Dostlarımıza

Browse By

Türkiye, doludizgin bir şekilde mevcut hükümetin uyguladığı sert olağanüstü hâl koşulları altında bir plebisite gidiyor. Sadece Türkiye’de değil, küresel toplumsal hareketlerin geri çekildiği her yerde, boşluğu sağ hükümetler ile faşist oluşumlar ve yeni milliyetçilikler dolduruyor. Bu hafta sonu gerçekleşecek “referandum” komedisinin, burjuva devletinin kendi standartlarında dahi hiçbir meşru ve hukuki zemini olmamakla birlikte, istemeye istemeye de olsa bir karar vereceğiz. Ama önce birkaç tespitimiz olacak:

  • Türkiye’de siyasal alan, bir yandan daimi kılınmış istisna halinden, diğer yandan ise gösteriden ibarettir. Kürdistan coğrafyasında açılmaya çalışılan başka bir siyaset olanağına, sömürgeci çıplak şiddetle cevap verilirken, Gezi’nin yarattığı toplumsal bileşim organize edilmiş gösteri tarafından, uyumlulaştırılmış reel-politik muhalefete indirgenerek bertaraf edilmiştir.
  • Elimizden alınan şey gelecektir. Umut edilen ve beklenilen gelecek değil, birlikte inşa edilecek olan gelecek. Bizleri tatsız bir melankoliye, yaygın ve kitlesel depresyona mahkûm etmeye çalıştıklarından hiçbir şüphemiz yok. Dayanışmaya, yeni bir kolektif yaşam olanağına benzer bir şeyin boy vermeye başladığı her yerde, karşımızda dehşetli kapitalist savaş makinelerini bulduk: Ordu, polis, borç, ceza.
  • Savaş gerçeğini bu zeminde kavrıyor ve anlıyoruz. Savaşın ne zaman çıkacağı sorusu sadece bir vakit kaybıdır ve ahmakçadır. Savaş çoktan başladı, çok önce başladı. Uzun bir süredir kesintisiz, incelmiş, acımasız ve küresel bir içsavaşın içindeyiz. Çıplak şiddetle hukuki şiddetin, simgesel ölümle gerçek ölümün iç içe geçtiği, her an birinin yerini bir diğerine bıraktığı ve aralarındaki ayrımların topyekûn belirsizleştiği bir savaş. Bütün bir yeryüzünün ve gündelik yaşamın her veçhesinin cephe haline geldiği bir savaş.
  • İçinden geçtiğimiz iki kutuplu ruh durumunun gösteri ile istisna hâli arasındaki, paylaşılan yanılsamanın dingin duyarsızlığı ile savaşın saf mevcudiyeti arasındaki bu salınımdan doğduğunu düşünmek yerindedir: Kolektif öfori ile kitlesel depresyon. Gerçeklikten kopmuş bir umut hâli ile her şeyin daha da kötüye gideceğini telkin eden “çıkış yok” bilinci.
  • Dostlarımızı ikisini de reddetmeye çağırıyoruz. İstisna hâlinden kaçmak için gösterinin kucağına düşmeye, çıplak şiddetten korunmak için çoktan mezara verilmiş hukuk devletine ihtiyacımız yok. Ama her şeyi cesur, mesafeli ve gerçekçi bir şekilde yeniden değerlendirmeye, (öz)eleştirel cesarete ihtiyacımız var. Devrimci mücadeleyi ilerleten şey, geçmişteki başarılara melankolik bir bağlılık ya da geleceğe duyulan pasifist bir güven değildir. Aksine. Geçmiş mücadelelerdeki hataların ve eksiklerin acımasız eleştirisi ve gelecek için yeni strateji ile taktiklerin hem teorik hem de pratik inşasıdır. İçsavaşın güçlerinin, bizim kudretimizin gerçekçi bir değerlendirilişidir. Verili siyasal alandan kopuşun ve sermayeye karşı antagonizmanın tetiklenmesi ile içsavaş cephelerini baştan başa yarabilecek bir siyasetin yaratılmasıdır. Bu yüzden liberal veya sosyal demokratların demokrasisinin, burjuva parlamenterizminin arkasından ah vah etmiyoruz.
  • Buradan hareketle, referandum sonucu evet de çıksa hayır da çıksa, 17 Nisan’da küresel eğilimin değişmediği bir güne uyanacağımızın altını çizmek istiyoruz. Bu durum sonuçları önemsizleştirmez, fakat önemini yeniden düşünmeye sevk etmelidir.
  • Bizi asıl ilgilendiren şey, evetin yaratacağı kolektif hayal kırıklığına ve sadece hayırla sınırlanmış bir ufkun yaratacağı öforik yanılsamaya şimdiden hazırlanmaktır. Kendimizin ve dostlarımızın bir daha iki kutuplu salınıma kapılmamalarını sağlamak öncelikli görevimiz olmalıdır.
  • Dolayısıyla, ne yapıp edip üzerimize çöken daimi istisna hâli ile küresel içsavaşa direnmek için gösterinin sonlandırılması şarttır. Bununla, sözde siyasal alanın varlığına dair bütün bir yanılsamayı kast ediyoruz. Hayır oyu, politik bir eylemse de, kendi başına zayıf, giderek son bir çırpınışa benzeyen bir anlamda politik bir eylemdir. Elbette bu hayır oyu vermeyi değersizleştirmez, yeter ki, sonuç ne olursa olsun hayır oyu vermeyi kurucu bir politikliğin kilometre taşı olarak yapılandırabilelim. İtildiğimiz tepkisel itiraz konumunu, tüm veçheleriyle sermayenin otokratik egemenliğine yıkıcı bir itiraza dönüştürebilirsek, 7 Haziran sonrasında elimizden kayıp giden, bizden çalınan her şeyi geri almak için olduğu kadar, yaşamlarımızı da kendi elimize almak için bir kolektif duygulanım yaratabiliriz.

Sonuç olarak dostlarımızı, bu koşullar altında 17 Nisan’dan itibaren gösteriyi sona erdirmek için mücadeleye;

birbirimizle hakiki etkileşimler kurmaya;

iktidarların bizden çaldığı, formatlayıp yeniden tanımladığı, devlete, ulusa hapsedilen, iktidarın tekçi bütün fikir ve kurumsallığının içinde eritilen “laiklik”, “cumhuriyet”, “demokrasi” kavramlarına karşı, bitmeyen, sabitlenemeyen, tekilliklerin eşitlik düzlemi olan laikleşme gibi, evrensel cumhuriyet gibi, doğrudan demokrasi gibi kavramları yeniden yükseltmeye;

BİZ olabilmek için, gündelik yaşamımızı giderek artan bir şekilde kolektif çabaya açmaya çağırıyoruz!

It's only fair to share...Share on Facebook140Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer