Derinleşmekte Olan Kriz: Kopuş veya Restorasyon

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Oğuz Karayemiş

Türkiye’nin toplumsallığını üreten sömürgecileştirici ve elitist mekanizmalardan en önde geleni olan yüzde on seçim barajının yıkımına tanık olalı, aşağı yukarı üç hafta geçti. HDP’nin barajı geçmesi, Türkiye’de ertelenmekte olan krizi derinleştiren bir hamle oldu. Bu yazıda, karşı karşıya olduğumuz bu kritik “durum” devrimci olanaklar açısından analiz edilmeye çalışılacak.

Krizin İki Büyük Fay Hattı

HDP’yi bugün barajın üstüne çıkartan temelde iki fay hattı tanımlanıyor: Bir yandan Rojova Kürdistan’ından başlayan ve Bakur Kürdistan’ındaki anti sömürgeci mücadeleye eklemlenen, Kürdistani otonomi deneyimi: Komünler, kongreler, kooperatifler, karma örgütlenmeler vs. aracılığıyla Kürdistan’da devlet ve sermaye-ötesi bir eğilime sahip olan moleküler devrimci hareket. Bu hareket, insanların yaşamlarını aşama aşama kendi ellerine aldıkları, kendi yaşamlarını kurmanın ortaklaşmacı tarzlarını icat ettikleri, kendi yaşamlarındaki sömürgeci, patriyarkal, dini vs. iktidar oluşumlarını sorunsallaştırdıkları son derece karmaşık, çetrefil, ağır bedellerle dolu ve yoğun bir deneyim ortaya koydu. Ortadoğu’dan başlayarak, dünyanın değişik bölgelerinde direnenler için komünalist inşa pratiğinin yeni bir örneğini oluşturdu ve çağdaş komünal/komünist mücadelenin ufkunu genişletti. İşte HDP’nin mevcut başarısının arkasındaki fay hatlarından ilki ve en önemlisi, Kürdistan’da kendini giderek daha yoğun bir tarzda kurumsallaştırmakta olan bu harekettir.

İkinci fay hattı ise, Gezi Olayı’nın ufkunda, Gezi Parkı’nın sermaye tarafından çitlenmesine[1] ve AKP hükümetinin ikbal şebekesinin hoyrat iktidarına karşı girişilen sorunsallaştırıcı mücadelenin parçası olarak kendi yaşamlarında iktidarın ve kapitalist mülkiyet rejimini sorunsallaştıran, işgal evleri, forumlar, yatay dayanışma ağları deneyimleri (ki bir kısmı hâlihazırda Gezi öncesinde de kolektif deneyimimizde vardı) tarafından üretilen fay hattıdır. Metropol merkezinde komünal arzu ve eğilimlerin kendilerini ürettiği, kurumsallaşmayı denediği ve görece başarısız olduğu[2] ilk dalganın ürettiği öznellikler…

İki fay hattının birbirine indirgenemeyecek tekil var oluşları ve sorunsallaştırma hatları arasında ortak ve çaprazlaşan bir takım çizgiler üretmek mümkün ve denemeye değerdir. Bu çizgilerden ilki, doğrudan demokrasi, yani yaşamsal sorunların yatay kolektiflerin eşit üyeleri arasında herhangi bir aşkın merciye başvurmaksızın karara bağlanması çabasıdır. İkinci ortak çizgi ise, sermayenin çitleme işlemine karşı ortak olanların üretimine ve yaşamın ortaklaştırılmasına gösterilen eğilimdir. Burada bu iki çizgiye birden, hem ortaklığa aşkın her tür iktidar merciinin oluşumunun engellenmeye çalışılması hem de sermaye ve kapitalist temellük tarzının sorun haline getirilmesi anlamında, komünal/ortaklaşmacı eğilimler diyebiliriz.

HDP’nin Konumu

Seçim öncesi ve sonrasında HDP’nin söylemsel olarak kendini kurduğu ve konumlanmaya çalıştığı alan, çoğulcu bir demokratik konsensüs, buna dayalı olarak radikal demokratik ilkelere göre üretilmiş bir anayasa, özellikle kadın hakları, LGBTİ hakları ve ekoloji konusunda, Türkiye’ye hakim politik atmosferin son derece ötesinde olan bir noktadaydı. Özellikle demokratik özerklik talebinin Türkiye’nin aşırı merkeziyetçi devlet geleneği açısından son derece radikal bir talep olduğu da kayda değer. HDP’nin bu yeni söylemsel konumu “10danSonra”, “HDP’ye Oy Ver” vs. gibi HDP’li olmamakla (veya HDP’nin kurumsal işleyişinde yeterince yer alamamakla) birlikte HDP’nin seçim başarısını hem Türkiye’deki otoriterleşme eğilimini durdurmak açısından hem de bu ilkelerin mecliste dillendirilmesi açısından önemseyen seçim inisiyatiflerinin de HDP’ye destek kampanyaları örgütlemelerini sağladı.

HDP’nin barajı aşmasının ve meclise girişinin; Kürdistan’daki anti sömürgeci hareketin, Türkiye devletinin ve toplumunun kurucu parçalarından olan sömürgecilikte on yıllardır yarattığı krizi derinleştireceği ve devletin yönetimsel aygıtlarını (meclis başta olmak üzere) zorlayacağına şüphe yoktu. Birçok senaryoda, HDP’nin meclise belli bir oranın üstünde girmesi halinde bir koalisyon krizi üreteceği öngörülüyordu. Sorun ise tam da burada başlıyor.

Kriz İle İlişkilenmek

Sermayenin hareketi, kendisinden daima kaçmakta olan bir materyali sürekli olarak kendi bedenine temellük etmektir. Fetişleştirici görünümü altında, toplumsal sahada gerçekleşen bütün üretim tamamıyla sermayeden kaynaklanıyor gibi görünse de sermaye (zamansal olmasa bile ontolojik düzeyde) ikincil bir sonuç, kendisini üreten edimsel çatışmaların bir yan etkisi, temelde bir sermayeleştirme (ve bağıl olarak proleterleştirme) hareketinin, kendisine direnen kolektif yaratıcı güçleri durmaksızın işlediği ve çitlediği dinamik bir sürecin bağıl etkisidir. Bu anlamda krizin, virtüel olarak kapitalist toplumsallığın özgül bir öğesi olduğu söylenebilir. Fakat bundan ne anlamak gerekir?

Bu kesinlikle krizin, kapitalizmin “nesnel yasalarından” kaynaklandığını söylemek değildir. Bilakis, kriz kapitalizmin ve bileşkesi olan iktidar oluşumlarının “nesnelleştirici” hareketinden kaçan, onun dışında olmayan ama içinde-karşısında-ve ötesinde bir virtüaliteyi içeren güçlerin mevcudiyetinden ileri gelir. Kapitalizm altında her şey, eşdeğerliğin dayatıldığı bir nicelikleştirici süreçten (aksiyomatik) nasibini alsa da, bu süreç daima kesintiyle, direnişle karşı karşıya kalır. Kriz, hiçbir şekilde kişisel veya bireysel olmayan, kapitalizm tarafından dayatılan öznellikleri (dağınık ve pasif bir tarzda da olsa) reddeden özneleşme eğilimlerinden ayırt edilemez. Kriz öznel veya nesnel düzeyde değil, ama sermaye ve iktidar oluşumları tarafından denetlendiği özne-öncesi tekillikler, mümkün özneleşmelerin transandantal[3] düzeyindedir. Bu düzey tam da “ortak olanlar” olarak tasnif edilen, duyguların, imgelerin, fikirlerin, arzu yatırımlarının, besinlerin vs. düzeyidir. Yani, öznelliğin biyopsişik üretiminin temel öğelerinin düzeyi. Baştanbaşa, internet uzamında gerçekleşen sermayeleştirmenin yaptığı çitleme ile tarım alanlarının ve tarımsal üretimin ulusaşırı şirketlerce çitlenmesi aynı çatışmanın görünümleridir. Bizler yalnızca yediğimiz şeyler değil, aynı zamanda duyduğumuz, hissettiğimiz, arzuladığımız, düşündüğümüz, ilişki kurduğumuz vs. şeyleriz de. Marx’ın bir eğilim olarak öngördüğü gerçek tahakküm evresindeyiz ve kapitalizm artık öznelliğin bütün veçhelerinin üretimine musallat olmuş durumda. Kapitalist süreçler, günümüz dünyasında öznelliğin üretiminin bu düzeyinin denetimi ile işler ve çatışmaların yoğunluğu da bu düzeyde konumlanır.

Kapitalist değerlenme (yani üretken çabanın -canlı emek- , sermayeye -ölü emek-  dönüşümü) günümüzde basitçe emek-değer teorisinin öngördüğü bir tarzda gerçekleşmez. Emek-değer teorisi, emeğin henüz görece ölçülebilir olduğu kol emeğine dayanıyordu. Oysa günümüzde, üretken güçler bilişsel, enformatik, duygulanımsal aygıtlar ve yeteneklerle eklemlenerek farklılaşmış durumdadır. Bu farklılaşma ölçülebilirliği ortadan kaldırmaktadır. Aksiyomatik süreç, yalnız emeğe değil giderek yaşamsal öğelere değer biçiyor. Borç ve kredi mekanizması bugün hem geleneksel emeğin hem de gayri maddi emeğin sermaye tarafından üretiminin (yani bilişsel niteliği ağır basan çağdaş kolektif üretken güçlerin işçileştirilmesinin) temel mekanizmasıdır. Kapitalist krizin uzamı, tam da bu uzamdır. Zira zaten işçileştirme tarzının incelmesi 68’de işçileşmeye karşı girişilen mücadele dalgalarına bir tepki, kapitalist bir restorasyon denemesi olarak gelişmişti. Fakat bugün göreli bir istikrar sağlayan bu düzeneklerin işleyişinde de, yine kısmi olarak, parça parça gelişen moleküler bir mücadeleler dalgasıyla kırılmalara tanıklık ediyor.

Türkiye için bahsettiğimiz fay hatları da tam olarak bu şekilde kapitalist öznellik üretimini sabote ederek işlerler. Kürdistan’daki toplumsal mücadeleler, en başta sömürgeciliğin dayattığı sömürgeci öznelliği reddederek bir kriz unsuru haline geldiler. Bu krize eklemlenen Gezi Olayı’nın ise, AKP şebekesinin dayattığı öznellik üretimi mekanizmalarına ciddi bir sabotaj olduğu gün geçtikçe daha da fazla ortaya çıkıyor.[4]

Gezi Olayı’nın Yarattığı İlk Dalganın Göreli Başarısızlığı

Gezi Olayı ile kendini duyulur hale getiren komünal arzular, daha sonrasında işgalevi ve forum süreçleriyle taçlanarak kendi kurumsallaşma tarzlarını üretmişti. Bu ortaklık deneyimi, insanların yaşayıp gittikleri yaşamdan bambaşka olasılıkların gün yüzüne çıkışı ve icat edilişi demekti. Hep söylendiği gibi farklı kimliklerin biraradalığı olarak değil ama artık kim-oldukları-önemsiz-olanların, “ortak hiçbir şeyleri olmayanların ortaklığı” olarak bir komünal deneyim oluşmaya başladı. Yani artık ortak bir ölçüye vurulamayan ve sayılamayanların bir demokrasisinin ilk nüveleri… Bu nüveler kendilerini Gezi sonrası işgalevlerinde ve forumlarda yeşertmeyi denediler. Ve ilk dalga itibariyle hepsi de başarısız oldu. Neden?[5]

Şüphesiz böyle bir başarısızlığın nedenlerine, kısa akıl yürütmelerin cambazlığına güvenerek sahip olamayız. Ne de bu yazı böyle bir iddianın peşinde. Fakat bizzat bu başarısızlığın nedenlerini kolektif olarak düşünme çabası olmaksızın, karşımızda derinleşmekte olan kriz bizi hepten hazırlıksız yakalayabilir.

İlk önemli sorun hattı olarak, Gezi Olayı’nın sorunsallaştırıcı kudretinin pek de iyi ifade bulmamış olması görülebilir. Gezi’nin mülkiyete (ve kapitalist çitlemeye) dair sorunsallaştırıcı edimi, işgalevleri ve forumlarda güçlü bir şekilde yankılansa da, bu sorunsalın insanların gündelik yaşamının ve bedenlerinin (kolektif bedenin) çitlenmesi konusuna yeterince bulaşamadığı görülüyor. En büyük sorunumuz, kimlik konusunda hala fazlasıyla fetişleşmiş bir terminolojiye ve imgeye sahip olmamız. Farklı cinsel pratikler, cinsiyet konumları vs. konusunda terminolojimiz fazlasıyla hak, tanıma vs. gibi terimlerle örülüydü. Oysaki patriyarkaya, ikili-çift cinsiyet rejimine, sömürgeciliğe dair sorunlar, mağdur öznelerin bir hak öznesine yükseltilmesi ile aşılamazlar. Zira kimlik sorunları olarak tasnif edilen sorunlar, verili gruplar olarak mağdurlar/egemenler arasındaki ikili bir ayrıma değil, mağdur ve egemen öznelliklerinin üretildiği farklılaştırıcı ilişkilere dayanır. Bir Türk olmak demek, Türklüğe göndermede bulunduğu tahayyül edilen birey-öncesi (pre-individual) öğeleri kendi bedeninin üretimine eklemlemek, böylece muhayyel bir Türklüğün ayrıcalık ve zevkleri tarafından ele geçirilmek demektir. Dolayısıyla Türkiye’de sömürgecilik, Türklüğün üretiminin de koşuludur ve sömürgeci karşıtı mücadele, Türkler açısından bir demokrasi, tanıma, ötekinin haklarını kabul etme sorunu değil (şüphesiz buralardan yola çıkmakla birlikte) kendi öznelliğine karşı bir mücadeledir. Sorunumuz Türk olmaktan öte olanakları keşfe çıkmaktır. Bu cinsiyet konusunda da böyledir vs.

İkinci sorun ilk sorunla da bağıntılı olarak, kapitalist süreçlerin kolektif bir analizini üretme konusundaki isteksizlik oldu. Sermayenin işleyişinin çağdaş süreçlerini, sınıflaştırma düzeneklerini bunları bertaraf edecek komünal olanakların üretilmesini sağlayacak bir tarzda incelemek konusunda kudretsiz kaldık büyük oranda. Genellikle, “insani ilişkilerin metalaşması” vs. gibi genel geçer lafızlar dışında, kapitalist işin dayatılmasının bizim için ne demek olduğunu atladık. Özellikle işgalevi deneyimleri ve “sabah işte akşam direnişte” beyaz yakalı imgesi, kapitalist işin henüz antagonist bir tarzda sorunsallaştırma konusunda ne kadar kudretsiz olduğumuzu gösteriyordu. İşgalevleri, giderek politik insanların buluşup birlikte bir şey yapmakta ısrar ettikleri fakat insanlar arasında başka alanlara ve gruplara sıçrayacak bir ortaklaşma deneyimi ve buna dair fikirleri üretmeyi beceremeyen bir geri çekilişe doğru çözüldüler.[6] Gezi kapitalist işçileşme karşısında komünal bir ufka işaret eden kurumlaşmalar üretse de, ilk dalga itibariyle bu kurumlar büyük oranda işlemez hale geldiler ve insanlar hâlâ çalışıyorlar, kredi çekiyorlar, madene iniyorlar, şirketleri için yazılım üretiyor, üniversitenin hiyerarşik ortamında öğrenim görüyor ve sonsuz borca sahip borçlulara dönüşmeye devam ediyorlar.

10danSonra’dan Sonra ve Kriz İle İlişkilenmek II

10danSonra seçim inisiyatifi, büyük oranda İstanbul’daki işgalevleri ve forumlar deneyiminden gelen insanların oluşturdukları ve büyük ses ve enerji üreten bir kurumsallaşma oldu. Doğrudan demokrasi ve merkezsizlik gibi komünal özellikleri sürdürmek için çabalayan 10danSonra inisiyatifinin asıl kudreti, Gezi ile öğrendiğimiz politika yapma tarzlarını başarıyla yankılayarak, özörgütlenme ile politik örgütlenme arasındaki, bir yana sendika ve sivil toplumu diğer yana ise partiyi koyan ayrımı bir kez daha yerinden etmesi oldu.

Fakat bu başarılar, 10danSonra inisiyatifinin yerine getirdiği işlev ne olursa olsun onun Gezi’nin komünal yönelimlerinin görece başarısızlığını deneyimlemiş “bizlerin” örgütlenmesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bunun altını çizmemin nedeni, HDP’nin kazandığı başarının bizi önümüzdeki sorunlardan uzaklaştıracak bir duygu durumuna sokma olasılığından sakınım duymamız gerektiğine inanmam. HDP, onu galibiyete taşıyan güçler hangileri olursa olsun, kurumsal biçimlenmesi itibariyle zorunlulukla bir kopuş eğilimi taşımıyor, aksine ona rengini veren şey kopuş arzuları ile kapitalist demokratik restorasyon arzularını bir ve aynı anda içermesi, içerebilmesi. HDP son derece önemli bir dost olsa da, politikadan eğer ortaklığın kurumlarını inşa etmeyi anlıyorsak, bu HDP içine girme, çıkma, dışarıdan destek verme, içeriden eleştirme vs. tartışmalarından çok daha fazlasını gerektirir.[7] Dolayısıyla, karşımızda olan asıl sorun Gezi ile oluşmuş öznelliğin geleceği sorunudur. 10danSonra onun yaşama tutunma tarzıydı, şimdi ise –eğer bu öznelliğin ölmediğinde hemfikirsek-, arzumuzu daha yoğun bir şekilde nasıl olup da komünal bir damara akıtacağımızı sormak zorundayız.

Kriz sorununu bu tartışmada belirleyici olduğunu ve giderek daha acil bir tarzda kendini dayattığını düşünüyorum. Zira HDP, bir şekilde demokratik restorasyonun da bir parçası olabilir, şimdi ve yakın gelecekte olmasa bile bir şekilde bu eğilimi taşımadığını iddia edemeyiz. Oysa komünal arzularımız bize kopuş kavramını çağırır. Kriz bizim için ürettiğimiz, yoğunlaştırmamız ve derinleştirmemiz gereken bir şeydir. Fakat bu ancak bir dizi pragmatik koşulda böyledir. En önemli koşul, krizi karşılayacak ortaklık kurumlarını –ki bunlar aynı zamanda kapitalizmden kopuşu da mümkün kulan kurumlardır- üretmiş ve üretmekte olmayı gerektirir. Sorunun bir yanı reel ücretlerdeki düşüşün yaratacağı beslenme vs. gibi sorunları giderecek yeni kapitalist olmayan üretim ve paylaşım tarzlarını icat etmeyi gerektirirken bu icatlar[8] sadece kapalı devre bir grubun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değil, insan topluluklarını giderek artan bir oranda kapitalizmi terk etmeye zorlayacak bir arzuyu, bir derdi bulaştırmayı da hedef haline getirmeyi gerektirir. Zira sermaye ile ortaklığın kurumları bir arada “barış” içinde kalamazlar. Ya komünal ilişkiler kapitalist işleyişleri bertaraf eder, ya da tersi. Dolayısıyla komünal ilişkilerin inşası kapalı devre bir hippi komünü kurma sorunu değil, bilakis yaşamsal ihtiyaçların toplumsal olarak ortaklaşmacı bir şekilde üretimi ve paylaşımına dair bir fikri pratik ederek bulaştırma sorunudur.

İkinci koşul ise, kesinlikle kimliklerin çoğulluğunun olumlanması (ve ötekilerin haklarının verilmesine) indirgenemeyecek tarzda, tekilliklerin bir çokluğunu yaratma ortamını sağlamaktır. Tekilliklerin üretimi, kimlik halinde katılaşmış ve fetişlemiş toplumsal biçimlerin parçalanması –ve genel olarak fetişleşme olarak toplumun yıkımı- olmaksızın imkânsızdır. Komünizm toplumcu (sosyalist) değildir. Komünizm, toplumun, yani fetişleştirmenin sakladığı sınıflaştırma[9] ilişkilerinin ve ayrıcalıkların dağıtımı ile yerleşikleştirilmesinin iptali, yani onu aşan bir ortaklığın üretimi, artık asla kendine özdeş olamayacak, hiçbir ortak ölçüye vurulamayacak tekilliklerin yaratılmasıdır. Bambaşka olanın tüketilemez yaratımıdır. Bu ise bütün kimliklendirme tarzlarının sorunsallaştırılmasından geçmektedir. Kendi durumumuzda, işçileştirici, sömürgeci, patriyarkal ve heteroseksist biçimlendiricilerin sorunsallaştırılması, üretilmiş ve fetişlemiş bir kendilik olarak öznelliğimizin sorunsallaştırılmasıdır. Eğer ki barış mücadelesi, Türkiye’de komünist bir mücadelenin ayrılmaz bir parçası ise, bu “ulusal sorun çözüldükten sonra asıl soruna geçileceği için” değil, tam da asıl sorunun, yani komünizmin burada ve şimdi kurulumunun yolunun Türklerin (ve Kürtlerin)[10] öznelliklerinin sömürgeci kurulumunun yıkımından geçmesindendir. Dolayısıyla bizim “demokrasi mücadelemiz” kimliklerin eşdeğerliğinin imkânını sağlama ve onları sayılabilir bir tarzda anayasada temsil etme sorunu değil, artık kendine özdeş olamadığı için temsil edilemeyecek, artık değer biçilemediği için sayılamayacak, artık herhangi bir ortak ölçüye vurulamayacak olan tekilliklerin eşitliği mücadelesidir.

Üçüncü koşul ise, iki büyük fay hattını da besleyen fakat henüz kendini görünür tarzda kurumsallaştırmaktan uzak olan başka komünal olanakları ve görünmez direnişleri keşfe çıkma konusunda bir çabanın mevcudiyetidir. Özellikle borçlarını öde(ye)meyen borçluların -yani çağdaş işe koşma biçimlerine mutlak olarak boyun eğmeyi kabul etmeyen- durumunda, ödemenin aktif ve toplumsal reddine dair bir mücadele böyle bir fay hattını çatlatabilir. Sermayenin temel değerlenme mekanizması kredi ve kredi kartı ile borçlandırma olduğu oranda, bu fay hattının çatlaması demek krizin kapitalizmin aleyhine alabildiğine derinleşmesi demektir.

Kriz ve Bastırma: “Demokratik Restorasyon” Ne Demektir?

HDP’nin barajı yıkmasının ardından oluşan mevcut durumda demokratik restorasyon eğilimi[11] ortaya çıktı. Demokratik restorasyon temelde, eski hükümetin şaibeli yolsuzluklarının ve aşırı otoriterleşme eğiliminin giderilerek, dalgalanmakta olan istikrarın yeniden sağlanması ve krizin bastırılarak ertelenmesidir. Bu anlamıyla demokratik restorasyon krize karşı verilen ilk diyalektik tepkidir. Yani demokratik restorasyon, mevcut krizi üreten toplumsal güçlerin, kapitalizme yeniden entegre edilmesini güvenceye almak isteyen kapma hareketidir. Bu restorasyon eğiliminin ne derece güçleneceği bilinmese de kulakta “hoş bir etki” yarattığı kesin.

Demokratik restorasyon, bu açıdan kapitalizmin istikrarını sağlama, borçların geri ödenebilirliğini sağlama alma ve asıl olarak kapitalist süreçler tarafından üretilen öznellikler arasında yeni bir büyük konsensüs fantezisidir. Bu fantezinin baskıcı karakteri, kimliklerin kendine özdeş kalmasını sağlayarak çoğulcu bir liberal ufku toplumsal güçlere dayatmasıdır. Bu sunumun, özellikle Türkiye’nin despotik devlet geleneği ile kıyaslanınca son derece ayartıcı unsurlarla bezeli olduğu görülebiliyor.

 Fakat komünist bir perspektiften demokratik restorasyon, krizin aşındırdığı yönetsel işlevlerin -başta meclis olmak üzere- onarılması ve tahkim edilmesi, krizin kopuşa yol vermesinin engellenmesinden başka hiçbir şey değildir. Bu açıdan kopuş ile restorasyon bir antagonizma, devrimci-komünal olanaklar ve çabalar ile bu olanakların yok edilmesi, uysallaştırılması, sermaye tarafından içerilmesi arasında mücadeleler tarafından kat edilir ve belirlenir. Sadece Türkiye’de değil ama güncel durumu itibariyle Ortadoğu’dan başlayarak tüm kürede[12] kapitalist kriz konusunda karşı karşıya olduğumuz antagonizma bu gibi görünüyor. Kopuş ile restorasyon, temel olarak bambaşka bir dünyanın olanaklarının kurulması ile böyle bir kurucu gücün kapitalizm tarafından bertaraf edilerek işe koşulması arasında bir yol ayrımıdır. Bu ayrımda yolun nereye doğru yöneleceği ise, ortak çabamızın, komünal arzularımızın üretkenliğine ve güçlü bir ifadeye kavuşturulmasına bağlı.


[1] Burada ortak olanların, henüz sermaye ve kapitalist mülkiyet rejimine değil de, herkesin erişimine açık olanların sermaye tarafından içerilmesi, mülkiyet haline getirilmesini kastediyorum.

[2] Bu başarısızlığın tartışılmasını ileriye bırakıyorum

[3] Burada kavramı, her tür nesne ve öznenin oluşumsal öğelerinin, arzu yatırımlarının, sözcelerin, pratiklerin, duyguların vs. dağıldığı düzeyi kastediyoruz. Buradaki öğelerin mevcudiyeti, nesnel veya öznel olmaktan ziyade ilişkiseldir.

[4] Özellikle Cemaat’in mahalli öznellik denetimi aygıtlarının AKP’nin icra alanından çekilmesi Gezi sonrasına rastlar. Bugün AKP’nin bir çok başka oluşumsal öğesi de AKP ile kopma yaşamaya devam ediyor ve edecek gibi de görünüyor.

[5] Buranın devamında işgalevleri ve forum deneyimleri üzerindeki polis baskısını ve faşist saldırıları dışarıda bırakmayı tercih ettim. Bu deneyimlere iştirak eden herkesin, bu baskılar karşısında yoğun ve yorucu –ve giderek de heves kaçırıcı- bir mücadeleyi canla başla verdikleri çok açık. Ayrıca, burada bir suçlu aramıyorum. Bu yazı sadece bizim oluşturduğumuz ve arzuladığımız bir toplumsallığı üretme momentinde, bizim nerelere takılmış olabileceğimizi, daha fazla ne yapabileceğimizi serbest bir şekilde düşünmek adına yapılan bir girişim.

[6] Bu ısrar burada asla küçümsenmiyor, bilakis bu ısrardaki arzu, bu yazıyı da yazdıran arzuyla aynı toplumsal arzudur.

[7] Doğrusu bu tartışmayı önemsizleştirmek veya “bilgelik taslayarak kapatmak” istemem. Buradaki “daha fazlayı” niceliksel bir fark olarak değil, bakış açısı farkı olarak anlıyorum.

[8] Köy komünleri, kooperatifler, işgal fabrikaları vs.

[9] Burada daha genel anlamda, bir kimlikle tanımlanmış kendine özdeş bir topluluğun parçası haline getirme, tasnif etme anlamında kullanıyorum.

[10] Ayrıca erkekler ve kadınlar ile heteroseksüeller ve LGBTİ bireyler açısından da sorun böyledir.

[11] Normalleşme vs. sözcelerle ortaya çıkan bu eğilimin CHP’den, Nuray Mert gibi liberallerden vs. birçok destekçisi var. HDP’nin böyle bir restorasyon konusunda tavrı ise şu an belirsiz. Burada restorasyon terimi, daha geniş ölçekte, tüm dünyada sermaye döngülerinin ve yönetimsel kurumların onarılmasına ve istikrara kavuşturulmasına dair genel bir eğilimi adlandırmak üzere kullanıyorum.

[12] Yunanistan’da krizi üreten toplumsal güçlerin temsiline soyunan Syriza’nın bugün restorasyonun tarafı haline gelmesi öğreticidir. Bu antagonizmanın son derece geçişken, son derece incelikli taktik hamleler ve karşı hamlelerle bezeli olduğunu unutmamak gerekir.