Düşmanlarımıza

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Maurizio Lazzarato ve Eric Alliez
İngilizce’den Çeviren: Güvencesiz Çevirmen

1. İç savaşların uyruklaştırma zamanlarında yaşıyoruz.1 “Dünya görüşleri” çağı ve bunlar arasındaki çatışmaları geri getirecek piyasa zaferi, yönetimselliğin otomasyonu ve borç ekonomisinin depolitizasyon dönemi geride kalmış değil. Yeni savaş makinelerinin inşa edilme çağına girmiş bulunmaktayız.

2. Kapitalizm ve neoliberalizm, fırtınalarla dolu bulutlar gibi, savaşları da beraberinde getirir. On dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başındaki finansallaşma, topyekün savaşa, Rus Devrimine, 1929 yıkımına ve Avrupa iç savaşlarına yol açarken, çağdaş finansallaşma, küresel iç savaşın sultasındadır ve bütün kutuplaşmaları çekip çevirmektedir.

3. İç savaşların muhtelif uyruklaştırma biçimleri, 2011’den bu yana, hem sermayenin semiyolojisini, hem de mücadelenin pragmatiğini yaşamın kalıcı çerçevesi olma noktasından savaşın güçlerinin çoğalmasını sürdürmek amacıyla derin bir şekilde başkalaştırmıştır. Antikapitalist makinelerin deneyimleri arasında, ABD’deki Wall Street’i İşgal Et hareketi, İspanya’daki Indignados, Şili, Quebec ve 2015de Yunanistandaki öğrenci hareketleri, bunların hepsi borç ekonomisi ve kemer sıkma politikalarına karşı hiç de eşit olmayan silahlarla mücadele ettiler. “Arap Baharı”, Brezilya’daki büyük protestolar, Türkiye’deki Gezi Parkı çatışmaları, benzer örgütlenme ve dağınıklık düsturlarıyla, Küresel Güneyi katediyordu. Fransa’daki Nuit Debout, 1989’da Tiananmen Meydanında başlamış olan çatışma ve işgal döngüsünün en son halkasıdır. Öte yandan iktidar cephesinde, neoliberalizm, piyasa teknisyenlerinin yönetiminde talancı ekonomi politikalarını körükleyecek otoriter ve polisiye bir post-demokrasiyi teşvik ederken, yeni sağ (ya da “güçlü sağ”), yabancılara, Müslümanlara ve “günahsız” aşırı sağ adına alt sınıflara savaş ilan etmektedir. Bu aşırı sağ, ırksal sınıf savaşını yeniden alevlendirerek uyruklaştırdığı iç savaş zeminlerini açıkça işgal etmeye başlamıştır. Uyruklaştırma süreçleri üzerindeki neofaşist hegemonya, iç savaşın sömürgeci bir uzantısı olarak, kadınların otonomisi ve minör cinselliklere yönelik yeni bir savaşla (Fransada “La Manif pour tous”) desteklenmektedir. Thatcher ve Reagan yönetimindeki sınırsız yersizyurdsuzlaştırma dönemini artık yeni faşizmin halihazırda lideri olan, Trump’ın ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi ve yabancı düşmanı yeniden-yerliyurdlaştırması takip ediyor. Amerikan Rüyası, uykusuzluk çeken bir gezegenin kabusuna dönüştü.

4. Bir yanda, sermayenin savaş makineleri ile yeni faşizmler arasında açıkça bir dengesizlik var, öte yanda ise yeni kapitalizmin dünya-sistemine karşı çok yönlü mücadeleler söz konusu. Bu hem politik, hem de entelektüel bir dengesizlik. Bu metin, devrimci hareketlerin kudreti ve kudretsizliğinin daima merkezinde olan hükümsüz, anlamsız, teorik ve pratik açıdan bastırılmış “savaş” ve “iç savaş” kavramına odaklanıyor:

5. 11-12 Temmuz 2015 haftası boyunca Atina sokaklarında “sanki savaştayız” ifadesi sıkça işitiliyordu. Halk, savaşın borçlandırmayla devam ettirildiği geniş kapsamlı bir stratejiyle karşı karşıya kalmıştı: Bu strateji Yunanistan’ın yıkımını tamamlarken, aynı zamanda, “Avrupa’nın inşasına” dönük öz-yıkımı da tetikledi. Avrupa Komisyonunun, Avrupa Merkez Bankasının ve IMF’nin amacı asla anlaşmaya varmak ya da arabuluculuk etmek değil, aksine hasmını savunmasız bırakıp yenilgiye uğratmaktı.

“Savaşta gibiyiz” ifadesi derhal düzeltilmelidir: Bu bir savaştır. Savaş ve ekonominin tersine çevrilebilirliği kapitalizmin asıl temelidir. Carl Schmitt, epey uzun zaman önce, ekonomi ile savaş arasındaki devamlılığı yeniden kurarak neoliberalizmin “pasifist” iki yüzlülüğünü gözler önüne sermişti: Ekonomi, savaşın amaçlarının başka araçlarla (ham maddeler üzerinde ambargo, krediyi engelleme, yabancı para biriminin devalüasyonu) sürdürülmesidir.

Çin Hava Kuvvetleri’ndeki iki üst düzey subay, Qiano ve Wang Xiansui, finansal saldırıları “kansız savaşlar” olarak niteliyor: “kanlı savaşlar” kadar zalim ve etkili bir soğuk şiddet. Açıkladıkları üzere, kürselleşme ile birlikte “dar anlamda savaş alanı inşa ederken, aynı zamanda geniş anlamda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştürdük.”2 Savaşın yayılması ve etkinlik alanlarının çoğalması, savaş, ekonomi ve siyaset arasında bir sürekliliğin kurulmasına yol açtı. Bununla birlikte en başından beri liberalizm, topyekun bir savaş felsefesi olmuştur.

