilgili yeni olan şey (medyanın ve dijital ağların da içinde olduğu) “kolektif kurumlar”ın, Guattari için artık Althusser’in önerdiği gibi “devletin ideolojik aygıtları” olmamasıdır. Guattari için onlar, ideolojinin yeniden üretilmesine yarayan makineler değil, araçların ve üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesine yarayan makinelerdir. Son yirmi yılın gelişmeleri, onun analizini doğruladığı gibi bugün enformasyon ekonomisinin bu kurumları doğrudan ekonomik zenginlik yaratmak için mekanizmalara dönüştürdüğü bir duruma kadar radikalleştirir. Enformasyon ekonomisi dolayımıyla bu makineler post-Fordist sermayenin en dinamik, nicel olarak en önemli parçası hâline geldiler.

Guattari’nin kavramlarını temel alırsak, zaman-kristalleştirme makinelerinin, doğrudan ideolojik temsil işlevlerine yönelik eleştirisiyle yakından bağlantılı bir başka önemli niteliğini ortaya koymak olanaklıdır. Zaman-kristalleştime makineleri, yalnız “temsiller” aracılığıyla değil, ayrıca ve hepsinden daha önemlisi, “duygulanımlar” aracılığıyla da çalışır. Bergsoncu bir ayrıma gidersek: bu makineler, üretime dair, muhafazaya dair ve sürenin birikimine dair emek aracılığıyla kendilerini “duygulanımsal hisler”e ve “temsili hisler”e eşit ölçüde zerk eder. Bu makineler, anlamlandırmayan semiyotiklerin (sürelerin, yoğunlukların, duygulanımların) ve anlamlandıran semiyotiklerin (temsillerin, düşüncelerin ve hislerin) iki seviyesinde de işlerler. Bu ayrımın, eğer zaman-kristalleştirme makineleri ideolojik üretim mekanizmalarına indirgenmeyecek ise, [bu makinelerin] Bergson’un öne sürdüğü şekilde “yeni bir tür” enerjinin birikimine nasıl katıldıklarını anlamak açısından önemi haizdir. Bu çift duygulanımsal düzey aracılığıyla, enformasyon ekonomisinde zaman-kristalleşme makineleri doğrudan arzuyu ve duygulanımsal güçleri içerir.

Anlamlandıran makineler ve semiyotikler kişiyi, yani “kolayca manipüle edilebilir” öznel temsilleri (düşünceler ve duygular) içerirken, anlamlandırmayan makineler ve semiyotikler de “katmanlaşmış toplumsal ilişkilerin temeline yerleştirilmesi çok daha zor olan bir moleküler arzu ekonomisi açısından kişisel-ötesi, toplumsal-ötesi unsurları düzenler. Böylece algısal işlevler, duygulanımlar ve bilinçsiz davranış modellerini işe koşarak kapitalizm, sosyolojik anlamda işçi sınıfınınkileri kolayca aşacak emek ve arzu kapasitelerinin mülkiyetini kazanır.” (Guattari).

Maurizio Lazzarato, Economy and The production of Subjectivity“, Videophilosophie, trans. Tim Jones’dan çevrilmiştir.

It's only fair to share...Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer