Gezi’nin Beşinci Yılında Kapitalist Devlet Teorisi İçin Serbest Vezin Bir Prolegomena

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Evren o. Yurttaş

Gezi’nin beşinci yılını idrak ediyoruz. Türkiye tarihinin gördüğü en büyük protesto dalgasının ardından, derin bir siyasal kriz, onun ürettiği makro-ekonomik kriz göstergeleri, gelgitler ve kapitalist devletin öncülük ettiği/tetiklediği karşı-devrimci süreçlerle geçen uzun bir beş yıl oldu. Geldiğimiz noktada toplumsal mücadelelerin yarattığı dip akıntıları ile ayyuka çıkan bir küresel krizin ortasındayız. Parlamentonun çözüldüğü, kapitalist devletin dişlerini hiçbir estetik dudağın arkasına gizlemeksizin gösterdiği, fakat henüz “krizi atlatmak” için bir strateji de geliştiremediği bu an, kapitalist devleti teşkil eden savaş, polis ve yargı erklerinin arasındaki uyumsuzluk, çatışma ve sermaye grupları arası çözülmeyle karakterize oluyor. Yakın zamanlı seçimin de herhangi bir “derde deva olabileceğini” iddia etmek mümkün görünmüyor.

Bu çalışma, Paolo Gerbaudo’nun Maske ve Bayrak (çeviren: Diyar Saraçoğulu, Kafka Yayınları, 2018) kitabı ile eleştirel bir diyalog halinde yazılmıştır. Çalışmaya önce “iyi niyetli” bir kitap tanıtımı amacıyla başlanmışsa da, yazının kendi ritmi kitap tanıtımı uğraşının sınırlarını aşarak bir siyasal müdahaleye evrilmiştir. Biçare yazarın da, kendisini umarsızca ezip geçen bu ritme boyun eğmek dışında pek şansı olmamıştır.

Öncelikle Gerbaudo’nun deyişiyle “meydan hareketlerini”, onun derinlikli, karşılaştırmalı ve saha araştırmasına dayalı gözlem ve analiziyle eleştirel bir gerilim halinde takip edeceğiz. Ardından meydan hareketleri denen, 2010’da başlayan bu son 8 yıllık toplumsal mücadele dalgasını merkeze yerleştirerek içinden geçtiğimiz krizi anlamak için bir payanda oluşturacak ve mevcut krizin “mücadele-yönelimli” bir perspektiften eleştirel analizinin imkânını sorgulayacağız. Nihayet gelecekteki bir devrimci pratiğin ihtiyaçlarını soruşturacak ve olası yeni teorik boşlukları/çalışma hatlarını belirlemeye çalışacağız.

“Meydan Hareketleri”, Popülizm, Neo-Anarşizm ve Yurttaşçılık

Gerbaudo 2010’da Tunus’ta başlayan ve Güney Akdeniz’in ardından Avrupa ve Amerikalar’a sıçrayan mücadele dalgasını, birçok başka kişiyle birlikte “meydan hareketleri” olarak kavrıyor. Temel iddiası kabaca, Meydan Hareketleri’nin “neo-anarşizm” ile “sol popülizmin” karması bir niteliğe sahip olduğudur. Neo-anarşizm hareketlerin örgütlenme biçimine damgasını vurmuş ve hareketleri yatay, doğrudan demokratik bir yapıya kavuşturmuş, sol popülizm ise ona demokrasi yanlısı, oligarşi (finansal, militer vb.) karşıtı bir öz vermiştir. Gerbaudo bu bileşime kısaca “yurttaşçılık” demektedir:

Yurttaşçılık; temelde neoliberal “post-demokratik” durumda giderek daha fazla sorgulanmakta olan, bireylerin tüm önemli kararlarda eşit söz söyleyerek kendi siyasal topluluklarının aktif üyeleri olma ihtimali olarak anlaşılan, yurttaşlıktan mahrum edilmekten öfkelenen bir yurttaş olan “öfkeli yurttaş”ın ideolojisidir. Popülisttir, ancak çok özgün bir ideolojidir: özgürlükçü, katılımcı veya lidersiz bir popülizmdir; neo-anarşist yataylık yöntemini ve egemenlik için popülist talebi telaffuz eden bir “anarko-popülizm”, neo-anarşizm tarafından bireysel katılımın ve yaratıcılığın yüksek değere yerleştirilmesi ile birlikte popülist hareketlerin kitlesel bir tutkusudur. Ortaya çıkan bu ideolojiyle birlikte “yurttaş” veya “tüm yurttaşlar”, popülizmin “Halk” öznesinin daha özgürlükçü ve bireyselci bir çeşidi olarak yeni devrimci özne ve “yurttaşlık” ise popüler egemenlik için popülist talebin daha katılımcı ve aşağıdan yukarı talebi olarak yeni devrimci amaç haline geldi. (Gerbaudo, 2018, s. 17, 18)

Yurttaşçılık, devletin demokratik dönüşümüne duyulan bir inancı sürdürmektedir. Gerbaudo’ya göre “ulusal bayrakların” yeniden meydanlarda, bu kadar radikal bir toplumsal mücadelede görünür olmasının en büyük nedeni, tam da budur:

1968 öğrenci protestolarının ardından pek çok otorite karşıtı ve anarşist hareketin yaptığı gibi bir “karşı iktidar” aramak yerine, meydanlar hareketi, meydanlardan başlayarak devlet kurumları da dahil olmak üzere toplumun her seviyesini derece derece geri alınabilecek bir “aşağıdan iktidar”, tabandan gelen bir iktidar kurmaya çalıştı. (Gerbaudo, 2018, s. 20)

Gerbaudo’nun zaman zaman muğlaklaşan kavrayışına göre, meydanlar hareketinin “aşağıdan iktidarı” temelde devletin demokratik geri kazanımını amaçlar ve neoliberal “finansal-teknokratik oligarşinin” yönetimini muhalefetinin hedefi haline getirir (Gerbaudo, 2018, s. 20). Ulusal bayrakların meydanlarda dalgalanma sebebi, liberal yahut modern cumhuriyetçiliğin “halk egemenliği” ilkesinin radikal bir yeniden doğuşu anlamına gelmektedir:

Ulusun protestonun merkezi olarak dönüşü, -küreselleşme karşıtı protestocular arasında hüküm süren küresel ve kozmopolit çerçeveden uzaklaşan ve 19. ve 20. yüzyılın devrimci ayaklanmalarını karakterize eden ulusal simgeleme geri dönen- protesto hareketlerinin kültürü, dili ve hayal gücünde derin bir değişikliği yansıtıyordu. Meydanlar hareketlerindeki protestocular hem yerel derebeylerine hem de küresel güçlere karşı kendilerini sıklıkla ulusal topluluğun savunucuları olarak sundular ve ulusal bir kimlik duygusu ile ulusun tarihi, simgeleri ve gelenekleriyle popüler bir bağlanmayı harekete geçirdiler. (Gerbaudo, 2018, s. 129)

Tüm dünyada son 40-50 yıldır “meclislerde” tecelli ettirilemeyen “genel irade” mefhumu sanki bir anda kendini “meydana” atmış gibi. Gerbaudo gördüğümüz üzere meydan hareketlerini hem 68’le hem de 90’ların küreselleşme karşıtı hareketiyle bir karşıtlık içinde ele alıyor. Daha doğrusu aradaki bariz sürekliliklere rağmen, haklı olarak, hedeflerdeki ve devlet ile ilişkideki farkın altını çiziyor. Bizim asıl tartışmamız da kitle hareketinin devletle ilişkisinin değişiminin anlamı üzerine olacak. Fakat önce bakış açısını değiştirmenin olanağını tartışalım. Bu değişimi, Şükrü Argın’ın 68 Mayıs’ını tartışırken (2018) epey güzel ifade ettiği gibi (s. 14) “hakikati kuşatacak” bir anlatı kurmak için değil (ki daha felsefi bir düzlemde Gerbaudo’nun peşinde olduğu şey bu gibi görünüyor), olayın “hakikatini kuşanarak”, o hakikatten bakarak devleti, sermayeyi ve ilişkili fenomenleri görmenin bir dayanağını üretmek için gerçekleştirmeyi deniyoruz.

Bakış Açısını Değiştirmek: Sınıf Mücadelesi

Gerbaudo’nun çalışması yukarıda çok kısa ve kabaca sunduğumuz üzere meydan hareketlerini sınıf mücadelesi olarak kavramıyor. Okuru yanıltmamak adına şunu söylemek gerekir ki, Gerbaudo’nun iddia ve amaçları arasında zaten sınıf mücadelesi kavrayışına dair Marksist bir zemini kullanmak da yok. Giriş bölümünde bu hareketleri ele alan üç farklı teorik çerçeveyi (Anarşist, Marksist ve Teknofil) tartıştığı bölümde, biraz da saldırganca şöyle diyor:

Bu araştırmacılar, bu hareketleri komünizm davasıyla ilişkilendirmek için eşeleyerek kitabın seyrinde de göreceğimiz gibi, bilfiil, Sovyetler Birliği’nin kaybetme nedenine çok az önem veren ve kapitalizmi devirmekten ziyade demokrasi konusuyla daha fazla ilgilenen tabandaki katılımcıların hisleriyle yetersiz bir ilişki kuruyorlar. (Gerbaudo, 2018, s. 24)

Gerbaudo’nun dikkate aldığı “Marksistler” Zizek, Badiou ve Jody Dean’dir. Üç yazar da doğrusu sınıf analizleriyle ünlü değiller. Gerbaudo ile bu üçlüye rağmen, hatta yer yer dördüne de karşı bir sınıf mücadelesi bakış açısından meseleyi ele almayı deneyelim. Zira “devlet” ve “demokrasi” gibi mefhumlar ve onları siyasal işlevlerini anlaşılır kılacak olan şey de mücadelenin kendisidir.

Sınıf Mücadelesi I: Epifenomeni Bırak Antagonizmaya Bak

Marksist sınıf analizinin nasıl bir şey olduğu kadar karanlıklar içinde kalmış bir tartışma daha yoktur muhtemelen. Bununla ilk bakışta ilişkisiz görünen diğer bir karanlık mesele ise büyük toplumsal patlamaların (isyan, devrim vb. şimdilik aralarındaki farklar önemsiz) “öznesinin” nasıl anlaşılacağına yöneliktir.

Biz iki noktada da karanlığın sebebinin (Marksist ortodoksiler ve Marksist-iktisatçı teknisyenlerin ardından) sosyal bilim pratikleri ve terimleri olduğunu düşünüyoruz. Sosyal bilimlerin (istedikleri kadar “ilişkisel” desinler) sınıf kavrayışı, onları birer “sosyal grup”, belirli göstergelerle (gelirler, alışkanlıklar, belirli ayrıcalıklar karşısında erişim/dışlanma) yalıtılmış “insan kümeleri” olarak almayla sınırlıdır. Bunun kendisinin sosyal bilim açısından hiçbir sakıncası yok elbette. Asıl sorun, Marx’ın sınıf ilişkisi (ki bizatihi “sınıf mücadelesi”dir) kavrayışı ile sosyal bilimsel yaklaşımın yanlış bir şekilde özdeşleştirilişidir. Marx’ta asıl mesele, kesinlikle Marx’a dair bir yenilik taşımayan “sınıfların varlığı” (iktisat ve henüz tam olarak sosyolojiye dönüşmemiş sosyal-felsefe zaten onu tanımaktadır) değil, sınıfların kendisinden doğdukları diferansiyel öğe, antagonizmik bir mücadele olarak “sınıf mücadelesi” meseledir. Bu mücadelenin bir kısmı kapitalist birikime uzanan ve Kapital‘de “Sermaye Birikimi” (Marx, 2013a, s. 543 vd.) olarak açıklanan “sermaye-emek” ilişkisi olarak kavranan kısımdır. “Sermaye Birikimi” ve “genişletilmiş yeniden üretim” (Marx, 2013b, s. 466 vd.) “ilksel-birikim” (Marx, 2013a, s. 686 vd.) ve “sömürgeleştirme” (Marx, 2013a, s. 731 vd.) ile hem mantıksal hem de işlevsel bir bütünlük oluşturur: Buna göre, ortak olanların çitlenmesi/sermayeleştirilmesi, yahut sermayenin organik bileşimine temellük edilmesi aracılığıyla “yaşamlarımızın yeniden-üretimi” üzerindeki özdenetimin yitimi olarak proleterleştirme ve bu proleterleştirmenin şiddetiyle harekete geçen, proleterleşmiş kitleleri “işyerleri, fabrikalar, yoksul mahalleler” etrafında kümelendiren sınıflaştırma söz konusudur. Ki görebileceğiniz gibi, sosyal bilimler Marx’ın ilgi alanının çok küçük bir kısmıyla, yani sınıflaştırmanın sonucuyla (hali hazırda sınıflaşmış kitlelerle) ilgilidir. Sınıf mücadelesinin diğer bir tarafında, “bütünlüğü” tehdit eden ve sermaye/emek diyalektiğini yerinden eden proletarya//burjuvazi antagonizması bulunur. Bunu sonuçları Marx’ta kriz teorisinde, kriz ve cevap bulunamamış kriz olarak devrim biçiminde kavranır (Bell & Cleaver, 2018). Bu antagonizma sermayenin “çelişki diyalektiğini” harekete geçiren ontolojik zemindir. Yani nihayetinde bizi sosyal grup (epi)fenomenleri olarak sınıflarla ve sınıflaştırmayı koşullayan proleterleştirmenin şiddetiyle (karşı-devrimci ilksel birikim/sömürgeleştirme) yüz yüze getiren şey, devrimci antagonizma olarak, sınıflaştırmaya ve işe koşulmaya karşı koyuşun, ortak olanların sermaye tarafından temellükünün karşısında ortak kılışın (“mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”) sürekliliğidir. Sermaye bu temeldeki antagonizmaya cevap verir, bu cevap ne kadar sofistike olursa olsun: tarihsel olarak belirli antagonizmayı “içererek aşmak” anlamında tarihsel bir “diyalektik” karşılık. Anaakım tarih yazımında “Sanayi Devrimi” olarak kodlanan makineleşme-endüstri 1.0, kitlesel üretim-endüstri 2.0bilgisayarlaşma-endüstri 3.0 ve gelmekte olan yapay zeka, şeylerin interneti-endüstri 4.0, böyle tarihsel olarak belirli karşılıklardır.

Her şey sınıf mücadelesinin iki eşzamanlı ve paralel olmayan ama mütekabil varsayım halinde bulunan iki bakış açısından iki farklı ontolojik biçime büründüğünü söylemektedir. Bir sınıftan çok bir mevki, bir gösterge olan, tüm bir karşı devrimci tertibi içeren burjuvazi kutbunda, antagonizma olası bütün şiddet biçimlerini de kapsayarak bir diyalektiğe, her şeyin yer değiştirdiği ama sermaye ilişkisinin korunduğu bir aynılığa dönüşe göre değerlendirilir. Diğer kutupta, en az burjuvazi kadar sınıf olmayan, bunun yerine tüm sınıfların devrimci çözülüşü olarak proletarya kutbunda ise, antagonizma indirgenemezliği ve bambaşkalığa açılışı içinde var olur. Otonomist/bileşimci Marksizm hariç, şimdiye kadar neredeyse yalnızca sermayenin bakış açısına sahiptik: bu alenen anti-politik Marksizm, hatta anti-Marksizmdir. Ekonomi-politiktir, ekonomi-politiğin eleştirisi değil.

Sınıf Mücadelesi II: Olay’a Kimler Katıldı ya da Devrim Öznenizi Nasıl Adlandırırdınız?

Dolayısıyla sınıf mücadelesi bakış açısına yerleşmek demek, bu mücadeleyi “proletaryadan” görmeyi denemek demektir. Proletarya burada hem bir edimselliği (“gerçek mücadele”), hem de bir ufku (“komünizm”) adlandırır. Bu yüzden hem proleterleştirmeden, hem de “işçi sınıfından” başka bir şekilde düşünülmeli, aralarındaki doğa farkı görülmelidir. Ancak böylece aralarındaki gerçek ilişki ortaya koyulabilir.

Proleterleştirme sermayenin temel işleyiş mekanizmasıdır: ilksel-birikim ve sömürgeleştirme yoluyla insan kitlelerini “varlıklarını sürdürmek için emek-güçlerini satmaktan başka yapacak hiçbir şeyleri olmayan” yoksul kitlelere dönüştürür. Ancak bunun ardından işleyen ikincil bir mekanizma, (her tür yeniden-üretim aracından, oluşumundan, kurumundan) bu şiddetli ayrılığı deneyimleyen insan kitlelerini tekrar ele alan bir ikinci bir dehşet daha bulunur (nihayetinde kapitalizmde dehşetlerin sonu gelmez): bu mekanizmalar proleterleştirmeyi hem yeni düzeylere taşır, hem de onları göreli olarak telafi eder, şiddetli ayrılığı kısmi-bütünleşirmelerle tamamlar, ki ortaya çıkan sonuca az çok toplum diyoruz. Bu telafiler/kısmi bütünleştirmeler kimlikler denilen sosyal epifenomenlere neden olur. Sınıflar (işçi, orta, yüksek), cinsiyetler (cinsel yönelimlere uygun düşen tüm kodlamalar dahil), ırklar/halklar, taraftar grupları vb. hem bu mekanizmaların sonucu olarak üretilir, hem de bu düzeydeki üretim proleterleştirmeyi de gündelik yaşamın dört bir bucağına taşır, ve doğal olarak mücadeleyi de. Zira sınıflar, cinsiyetler, ırklar, yani her tür sosyal grup ve o grubu teşkil eden ortam sermayeleşmiş unsurlarla örülüdür ve bütün bu kimlik konumları sermayenin değerlenmesi açısından oyuna sokulurlar (bu onların işgal edilerek devrimci amaçlar lehine kullanımını olasılığını dışlamasa da). Kapitalizm bir yanıyla tüm dünyanın bir nicelleşmesiyse, bir yanıyla da tüm insan varlığının hiyerarşikleştirilmiş ve yine sermaye tarafından nicel olarak işaretlenmiş (cinsiyetler, ırklar, dini bağlılıklara göre insanlar arasındaki ücret, tüketim, sosyal yardım vb. eşitsizlikleri) bir şekilde bölümlenmesidir.

Dolayısıyla bir toplumsal patlama ile karşı karşıya olduğumuzda katılımcıların “kim” olduğu sorusundan ne anlamamız gerektiği büyük bir önem kazanır. Soruyu sorduğumuzda cevaba dair en ufak bir fikrimiz olacaksa, soruyu kavrayışımızın net olması gerekir. “Kim?” sorusunun koşullarını şöyle tayin edebiliriz:

1) “Kim?” sorusu, halihazırda toplumsal hareketin içinde özneleşen insanların “kimliğinin ne olduğu” sorusu olarak düşünülemez. Zira zaten bizatihi toplumsal hareketin patlamasının çığırında, yani olayda vuku bulan şey, her tür kimlik konumunun çözülüşüdür. Sınıflar, ırklar, cinsiyetler sözde-sıkı imgelerinin altında parçalanmaya başlarlar ve devrimci olayda mühim nokta da budur. Ki bu bağlamda “Kim?” sorusunun sınıf başta olmak üzere hiçbir kimliğe göndermeyen aksine hepsinin çözülüşüne gönderen biçimsel cevabı, proletaryadır. Proletarya burada açılan yeni bir olanaklılık evrenini işaretler, bu olanaklılık evrenine doğru harekete geçenin, bu hareket içinde özneleşenin adıdır. Proletarya, gerçek-hareket-halinde-olanın (yani, bildiğimiz üzere “komünizmin”) imgesi değil, imgesiz bir hareket olarak komünizmin öznesidir.

2) “Kim?” sorusu, diğer bir acıdan “Nereden?” sorusunu içerir. Bu kısım temel olarak sosyal bilimcilerin hakkıyla ve hararetle çalıştıkları, ortodoks Marksistlerin fena halde yanlış konumlandırdıkları bir sorudur. Ortodoks Marksistler “Kim?” sorusunu yalnızca “Nereden?” olarak algılama eğilimindeler. Örneğin 23 Haziran 2013’te, yani Gezi’nin etrafında mücadeleler büyürken yapılan ve son noktayı bir anda koyan epey “Marksist” (!) bir değerlendirmede Zeynep Güneş şöyle diyor: “Gezi Parkı-Taksim başta olmak üzere merkezi meydanları “işgal” edenlerin büyük bir kesimi “orta sınıf ailelere” mensup liseli ve üniversiteli gençlerden ve “beyaz yakalı”lardan oluşmaktadır.” Sorun bu önermenin yanlışlığı değil. Elbette bu ve mevzubahis yazıdaki bir çok önerme basitçe “yanlış” değil. Fakat bu analizin sorunu, “Kim?” sorusunu salt “Nereden?” olarak anlamasıdır. Oysa olayın içinde Proleterleştirme-Kimliklendirme (sınıflaştırma) devresi boyunca oluşan ortamlardan kopuş, proletaryanın ne derecede karakteristiği ve devrimci olayın temel niteliği ise, kopuşun içindeki kitlelerin kendilerini kopuşun ufkundan geriye doğru izlemesi ve tüm bir kimlik-ortamlarının keşfedilmesi de o kadar varoluşsal dönüşüm için gereklidir. Gezi’de lubunları, beyaz yakalıları, kadınları, işçileri, Kürtleri, Türkleri; komünistleri, sosyalistleri, anarşistleri, demokratları, Kemalistleri, BDP’lileri… vb. bir arada gördüğümüzü sandığımız naif andır bu. Fakat soruyu derinleştirip bakıştan naifliği silersek, bütün bu sayılabilir kimlikler, aslında gelip proletaryayı teşkil eden her tür kopuş/kaçış çizgisi için bir “Nereden?” sorusuna cevap vermekte ve ancak her bir çizgideki oluşun öznesinin, olayın aionunda, özgül edebi-zamansız-zamanında anlam sorusunu sormasını sağlayan ıraklık açısı için bir kaldıraç noktası teşkil etmektedir. Dolayısıyla “Nereden?” sorusu olayın zamanına ait olmayan bir zamanda ikamet eden, ama yine de olayın koşulu, fakat olumsuz koşulu olan bir bağıntıda ifade edilebilecek bir göstergeye, olayın öznesi açısından bir mesafeye dair sorulur. Bu sorunun öznel anlam yükü hayli büyüktür. Fakat bizi şimdiden çok daha acil başka bir soruya, siyasal anlamı derin “Nereye?” sorusuna taşır ki, bizim “Kim?” sorumuzun üçüncü koşulu ve tartışacağımız son koşul da bununla ilgilidir.

3) “Nereye?” sorusu doğrudan devrimci sorunu ortaya koyar. Artık sosyal bilimin de, analizin de ötesinde yaratıcı bir geleceğe bükülme noktasına geldik. “Nereye?” sorusu kitle hareketinin devrimci dinamizmi boyunca kerelerce sorulur ve yanıtlanır. Bildiğimiz bazı “büyük” yanıtları sayalım: Fransız Devrimi’nde “Bastille’e!”; Ekim Devrimi’nde “Kışlık Saray’a!”; Gezi’de “Taksim’e” vb. Fakat sanki “Nereye?” sorusu bir mekânsal koordinat işaretlemeliymiş gibi yapıyoruz ki bu yanlıştır. Daha ziyade “Nereye?” sorusu kitle hareketinin yönüne dairdir ve bu yönlenme kitle hareketlerinin içinde devasa bir edim-içi-ilişkiler ağında yürür. Yani bu soruya yönelik tartışma, cevap, forum, meclis konuşmaları vb.’nin yürüdüğü devasa bir platform olarak olayın iletişim alanında dolaşırken, cevaplar üzerine tartışmalar hazır ontolojik kendilikler olarak kabul edilen kişi (“liberal bireyler”) yahut gruplar (“kimlikler, örgütler”) arasında bir etkileşim (interaction) olarak vuku bulmaz. Daha ziyade, bu sorunun dolaşımı, verilen cevaplar, benimsenen yönelimler kitle hareketini ve kitlenin içindeki çokluğu şu veya bu yapar, ki bu birbiri üzerinde etkiyen kuvvetlerin bileşkesiyle oluşan varlığa-gelme sürecini anlatmak için fizikten “edim-içi-ilişki” (intra-action) terimini1 ödünç alıyoruz. Dolayısıyla olayın öznesi her edimiyle (ki görünüşteki kitlesel edim, kitlenin içsel dinamiklerince ve onu koşullayan olumsuz koşullarla ilişkiye girdiğince çok yönlü bir edim-içi-ilişkiler ağının neticesidir) bir-yere-doğru-oluşmaktadır, bu oluş kesintiye uğramadığı sürece “Nereye?” sorusu açık bir soru olur ve nihayetinde olayın açıklığı olan devrimci bir açıklığı belirtir.

Bu noktadan itibaren “Kim?” sorusunun peşinde meydan hareketlerinin sınıf mücadelesi penceresinden nasıl görüneceğini anlamaya çalışalım.

Sınıf Mücadelesi III: “Prekarya Rapsodisi”

Sadece Gezi’ye odaklanınca “Nereden?” sorusunun cevabının kalabalıklığını yukarıda gösterdik. Şimdi tüm neredenlik kümesini birleştiren bir “Neden?” sorusu soralım, bu bize kimlik konumlarının sakladığı ve yine “Nereden?” sorusuna cevap veren daha örtük ve temelli bir düzeye taşıyacak. Sahiden neden, lubunlar, beyaz yakalılar, öğrenciler, kadınlar, işçiler, Kürtler, Türkler; komünistler, sosyalistler, anarşistler, demokratlar, Kemalistler, BDP’liler vs. böylesi bir kopuş eğiliminin zemini haline geldi? Bunu asıl olarak “toplumun genel bir prekaryalaşması” denilen tarihsel eğilimle, sermayenin asli saldırı hattıyla anlıyoruz. Prekaryalaştırma, yeni bir ilksel-birikim ve sömürgeleştirme rejiminin tarihsel adıdır. Prekaryalaştırma, “Bifo” Berardi’nin Kahramanlık Patalojisi kitabında (2018) “mutlak kapitalizm” olarak tanımladığı şeyin hedefi ve neticesidir (s. 87). Fraktal bir yapıya doğru özgürleşen finansal-sermaye, tüketici kredileri (kredi kartı, Mortgage) ve sağlık ile emeklilik sigortaları başta olmak üzere her şeyin piyasada işlem gören tahvillere dönüşümüyle şiddetini tüm topluma yaymıştır. Bu şiddet sosyal medyaların topluluk yaşamını (dilleri, simgeleri, ilişki biçimlerini vb.) çitlemesi, finansal borçlanmanın dayatılması yararına finansal sermayenin etki alanı dışında kalan toplulukların yeryüzünün her köşesinde ama kentsel dönüşümler, ama “ekolojik koruma kanunları” vasıtasıyla çıplak şiddetle yerinden edilmesi gibi farklı şiddet biçimleriyle eklemlenmektedir. Türkiye de dahil olmak üzere tüm yeryüzünde her sosyal grup, şimdiye kadar göreli bir aidiyet, konfor, alışkanlık ve dayanışma ortamı yaratmış her alan çözünmüş, bu alanların aşina ayrıcalık/dışlama ilişkileri finansal sermayenin ve endüstriyel sermayeninkinden onun işlemcisine dönüşen kapitalist devletin neoliberal hükümetler aracılığıyla yürüttüğü bir içsavaş boyunca tahrip edilmiştir. Bu çözünme ve saldırıya uğrama durumu tam bir bıçak sırtıdır. Zira tepkiler çözünmeyi sermaye ve çözünen kimlikli cemaat aleyhine çeviren bir devrimci atılıma kaynaklık edebileceği gibi, farklı biçimler altında sağ popülizme ve faşizme de kayabilmektedir.

Son belki de 20-30 yılın büyük tartışması “orta sınıf”, ona çekilen beyaz yakalı emek gücü kitlesi için bizatihi bir çeker olarak işgal ettiği yer ile, kışkırttığı arzular ve vaat ettiği zevk/ayrıcalık devresi ile ağır bir prekaryalaştırma olarak deneyimlenmektedir. Onur Uca’nın 2016’da, Gezi’den 3 yıl sonra basılan (ve az çok araştırma süreci Gezi sonrasına tekabül eden) araştırması Türkiye’de Orta Sınıfın Fotoğrafı bize bu basit gerçeği en keskin noktasında gösterir:

Elde edilen verilere bakılarak öncelikle belirtilmeli ki maddi olmayan emek üreticisi için para (maaş), yükselmenin nedeni ve göstergesidir. Nitekim aylık aldığı maaşı işinin gerekliliklerine (pahalı elbise, saat, ayakkabı, restoran vb.) harcaması yükselmesini ve terfi almasını kolaylaştırmaktadır… … Bu durum rekabetin yoğun olduğu iş kollarında bir çalışan stratejisi olarak ortaya çıkar. Yükselebilmek için kendi konumundan yüksek insanlara yakın olmak en belirgin stratejidir… …Örneğin öğle yemeklerinin mekanı, barınılacak evin konut tipi ve muhiti, hafta sonları ziyaret edilecek tatil yöreleri, gidilecek barlar, cafeler, alışveriş merkezleri vb. seçimler bu stratejinin bir parçasıdır. İşte böylesi bir oyuna katılmak ve seçimler yapmak paraya dayanır. Paraya dayanan bu strateji maddi olmayan emek üreticisinin tüketim kültürünü de belirler… …Ama yükselmek isteyen bir beyaz yakalı ailesinden maddi destek gelmiyorsa böylesi bir ücrete sahip değildir. Bu noktada paranın bir başka boyutu devreye girer: “borç”. Yükselmeyle gelecek ücret artışının büyüsü borçlanmayı cesaretlendirir. Borç, çalışma ahlakından hem farklı hem de onu tamamlayan kendisine has bir “ahlak” doğurur. Borçlu özgürdür ama eylemleri, davranışları sözleşmeyle altına girdiği borcun tanımladığı çerçevenin sınırlarında kalmak zorundadır. Başka bir ifadeyle borcunuzu ödemeye uygun bir yaşam tarzı benimsediğiniz ölçüde özgürsünüzdür. Yüksek maaş ve pozisyona rağmen emir kuluna dönüşen, tüm hayatı işe göre şekillenen insanlar türemektedir. Uzaktan rahat görünen hayatlar yeni tip bir tutsaklık şeklinde yaşanmaktadır. Çeşitli psikolojik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Paraya dayanan özgürlüğü kaybetme ihtimalinin getirdiği stres ve korku maddi olmayan emek üreticisinin ahlakını ve psikolojisini etkilemektedir. (Uca, 2016, s. 112, 113, 114)

Orta sınıfın yarattığı çekim ve vaat ettiği özgürlük/ayrıcalık/konfor için gerçekleşen rekabet, maddi olmayan emek üreticisini, yaşamı üzerindeki özdenetimini yitirdiği çok daha çetin koşullara iter ki biz bunu proleterleştirme olarak tanımlamıştık. Öyleyse prekaryalaştırma bu proleterleştirmenin tarihsel olarak belirli bir biçimi, çağdaş kapitalizmin proleterleştirici saldırısıdır.

Fakat prekaryalaştırma yalnızca metropollü maddi olmayan emek üreticisi olarak “sömürgeci” emek gücünü etkilememektedir. Türkiye özelinde sömürgecilik karşıtı mücadeleleri de hedefleyen başka motivasyonlarla da birleşerek, sömürgeleştirilen coğrafyanın boşaltılması, yoğun Kürt nüfuslarının kentlere ve metropollere sürülmesi, örgütsüzleştirme vb. birçok farklı stratejiyle yoğun bir sömürgeleştirilmiş, işsiz maddi olmayan emek üreticisi nüfus yaratılmıştır. Kapitalist devletin yürüttüğü savaş Kürt coğrafyasındaki (göreli) dayanışma, yaşamın yeniden-üretimini sağlayan paylaşım ekonomileri gibi her tür pratiği söküp atarak, yoğun Kürt nüfuslarını da finansal şiddetin, işsizliğin ve prekaryalaşmanın kucağına itivermiştir. Bu durum kuşkusuz sömürgeleştirmenin daha derinden yarattığı etnik bölünmeleri kışkırtma eğilimini de içinde taşır. Fakat aynı zamanda, prekaryalaşan kitlelerin birbirlerini her tür bölünmenin “berisinde” tanıyıp, “ötesine-doğru” karşılaşmasının olanağını da yaratır. Gezi dahil çağdaş meydan hareketlerine ayırt edici bir “bir-aradalık” hissi veren, sloganlara, dolaşıma giren tüm ifadelere de yansıyan karşılaşmanın zemini buradadır. Bu zeminin yarattığı karşılaşmaların tetiklediği eşitlik pratiklerinin ve eşitlenme duygusunun “Nereye?” doğru evrilebileceği bir devrimci siyaset sorunudur. Fakat bu sorudan önce Gerbaudo’nun tezleriyle hesaplaşmalıyız.

“Yurttaşçılığın Hazin Kışı”: Kapitalist Devlet Hangi İşe Yaramaz?

RAF kendi zamanında düşmanını “endüstriyel-militer kompleks” olarak tanımlamıştı. 80’lerden bu yana komünist hareket düşmanının suretini sislerin arkasında yitirdi. Şimdi düşmanın yeni suretine, yani Marx’ın deyişiyle “sermayenin organik bileşiminin” en büyük parçasını teşkil eden kapitalist devletin yeni biçimine, yukarıda yürüttüğümüz analizden hareketle “finansal-militer kompleks” diyelim. Bu kapitalist devletin yeni düzenlenme biçimidir. Kriz analizcileri, çoğu “Marksist teorisyen” (Marx tarafından, ömrü vefa etmediği için) eksik (bırakılmış) ve (çeşitli -akademik, Stalinist, Troçkist vb.- Marksist ortodoksiler tarafından) mistikleştirilmiş bir “sermaye analizine” başvuruyorlar. Eksiklik, kapitalist devlet teorisinin eksikliği iken, mistikleştirme “mücadeleyi merkeze alma, sermayenin organik bileşimi ile devlet biçiminin dönüşümünü sınıf mücadelesi merkezinden analiz etme” perspektifinin, yani Marksist perspektifin kayboluşudur. Parlamenter hülyaların, yani Gerbaudo’nun “Yurttaşçılık” dediği ideolojik rüyanın nihayete erişi, kapitalist devletin mutlak demos-suzlaştırılması, finansal-militer kompleks olarak kapitalist devleti harekete geçiren mutlak tahakküm gibi fenomenler, her tür karşıdan-hegemonya ve radikal demokrasi tartışmasını diskalifiye etmelidir. Kapitalist devlet ve kamusal alan bütün “demokratik ve katılımcı” suretlerini atarak bize şu hakikati bağırıyor: hangi kılığa bürünürse bürünsün devlet yalnızca sermayenin şiddetine hizmet eder, mücadelenin baskısıyla geri adım atıldığında parlamenter alan gevşer gibi göründüğünde bile bu, sınıf mücadelesinin kurnazlıkla içerilerek aşılmasına yönelik bir strateji olarak anlaşılmalıdır. Bu yüzden Gezi dahil “meydan hareketlerinden” yeni bir tür “kamusallık”, “devletin katılımcı dönüşümü”, “radikal demokrasi” savunusu çıkartan herkes basitçe kapitalist devletin doğasını flulaştırmaktadır. Devlet içinde mücadele edebileceğimiz “herhangi bir alan” değildir. Bir işlevler çokluğu teşkil eden makinedir.

Burada makineyi metafor olarak düşünmek hata olacaktır. Makine burada teknik ve gerçek anlamında kullanılmıştır: bir hareketi aktaran, çoklu aksamlardan oluşan, en az iki farklı akım arasında diferansiyel ilişki kuran bir çokluk. Kapitalist devlet denen makine, sermayenin komutasında kitle akımlarından sınıflar, ırklar, cinsiyetler vb. üretir. Sömürgeleştirme ve ilksel-birikim aksamıyla, çoğunlukla da çıplak şiddete başvurarak sürekli olarak sermaye tarafından değerlendirilecek, her tür niteliksel ilişkiden (büyük aile, kabile-oba, coğrafi yerlilik) soyutlanmış nicelikleşmeye (emek-gücü, “kafa sayısı”, açlık, hastalık oranı) hazır kümeler yaratır. Finansal sermaye her tür koruyucu ve güvenceli bağdan yersizyurdsuzlaştırılmış kitleleri, devletin bu şiddeti aracılığıyla prekaryalaştırır, borçlandırır, sömürgeleştirir. Sürecin ikinci devresinde kapitalist devlet doğumu zorunlu olarak kendisine tabi olmayan çeşitli yerel donanımlar aracılığıyla bu kitleleri kimliklere yönlendirir. Türkiye’de dinî cemaatlerin güncel olarak gördükleri en büyük işlev bu aidiyet sağlama/kimlikliklendirme sürecini yöneten kolektif donanımlar olmaktır. Dolayısıyla devlet, bir ucunda savaş devleti diğer ucunda ise yargı devletidir. “Yargı” burada öncelikle, kitlelerin tanımlanması olarak anlaşılmak kaydıyla. Devlet, herkesi hiçe indirger ve ardından onlardan bir şey yapar. Kırsalda jandarma göçebeleri silah zoruyla iskâna, kente yönlendirir, onu hiç olacağı bir zaman-mekâna terk eder, ki böylece (tarımsal ve endüstriyel ya da borç yoluyla finansal) sermaye onu emek-gücü üreticisi olarak boyunduruğu altına alabilsin. Fakat bu şiddet, bir adım öncesinde devletin göçebeyi bir tehdit, başıbozuk olarak tanıyan yargısından temel alır. Tersi de aynı doğrulukla gösterilebilir. Kentte salt bir emek-gücü kitlesi olarak niceliğe indirgenen göçebe, kolektif donanımların bir kısmını teşkil eden devletin okullarında, dairelerinde, memurluklarında vb. çeşitli ardıl şiddetlerle “Türk milleti” haline getirilir, mahalli kolektif donanımların diğer bir kısmını teşkil eden İslami cemaatler aracılığıyla da Müslümanlaştırılır. Bu Cumhuriyet’in tarih öncesidir, ama aynı zamanda kapitalist devletin savaş kutbundan yargı kutbuna ve tersine sürekli salınımının güncelliğidir. Savaş kutbu ile yargı kutbu arasındaki salınım sermayenin komutasındadır ve bu aralıkta biyo-iktidar ile nekro-iktidarın komutasında devasa bir yaşam/ölüm çemberi oluşur, zira devlet, sermaye yüzünden aynı zamanda da bir polis devletidir. Öldürdüğünü yer ve dışkılar, yeniden doğurur, dışkıladığını yer ve öldürür. Sermaye ne kadar vampirse, devlet o kadar kadim ve adı konulmamış bir canavardır.

Gerbaudo’nun tespitinin muazzam zenginliği bize kitle hareketinin “yurttaşçılığının” 80’lerde dağılıp gitmiş bir “eski, demokratik günler” nostaljisiyle dolu olduğunu söylüyor. Bu muhayyel geçmiş, şimdi geleceğe yansıtılmış ve kitle hareketinin güncelliğini akamete uğratmış görünüyor. Halk iktidarı/radikal demokrasi Ahab’ın hülyasıdır ve tıpkı Moby Dick gibi her seferde dönüp gemiyi parçalamaktadır. Prekaryalar olarak neyin ıstırabını çektiğimizi gayet iyi biliyor, gündelik yaşamımızı saran kapitalist şiddeti algılıyor ve onun karşısında onu yeniden üretmeyecek şekilde özneleşmeye çalışıyoruz. Ancak beyaz balina hâlâ Ahab’ı baştan çıkarmaya, devrimci mücadeleyi demokrasiye imanı tazelemeyi merkeze alan bir iman yolculuğuna dönüştürmeye devam ediyor. Gündelik yaşamımızı saran inançsız nihilizmin ötesine geçiş, nostaljik bir geçmişin bugün yeniden tecelli ettirilmesine duyulacak imandan gelmeyecek. Aksine bize geleceğimizi kurmak için içinde yeniden fakat farklı bir şekilde eylem kapasitelerimizi inşa etmek için basacağımız zemin olarak bu dünyaya inançtan gelecek. Bu dünyaya inancın geri kazanılması, doğrudan eylem kapasitelerimizin dünyayı değiştirmek üzere harekete geçirilmesini teşvik edecek merkezi siyasal/etik sorunumuzdur.2

Devlet Teorisinine Giriş: Üç Ret

Devlete ve parlamenter demokrasiye olan karşılıksız inancı parçalamak için şu teorik varsayımlar ve geleneklerden kopmamız gerekiyor:

1) Altyapı/Üstyapı ayrımı ve devleti bir üstyapı kurumu olarak ele alan her tür Marksist konum. Bu konum(lar), devletin gerçek işlevlerini anlamak konusunda korkunç bir zaafla malüldür. Bu zaaf kabaca ortodoks Leninizmin (yani Stalinizmin) nihai hedef olarak Devleti ele geçirmeyi ortaya koymasında görülür. Sorun şu ki ne toplum bu ikili bölünme uyarınca çalışır ne de devlet herhangi bir amaca hizmet edebilecek bir araçtır. Devlet altyapı diye ayrılan ilişkilerin içine tamamen girer, ondan doğmaktan ziyade onu düzenler, sınıfları üretir, olumlu farklılaşma ve devrimci dönüşüm eğilimlerinden kalıcı eşitsizlikler ve yeni bir sermaye bileşimi çıkartır.

Bu temel dikatomik-ayrım iki farklı teorik konum daha üretir ve mantıksal sonuçları aslında aynıdır: Hegemonya teorileri ve totalitarizm eleştirileri.

2) Her tür “devletin/siyasetin göreli özerklik” teziyle Gramscici ve Neo-Gramscici tezler. Bu tezler ve ürettikleri hegemonya, karşı-hegemonya teorileri mantıksal sonucuna “radikal demokrat” yeni bir tür “çoğulcu cumhuriyetçilikte” eriştiler. Siyaset kurumlarının göreli özerkliği tezi şimdi karşı karşıya olduğumuz tıkanmanın da temel sebeplerinden biridir.

3) Her tür “totalitarizm eleştirisi”. Arendtçilik de dahil olarak her tür totalitarizm eleştirisi çoğulcu demokrasi yanılsamasını besleyen bir diğer teorik kaynaktır. Buradan yapılan ateşli totalitarizm eleştirileri (günümüzde de olduğu gibi), kapitalist devlet ile sömürgeleştirme, savaş ve sermaye arasındaki derin ontolojik bir-aradalığı idrak edemez ve flulaştırır. Ne kadar şiddetli ve sol bir eleştiri hattı olarak kendini ortaya koysa da, faşist eğilim ile devlet arasındaki bağı talileştirerek gelecek faşizmlere imkân tanır ve nihayetinde karşı-devrimci güçlere hizmet eder (Arendt’in İsrail Devleti ile hüzünlü ilişkisi).

Sonuç: Tecelli Etmeyen Demokrasi

En yakın, yakıcı ve belki de hüzünlü örnek olduğu için Syriza’yı düşünelim. Syriza çoğu meydan hareketine nazaran daha radikal, anarşist, komünal eğilimleri çok daha belirgin bir kitle hareketinin zemininde finansal troykaya karşı iktidara getirildi. Fakat epey kısa bir süre içerisinde Syriza’yı Syriza yapan bütün vaatler, program ve pratikler ağır bir duvarla karşılaştı ve Syriza finansal-militer kompleksi aşamadı. Örnekler çoğaltılabilir. Gerbaudo’nun tespit ettiği üzere sol-popülizmin yükselişi, temelde demokrasinin herkes için tecelli edişini talep eden bir kitlesel eğilimden kaynaklanmaktadır. Bu eğilim neredeyse son kırk yıldır artarak kendini hissettiren ve siyasi yapıları etkileme kapasitesinin sıfıra doğru düşüşüyle nitelenen bir duruma tepkidir. Fakat demokrasi tecelli etmemektedir.

Bize kitlesel yanılsamaları, yanlış anlamaları ve boş beklentileri dağıtacak bir kapitalist devlet teorisi gerekiyor. Bu teori, sermayenin/devletin bakış açısından değil, mücadelenin, mücadele eden kitlelerin bakış açısından üretilmelidir. Pratik olarak devletle ve parlamento başta olmak üzere devlet yapılarıyla ilişkimizi tayin etmekte zorlanıyorsak, teorik bakışın yönlenmesi gereken sorun kümesi de burada demektir. Hele ki Türkiye kapitalist devleti gibi sık aralıklı seçimin bir tahakküm biçimi olarak kullanıldığı bir coğrafyada, bu aciliyet daha da büyüktür.3 Kitlesel olarak pratikten öğrenmeyi beklemek yerine, bir kolektif otoöğrenim pratiği yürütmeliyiz. Bu otoöğrenim pratiği bu coğrafyada krizin müsebbibi olan kitle hareketlerinin mücadelelerini merkeze alan, devleti, sermayeyi, hatta reel politikayı bu mücadelelerin yanında konumlanarak analiz etmeye yarayan teorik araç-gerecin üretimini ve paylaşımını yapmalıdır. Kapitalist devletin ve bağlatılı kolektif donanımların yerine geçecek olan şey bizlerin icat edeceği her türden kolektif fail-tertibattır. Bu anlamda, devlet teorisi kapitalist devletin ve kolektif donanımların icra biçimlerine, nasıl işlediğine odaklanmalıdır. Tecelli etmeyen bir demokrasinin yarattığı melankolik yenilgi hissini dağıtmak için, bu hissin kendisinden doğduğu mücadelenin yenilgisinin gerçek nedenleri anlaşılmalıdır. Ancak bu şartla otoöğrenim ve kolektif analitik çalışma, bir siyasal terapi olabilir ve belki de yeni bir devrimci atılımın tetikleyicisi olacak kurumları, yani her türden kolektif fail-tertibatı yaratabilir. Nihayetinde düşmanın suretini tanıma olarak devlet teorisini inşa etme girişimi, çarpık bir imgede kapsanmış kendi gündelik yaşam pratiklerimizin, kendi mücadelemizin ve kudretsizliğimizin analizinden başka bir şey olmayacaktır.

Sonnotlar:

1Bununla ilgili daha derin bir değerlendirme için okuru “Madde hisseder, konuşur, acı çeker, arzular, özler ve anımsar: Karen Barad ile Söyleşi” başlıklı söyleşinin editör notuna yönlendiriyoruz. Bakınız: https://goo.gl/92mxGL.

2Daha ileri bir tartışma için bakınız: Hakan Yücefer’in, bu dünyaya inancın geri kazanılması konusunda derin bir tartışma yürüten metni: Hakan Yücefer (2018). “Marx’ın ve Deleuze’ün Bir Çift Sözü Var”. Birikim Sayı 349-350 Mayıs Haziran 2018 içinde. Ankara: Birikim Yayınları. (s. 86-100).

3Bu aciliyete cevap veren ve Türkiye’de parlamentonun işlevlerine odaklanan sıkı tezler için şu yazıya bakılabilir: Mikail Fırtınacı (2017). “Türkiye Parlamentarizmi Üzerine Tezler: TBMM Kurtarılmaya Değer mi?”. Troglodit: trogloditblog.wordpress.com. https://goo.gl/VzHZKZ.

KAYNAKÇA:

Argın, Şükrü (2018). “Elli Yıl Sonra: 68’i Anımsamak, Anmak, Anlatmak ve Anlamak”. Ayrıntı Dergi Sayı 26 Mayıs/Haziran 2018 içinde. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (s. 12-26).

Bell, Peter & Cleaver, Harry (2006). “Sınıf Mücadelesi Olarak Marx’ın Kriz Teorisi”. (Çeviren: Münevver Çelik). Conatus Çeviri Dergisi, Yıl 3, Sayı 5: Kriz Teorisi ve Öznellik içinde. İstanbul: Otonom Yayıncılık. (s. 7-65).

Berardi, Franco “Bifo” (2018). Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar. (Çeviren: Nalan Kurunç). İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Fırtınacı, Mikail (2017). “Türkiye Parlamentarizmi Üzerine Tezler: TBMM Kurtarılmaya Değer mi?”. Troglodit: trogloditblog.wordpress.com. https://goo.gl/VzHZKZ.

Gerbaudo, Paolo (2018). Maske ve Bayrak: Popülizm, Yurttaşçılık ve Küresel Protesto. (Çeviren Diyar Saraçoğlu). İstanbul: Kafka Kitap.

Güneş, Zeynep (2013). ““Gezi” Hareketinin Niteliği, Yanılsamalar ve Burjuva Kamplaşma”. Marksist Tutum: www.marksist.net. https://goo.gl/j5ciG8.

Marx, Karl (2013a). Kapital Cilt 1. (Çeviren: Mehmet Selik & Nail Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

Marx, Karl (2013b). Kapital Cilt 2. (Çeviren: Mehmet Selik). İstanbul: Yordam Kitap.

Uca, Onur (2016). Türkiye’de Orta Sınıfın Fotoğrafı: Akışlar ve İlişkiler – Maddi Olmayan Emeğe Sahanın Eleştirisi. İstanbul: NotaBene Yayınları.

Yücefer, Hakan (2018). “Marx’ın ve Deleuze’ün Bir Çift Sözü Var”. Birikim Sayı 349-350 Mayıs Haziran 2018 içinde. Ankara: Birikim Yayınları. (s. 86-100).