(Papa Francis, siyasetçilerde, bütün çizgilerden uzmanlarda, hatta kapitalizmin en sert eleştirilerinde olmayan bir netlikle, aşağıdakileri söylediğinde, çölde vaaz verir gibidir: “Kabul edelim ki, dünya bir ölçüde bir savaş durumundadır… Savaştan bahsettiğimde, gerçek savaşı kast ediyorum. Bir din savaşı değil. Hayır. Çıkarların savaşı. Para için savaş. Doğal kaynaklar için savaş. Halkların tahakkümü için bir savaş. Savaştır bu.”3)

6. 2015 yılında, Yunan “radikal solu”nun yenilgisinden birkaç ay sonra, Fransa Cumhuriyetinin başkanı 13 Kasım akşamı Fransa’nın “savaşta” olduğunu duyurdu ve bir olağanüstü hal ilan etti. Kendisine olağanüstü hal ilan etme ve “olağanüstü” güçlere kamu güvenliğinin idaresini vermek üzere “demokratik özgürlükleri” askıya alma yetkisi veren yasa, 1955’de Cezayir’deki sömürge savaşı sırasında geçmişti. 1984’de Yeni Kaledonya’da ve 2005’de “kenar mahalle isyanları” sırasında uygulanan olağanüstü hal, kolonyal ve postkolonyal savaşı tekrardan odak noktası haline getirdi.

Kasım ayının o korkunç gecesi Paris’te olup bitenler Orta Doğu’daki kentlerde her gün vuku bulmaktadır. Avrupa’ya “üşüşen” milyonlarca mültecinin kaçtığı işte bu korkudur. Bunlar, Hristiyan kökten dinci George Bush ve yeni-muhafazakar kabinesi tarafından başlatılan “sonsuz savaşlar”daki “apokaliptik” uzantılarıyla göç hareketini düzenleyen en eski sömürgeci teknolojinin gözle görülür kanıtıdırlar. Yeni sömürgeci savaş artık yalnızca dünyanın “kıyı bucağın”da olup bitmiyor. Mümkün olan her yoldan, “dahili İslami düşman”, mülteciler ve göçmenler şahsında “merkeze” doğru hareket ediyor. Ebedi paryalar da atlanmıyor: Yoksullar ve yoksullaştırılmış işçiler, gelgeç işlerdekiler, uzun süreli işsizler ve Atlantik’in her iki tarafında endo-kolonileştirilmişler …

7. “İstikrar anlaşması” (Yunanistan’daki “mali” olağanüstü hal) ve “güvenlik paktı” (Fransa’daki “politik” olağanüstü hal) aynı paranın iki yüzüdür. Dünya ekonomisinin mütemadiyen dağıtılıp yeniden yapılandırılması, kredi akışları ve savaş akışları, bunları entegre eden Devletler, hep birlikte çağdaş kapitalizmin üretim ve yeniden üretiminin varlık koşuludurlar. Para ve savaş, ki kendilerinden halen dünya-ekonomisinin “yönetişimi” olarak bahsedilmektedir, küresel piyasanın jandarmasıdır. Avrupa’da anti-terörist olağanüstü hal, işçilerin halihazırda içi boşaltılmış “demokratik” haklarını askıya alırken, onların haklarını ve sosyal güvencelerini (sağlık, eğitim, barınma vs.) küçülmesi finansal olağanüstü halde cisimleşmektedir.

8. Birinci tezimiz, savaş, para ve Devletin kurucu ya da kurulu güçler, bir başka deyişle kapitalizmin ontolojik kuvvetleri olduklarıdır. Ekonomi, savaşın yerini almadan onu kaçınılmaz olarak devletten geçen başka araçlarla sürdürdüğü ölçüde, politik ekonominin eleştirisi yetersizdir: parasal düzenleme ve iç ile dış savaşlarda güç üzerindeki meşru tekel. Kapitalizmin soykütüğünü üretmek ve onun “gelişimini” yeniden yapılandırmak için, politik ekonominin eleştirisini her zaman savaşın ve Devletin eleştirisiyle birlikte irtibatlandırmalı ve ifade etmeliyiz.

Sermaye birikimi ve mülkiyet üzerindeki tekeli ile devletin iktidar üzerindeki birikim ve tekeli karşılıklı birbirlerini besler. Savaşın tatbiki olmadan, kendi sınırları dahilinde Devletin iç savaş tatbiki olmadan sermaye biriktirmek asla mümkün olmayacaktır. Sermayenin servete el koyup değer biçmesi olmadan, devlet de kendi idari, yasal ve yönetsel işlevlerini asla icra edemeyecek ya da durmadan büyüyen ordu kuvvetlerini organize edemeyecekti. Üretim araçlarına el konulması ve zor araçlarının temellükü, paralel yürüyen sermaye oluşumunun ve devletin inşasının koşullarıdır. Askeri proleterleştirme, endüstriyel proleterleştirmeyle el ele gider.

9. Peki hangi “savaş”tan söz ediyoruz? Carl Schmitt ve Hannah Arendt tarafından aynı zamanda (1961) ileri sürülen “küresel iç savaş” kavramı, Soğuk Savaşın sonunda kendisini en uygun biçim olarak mı dayatır? “Sonsuz savaş”, “adil savaş”, “terörizme karşı savaş” kategorileri küreselleşmenin yeni çatışmalarına tekabül eder mi?

Doğrudan devletin bakış açısını üstlenmeden savaşın sentagmasını kullanmak mümkün müdür? Başından beri kapitalizmin tarihi çaprazlamadır ve mükerrer savaşlarla kurulur: sınıf(ların), ırk(ların), cinsiyetlerin, öznelliklerin, medeniyetlerin savaşları (büyük harflerle yazılanı Tarihtir). “Savaşlar”, savaş değil, ikinci tezimizdir. İç ve dış düzenin temeli olarak “savaşlar”, toplumun örgütleyici ilkesi olarak Savaşlar, sadece sınıf savaşları değil, fakat aynı zamanda askeri, sivil, cinsiyet4 ve ırk savaşları, Sermayenin tanımında o kadar kurucu bir şekilde entegredirler ki, Das Kapital bunların dinamiklerini en gerçek işleyişleri bakımından açıklamada son noktayı koymak için başından yeniden yazılmalıdır. Kapitalizmin başlıca dönüm noktalarında, Schumpeter’in girişimci yenilenmeyle gerçekleştirilen “yaratıcı yıkımın”dan ziyade, daima iç savaş girişimlerine tanık olduk.

10. Sermayenin oluşumu 1492den beri Atlantik’in her iki yakasında da bu muhtelif savaşlarla hasıl olmuştur. İç sömürgeleştirme (Avrupa) ve dış sömürgeleştirme (Amerikalar) paraleldirler, karşılıklı birbirlerini beslerler ve dünya ekonomisini beraber tanımlarlar. Bu ikili sömürgeleştirme Marx’ın ilksel birikim dediği şeydir. Marx’ın kendisi değilse de, en azından belli bir dönem baskın olan marksizmde görünen aksine, ilksel birikimi, sermayenin aşılmaya mahkum “özgül üretim tarzının” gelişiminde salt bir evreyle sınırlamıyoruz. İlksel birikimin sermayenin gelişimine mütemadiyen eşlik eden bir varlık koşulu olduğunu düşünüyoruz, öyle ki, şayet ilksel birikim devam eden birikime el koymanın bütün biçimlerinde görülüyorsa, o zaman sınıf, ırk, cinsiyet ve öznellik savaşları daimidir. Bu savaşların birleşmesi ve özellikle Avrupa’nın iç sömürgeleştirilmesinde yoksul ve kadınlara yönelik savaşlar ile dış sömürgeleştirmedeki “ilk” halklara yönelik savaşlar, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların “sınıf mücadeleleri”ni üretken pasifize etmeye karşı ortak bir savaşa yönelterek bu mücadeleleri önceler ve mümkün kılar. (“Kanlı” ya da “kansız”) her türlü araçla elde edilen pasifize etme, “toplumsal ilişki” olarak sermaye savaşının gayesidir.

11. “Özellikle kapitalizm ile sanayicilik arasındaki ilişkiye odaklanarak, sonuçta Marx, bu iki fenomen ile militarizm arasındaki yakın ilişkiye önem vermez.”5 Savaş ve silah yarışı, kapitalizmin başından beri hem ekonomik kalkınma hem de teknolojik ve bilimsel yenilenmenin koşulu olmuştur. Sermaye gelişimindeki her evre kendi “savaş Keynesciliğini” yaratır. Giovanni Arrighi’nin bu tezindeki tek noksan kendisini Devletler arasındaki savaşla sınırlaması ve Sermaye, teknoloji ve bilimin iç savaşları sürdürdüğü “yakın ilişkiye hiç dikkat etmemesidir.” Fransız ordusundaki bir albay savaşın doğrudan ekonomik işlevlerini aşağıdaki şekilde şöyle özetler: “Bizler de diğerleri gibi üreticiyiz.” Albay, iktisatçıların, sendikacıların ve toy Marksistlerin temalandırmaktan imtina ettikleri, üretim ve iş kavramının en sorunlu yönlerinden birini gözler önüne serer.

12. İlksel birikimden bu yana, dünya-ekonomisinin stratejik yapı bozucu/yeniden yapılandırıcı gücü olan Sermayenin en yersizyurdsuzlaşmış formu (aslına bakarsanız Balzac’tan akreditif mektuplarını almadan önce ifade edilmesi gereken) finansal Sermayedir. Foucault, Marksist sermaye anlayışını eleştirir, zira asla kapitalizm olmayacaktır, fakat her zaman tarihsel olarak nitelenmiş “politik-kurumsal bir topluluk [ensemble]” var olacaktır (çok dikkat çekici bir argüman).

Marx aslında kapitalizm kavramını asla kullanmamasına rağmen, kapitalizm ve sermaye arasındaki ayrımı yine de sürdürmeliyiz, zira “sermayenin” mantığı, finansal sermayenin (M-M) mantığı (halen tarihsel olarak) en işlevsel olanıdır. “Finansal kriz”, en “yenilikçi” post-eleştirel performansında bile onun geçerli olduğunu gösteriyor. Devlet biçimlerinin ve ulus ötesi iktidar örgütlerinin çeşitliliği, ulusal “kapitalizmlerin” çeşitliliğini tanımlayan politik-kurumsal toplulukların çoğulluğu, “büyüme” gayesiyle küreselleşmiş finansal sermaye tarafından fevkalade merkezileştirilmiş, tabi kılınmış ve komuta altına alınmıştır. Farklı iktidar formasyonları, en soyut mülkiyetin mantığına, kredi açan kuruluşlara, öyle ya da böyle uysal bir şekilde boyun eğer. Zamanın sürekli hızlanması yoluyla uzamın gezegensel yeniden konfigürasyonunun “sermaye” mantığının (M-M’) beraberinde sermaye, tarihsel bir kategoridir, Marx’ın dediği gibi, “insanın” ve “insan dışı” dünyanın evrensel özelleştirilmesinin ve dünya “müştereklerinin” yok edilmesinin en gerçek etkisini üreten “gerçek soyutlama”dır. (Bu noktada 2007-8 “gıda krizi”nin hem doğrudan bir sonucu olan hem de “küresel tarihteki en fena finansal kriz”den çıkış stratejilerinden biri olan toprak işgalini ele alalım). “Tarihsel-transandantal” Sermaye kavramını bu şekilde dünyanın sistematik sömürgeleştirilmesinin uluslararası faili olarak (ve sermayeleştirmeyi mümkün olduğunca bırakarak) kullanıyoruz.

13. Kapitalizmin gelişimi neden uzun süre kendisinin taşıyıcısı olarak hizmet etmiş kentlerden değil de devletten geçiyor? Çünkü on altıncı, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca yalnızca devlet, feodal dönemde (“özel” savaşlara yönelip) savaş makinelerinin çeşitliliğini merkezileştirme ve kamu gücü üzerinde yasal tekelle bir orduya dönüştürülmüş bir savaş makinesi içerisinde onları kurumsallaştırmak üzere temellük edip el koyabilme kapasitesine haizdi. İş bölümü yalnızca üretimde gerçekleşmez, fakat aynı zamanda savaşın ve profesyonel askerin özelleşmesinde vuku bulur. “Düzenli bir ordu” dahilinde güç kullanımı ve merkezileşme devletin işi olmasına karşın, bu aynı zamanda yoksul uluslara karşın “uygar ve zengin” ulusların “servet” birikiminin de koşuludur (Adam Smith) -ki aslında onlar çölden başka bir şey değildirler, ulus olamamışlardır (John Locke).

14. Devasa bir iktidar makinesi olarak devletin oluşumu bu yüzden yürütme kuvveti araçlarının zaptı, merkezileşmesi ve kurumsallaşmasına dayanır. Gelgelelim 1870’den başlayarak ve özellikle “topyekun savaş” tarafından dayatılan acımasız verimlilik etkisi altında sermaye, artık devlet ve onun savaş makinesiyle bir ittifak ilişkisi sürdürmekten tatmin olmuyordu. Devletin kutuşlaşma enstrümanlarını entegre ederek devlete doğrudan el koydu. Bu yeni kapitalist savaş makinesinin inşası, devleti, onun egemenliğini (siyasi ve askeri) ve bütün “idari” işlevlerini finansal sermayenin kumandasında derinden değiştirerek entegre etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak, emeğin bilimsel organizasyon modeli ve askeri savaş organizasyonu ve icra modeli, yürütmenin hegemonyası altında liberal güçler ayrımını yeniden şekillendirerek Devletin siyasal işleyişine derinden nüfuz etti. Neoliberalizmle birlikte savaş makinesi ve devletin bu ele geçirilme süreci bütün yönleriyle Entegre Küresel Kapitalizm’in aksiyomatiklerinde gerçekleştirildi. Böylece üçüncü tezimize olanak sağlayacak Félix Guattari’nin EKK’sını ortaya koyabiliriz: Entegre Küresel Kapitalizm, devletin askeri yersizyurdsuzlaştırmasını daha etkili sermayenin yersizyurdsuzlaştırmasına tabi kılabilen sermayenin savaş makinesinin aksiyomatiğidir. Üretim makinesi, sivil ve askeri, barış ve savaşı bütün değerlenme biçimlerinde eşbiçimli iktidar sürekliliğinin tek bir süreci içerisinde entegre eden savaş makinesinden artık ayırt edilemez.

15. Uzun süreli sermaye/savaş ilişkisi bakımından, on dokuzuncu yüzyılın sonunda emperyalizmler arası “ekonomik savaşın” patlak vermesi, bir dönüm noktasını, savaş ve ekonomi, devlet ve toplumun geri döndürülemez dönüşüm sürecini temsil eder. Finansal sermaye, savaşı sınırsız bir güce (topyekun savaş) dönüştürerek ona (değerlenmesi bakımından) sınırsızlık kazandırır. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaşın sınırsız akışı ile finansal sermayenin sınırsız akışının birlikteliği, dehşet verici sınırsız savaş için sınırsız üretim heyulasını yayarak hem üretim hem de savaşın sınırlarını zorladı. İki Dünya Savaşı, üretimin, emek ve teknolojinin, bilim ve tüketimin organizasyonu ve planlaması aracılığıyla toplumun ve onun “üretici güçleri”nin şimdiye kadar duyulmamış ölçüde savaş ekonomisine “topyekun” tabi kılınmasının (ya da “gerçek boyunduruğun”) ilk defa vücut bulmasından sorumludur. Bütün toplumun “üretime” dahil edilmesine iletişim tekniklerinin ve kanaat oluşturma yönetimleri aracılığıyla kitlesel uyruklaştırma süreçlerinin oluşumu eşlik etmiştir. “Yıkım” amaçlı eşi benzeri görülmemiş araştırma programlarının oluşturulmasından, değişken sermayenin yeni jenerasyonlarını teşkil edecek, “malların” üretim araçlarının üretimine transfer edilen bilimsel ve teknolojik keşifler ortaya çıkmıştır. Bütün bu süreç, işçiciliğin kendisini Sermayenin Büyük Çatallanmasında konumlandıran kısa devrede, işçicilik ve (post-işçicilik) tarafından ıskalandı, fabrikada işçiciliğin kendini olumlamasına ilişkin eleştirel harekette bu şekilde kaynaştırılmış oldu (“fabrikanın yayılması” post-Fordizmin ortaya çıkışıyla birlikte olacaktı).

16. Refah devletinin kökü yalnızca “iş” riskleri ve “yaşam” risklerine karşı bir sigorta (kamu yönetimi etkisi altındaki Foucaultcu okulun) mantığında aranamaz, refah bilakis her şeyden önce savaşın mantığında bulunabilir. Savaş hali (warfare)6, büyük ölçüde refahı öngörmüş ve hazırlamıştır. 1930’lardan başlayarak ikisi ayrılamaz hale gelmiştir.

Enternasyonalist işçileri altmış milyon milliyetçi askere dönüştüren topyekun savaşın muazzam militarizasyonu refah devleti dahilinde ve onun tarafından “demokratik bir şekilde” yeniden-yerliyurdlulaştırılmıştı. Savaş ekonomisinin liberal ekonomiye dönüşümü, bilim ve teknolojinin ölüm aletlerinin “malların” üretim araçlarına dönüşümü, askerileştirilmiş nüfusun “işçilere” dönüşümü, “şirketlerin” aktif katılımıyla (şirket kapitalizmi) birlikte, devasa devlet aygıtının müdahalesi sayesinde gerçekleşmiştir. Savaşa dayalı refah —Warfare— mantığının izleri refah devletinde bulunabilir. Keynes’in kendisi, efektif talep politikasının bir savaş rejiminden başka hiçbir modelde gerçekleşmeyeceğinin ayırdındaydı.

17. Heidegger’in 1951’de “Metafiziğin Üstesinden Gelmek” (söz konusu üstesinden gelme İkinci Dünya Savaşı boyunca yazılıp çizilmişti) metnine eklediği bu pasaj, iki topyekun savaşın sonunda “savaş” ve “barış” kavramlarının tam olarak ne hale geldiğini betimliyor:

Özleri deformasyona uğrayan “savaş” ve “barış” delalet içerisindedir ve yalnızca savaşı kızıştıran üretimin mecrasında yok olup giderler, zira ayrım noktaları kalmamıştır. Ne zaman ve nerede barış olacağı sorusu savaşın süresi belirsiz olduğu için değil, sorunun kendisi artık var olmayan bir şey hakkında olduğu için yanıtlanamaz, zira savaş artık barışla sonlanacak bir şey olmaktan çıkmıştır. Savaş, barışta devam ettirilen varlıkların tüketimine ilişkin bir deformasyon halini almıştır … Bu uzun erimli savaş, aheste bir şekilde geleneksel barışla son bulmaz, bilakis savaşçı niteliklerin artık öyle olmadıkları ve barışçıl unsurların anlamsız ve içeriksizleştiği bir durumdur.7

Bu pasaj Bin Yayla’nın sonunda (“askeri-endüstriyel, bilimsel-üniversite kompleksi” olarak nitelendirdiğimiz şeye atıfla) teknik-bilimsel “sermayeleştirmenin” nasıl “maddileşmiş savaş olarak, örgütlenmiş adem-i emniyet ya da molekülerleştirilmiş, saçılmış, programlı felaket olarak yeni bir güvenlik anlayışı” yarattığını göstermek üzere daha sonra yeniden yorumlandı.8

18. Soğuk Savaş, yirminci yüzyılın ilk yarısında, savaş ekonomisi dahilinde, toplumun ve kitlelerin gerçek boyunduruğunun yoğun toplumsallaşması ve sermayeleştirilmesidir. Soğuk Savaş “bilgi”yi kendi sürecine tabi kılmadan Devlet ve savaşı temellük etmeyen Sermayenin savaş makinesinin oluşumunda temel bir geçişi teşkil eder. Soğuk Savaş, topyekun savaşla başlayan teknolojik ve bilimsel üretimi körükledi. Hemen hemen bütün çağdaş teknolojiler, özellikle sibernetik, bilgisayar ve enformasyon teknolojileri, doğrudan ya da dolaylı olarak Soğuk Savaş tarafından yeniden totalleştirilen topyekun savaşın meyveleridir. Marx’ın “genel zeka” olarak adlandırdığı şey, Soğuk Savaş’ın Operasyon Araştırması tarafından dünya ekonomisinin komuta ve kontrol aracı olarak yeniden örgütlenmeden önce, topyekun savaşın “yıkım için üretim”i içerisinde doğmuştu. Sermayenin savaş tarihi, bizi işçicilik ve post-işçicilikle ilgili diğer büyük yerinden etmeye sıkıştırır. Topyekun savaşlarla inşa edilen emek düzeni (Arbeit macht frei-“Çalışmak Özgürleştirir”), “kitlesel işçi”nin ve onun ve bütün hane içi çevresinin toplumsal düzenleme aracı olarak liberal-demokratik tam istihdam düzenine dönüştürülmesidir.

19. ’68, “işçi sınıfı”nın artık kendi “çıkarlarına” ve örgütlenme biçimlerine (partiler-sendikalar) tabi kılamadığı sınıf, ırk, cinsiyet ve öznellik savaşlarının siyasal yeniden canlanışının işareti olarak yorumlanır. Emek mücadeleleri Birleşik Devletler’de “gelişiminin nihai düzeyine” ulaştığında, (“Marx Detroit’de), savaş sonrası belli başlı grevlerden sonra bozguna uğratıldı. Topyekun savaşlardan kaynaklanan ve Soğuk Savaş sırasında “ücret sistemi düzeni” olarak devam eden “emeğin düzeninin” yıkımı, yalnızca kendi politik otonomisini yeniden keşfeden yeni bir işçi sınıfı gayesi taşımıyordu; bu aynı zamanda, onları öznel kırılmalarının ortak koşullarına sürükleyen “özne-grupların” tekil deneyimlerine uzanan, bir şekilde hepsini aynı anda alevlendiren, bütün bu muhtelif savaşların da etkisidir. Dolayısıyla sömürgesizleştirme savaşları, bütün ırksal azınlıkların, kadınların, öğrencilerin, homoseksüellerin, alternatiflerin, anti nükleer protestocuların, “lümpen”lerin savaşları vs. 1960’lar ve 1970’ler boyunca yeni mücadele, örgütlenme biçimlerini, özellikle her türlü “iktidar-bilgi”nin gayri meşrulaşmasını ifade eder. Sermayenin tarihini yalnızca savaş üzerinden okumuyoruz, fakat aynı zamanda “savaş”dan “savaşlara” teorik ve politik geçişi mümkün kılmanın yegane yolu olan 68’ üzerinden savaşı yorumluyoruz.

20. Savaş ve strateji on dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyılın ilk yarısının devrimci teori ve pratiklerinde merkezi bir yere sahiptir. Lenin, Mao ve General Giap, Clausewitz’in Savaş Üzerine kitabına itinayla notlar düştüler. Foucault ve Deleuze-Guattari gibi ileri gelen istisnalar dışında, savaşın teorileştirilmesinde düşünce boyutu eksik kalmıştı. Onlar “politika”nın başka araçlarla sürdürüldüğü şekilleri analiz ederek yalnızca Clausewitz’in ünlü formülünü (“savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir”) tersine çevirmediler: Bizatihi savaş ve siyaset kavramlarını kökten bir şekilde dönüştürdüler. Onların savaşı sorunsallaştırması, kapitalizmdeki dönüşümlere ve 1968 devriminde kristalize olmadan önceki, savaş sonrası diye adlandırılan dönemdeki mücadelelere sıkı sıkıya bağlıdır: Foucault’nun ileri sürdüğü iktidarın “mikro fiziği”, “yaygınlaştırılmış iç savaş”a eleştirel bir yaklaşımdır; Deleuze ve Guattari’nin “mikro politikası”, “savaş makinesi” kavramından (ki bunun inşası bu ikiliden birisinin9 militan tarihine dayanır) ayrılamaz. Eğer iktidar ilişkileri analizini Foucaultcu eleştiriler gibi yaygınlaştırılmış iç savaştan ayırırsak, yönetimsellik teorisi neoliberal “yönetişim”in bir varyantından başka bir şey olmaz; ve mikro politikayı Deleuzecü eleştirinin yaptığı gibi (ki bu eleştiri savaş makinesinin estetize edilmesini de üstlenir) savaş makinesinden ayırırsak, Sermaye karşısında inisiyatif sahibi olarak yalnızca güçsüz “azınlıklar” kalır.

21. Vurucu bir güç haline gelmiş olan yeni teknolojiler tarafından silikonlanmış ordu, teknolojik makinelerle savaş makinelerini kombine etmiştir. Bunun siyasal sonuçları ürkütücüdür. ABD, “Clausewitz demode, bilgisayar moda” ilkesine dayalı Afganistan’daki (2001) ve Irak’taki (2003) savaşı planladı ve yürüttü (benzer bir operasyon tuhaf bir şekilde savaşların çoklu-gerçekliğini ilk elden savaşların açılmasına hizmet eden bilgisayarlar ve algoritmalar içerisinde çözündüren bilişsel kapitalizmin savunucuları tarafından kullanılır). Savaşın “sis”ini ve belirsizliğini enformasyonun ilksel birikimiyle dağıtabileceklerine inanan hiper-teknolojik, dijital ve “network-merkezli” savaş stratejistleri çabucak ağız değiştirdiler: Çok hızlı bir şekilde kazanılan zafer, Dr. Strange Love’ın yeni bir versiyonu gibi kendi değerleriyle gelen Özgür Dünyayı da içine alacak şekilde, asıl yeri Orta Doğu’daki felaketi tetikleyen politik-askeri bir yıkıma dönüştü. Teknik makine hiçbir şeyi açıklamaz ve diğer başka “makineleri” harekete geçirmeksizin hiçbir şey yapamaz. Verimliliği ve bizatihi varlığı, ayrımlar, tahakkümler ve sömürülere dayalı bir toplum modeli olan teknolojik avatarı (Kristin Ross’un harikulade çalışmasının başlığını kullanacak olursak Fast Cars, Clean Bodies) çoğu kez özetleyen toplumsal makine ve savaş makinesine bağlıdır.

22. Eğer duvarın çöküşü, 68in, bir annenin Komünist tarih öncesini bize unutturduğu ölüm bildirisiyse, ve eğer bu (Tarihin Sonu tezinin melankolik biçimde ifade ettiği gibi) önemsiz bir hadise olarak düşünülecekse, ilk post-Komünist savaşların emperyal savaş makinesinin kanlı fiyaskosu tarih yazmıştır. Bir dereceye kadar ordunun içerisinde başlattığı tartışmadan ötürü, yeni bir savaş paradigması ortaya çıktı. Yirminci yüzyılın endüstriyel savaşlarının bir antitezi olan yeni paradigma, “nüfus içerisinde savaş” olarak tanımlanır. Beklenmedik bir “askeri hümanizme” ilham veren bu kavram, onun anlamını kaynağına ve sermaye savaşlarının gerçek mecrasına geri götürerek ve bizim savaşlarımızın çoğulluğu içerisinde bu “nüfus içerisinde savaşı” yeniden yazarak kendimizin kıldığı bir kavramdır. Nüfus, her türlü karşı-isyancı harekatın devam eden bir mücadele sahasıdır. Aynı zamanda her ikisi de ayırt edilemez şekilde militerdir ve militer değildir, zira “kanlı savaşların” ve “kansız savaşların” yeni kimliğini taşırlar.

Fordizmde devlet, sermayenin devlet tarafından yerliyurdlulaştırılmasının yanı sıra savaşın da yerliyurdlulaştırılmasını garanti etti. Neticede küreselleşme, sermaye düzlemini entegre ederek, daha üst bir iktidarın sürekliliğine geçen savaşı azat etmeden, sermayeyi devlet kontrolünden kurtaramaz. Yersizyurdsuzlaştırılan savaş artık devlet-içi bir savaş değildir, “yönetimselliği” açık bir şekilde küresel iç savaşların yadsındığı ortak bir teşebbüs içerisindeki yönetişim tarafına havale eden, kitlelere karşı, kesintisiz, muhtelif bir savaşlar silsilesidir. Hükmedilen ve hükmetmeye olanak tanıyan şeyler, biyopolitiğin gerçek muhtevası düzeyinde savaşları nüfusun kalbine yönelten bölünmelerdir. “Gündelik hayatın” farklılaşarak yayılan istikrarsızlığı ve normu olarak biyopolitik savaşın yönetimselliğidir söz konusu olan. 1970’ler ile 80’ler arasındaki kopuşta, Collège de France’daki ünlü bir derste ortaya çıkan liberal biyopolitiğin doğuşuyla ilgili Büyük Anlatının tamamen tersidir bu.

23. Borç ekonomisi, ayrımlar üzerinde durarak, her bir kapitalist toplumun kutuplaşmasını kışkırtarak, “küresel iç savaşı” (Schmitt, Arendt) birbiriyle bağlantılı iç savaşlara dönüştürür: sınıf savaşları, “azınlıklara” yönelik neokolonyalist savaşlar, kadınlara yönelik savaşlar, öznellik savaşları. Bu iç savaşların matrisi sömürgeci savaştır. Sömürgeci savaş asla devletler arası bir savaş değildi, bilakis esas itibarıyla savaş ile barış, mücahitler ile mücahit olmayanlar, ekonomi, siyaset ve askeriye arasındaki ayrımların asla kullanılmadığı, kitlelere karşı ve onların içerisinde bir savaştı. Kitleler içerisinde ve onlara karşı olan sömürgeci savaş, 1970’lerde neoliberalizmin cengi adıyla başlayan, finansal sermayenin dizginlerinden boşaldığı savaşın modelidir. Neoliberal savaş hem parçalı hem de çaprazdır: parçalıdır çünkü sürekli ölçek değişimleriyle süresiz olarak değişmezliğini üretir (uygulamaya koyduğu “başı bozukluk” ve “çatlaklar” farklı gerçeklik kantarlarında iş görür); ve çaprazdır çünkü eş zamanlı olarak makropolitik (belli başlı bütün ikili karşıtlıklar —toplumsal sınıflar, beyazlar ve beyaz olmayanlar, erkekler ve kadınlar— üzerinde oynayarak) ve mikropolitik (en üst etkileşimleri ayrıcalıklı kılan moleküler “mühendislik” aracılığıyla) düzeyde harekete geçirilir. Neoliberal savaş aynı zamanda Küresel Güney ve Kuzey’deki sivil ve askeri düzeyleri, herkesin (ya da neredeyse herkesin) Güneyini ve Kuzeyini birbirine bağlar. İlk özelliği bu nedenle düzensiz savaştan daha az gelişigüzel olmasıdır.

1970’lerin başında devleti, savaşı, bilim ve teknolojiyi kesinlikle entegre eden sermayenin savaş makinesi, çağdaş küreselleşmenin stratejisini açıkça ilan eder: iktidar mücadelesinin gerçeklik koşullarının dayattığı her yerde eldeki bütün araçlarla saldırarak —Lord Beveridge’in 1944’de yayınlanan Full Employment in a Free Society manifestosuna göre— sermayeyi reformdan geçirmenin pek kısa tarihine son vermek. “Piyasaya” insan üstü nitelikler verirmiş gibi görünmekle neoliberal siyasal proje tarafından şeytani bir yaratıcılık sahnelenir: nihai siborg olarak piyasa.

24. 2008’deki finansal krizle başlayan neofaşizmlerin yeni keşfedilen uyumu, kitleler arasında yürütülen savaşlar açısından bir dönüm noktasını temsil eder. Hem parçalı hem de çapraz boyutları, bölme ve kutuplaştırma konusunda yeni ve korkunç bir etkinlik halini alır. Yeni faşizmler “savaş makinesinin” bütün kaynaklarına meydan okur, eğer “savaş makinesi” ille de devlet ile özdeşleştirilmiyorsa, sermayenin kontrolünden de sıyrılabilir. Sermayenin savaş makinesi, “kapsayıcı” bir mülkiyet ve zenginlik farklılaşması yoluyla yönetirken, yeni faşist savaş makineleri, ırk, cinsiyet ve ulusal kimliğe dayalı dışlamayla çalışır. İki mantık bağdaşmaz gibi görünür. Aslında zora dayalı küresel akış zamanında, ekonomik ve politik olağanüstü hal yerleştikçe kaçınılmaz olarak birbirlerine yaklaşırlar (bakınız “ulusal öncelik”).

Eğer kapitalist makine yeni faşizmlerden sakınmaya devam ederse, bu onun demokratik ilkeleri (Sermaye ontolojik olarak antidemokratiktir!) ya da hukukun üstünlüğünden ötürü değil, fakat Nazizm’de olduğu gibi, post-faşizm, Sermayenin savaş makinesinden “özerkliği”ni isteyip onun kontrolünden kaçabileceği içindir. İslami faşizmlerde olup biten de tam olarak aynı şey değil midir? ABD tarafından eğitilip, silahlandırılıp finanse edildiler, silahlarını kendilerini araçsallaştıran süper güce ve onun müttefiklerine yönelttiler. Batı’dan Hilafetin topraklarına ve yine geriye, neo-Nazilerin bütün tabiiyetleri kapitalist “yıkım tarzı”nın intihara meyilli uyruklaşmasını temsil eder. Bu aynı zamanda kolonyal bastırılanın geri dönüşüne dair final sahnesidir: en içteki düşmanları gibi Batı kentlerinin 2.0 haunt cihatçı kuşağı. İçsömürgeleştirme, kapitalizmin kitleler üzerindeki en yoğun tahakkümünün yaygın “mahalli” şiddetinin bütünleşik halidir. Neofaşizm ile savaş makineleri arasındaki yakınlaşma ve uyuşmazlık sürecine gelecek olursak; bu süreç, şu anda devam eden iç savaşların evrimine ve gelecek devrimci sürecin özel mülkiyete ve daha genel olarak sermaye iktidarına yönelebilme risklerine bağlıdır.

25. Sermaye ve kapitalizmin bir sisteme ya da bir yapıya, ekonominin ise içe-dönük döngülere, sınıf, ırk, cinsiyet ve öznellik savaşlarına indirgenmesine karşı çıkmak, aynı zamanda bilim ve teknolojideki bütün özerklik ilkelerine, tarihin ilerici hareketi fikriyle biçim verilen her türlü “çetrefillik” ya da özgürleşmeye giden yola da meydan okumaktır. Savaşlar, (piyasanın) bütün öz-düzenleme mekanizmalarını ya da ters tepki yoluyla bütün düzenlemeleri işlemez hale getirerek sürekli olarak açık stratejik ilişkilerin içerisine çatışmanın belirsizliğini enjekte eder (“insan-makine sistemleri” “karmaşıklıklarını” geleceğe taşırlar). Savaşın stratejik “açıklığı”, savaşta/savaştan doğmamış olan sibernetiğin sistematik açılımından kökten farklıdır. Sermaye, yapı ya da sistem değildir; sermaye sadece ekonomi, siyaset, teknoloji, devlet, medya vd. stratejik ilişkilerle enforme edilen eklemlenmelerin “makinesi” ya da savaş makinesidir. Genel Zekanın Marksist tanımında bilim, teknoloji ve komünikasyonu kendi işleyişine entegre eden savaş makinesi, hemen hemen hiç inandırıcı olmayan “sermayenin komünizmi” adına ilginç biçimde görmezden gelinir.

26. Sermaye, aynı zamanda bir yıkım tarzı olmadan bir üretim tarzı olamaz. Yeniden birikim sağlamak için kendi sınırlarını sürekli olarak zorlayan sonsuz birikim, aynı zamanda sınırsız, yaygın bir yıkımdır. Üretkenlikteki kazanımlar ile yıkıcılığın kazanımları paralel ilerler. Bunlar bilim insanlarının “Kapitalosen”den daha ziyade “Antroposen”10 demeyi tercih ettiği yaygın savaşta kendini gösterirler. İçinde yaşadığımız çevrenin yıkımı “insanlar” ve onların artan ihtiyaçlarıyla değil, sermayeyle birlikte başlar. “Ekolojik kriz”, teknolojik gelişmenin olumsuz etkilerine kayıtsız bir modernite ve insanlığın sonucundan daha ziyade, bütün insani ve insan dışı kaynakların sınırsız sömürüsünün küresel bir jeopolitik strateji yoluyla bazı insanların diğer insanlar üzerinde mutlak tahakküm uygulama “istencinin meyvesi”dir.

Kapitalizm, bizi “insan olmanın utancıyla” yüz yüze bırakan, insanlık tarihinin en ölümcül medeniyeti olmanın yanı sıra, emek, bilim ve teknoloji aracılığıyla içinde bütün türlerin barındığı gezegenin (mutlak) imhası olasılığını —insanlık tarihindeki bir başka (mutlak) ayrıcalık— yaratmış bir medeniyettir. Bu esnada “doğa”yı kurtarmanın “karmaşıklığı”, tekno jeo-mühendislik ütopyası ile yeni piyasaların “kirletme haklarının” gerçekliğini kombine ederek halen önemli kar beklentileri sunar. Birbirleriyle kesiştikleri noktada Kapitalosen kapitalizmi Ay’a göndermez (orada bulunmuş ve geri dönmüştür); malum troposferden hak iddia ederek gezegenin küresel ticarileştirmesini tamamlar.

27. Sermayenin mantığı, sonsuz bir değer biçme lojistiğidir. Sermaye mantığı, mücadele halindeki sınıfların gücü ve zayıflığı hakkında başvurulan ve bunlarla sürekli açıklık getirilen stratejik güç ve bilgiyle içinden çıkılmaz hale getirildiği için, sadece iktisadi olmayan bir iktidar birikimini ifade eder. Foucault, Marksistlerin “mücadele” kavramını hiçe sayarak dikkatlerini “sınıf” kavramına yönelttiklerini söyler. Strateji bilgisi bu yüzden alternatif bir pasifize etme girişimi pahasına yok sayılır (Tronti bunun en epik versiyonunu sunar). Kim güçlü, kim zayıftır? Hangi açıdan güçlü zayıf hale gelmiştir, ve neden zayıf olan güçlü olmuştur? İnsan nasıl güçlenir ve diğerini sömürüp tabi kılmak için onu nasıl zayıf kılar? Fransız Nietzscheciliğinin anti kapitalist yolunu izlemeyi ve yeniden icat etmeyi öneriyoruz.

28. Sermaye, topyekun savaşlardan ve küresel devrimle çatışmadan, 1968’den, zaferle çıktı. O zamandan bu yana, iktidarın ilk işlevinin iç savaşların anısını bile silerek onların varlığını yadsımak olduğunu doğrulayan kendinden soğutmalı motorunu mükemmelleştirerek zaferden zafere koştu. Pasifize etme bir yakıp yıkma politikasıdır. Walter Benjamin, galiplerin egemenliklerini elde ettikleri zafer ve yenilgilerin hafızasını etkinleştirmenin ancak “mağluplar”dan elde edileceklerle olabileceğini hatırlatır. Sorun şudur: 68’in “mağlupları”, “parti otonomisi” diyalektiğinin başarısızlığıyla damgalanan “Sıcak Sonbahar”ın sonunda eski Leninist pireyle birlikte iç savaşların yorganını da yakmıştır. “Kapitalizmin insanları”nın (Halkların Kapitalizmi -Amerika işte budur!) zaferini temin eden ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğinde “kış yılları”na giriş, Tarihin Sonu, “olmamış” bir Körfez Savaşı’yla duraksamadan bayrağı devralacaktır. Yeni savaşları, devrimci makineleri ya da başkalaşmış militanların derlenişini (Chiapas, Birmingham, Seattle, Washington, Cenova …) ve yeni yenilgileri bir yana koymak gerekir. Yeni kuşak yazarlar “kayıp halkın” uykusuzluk çektiğini ve tamamlanmamış süreçlerin aksi gibi dostlarına mahsus olduğunu ifade eder.

29. Düşmanlarımıza işaret ederek, kısa keseceğiz. Çünkü bu metnin ekonomi ve onun “demokrasisi” altında, teknolojik devrimlerin ve Genel Zekanın “kitlesel entelektüelliği”nin arkasında, tüm farklılıklarıyla şu anda devam eden gerçek savaşların “uğultusunu” duyurmaktan başka bir gayesi yoktur. Yeni olanaklarla, iki yönden uyruk olan “kitleleri ya da akışları” göreve çağırmak üzere kurulmamış ama hazır olmayıp yeniden kurulacak bir çokluktur bu. Savaşın uyruğu olarak iktidar ilişkileri tarafında ve/veya “başkalaşımları, yersizyurdsuzlaşmaları, bağlantıları, çökeltileriyle” beraber onları savaşların uyruklarının safına yöneltebilen stratejik ilişkiler tarafında. Kısacası, mesele bize miras aldığımız 68 düşüncesinin mağlubiyeti gibi görünen şeyden, neoliberalizm ve sermayenin özel siyasası olarak ekonominin mutlak önceliği adıyla yürütülen iç savaşa denk kolektif bir savaş makinesi düşünüp kurabilmekten aciz oluşumuzdan dersler çıkarmaktır. Her şey sanki 68 her şeyi düşünmekten acizmiş gibi gerçekleşir, yenilgisi değil de (Yeni Filozoflardan beri bu konuda uzmanlar vardır), sürekli bir yıkımla onun ısrarcılığını kıran ihtilaflı nedenler dizisi “direniş” mücadelelerinin mevcut eylemliğine oturtulur.

30. Mesele direnişe son vermek falan değildir, sorun bu değildir. Mesele, olup biten karşısında takatsiz kalan stratejik bir söylemle tatmin olan bir “teorisizmi” terk etme sorunudur. İktidar mekanizmaları, stratejik ilişkiler ve gerçekleşen savaşlara rağmen kurucuysa bunlara karşı aslolan “direniş”tir. Hepimizin yengileriyle birlikte. Graecia docet (Yunanistan öğretir)..

Maurizio Lazzarato & Eric Alliez, “To our enemies”, E-Flux, Trans: Ames Hodges Aralık 2016, Sayı. 78.’den çevrilmiş olup, Fransızca orijinalinden kontrol edilerek düzeltilmiştir.

1 Fransızca’dan Ames Hodges’in çevirdiği bu metin, Maurizio Lazzarato ve Éric Allies’in Ağustos 2017’de Semiotext(e) tarafından basılacak Wars and Capital kitabınının girişidir.
2 Qiao Liang and Wang Xiangsui, Unrestricted Warfare: China’s Master Plan to Destroy America (Los Angeles: Pan American Publishing, 2002), 190.
3 Philip Pullella and Wiktor Szary, Pope says Europe attacks show world at war,religion not to blame,Reuters, July 27, 2016
4 “Kadınlara yönelik savaş” “cinsiyetler savaşı”, “toplumsal cinsiyet savaşı”nı birbirinin yerini alacak şekilde kullanıyoruz. Feminizmle örtüşen tartışmalara girmeden, “kadın”, “cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” kavramları herhangi bir özcülüğe göndermeden ziyade, heteroseksüelliğin ve toplumsal normlar olarak çekirdek ailenin temeli olan doğurma, cinsellik ve nüfusun yeniden üretimin yıkımına işaret eder. Bu, kadınları uyruklaştırma, tahakküm ve sömürü süreçlerine tabi kılmak üzere onlara karşı geliştirilen sürekli bir savaştır.
5 Fransızca’dan çeviri bana aittir (İngilizceye çevirenin notu).
6 Yazarlar burada walfare (refah devleti) ile warfare (savaş hali) kelimeleriyle kelime oyunu yapıyorlar. (Ed. n.)
7 Martin Heidegger, The End of Philosophy, trans. Joan Stambaugh (Chicago: University of Chicago Press, 2003), 104–05.
8 Gilles Deleuze and Félix Guattari, A Thousand Plateaus, trans. Brian Massumi (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1987), 467.
9 Yazarlar burada Félix Guattari’yi kastediyorlar. Guattari, birçok farklı politik örgütlenmenin parçası olmuş, militan bir psikanalistdir. (Ed. n.)
10 Jeolojide tartışılan ve asıl olarak yeni içine girdiğimiz çağı adlandırmak için kullanılan terimle ilgili bknz: http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/antroposen-cagi-basrolde-insan.html (Ed. n.)