Dostlarımıza II

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

“Kaygılanmak ya da umut etmek değil, yeni silahlar aramak gerekiyor.”
Gilles Deleuze

Doğrularımız ve Biz

Hepimiz kendimizin doğru olduğunu düşünüyor o “doğrunun” girdabında kayboluyoruz. Çünkü üretilen doğruları hayatımızın merkezine koyuyor, bir varoluş nedeni haline getiriyoruz. Oysa bir arada yarattığımız, biz olan bir bedeni değerli kılmak için mücadele ettikçe duyularımızı ve duygularımızı zamanın tahakkümünden ve egemenliğinden kurtarıyor ve anın kurucu kudreti oluyoruz… Yarattığımız bedeni var edenler işte bunlardır Dostlar. Ne “aile”, ne “komşu” olmayanlar. Birbirini sevmek için kan bağı, yakınlık gibi hiçbir aynılığa ihtiyaç duymayanlar. “Aynı mahalleden” olmayanlar. Biz uzaktan uzağa birbirimizi seviyoruz, en derin yakınlığı mesafe sayesinde duyabiliyoruz. Dip dibeyken bile uzağız ama en uzaktayken bile yumruğumuz yan yana sıkılı.

Sizlere hitap etmiyoruz.

İçimizdeki bir başka, herhangi bir sesiz sadece. Dönüp kendimize dadanıyoruz, kendimizden başka bir şey yapmak için.

Son Gösteri ya da Gösterinin Sonu

Plesibitvari bir seçimi geride bıraktık. Sonuçların nasıl elde edildiği çoğumuzun malumu…

Siyasetçilerimiz ve profesyonel devrimcilerimiz yanılıyor. Yanılgılarıyla çağdaş post-demokratik otoriteryanizme payanda oluyorlar. Teşhisleri hatalı, tespitleri gerçekçi değil. Müstesna bir ülkede, istisnai bir rejimde yaşamıyoruz. Ama “olağan” durumda, onu seçimlerle sarsabilecek de değiliz. Küresel bir eğilimin, küresel düzeyde kapitalist krize cevap veren ve kapitalist devleti mutlak olarak demossuzlaştıran, yani her tür parlamenter demokrasi ihtimalini, görünüşte bir temsil aracılığıyla yönetme pratiğini ortadan kaldıran bir eğilimin neşet ettiği herhangi bir ülkeyiz sadece. Enternasyonalizmin kaybı yalnızca ulusçu kaygıların aşılamamasını getirmiyor, aynı zamanda gerçekçi bir analizin, strateji ve mücadele pratiklerinin de geliştirilememesi anlamına geliyor. Karşımızdaki fenomen bize ne anlatıyor? AKP, demokrasi ve Tayyip Erdoğan’ın kişiliği arasında gidip gelen tartışmalar, seçmen kitlesi analizleri ve bununla birlikte yürüyen bir tür popülist sosyolojizm, küresel kapitalizmin, sermayenin ve kapitalist devletin mevcut bileşiminin, işleyişinin yanlış anlaşılmasından doğuyor ve bütün bu sorunlar kümesini daha da soruşturulamaz kılıyor. Biz buna gösteri terörü demek istiyoruz, ele alacağımız ilk terör bu. Gösteri gerçek eylemin, gerçek ilişkinin yerine bir meta-ilişkinin ikame edilmesiyle işliyor. Şüphesiz kapitalist çağın sinizmine yaraşır özgül bir sinizm bu. Soyut bir düzlemde düşündüğümüzde, genel seçimler yoluyla rıza üretimi böyle bir gösteridir. Kitleleri sayılabilir kimlik gruplarına indirgeyen (bunlar işçiler, Kürtler, LGBTİ bireyler, kadınlar, mülteciler vb. gibi “azınlıklar” bile olsalar), daha sonra da gelip onları oy oranları olarak niceliksel bir aksiyomla ilişkilendiren bir terör makinesi. Seçimi “genel olarak” reddeden bir noktadan konuşmuyoruz. “Al ya da bırak” dayatmasını da kabul etmiyoruz. Sadece hafifçe yalıttığımız bir makinenin nasıl işlediğine dair bazı sezgileri kazanmaya çalışıyoruz.

Liberal Demokrasinin Hazin Kışı

Demokrasi gösterisinin hakiki bir teröre dönüşmesi çağımızın en büyük karakteristiğidir, dolayısıyla Türkiye’nin de. Sürekli seçim dinamiği her tür başka siyaset olasılığını tartışmayı bile imkânsız kılıyor. Partiler ve “parti tabanları” arası yakınlaşmalar, ittifaklar, “demokrasi blokları” vs. gibi tartışmalardan önümüzü göremiyoruz. Bunlar da kuşkusuz siyasete dahil, siyasal meseleler. Fakat en alt düzeyden, bir kudreti değil bir kudretsizliği ifade eden bir siyasettir bu. Dolayısıyla bi r sonuca varmıyor, bir başlangıç noktasına, devrimci bir siyasal sorunsallaştırma için ilk sıfır noktasına işaret ediyoruz: Parlamenter demokrasinin seçim ritüelini bir kudretsizleştirme ve anti-siyaset olarak ele almak. Bu anti-siyaset, çeşitli kapitalist donanımlar ve süreçlerle üretilmiş öznellikleri önden varsayıyor: Dindarlar, Kemalistler, Orta sınıf, Kentliler, Milliyetçiler vb. Bütün bu öznellik varyantları türlü biçimlerde belirli yaşam tarzları etrafında kümelenen, onları sömüren, parçalayan ve yeniden üreten sermaye akımlarınca kuşatılmışlardır. Bunlar “borç” olarak beliren finansal-sermaye, kentsel yersizyurdsuzlaşmayı tetikleyen ve kentsel müşterekleri de sürekli olarak çitleyen, kültürel sermayenin el değişimini hızlandıran inşaat-sermayesi ve borç ile inşaat-sermayesinden türetilen “artık-ürünün” yeni kitlesel seferberlikleri hızlandırmak üzere dağıtılmasını içeren yardım ve teşvik görünümü altında bölüştürülen ranttır. Bunların etkisi altında parçalanan toplumsal beden kendini daha aşırı kimlikçi biçimlere sarılarak ayakta tutmaya çalışıyor. Finansal-sermaye bu saldırının merkezi bileşeni olduğu için artık onu finansal terör olarak adlandırabiliriz. Bu karşı karşıya olduğumuz ikinci terördür. Finansal terörün gösteri terörüyle kesiştiği mıntıkayı tespit etmek çok kolay: Rant bölüşümü üzerinden ayakta duran sermayedar sınıflar ile borç yükü altında ezilen yoksul kitleler arasında tam da “istikrar talebi” aracılığıyla istikrar vaat eden partiler üzerinde bir yeniden-yerliyurdlulaşma sağlanabilir. İkincilerin birincilere kitlesel bir karşı çıkışı olarak devrimci olasılığı ötelemenin başka bir yolu da yoktur.

Türkiye’ye “Özgü” Konsensüs

Fakat baskının her alanda artışını deneyimlememize rağmen, küresel gericilik yine de derin bir toplumsal konsensüse dayanmaktadır, yahut onu kurmaktadır. Bu konsensüs yukarıda işaret ettiğimiz istikrar talebinden doğar: konumlarını, alışkanlıklarını, alım güçlerini, ayrıcalıklarını vb. kaybetmek istemeyenlerin arzusu. Bu arzular kendiliğinden eş-düzeyli değildir elbette. Yoksullar alım gücünden başka bir şey anlar, kapitalistler başka bir şey, orta sınıf başka bir şey. Fakat bizatihi finansal-sermaye onlara bir “eşitlik düzlemi” sunar. Lâkin bu eşitlik düzlemi temelde ağır ve şiddetli dışlamalarla örülür ya da onları varsayar. İşte Marx’ın Kapital‘in birinci cildinde açıkladığı üzere her tür komünal ve otonomist deneyimin ve eğilimin şiddetle bastırılması anlamına gelen sömürgeleştirici terör, karşı karşıya olduğumuz üçüncü terör biçimi olarak bu dışlamayı yürürlüğe koyuyor. Bu terör geniş bir konsensüs halinde en başta Kürtleri ve mültecileri hedef alıp, onları sömürgeleştirme yoluyla proleterleştirdiği gibi, metropolde sömürgeleştirmeye ortak edip egemenlikte temsil ederek dışladığı kitleleri de etnik ve yurttaşlık kimliği ve ayrıcalıkları temelinde sınıflaştırıyor.

Korku-Umut-Yıkım Diyalektiğinden Çıkmak, Umut Vaadine Duyarsızlaşmak

“Duyarsızlaşma” (apathi) Stoacı felsefenin merkezi hedefidir. Duyarsızlaşma, çileci olmayan bir şekilde umuttan, iyimser beklentiden kopmayı ve bunun karşısında ruhu en kötü olasılığa hazırlamayı içeren uzun bir kendilik pratikleri aracılığıyla elde edilir. Stoacılık siyasal süreçlerin Roma İmparatorluğu döneminde aşırı bir yersizyurdsuzlaşmaya maruz kalarak “dünyayı yapma” olarak praksisi çökerttiği, gündelik yaşamınki kadar, siyasal yaşamın üzerinde de herhangi bir kolektif müdahalenin imkânsızlaşır gibi olduğu bir dönemin direngen bir karşı-öznellik üretimi mücadelesi olarak ortaya çıkmıştı. Hatırlayalım, aynı dönem aynı zamanda da büyük bir umut vaadiyle kendini karakterize eden “kurtuluşçu din”, Hıristiyanlık’ın da ortaya çıkış bağlamıdır. Fakat Stoacılığın aksine Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nu sarmalayan devrimci arzuları, “gelmekte olan” kilisenin bünyesine çekmeye hizmet ediyor, Stoacı, kinik, hatta Platinusçu kaygıları, pratikleri ve fikirleri taklit ederek onları kudretsizleştiriyordu. Bu açıdan post-demokratik otoriteryan çağımızın popülist mücadeleleri ve örgütleri de benzer bir hattı takip ediyor. Kitle mücadelelerinin en radikal, devrimci yönelim ve pratiklerini taklit ederek, çitleyerek, kitleleri umutla kışkırtarak onları yeniden kapitalizmin ufkuna sokuveriyor. Sol popülizm söz konusu olduğunda umutla körüklenmiş kitle seferbirlikleri yıkımla neticelendiğinde de, derin bir hayal kırıklığı, heba olup giden muazzam bir enerji söz konusu oluyor. Her biri “alternatifsizlik hissinin” tetiklediği alternatif tepkilere yol açıyor: İltica, boşverme, paraya ve kariyere kendini vurma, siyasetten emeklilik, içe dönüş, meditasyon, öfkelenme, daha çok öfkelenme, nihilizm, rasyonel kalma, sosyoloji yapma, ham duygunun ayartıcılığından çıkış ve zamana yayılma, yerele çekilme, kıra kaçma, mikro-mücadeleler, CHP’ye daha çok güç verme, 67 HDP millletvekiliyle umut ve heyecan dalgasına binip sörf yapma, yok abi bu iş böyle olmaz deme ve bira içmeye devam, AK47, sokaklarda dans, organik gıda, çocukların iyi eğitim alması için uğraşmak, sapan, taş, sopa, felsefe, umut umut biraz daha umut?

İşte bu sürece korku-umut-yıkım diyalektiği diyoruz ve acilen hesaplaşmamız gereken meseleyi böyle tanımlıyoruz. Bu diyalektik birbirine eklemlenen, hatta birbirini koşullayan, gerektiren, önden-varsayan üç terör biçiminin neticesidir. Fakat bu netice kendiliğinden doğmaz. Daha ziyade bu terörün yöneldiği komünal olanakların devrimci kitle hareketlerine dönüşmesi tehlikesinin engellenmesi için geniş bir stratejiler, yönetsel pratikler ve söylemler çokluğunca üretilir. Bir duygulanımsal iktidar içermeyen, dolayısıyla duyguları bir yönetim stratejisi altında kullanmayan hiçbir devlet iktidarı yoktur. Bu temel işlev, antagonist ve komünal bir olanaktan/mücadeleden bir “anti-tez”, “demokratik” bir biçim, kapitalizmin sınırlarına saygılı bir muhalefet üretir. Onun tepesine biner ve üzerinde tepinir.

Sayıl(a)mayanların Ortaklığı

Yine de umutta ve hayal kırıklığında bile yeni bir ayrışma teşhis ediyoruz. Başka bir arzu. Kendine henüz hiçbir yerde özgül bir mıntıka açamayan, şimdilik bilinen yolları tekrar eden ama yine de tam olarak onun bir parçası da olmayan bir hayalet. Temsil edilemez, memnuniyetsiz, bıkmış usanmış bir artık-varlık. Kendini olumlu olarak Gezi’de, sömürgeleştirme karşıtı mücadelelerde, kadınların mücadelesinde duyulur kılan bir varlık. Bizim ortak varlığımız, hareket halindeki komünizm. Kapitalist terörü, dehşetli şiddet makinelerini kendisine karşı harekete geçiren gerçek hareket. Bizim büyük varsayımımız bu. Her kimlik oluşumunun içinden geçen, ama ona indirgenemeyen, bu yüzden temsil edilemeyen, sayılamayan, sayılma arzusuna rağmen nicelleştirilmeye de gelemeyen olanak. Kitle hareketlerini kendi bünyelerinde soğurarak ondan temsil edilebilir bir özdeşlik damıtmaya adanmış her siyasi fraksiyonun (partinin, blokun, alternatif yaşam tarzının) kendisine karşı mücadele ettiği fraksiyon. Yeni bir kopuş olanağı tespit ediyoruz. Bu kopuş olanağını cisimleştirecek olan kurumları örgütlemek üzerine düşünmemiz gereken bir andan geçiyoruz. Karşı karşıya olduğumuz krizden bir devrimci kopuş için bu olanağı örgütlemeliyiz. Otonomimizi, komünal arzularımızı bir araya getirmeyi öğrenmeliyiz. Psikosfere çöken atalet bulutunu dağıtmak için en baştan, bu varsayımdan başlamalıyız. Sayıl(a)mayanların ortaklığı gündelik yaşamın kolektif dönüşümü için yeni eylem biçimleri ile söz üretme biçimlerini bir araya getirebilmemiz için gerçek başlangıç noktamızı işaretliyor. Adına toplum denilen boş gösterenin çözülüşünü devrimci bir altüst oluşa taşıyacak şey, kapitalist devletin uyumlulaştırma biçimlerine meydan okuyan, anonim, sorunsallaştırıcı ve olumlayıcı kolektif mücadele biçimleridir.

Mevcut kriz, şimdiye kadar siyasal İslam’ın ve sömürgeci güvenlik aygıtının, devlet yardımları, teşvikler vb. rantiye gelirlerinin dağıtılmasıyla seferber ettiği yoksul kitlelere akan payın önünü kesecek ve musluğu kurutacak gibi görünüyor. Giderek daha geniş yoksul kitleler Batı’nın metropollerinde kriz karşısında bir başlarına, her tür destek ve yardımdan yoksunlaşmış olarak kalacak. Dolayısıyla aşağıda öne çıkarılan mücadele araç ve yolları yalnızca halihazırda “muhalefeti” teşkil eden seküler yoksul kitlelerin kendilerini kudretlendirmeleri açısından değil, sınıflaştırma boyunca yoksul kitleler nezdinde yaratılan seküler/dindar, elit/halk ayrımlarını patlatabilecek bir mücadele stratejisinin de parçası olarak düşünülmelidir. Metropollerin ayrıcalıklı olarak kodlanan mekânlarından, kenar mahallelere, şimdilik siyasal İslam ile milliyetçilerin denetimindeki mekânlara erişebilmek için, kapitalizm karşısında yoksulların ortak mücadelesini örebilmek için, sermaye ve iktidar oluşumlarından kopan, bulaşıcı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyacımız var.

Bu yüzden dostlarımızı,

Gündelik yaşamı saran kapitalist iç savaşta, bu iç savaşın kapitalist ufkunu aşarak, gündelik yaşamımızı saran şiddeti kaynağına iade edebilecek, ondan korunmamızı ve ona karşı örgütlenmemizi sağlayacak direngen bir otonominin hemen-şimdi inşasına;

Üretimin, bölüşümün ve tüketimin kapitalist olmayan, tamamıyla özörgütlemeye dayanan kolektif yollarını keşfe ve yaratmaya;

Liderlere aşık olmamaya, partilerden azat siyasallaşmaya, kimliklerin hapishanelerini yıkmaya, tekilliklerimizin kurucu kudretinin cüretine iştirak etmeye;

Her tür umudun ve melankolinin ötesinde, gerçek devrimci neşeyi ve gerçekliğin kalbine buz gibi bakan karamsarlığı bulaştırmaya çağırıyoruz.

Önümüzde yeni ve uzun bir yol var. Bu yoldan ne ilk Türkiye’de yürünüyor, ne de yalnız Türkiye’de yürünüyor. Yunanistan, İspanya, Fransa ve bir dizi Akdeniz ülkesinde, ABD’de gerçekleşen mücadele deneyimlerinden süzülen ortak bilgi ile taktikleri Türkiye’de canlandırmanın tam zamanı. Bilhassa onların sona erişlerinden, siyasal etkilerindense akamete uğrayışlarından öğrenerek, bu mücadelenin gösterinin partileri tarafından (Yunanistan’da Syriza vb.) kapılmasına sürekli karşı koyarak kudretimizi arttırmayı, daha doğrusu zaten var olan kudretimizi sermayeden söküp almayı önümüze koymalıyız.

Gösteri sona erdi. “Bir hayalet dadanıyor, komünizm hayaleti“.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer