Deleuze, Guattari ve Zapatismo: Thomas Nail ile Mülakat

Browse By

Çeviren: Nalan Kurunç

Thomas Nail Denver Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde asistan öğretim elemanıdır. Son kitabı Returning to Revolution: Deleuze, Guattari and Zapatismo Edinburgh Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı.

Critical-Theory: Kitabınıza “Returning to Revolution” [devrime geri dönüş] adını verdiniz. Bununla ne demek istediniz ve Deleuze, Guattari ve Zapatismo’yu neden birlikte tartışmak gerekir?

Thomas Nail: Devrim (revolution) sözcüğünün anlamı zaten “geri dönmek.” Bir bakış açısına göre politik devrimler başlar ya da biter, başarılı olur ya da yenilgiye uğrar. Ancak bir başka açıdan bakıldığında her bir devrimin ortaya çıkması sadece devamlı bir sürecin ya da tarihsel dönüşüm dizisinin bir kısmını gösterir. Devrimler -Deleuze’den bir imge alacak olursam- volkanik adalar zincirine benzer. Yüzeyde süreksiz ve kendiliğinden gerçekleşiyormuş gibi görünür, fakat derin sualtında aynı volkanik “sıcak nokta”nın bir parçasıdır. Bu “sıcak nokta”nın oluşturduğu adalar serisi sadece yüzeyde yüzen bir tektonik levha hareketinin etkisidir. Her patlama “sıcak nokta”nın tekrarıdır fakat aynının bir tekrarı değildir çünkü üst levha yer değiştirmiştir. Her ada tekildir. Her ada yeni bir şey (dilerseniz yeni bir yeryüzü) oluşturur. Aynı şekilde devrim de diferansiyel (farksal) tekrardır.

Zapatismo çağımızın volkanik “sıcak noktasıdır.” 90’ların ortalarında başlayan devrimci yeni adalar zincirinin kaynağıdır. Ya da daha doğrusu, bizim için bu yeni volkanik akışın belirleyici özelliklerinin tanımını açığa vuran zincirdeki ilk adadır. İktidarın kesişimsel analizi, önden gösterim (prefiguration)i, katılımcı siyaset ve yataylık son 20 yılın devrimci mücadelelerinin en belirleyici özelliklerinden dördüdür. Alternatif-Küreselleşme hareketi, Dünya Sosyal Forumu, Indignados, İşgal hareketi ve çağdaş radikal örgütlenmelerin çoğu (“Zapatismo and the Global Origins of Occupy” adlı son makalemde tartıştığım gibi) kökenini 90’ların başındaki Zapatistaların etki ve ilhamında bulmaktadır. Elbette, Nathan Jun’un NDPR’de Returning to Revolution’ın eleştirisinde işaret ettiği gibi bu stratejileri ilk kullanan Zapatistalar değildi. Anarşistler 19. Yy’dan beri onları kimi ya da başka formlarda kullandılar. Ancak önemli fark şu ki, (David Graeber’in “The New Anarchists”’te tartıştığı gibi) 90’ların ortalarından sonlarına kadar bu taktikler hiçbir zaman küresel devrimci mücadelenin en etkili taktikleri olmadı. Bugün onlar, “grâce à Zapatismo” (Zapatistalara şükran borçlular).

Deleuze ve Guattari bu dizinin ortaya çıkışını teorize eden ilk filozoflardan ikisiydi. Subcomandante Marcos 1983 yılında Chiapas’ın ormanlarında yerli köylüleri örgütlerken Deleuze ve Guattari de 1980 yılında Fransa’da daha yeni Bin Yayla’yı yayınlamıştı. Deleuze, Guattari ve Marcos, birbirlerini doğrudan etkilemeksizin aynı prefigüratif volkanik sürecin parçası oldular. Örneğin, Slavoj Žižek Deleuze’ün bugünün küreselleşme karşıtı Solun teorik oluşumuna giderek daha fazla hizmet etmekte olduğunu iddia eder (Bedensiz Organlar, xi). Zizek için bu kötü bir şey olsa da gözlemi doğrudur. Mevcut devrimci diziyi tanımlama iddiasında olduğum bu dört politik stratejinin arkasındaki teoriyi anlamak istiyorsak Deleuze ve Guattari’nin çalışması bakılacak en önemli yerlerden biri. Yeniden, Deleuze ve Guattari bu türden stratejileri teorikleştiren ilk kişiler değiller, ancak en çok satan üçlemesi İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik olan Michael Hardt ve Antonio Negri’lere kadar mevcut öncü dizisinin tek en etkilisi oldukları kuşku götürmez, Žižek’i yeniden alıntılayacak olursam: “Bin Yayla 21. yüzyılın komünist manifestosudur.”

CT: Deleuze ve Guattari’nin devrime dair fikri nedir?

TN: Zapatismo’nun yukarıda sözünü ettiğim geliştirdiği dört pratik stratejisi gibi (İktidarın kesişimsel analizi, önden gösterim, katılımcı politika ve yataylık), Deleuze ve Guattari de mevcut devrimci süreci tanımlayan dört teorik strateji geliştirdi. Bu dört pratik ve teorik strateji temelde kitabın dört ana bölümünü oluşturduğu için kısa ve öz olmaya çalışacağım.

Deleuze ve Guattari açısından bu yeni devrimci sekans bundan böyle devrimin geleneksel tanımlarıyla yani devletin ele geçirilmesi, partinin siyasi temsili, proleteryanın merkeziliği ya da öncünün liderliğiyle açıklanmaz. Deleuze ve Guattari açısından asıl mesele farklıdır. Mesele, kendiliğindenci ya da bürokratik olmayacak, fakat ”konstrüktivist” olacak devrimci kurumların nasıl inşa edileceğidir. Deleuze ve Guattari ”konstrüktivizm” ile hem sosyolojide hem de psikolojide geleneksel olarak “toplumsal inşacılık” olarak anlaşılan şeyi kastetmez, öyle ki devrimler insan zihninde, dilde, kurumlarda, tarihsel bağlamlarda, kültürel değerlerde üretilen yan ürünler ya da “sosyal inşalar”dır. Bu gibi teoriler zihin, toplum, kültür ve tarih gibi ilk etapta açıklanması gereken şeyleri önden varsayarlar.

Aksine, devrimin konstrüktivist teorisi basitçe ne parti ya da devlet biçiminde önden-inşa edilmiş, ne de ontolojik farkın üstü kapalı olumlaması biçiminde yapısöküme uğratılmış bir devrim teorisidir. Deleuze ve Guattari’nin teorisine göre devrimci kurum “yerel ve rastlantısal mücadelelerin” ötesine uzanan fakat bununla birlikte, klasik parti örgütlenmesi ya da devlet bürokrasisi hiyerarşisini ve otoriterizmini yeniden üretmekle sonuçlanmayan bir şeydir. Deleuze ve Guattari süreksiz isyan ya da protesto hareketinden -siyasi parti ya da devlet olarak örgütlenme olmamak kaydıyla- kalıcı ve organize bir politik bedenin anlaşılması için gereken politik kavramları yaratmak için yola çıktı. Kitapta ayırdığım dört ana bölümün şu teoriyi gerçekten kristalize ettiğini düşünüyorum: tarihsel topoloji, yersizyurtsuzlaşma, tutarlılık, göçebebilim.

Bu kavramlar her bir bölümde kitabın iki temel teorik düşmanıyla karşıtlık içindedir: fark siyaseti ve temsili siyaset. Bir başka deyişle, kendiliğindenlik ve devlet. Bu aynı problemle anarşistlerle Marksistler ya da bugün Deleuzecülerle Badiocular arasında geçen tarihsel çatışma arasında bağlantı kurulabilir. Bu nedenle, Returning to Revolution’ı okumanın bir başka yolu saf farkı sözde politik olumlamasından dolayı Deleuze’e hayranlık besleyen ya da onu küçümseyenlere karşı konstrüktivist bir Deleuze’ü bütünüyle savunmak olabilir. Ben ayrıca bu “üçüncü yola” bir başka yerde İşgal hareketini anlamak için de başvurdum: “Deleuze, Occupy, and the Actuality of Revolution” (Deleuze, İşgal Et ve Devrimin Güncelliği).

CT: Zapatistalarda bu kadar Deleuzecü olan ne var?

TN: “Zapatistalarda bu kadar Deleuzecü olan ne var?” sorusu kolayca sorulabilir. Zapatista ayaklanmasını Deleuze ve Guattari’nin politik felsefesini meşru kılmak, temellendirmek ya da doğrulamak için kullanmamız gerektiğini iddia etmek istemediğim gibi, kimi bilim insanlarının yaptığı gibi Deleuze ve Guattari’nin politik felsefesini Zapatistaları yorumlamak, açıklamak ya da anlamak için kullanmamız gerektiğini de iddia etmek istemiyorum. Bu yaklaşım sadece teorinin pratik üzerinde ya da pratiğin teori üzerinde ayrıcalıklı bir temelciliğini varsaymıyor, uzun bir Avrupa merkezcilik ve teorik emperyalizmin mirasını ölümsüzleştirme riskine de neden oluyor. Bu kitabı yazma nedenim birini diğerini yorumlamak için kullanmak değildi, ne de bir diğerinden etkilenen ya da aynı türde olan iki sekans arasında paralel bir seri inşa etmekti. Amacım, teori ve pratiğin eşit bir biçimde yeni bir devrim sekansının temellerini atabileceğini göstermekti. Bu yeni sekansı tanımlayan dört anahtar stratejinin pratik ve teorik unsurları arasında bir paralellik (denklik ya da yorum değil) kurmaktı. Şematik konuşacak olursam, Zapatistlar siyasal alanda şu pratik stratejileri geliştirdiler: 1) iktidarın kesişimsel analizi 2) önden gösterim 3) katılımcı siyaset ve 4) yataylık. Deleuze ve Guattari de: 1) tarihsel topoloji 2) yersizyurtsuzlaşma 3) tutarlılık ve 4) göçebebilim. Tekrar, bunlar denklikler değil; aynı dört stratejinin farklı yüzleri.

CT: Kitabınızda Deleuze’ün üç tür eleştirisini ana hatlarıyla çiziyorsunuz: Politik ikirciklik, virtüel hiyerarşi ve öznel felç. Bunları kısaca tanımlayabilir misiniz? Bu eleştirilerden herhangi birini zorlama ya da tersine, tamamen yanlış buluyor musunuz?

TN: Devrimleri bürokratik partilere ya da yeni devletlere dönüşmekten korumanın bir yolu devrimleri “dönüşüm” süreci olarak yeniden tanımlamaktır. Bir başka deyişle, Deleuze’ün Difference and Repetition’da (75/53) dediği gibi devrimleri “sürekli devrim durumunda Farkın [olumlanması]” gibi ontolojik bir mahiyete büründürmektir. Fakat her halükarda sorun şu ki, devrimi bir çok Delezecünün yaptığı gibi saf dönüşüm ya da saf potansiyellik olarak tanımlarsak, bu tür dönüşümler yeni bir temsili olmayan özgürlük alanı sağlayabilirler ya da kolayca daha sert devlet politikaları ya da yeni kapitalist piyasa güçlerine izin veren bir tür iktidar vakumu yaratabilirler. Bu Badiou, Zizek, Bruno Bosteels ve Peter Hallward gibi teorisyenlerin ortaya attığı eleştiridir. Ve kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Ya da en azından Éric Alliez’in “Deleuze’ün klişe okuması “yersizyurtsuzlaşma” için kendiliğindenci bir apoloji ile sınırlıdır” (“Deleuzian Politics,” 185.) dediği eleştiri haklıdır.

İtiraf etmeliyim ki, Deleuze’ün (Bin Yayla’dan önce) ortaya koyduğu yersizyurtsuzlaşmakavramını politik açıdan yetersiz buluyorum. Bu ve diğer iki (Badiou ile diğerlerininki) eleştiri için metinsel desteğin çoğunun Deleuze’nin Bin Yayla öncesi yazılarından gelmesinin nedeni budur. Ancak Bin Yayla’da söz edilen siyasal değişimin (yersizyurtsuzlaşmanın) dört farklı türü son derece önemli: (1) Yerleşik bir durumu sürdürmek ya da yeniden üretmek için politik durumu değiştiren “görece olumsuz” süreçler; (2) Yerleşik bir durumu yeniden üretmeyen, yeni bir durumun yaratılmasında payı olmayan ya da yaratmayan -belirsizlerdir- “görece olumlu” süreçler; (3) hiçbir politik durumu desteklemeyen, hepsinin altını oyan “mutlak olumsuz” süreçler; (4) yerleşik bir politik durumu yeniden üretmeyen, onun yerine yeni birini üreten “mutlak olumlu” süreçler. Yersizyurtsuzlaşma kavramı Deleuze’ün tüm politik felsefesinde muhtemelen en işlenmemiş ve en hatalı kullanılmış kavramdır. Dolayısıyla, Returning to Revolution’un en özgün katkılarından biri bir bölümünün tamamını yersizyurtsuzlaşmanın ve onun politik sonuçlarının bu dört türünü Badiou ve arkadaşlarının eleştirilerinin kurbanı olmaya düşmeden işlemeye ayırmasıdır.

İlkini diğer iki eleştiri izliyor. Badiou ve Hallward’ın her ikisi de “saf virtüel dönüşümü” değerli kılarak, aktüel varlıkların diğer dünyevi potansiyeller (virtüel hiyerarşi) lehine değersiz kılındığını öne sürer. Bu Deleuze’ün erken eserlerinin olası bir okuması ancak Deleuze’ün çalışmalarını bir bütün olarak yansıtmıyor. Üçüncü eleştiri de şu ki, Deleuze’ün öznellik teorisi yalnızca öznelliğin dönüşüm potansiyeli ile tanımlanırsa, öznel durağanlığa kıyasla daha az güçsüzleştirici olmayan bir tür bitimsiz potansiyelin felcinde sıkışıp kalacaktır. Ya da Hallward’ın deyişiyle, Deleuze “yaratıcı yaşam ya da düşüncenin zorunluluğuna doğru daha dolaysız özneleşmemiz lehine belirleyici özneden vazgeçer”. (2006: 163). “Eğer” Deleuze’ün özne teorisi en ufak bir tutarlılık olmaksızın saf değişimden başka bir şey olmasaydı bunun doğru olduğunu düşünürdüm. Ama değil. Deleuze ve Guattari’nin Felsefe Nedir? kitabındaki yazılarından ve Zapatistaların maske kullanımlarından yola çıkarak Returning and Revolution’da bir “üçüncü şahıs politik öznellik” okuması geliştirdim. “Political Theory of the Mask”’de de kısa bir parça yazdım. Sonuç olarak bu üç eleştiri benim için Deleuze’ün bazı “kötü” eleştirilerini saptamak bakımından önemli –Badiou ve diğerlerinin asıl niyeti Deleuze’ün kendisini kınamak olsa da.

CT: Kitabınızda Yunanca nomos sözcüğünün kabul görmüş tanımının değiştiğini yazıyorsunuz. Yani, “paylaştırıyorum” ya da “düzenliyorum”dan “yasa” ya da “bölüştürme” olarak nomos’a doğru yol aldı. Bu tanımlar nasıl farklılık gösteriyor?

TN: Deleuze ve Guattari nomos sözcüğünü tıpkı Fransız tarihçi Emmanuel Laroche’nin Histoire de la racine nem- en grec ancien (1949) kitabında uzun uzadıya ayrıntılarına indiği gibi etimolojik kökenine göre tanımlıyor. Burada Laroche Yunanca “νεμ”’kökünün kökeninin parsellere ayrılan ya da sınırları çizilen toprağın [partage] paylaştırılması değil “paylaştırma (moyen de) kipi” anlamına geldiğini iddia eder. “(Nomos’un kastetiği) yasa fikri, “paylaştırıyorum” ya da “düzenliyorum” anlamına gelen ‘orijinal Homeroscu νεμω kökünden’ gelen beşinci ve altıncı yüzyıl Yunan düşüncesinin bir ürünüdür.” (1949: 255 [çeviri bana aittir]. Hatta (geçmişe dönük olarak) önerilen “dünyayı kesmek, toprağı, toprak parçasını parsellemek” çevirileri her durumda Homeroscu şiirler için uygun değildir ve reddetmemiz gereken eski νεμω “paylaştırıyorum”u varsayar. Arkaik zamanlarda otlaklar genellikle sınırsız mekanlardır [espace illimité]; bu bir orman, çayır, ırmak, dağ eteği olabilir” (1949: 116 [çeviri bana ait]).

Bu aynı zamanda Ön-Yerli-Avrupalı *nem- kökünden (pay olarak verme, paylaştırmak anlamına gelir) bakıldığında açıktır. Göçebe bozkır bu nedenle işgal edilmiş uzamdır, fakat bölünmeden, parçalara ayrılmadan ya da çitlenmeden. Bozkırda uzam, sadece yeryurtsal toplumların çitlemesiyle değil, hava ya da otlak örüntülerine göre sürekli olarak yeniden paylaştırılmış ya da yeniden tahsis edilmiştir. “Yasa” ya da “paylaştırma” olarak nomosun anlamı Yunanlıların, emperyalist yasalarından, yeryurtsal paylaştırmalarından ve Akdeniz dünyasının göçebelerin ve barbarların köleliğinden gelen politik icadıdır. Sanırım Laroche bu noktada haklı, Deleuze ve Guattari de politik anarşizmin köklerini göçebebilimde konumlandırmakta haklı.

CT: Zapatistalarla küresel dayanışmanın “bir hayırseverlik meselesi olmadığını” savunuyorsun. Amerikalılar sömürgeci iktidarı yeniden üretmeden nasıl dayanışmacı eylemde bulunabilirler?

TN: Bir yerli hareketi olarak Zapatismo konusunda en ilginç şeylerden biri evrensellik. Herkesin Zapatista olabileceğini iddia ediyorlar. Örneğin Marcos “San Francisco’da bir gey, Güney Afrika’da bir siyah, Avrupa’da bir Asyalı, San Isidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli …” olduğunu söylüyor. Marcos direnen ve “Yeter!” diyen hor görülen, ezilen, sömürülen azınlıkların tümü (Our Word Is Our Weapon, 101–6). Chiapas’taki Zapatistalar kuşkusuz kahve, çizme, bal, tekstil ürünleri ve devrimci turizmin Adil Ticaret satışlarından faydalansa da, dayanışma içinde olanlara nerede olurlarsa olsunlar Zapatismo’yu yaratmalarını salık veriyorlar. Bu Chiapas’tan farklı görünecektir. Marcos ve Caracoles devrimin ana komutanı değil. Onlar başka bir yerde başkaları için rezonans ya da ilham kaynağı. Bir tür diferansiyel tekrarın başlangıç noktası. Tüm dünyada neredeyse her küresel adalet zirvesi protestosunda ya da İşgal toplanmalarında insanların hâlâ Zapatistalar gibi kar maskesi giymelerinin nedeni tam da bu. Her neredeyseler Zapatismo’yu yaratmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar –daha önce Chiapas’ta bulunmamalarına rağmen. Yeniden, maskeler olası evrensel ve kolektif Zapatismo öznelliğini yaratmada ilginç bir rol oynamaktadır. Maskeler, tüm öncülük ve otaritarizm biçimlerini engelleyen bir ortak anonim evrenselliğe imkan verir. Bu maskeli kişi Chiapas’tan mı, Marcos’mu, Romana mı? Evet ve hayır. Maske, tehlikeleri olmadan var olmaz fakat evrensellik kesinlikle onun güçlerinden biridir.

CT: Zapatista encuentro (konferansı) hakkında uzun uzun konuştun. Encuentro nedir ve neden Deleuzeyendir?

TN: Zapatista Encuentros ilk küresel neoliberalizm karşıtı buluşmaydı ve alternanif-küreselleşme hareketi ile Dünya Sosyal Forumu’na ilham verdi. Kıtalararası Encuentros’un amacı devrimci bir program sunmak ya da devrimin ana komutası olmak değildi. Amacı basitçe neoliberalizme karşı tüm dünyadaki mücadelelerin bir diğerine bağlanabilmesi ve kolektif eyleme geçebilmesi için bir “köprü” sağlamaktı ya da bir ağ örmekti.

Encuentro Deleuzeyendi ya da Deleuze bir Zapatista’ydı diyemem. Ancak şunu söyleyebilirim; Encuentro Deleuze ve Guattari’nin teoride yazdığı aynı stratejinin pratik ifadesi. Yani her ikisi de siyasi temsil ya da hiyerarşi olmadan evrenselliğin kesin bir formunu elde etmek için geliştirilen stratejiler. Encuentro buluşmaları yataycılığın pratik stratejisinin bir parçasıydı: küresel dayanışma içinde iletişim kuran ve birlikte hareket eden bir anti-otoriter mücadele ağı. Bugün bunu örneğin alternatif-küreselleşme harketi ile İşgal hareketi örgütlenmelerinde görebiliriz. İşgal hareketini başlatan kimdi? Herkes. Bu tarihteki en büyük işgal hareketiydi ve bir lideri yoktu. Yataycıydı.

Teoride, Deleuze ve Guattari de siyasi temsil ya da hiyerarşi olmadan bir evrensellik biçimi öneriyor. Onlar bunu diğer isimler arasında göçebebilim olarak adlandırıyorlar: bölünmemiş toplumsal dağılım ve dayanışma. Göçebebilim devletin aksine siyasi temsili ya da hiyerarşiyi amaçlamayan bir toplumsal dağılım şeklidir. Dünyayı ulus-devletlerin, siyasi durumların insanları bölmesi olarak görmek yerine güncel ve olası dayanışmaların bölünmemiş dağılımı olarak görüyorlar. Deleuze’e göre Encuentro ve dayanışmanın diğer mekanları buyruğun ve temsilin mekanları değil, olayın yeniden yaşam bulduğu ve yayıldığı mekanlardır. Deleuze’ün dediği gibi yıllık toplantılar “birincisine ikinci ve üçüncüsünü eklemez, ilkini “n’inci kuvvetine” taşır. (1994: 8/1).

CT: Marcos ve EZLN Marksizmin Meksika’daki yerli nüfusunu ele almak konusunda yetersiz olduğunu söyledi. Bu Deleuze ve Guattari’nin felsefesinin devrimi açıklamaya yetersiz olduğu anlamına mı geliyor?

TN: Marcos’un buna atfedilen bir alıntısı vardır: “Biz proleter değiliz, topraklarımız sizin üretim aracınız değil ve bir traktör fabrikasında çalışmak istemiyoruz. Tek istediğimiz birilerinin bizi dinlemesi, siz büyük şehir ukalalarının bize nasıl yaşayacağımızı söylemesinin bir son bulması. Sizin diyalektiğinize göre, bunu sürdürebilirsiniz. Ama asla ne zaman işe yarayacağını bilemezsiniz.” (One No, Many Yeses, 29).

Bunun Marksizmin tout courtii bir reddi olduğunu sanmıyorum, daha çok yerli mücadeleleri geri ve gelişmemiş olarak görmüş ve belki de hâlâ gören belirli türden bir Marksizmin reddi olduğunu düşünüyorum. Yerli halkların tarihsel diyalektik hareket aracılığıyla endüstriyel üretime geçmediği, bu nedenle devrimci komünizme hazır olmadığı söyleniyor. Buna göre yerli halklar hâla mülkiyetin ve toplumsal örgütlenmenin her türden gelişmemiş nosyonuna dayalı bir tür ilkel komünizme bağlı.

Bunların ardından Deleuze ve Guattari’nin teorilerinin zorunlu ve bir bütün olarak daha yeterli olduğu düşüncesi geldiğini sanmıyorum. Ya da belki “yetersiz” sözcüğü ile ne demek istediğimize bağlıdır. “Yeterli” sözcüğü “bir şeyin kesin teorisi” ise “hayır” derdim, “aynı stratejinin paralel ifadesi” demek olsaydı “evet” derdim. En azından bu özel soruna ilişkin olarak Deleuze ve Guattari’nin Marksizmi her türlü kalkınmacı, öncücü ya da diyalektik Marksizmden çok Zapatismo gibi yerli hareketleriyle büyük ölçüde daha uyumlu.

CT: O halde bir akademisyenin devrimdeki rolü nedir? Deleuze ve Guattari devrimci stratejinin paralel bir ifadesiyse, Deleuzecü öğrenciler politikaya nasıl yaklaşabilir?

TN: Teori ve pratik heterojen eylemlerdir. Biri diğerine indirgenemez. Bir yandan teorisyenler pratiği teoride “temellendirmekten” ve böylece pratiği salt örnekleme ya da teorinin temsiliyetine indirgemekten kaçınmalı. Öte yandan teorisyenler salt tüm siyasetin “temelsiz” doğasını göstermeyi amaçlayan eleştiriler sunmaktan kaçınmalı. Ben özellikle ikincisini kısır buluyorum.

Deleuze ve Guattari açısından teori ve eylem arasındaki ilişki tıpkı paraler seriler arasındaki bir röle gibidir. Teori ilerler fakat kavramları açmazlara doğru katılaşabilir (yapısalcılık), pratik bundan sonra araya girebilir, sopayı eline alır ve yol alır (68 Mayıs’ı) ve tam tersi. Teori praksise neden olmaz ne de praksis teoriye: her ikisi de devrimci stratejinin kurucu heterojen bileşenleridir. Devrimci hareketlerin politik analizi böylece asla bir temsil sorunu ya da “başkaları adına konuşma” olmaz, onun sorunu stratejik toplanışta (assemblage) küçük makinelere faydalı olabilecek kavramlar bulmaktır.

Böylece entelektüeller basitçe devrimci mücadelelerin önünde ya da arkasında onun temsilcileriymiş gibi durmazlar. Onlar kendilerine özgü silahlarla yani politik kavramlarla devrimlerin yanında dururlar. Deleuze’ün dediği gibi “En iyisi için kaygılanmak ya da umut etmek değil, yeni silahlar aramak meselesi” (Müzakereler, 242/178). Bazen en iyi silah yeni fikirlerdir, başka zamanlarda ise yeni eylemler, fakat daha sıklıkla en iyi silah ikisinin bileşimidir. Kitap Bloğu‘nun fikirlerin karakteri gibi bir silahı ifade etmenin ilginç bir yolu olduğunu düşünüyorum. Protestocular Foucault’nun, Fanon’un, Beckett’in, Marcuse’un, Subcomandante Marcos’un, vb kitaplarının kapakları ve başlıklarından büyük karton kalkanlar yapıp sokaklarda polise savaş açmak için kullandılar.

Teorisyenler her türlü yoldan politik mücadelelere katılabilirler. Foucault ve Deleuze kesinlikle teorik olmayan yollarla (imza kampanyaları, hapishane dışında anketler dağıtmak vs.) Groupe d’information de prisons (Hapishaneler İçin Enformasyon Grubu) içinde etkindiler. Gelgelelim, teorinin görevi, politik mücadeleyle uğraşanlar için kullanışlı ya da dönüştürücü olacak kavramlar yaratmaktır. Returning to Revolution bugünün neoliberalizmine karşı olan mücadelelerde kullanışlı ya da dönüştürücü olabilmek ümidiyle Deleuze, Guattari ve Zapatismo’nun yarattığı stratejik toplanışlara ışık tutmaktır.

i Prefiguration kavramını, burada “önden gösterim” olarak karşıladık. Kavram kısaca, yeni bir toplumsallığın geleceğe ertelenmeksizin doğrudan burada ve şimdi, mücadele içinde kurulumunu tanımlıyor.

ii “Kısaca” anlamına gelen Fransızca deyiş.
critical-theory.com’un Thomas Nail’le gerçekleştirdiği “On Deleuze and Zapatismo: An Interview with Thomas Nail” isimli söyleşiden çevrilmiştir.
It's only fair to share...Share on Facebook266Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0

One thought on “Deleuze, Guattari ve Zapatismo: Thomas Nail ile Mülakat”

  1. Pingback: Deleuze, Guattari ve Zapatismo: Thomas Nail ile Mülakat – siyakoyi
  2. Trackback: Deleuze, Guattari ve Zapatismo: Thomas Nail ile Mülakat – siyakoyi

Comments are closed.

Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer