Deleuze ve Guattari’nin Eserine Yaklaşmak İçin Üç Siyasal Formül

Browse By

Evren o. Yurttaş1

Burada Deleuze ve Guattari’nin eserine yaklaşmak için üç siyasal formülü kendi ifadelerinden çekip çıkarmak istiyoruz. Bu formüllerin ne en uygun, ne en doğru ne de en bütünlüklü yaklaşımı mümkün kılacağını iddia ediyoruz. Sadece, burada ele alacağımız üç formül ve bunların bizi götüreceği sonuçların, bu eserin özellikle devrimci ve militan bir kullanımına hizmet edeceğini umuyoruz. Zira, eserin görünüşteki karmaşıklığı ve didişilen sorunların çetrefilliği ile genişliği, yanlış bir biçimde eseri yaklaşılamaz olarak damgalamaktadır. Yaklaşım önerilerinin çoğunluğu ise -haklı olsalar bile- onu felsefe tarihine, yazarlarının talep ettiğinden çok daha “derin” bir şekilde bağlamakta, böylece de onu yalnızca felsefi bir formasyondan geçmiş olanların eline mahkum etmektedir. Aslına bakılırsa eserin yazarları, eserlerinin felsefe tarihine neredeyse hiç bağlanmamasını, hatta genel olarak da yorumlanmamasını talep etmektedir. İlk anda bunun bir tür “şıklık” olduğunu düşünmek mümkündür. Fakat, aşağıda göstereceğimiz üzere bu talep, şıklıktan değil çok daha temelli bir tutumdan kaynaklanmaktadır.

İkilinin eserine yaklaşmayı zorlaştıran bir diğer etmen de, bu eserin mühim bir parçası olan Bin Yayla‘nın Türkçe’ye bir kitap olarak tercüme edilmemiş olması, kısmi bölümlerden yapılan tercümelerin de, yine doğal olarak, bol miktarda hata ve üslupça çeviri kokmasıdır.

Ne olursa olsun bize öyle görünüyor ki, yazarların kendi yaklaşımlarını formüle etme biçimlerini dikkate aldığımızda, ilk bakışta son derece çetrefil ve hatta tuhaf görünen kavramsal doku canlanmakta, makine çalışmaktadır.

Bir: “Félix Guattari ve ben, Marksist kaldık, belki iki farklı şekilde, ama her ikimiz de. Şu var ki, kapitalizmin ve gelişimlerinin çözümlenmesine odaklanmayan bir siyaset felsefesine inanmıyoruz.”2

Buradaki formül, 1990 yılında Negri ile gerçekleştirilen bir mülakattan gelmektedir. Bu mülakattan üç yıl sonra, daha da keskin bir formül, Didier Eribon ile yapılan bir başka söyleşide dile getirilir:

Marx’ı Nietzsche’yle birlikte okudum. Bu bana harika görünmüştü. Benim için bunlar hala geçerli olan kavramlar. Orada bir eleştiri, radikal bir eleştiri var. “Anti-Oedipus” ve “Bin Yayla” tamamen Marx’la, Marksizmle kat edilmiştir. Bugün kendimi tamamen Marksist hissettiğimi söyleyebilirim. Örneğin “denetim toplumu” üzerine yayımladığım makale, tamamen Marksist’tir, bununla birlikte Marx’ın aşina olmadığı şeyler üzerine de yazıyorum.3

Nedir peki Marksist olmak? Bunu 90’ların Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla başlayıp, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla devam eden ve kapitalizmin mümkün tek toplumsal yaşam olarak kendini lanse ettiği gerici bir dönemde, sloganvari bir sahiplenme olarak ele almak bizi hataya düşürür. Ki söyleşinin devamında Deleuze, kastettiğinin bu olmadığını açıkça söyler:

İnsanlar Marx’ın yanılmış olduğunu söylediklerinde ne demek istediklerini anlamıyorum. Hele ki Marx’ın öldüğünü söylediklerinde. Bugün bekleyen acil görevler var: Dünya piyasasını, bunun dönüşümlerini analiz etmeye ihtiyacımız var. Bunu yapmak için de, Marx’ın içinden geçmek gerekiyor.4

Dolayısıyla Marx ile kurulan irtibat, kesinlikle tali yahut savunmacı değildir. İlkin, bizzat Deleuze ile Guattari’nin eserinin yaklaşımıyla, eserin aranjmanıyla ilişkili iken, ikinci olarak geleceğe doğru bir analizin gerekliliğiyle ilgilidir. Soruyu yineleyelim, nedir Marksist olmak? Bunu cevabını Marx’ın eserinde aramaya başlarsak iki ayrı kitaba, Marx’ın (ve Engels’in) kendi yaklaşımlarını serimledikleri yerlere dönmek iyi bir antrenman olacaktır: Alman İdeolojisi ile Grundrisse.

Alman İdeolojisi’nin öncesine yerleştirilen “Feuerbach Üzerine Tezler”in birincisi bize şunu söyler:

Bundan önceki tüm materyalizmin (Feuerbach’ınki de dâhil olmak üzere) başlıca kusuru; nesnenin, gerçekliğin, duyumsallığın duyusal insan etkinliği, pratik olarak, öznel olarak değil, yalnızca nesne ya da sezgi biçiminde kavranmasıdır. Bu yüzden, etkin yan, materyalizmin tersine, gerçek duyusal etkinliği olduğu haliyle elbette tanımayan idealizm tarafından soyut olarak geliştirilir. Feuerbach, kavramsal nesnelerden gerçekten farklı olan duyusal nesneler istemesine karşın, insan etkinliğinin kendisini nesnel etkinlik olarak kavramaz… …İşte bu yüzden, Feuerbach, “devrimci”, “pratik-eleştirel” etkinliğin önemini kavrayamaz.5

Bu eleştirinin iki yanı olduğu görülecektir: Bir yandan idealizm, “etkinliği” tanıyıp onu kavramsal olarak iyice geliştirmişler fakat onu gerçek koşullarından, tarihsel-toplumsal zemininden kopartmışlardır. Diğer yandan, materyalistler, nesnelliği, gerçekçiliği geri kazanmak istemişler ama “etkinliği” kaybetmişlerdir. İşte Marx’ı Marx yapan ilk hamle burada bulunabilir: öznel etkinliğin kendisinin, tarihsel-toplumsal, gerçek koşullarına iade edilerek eleştirel olarak geri kazanılması. Bunun anlamı, dünyanın, duyumsanan şeyler ile duyumsayan zihinler (şey durumları/zihin durumları) olarak bölünmeyeceği fakat şey durumları ile zihin durumları çokluğunu üreten ve bu bölünmeyi yaratan gerçek etkinlik açısından değerlendirileceğidir. Fakat bu yeterli değildir ve olamaz da. Zira bu noktada kaçınılmaz olarak sinik bir tarihsiciliğe, ilerlemeciliğe vs. düşme tehlikesi vardır. İkinci bir hamle, yaklaşımda ikinci bir fark gerekir. Bu fark, öznel etkinliğin gerçek koşullarına dönüşün sermayenin pratiği ya da bir takım genellikler olarak ele alınan devlet vs. mevhumlar üzerinden değil, “devrimci, pratik-eleştirel etkinlik” üzerinden olacağını söyler:

Komünizm, bizce, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır.6

Komünizm, “gerçek pratik-eleştirel etkinlik” olarak devrimin edimselliğidir. Ve bu daimi devrimci girişim, kapitalizm boyunca sürüp gitmektedir. Marksist analiz üretim ilişkilerini, dünya piyasasının dönüşümlerini vs. komünizmin edimselliği sayesinde, ona dayanarak analiz eder. Sınıf mücadelesi, devrimci olay ve kriz Marx’ın çalışmasına yön verir. Bu süreksiz süreçlerin Marx’ın çalışmasını nasıl yönlendirdiği baştan başa Grundrisse okunduğunda görülebilir7.

Deleuze ile Guattari’nin eseri de tam olarak böyle hareket eder. Kapitalizmin güncel atmosferinde, onların deyimiyle, kaçış çizgilerine dayalı, onlardan yola koyulan ve mümkün her yolla kaçış çizgilerini tıkamayı/kapmayı hedefleyen sermayenin, iktidar oluşumlarının vs. analizi. Deleuze, Marx’ın “öznel etkinliği” özel mülkiyete bağlayan ekonomi-politikten eleştirel kopuşuyla, kendi çalışmalarının yönü arasındaki açık ve doğrudan ilişkiyi “Anti-Ödipus ile Bin Yayla Üzerine Dersleri”nde sergiler.8 Marx, temelde emeğin, üretken soyut öznel etkinliğin keşfini ekonomi-politiğe atfeder. Zira ekonomi-politikten, Ricardo ile Adam Smith’ten önce, zenginliğin özü nesnemsilere (objectite) havale edilmiştir: Fizyokratlarda “toprak”, merkantalistlerde “”devlet”. Fakat ekonomi-politik onu nesnemsilerden kurtarmış ve öznel etkinlik olarak, soyut emek olarak tanımıştır. Fakat Marx’ın eleştirisi tam da bu “hakkını” vermeden sonra başlar. Zira ekonomi-politik, bu keşfi derhal özel-mülkiyetin içinde yabancılaştırmış, üretken faaliyeti sermaye biçimi altında kavrayabilmiş ve orada sınırlamıştır. Deleuze de, Guattari ile çalışmalarını ve psikanaliz eleştirisini tam olarak bu yönelime oturtur ve şöyle der:

Freud soyut libidoyu ortaya çıkarıyor, büyük yön değiştirmeyi gerçekleştiriyor: arzu artık nesneleri yönünden anlaşılmamalıdır, ne de amaçları yönünden, libido olarak keşfedilmelidir arzu; fakat Freud bu keşfi, aynı keşfe denk düşen yeni bir temel üzerinden yeniden yabancılaştırıyor, ve bu yeni temel de, arzunun, ailenin öznel koşullarında libido olarak belirlenmiş öznel etkinliğinin yeniden yabancılaştırılmasıdır, ve bu da bize Oedipusu veriyor.9

Öyleyse Marx ile olan yaklaşım ortaklığı, psikanaliz ile ekonomi-politiğin, öznelliğin üretimi ile meta üretiminin kapitalizm altında eşbiçimli olmasından doğar. Zira sermayenin saldırısı farklı terimlerle, farklı şiddetler ve farklı bağlamlarda sürse de, aynı saldırıdır. Dolayısıyla bunun eleştirisinde de tutulan yol, hem biçim, hem uzanım olarak Marksisttir. Fakat elbette, Marx’ın ötesine geçer şekilde. Zira, bu eleştirel analiz, Marx’ın ekonomi-politiği eleştirisini sadece farklı bir alan için -libidinal ekonomi- basitçe kopyalamaz, radikalleştirir ve dönüştürür. Bu da bizi ikinci siyasal formüle götürüyor.

İki: “Bizi Freudcu-Marksist her türlü girişimden ayıran ikinci neden ise bu girişimlerin iki ekonomiyi uzlaştırmayı öneriyor olmasındandır: ekonomi politik ve ekonomi libidinal. Hatta Reich’da bile bu ikilikten ve bu bileşimden vazgeçilmez. Bizim bakış açımız ise tam tersine sadece bir ekonomi olduğunu dillendirmekten geçer, ve anti-psikanalitik gerçek bir analizin problemi, bilinçdışı arzunun nasıl da bu ekonominin tüm formlarını cinsel olarak sarmaladığını göstermekten geçer.”10

Anti-Odipus temel olarak, psikanalitik “ailecilik” ve “Ödipusçuluk” dediği bir şeyi hedef tahtasına koyuyor, arzuyu tiyatral sahneden ve temsilden kurtararak onu üretime geri iade ediyordu. Öyle ki bu eleştirinin yaslandığı yaratıcı kavramlaştırma, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere öznel etkinlik olarak, gerçekliğin üretimi olarak arzulama etkinliğiydi. Arzulayan-makineler kavramı buradan doğuyor ve arzuyu her tür organik, doğal vs. mistikleştirmeden arındırıyordu. Anti-Ödipus’taki analize göre, psikanaliz, yukarıda gösterdiğimiz gibi, Marx’ın karşısında ekonomi-politikçiler gibi, öznel etkinliği keşfediyor, onun üretken gücünü görüyor ama onu tekrar ailede ve Ödipus’ta -özel mülkiyetin ve sermayenin ekonomi-politikte gördüğü işleve benzer şekilde- yeniden-yerliyurtlulaştırıyor, yabancılaştırıyordu.11 Yani, arzulayan-makinelerin devrimci eklemlenmesinin üzerinde baskıcı bir seferberlik sürdürüyordu. Fakat psikanalizin bu operasyonu, asıl olarak, kapitalist öznellik üretiminin bir parçası olarak işlemesinde yatar ve bu bizi daha büyük bir sorunsala taşır. Guattari’nin deyimiyle, kapitalizm metaların üretimiyle aynı anlamda olmak üzere bir öznellik üretim(ler)i rejimidir:

Ben, şu anda moda olduğu gibi, öznelliğin icra edilen bir şey olduğunu içerir bir şekilde, bunların, “benimsenmiş” veya “içselleştirilmiş” birer ifade olduğu söylemek istemiyorum. Tam tersine, [öznellik] üretilmiştir. Sadece bireyselleştirilmiş öznellik (bireylerin öznelliği) değil, ama toplumsal öznellik de üretimin ve tüketimin her bir aşamasında bulunabilir. Ve dahası, öznelliğin bilinçdışı üretimi de. Benim açımdan, bu büyük fabrika, bu büyük kapitalist makine ayrıca rüya gördüğümüzde, hayal kurduğumuzda, fantezi oluşturduğumuzda, âşık olduğumuzda vb. başımıza gelen şeyi de üretir. Her durumda o, bütün bu alanlarda hegemonik bir işleve sahip olmayı amaçlar.12

Tek bir ekonominin olduğunun söylenmesi, bizi yalnızca ekonomi-politik ile libidinal ekonominin eleştirisinin (ya da günümüzde de revaçta olduğu üzere Marksizm ile Psikanalizin) uyumlu hale getirilmesi sorunundan kurtarmakla kalmaz, aynı zamanda sorunun yerini değiştirir. Zira birçok örnekte görüldüğü üzere, bu uyumlu hale getirme girişimleri iktisat ile ideolojinin arasında yansıma, gösterme vs. ilişkileri kurmayı sürdürürler ve aralarında birbirlerine göre bir tür “göreli özerkliği” tanırlar. Oysa Deleuze ile Guattari’ye göre, hiçbir özerklik yoktur. Libidinal ekonomi ve ekonomi-politik olarak iki ayrı ekonomi yoktur. Bunun yerine gerçekliğin üretimini sağlayan, tüm bir kapitalistik rejim vardır. Bu rejim, arzunun makinesel fail-tertibatları13 (fr: agancement, ing: assamblages) ile sözcelemin kolektif fail-tertibatlarını bir araya getirir ve bu alandaki yersizyurdsuzlaşma vektörlerini, kaçış çizgilerini tekrar ve tekrar sermayenin aksiyomatiğine kaydetmek üzere şiddetli baskı sistemleri yerleştirir. Bu yüzden, Bin Yayla ile birlikte arzulayan-makineler kavramı tamamen yok olur ve yerini çok daha spesifik analitik araçlar alır. Bin Yayla’nın “Micropolitics and Segmentarity” (“Mikropolitika ve Bölümlülük”) isimli yaylasında, buna bağlı olarak, bir toplumsal alan üç tip çizgi ve fail-tertibatları ile tanımlanır: Görünür, katı bölümlemelerin -cinsiyet, ırk, sınıf- molar çizgileri; bu katı bölümlemeden sapan, ama kendiliğinden zorunlu olarak devrimci olmayan daha yumuşak bölümlemelerin -ücret hiyerarşileri, üretim süreçlerine katılım biçimleri, alt kültürler, çeşitli topluluklar vs.- moleküler çizgileri; her tür bölümlemeyi sarsma, dönüştürme kabiliyetine sahip kaçış çizgileri. Nihayetinde fail-tertibatları, bunların çeşitli oranlarında bileşiminden müteşekkildir. Fail-tertibatları, bütün spesifikliği ve çeşitliliği içerisinde karşı karşıya gelen devrimci, yaratıcı eğilimlerle karşı-devrimci, baskıcı eğilimlerin ürettiği pratiklerin, kurumların, söylemlerin, çatışmaların ve ilişkilerin vs. bir çokluğudur. Yine de fail-tertibatlarında esas olan şey, çeşitli eğilimleri katmanlaştırarak onları belli bir iktidar oluşumuna ve sermayeye ait kılan baskıcı yanlar değildir. Hem de hiç. Bu yüzden, fail-tertibatlarına “katmanlar-arası fenomenler” denmektedir. Fail-tertibatlarının asıl yönü temelde katmanlardan sızan yersizyurdsuzlaşmış kitlesel akımlardır. Zira, bütün bu baskıcı oluşumlar temelde devrimci eğilimlere, kitle hareketlerine, yaratıcı olanaklara tepki vermekte, katmanların kodlanmış/üstkodlanmış sabit ayrımlarından sökülen (kodçözümü), yersizyurdsuzlaşan kitlesel akımları yeniden katmanlaştırmaya çalışmaktadır.14 Ki bu da bizi nihayet üçüncü formüle götürüyor.

Üç: “Bir toplumsal alan daima, ‘kitleleri’ (masses) etkileyen ve farklı hız ile ritmlerde işleyen her türden kodçözümü ile yersizyurdsuzlaşma hareketi tarafından canlandırılır. Bunlar çelişkiler değil, kaçışlardır. Bu seviyede, her şey bir kitle sorunudur.”15

Üçüncü formülün, ilk formülde işaret edilen analizin siyasal konumu, yani Marx’taki anlamıyla analizi “gerçek hareket olarak komünizmin” bakış açısından sürdürme sorunuyla ilişki olduğu görülüyor. Asıl olan kaçış çizgileridir, bir toplum kaçış çizgileriyle tanımlanır.16 Analitik dikkat, bu kaçış çizgilerine odaklıdır. Kitle hareketleriyle ilişkili olarak şu söylenir:

Kitleyi sınıftan ayırmak için yapılan girişimler etkin biçimde şu sınıra doğru eğilim gösterir: kitle mefhumu, sınıfın molar bölümlemesine indirgenemez bir bölümleme tipine göre işleyen, moleküler bir mefhumdur. Ancak, sınıflar gerçekten de kitlelerden oluşturulmuşlardır; sınıflar kitleleri kristalleştirirler. Kitleler de sürekli olarak sınıflardan kaçarlar ya da sızarlar.17

Kitle hareketi, sınıf mücadelesinin düzlemidir. Fakat artık yalnızca sendikal mücadele, ücret mücadelesi gibi reformist mücadeleler olarak iki sınıf “arasında” geçen bir mücadele (çelişki) olarak anlaşılamayacak bir sınıf mücadelesinin, yani antagonizmik bir mücadelenin. Sınıf mücadelesi, iki sınıflı kapitalist, katı, molar bölümlemeye karşı kitle hareketini takip etme, onu sınıfları yok edecek şekilde tutarlı kılma siyasetiyle tamamlanır. Eğer, kitlelerin sınıflar/cinsiyetler/ırklar tarafından temellük edilmesi, yahut altkültürel akımlar (sol/anarşist/muhalif cemaatler, köy komünleri, kooperatifler vs.) olarak uyumlulaştırılması yoluyla kaçış çizgilerinin (emeğe, işe, sınıflaştırılmaya karşı koyan her tür kitle hareketinin) kapılması öznellin üretimi olarak tanımlanırsa, bunların devrimci bir tarzda tutarlı kılınması ise özneleşme süreçleri olarak tanımlanacaktır:

Ben bu öznellik-üretimi makinesini, öznelliğin tekil tarzlarının geliştirilmesinin mümkün olduğu fikrinin karşısına yerleştirmek istiyorum. Ki bu [fikre] “özneleşme süreçleri” diyebiliriz: bütün bu önceden tesis edilmiş kodlama tarzlarının, bütün bu manüplasyon ve uzaktan kontrol biçimlerinin reddinin; duyarlık tarzlarının, ötekiyle ilişki tarzlarının, üretim tarzlarının ve tekil bir öznellik üreten yaratıcılık tarzlarının yapılandırılmasına uygun olarak onları reddetmenin bir yolu. Bizim olmayan toplum tiplerini ve değer tiplerini değiştirmek için, bir arzu, yaşamanın bir tadı, kendimizi bulacağımız bir dünyayı inşa etme iradesi ve aygıtların kuruluşları ile rastlaşan varoluşsal bir tekilleşme.18

Kitle hareketleri, o halde, yaratıcı özneleşme süreçlerinin yaratımının gerçek koşuludur. Bu hareketler birçok şekillerde gelişirler, birbirleriyle farklı ilişkiler kurarlar. Daima sorun hangi kitle hareketlerinin birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu araştırmak, bunların nasıl ifadelere büründüklerini soruşturmaktır. Toplumsal baskının ve uyumun yoğunlaştığı zamanlarda bunlar daha az görünür yollar çizerken, devrimci olayda güçlü bir ifadeye kavuşup, birbiriyle karşılaşıp, birbirine eklemlenerek patlayabilirler. Bir anda sınıflaştırmadan, cinsiyetlendirmeden, sömürgeleştirmeden kaçan kitleler, güçlü bir toplumsal dönüşümü tetikleyebilirler. Fakat devrimci olayın patlaması bir şeydir, bu olayın tutarlı kılınması başka bir şey. Bin Yayla’nın aynı bölümünde ikili, ‘68 hareketini analiz ederlerken, şöyle diyeceklerdir:

Moleküler bir akım, ilk başta çok az, sonra kabararak, ancak, tayin edilemez olmaktan vazgeçmeksizin kaçıyordu. Ancak tersi de doğrudur: moleküler kaçışlar, eğer kendi bölümlemelerini, cinsiyete, sınıfa ve partilere dair kendi ikili dağılımlarını tekrar karıştırmak üzere molar örgütlenmelere dönmeselerdi bir hiç olurlardı.19

Dolayısıyla, kaçış çizgilerini, yersizyurdsuzlaşma vektörlerini izlemek, yaratıcı özneleşme süreçlerini tetiklemek yetmez. Bu çizgileri, bu vektörleri ve bu süreçleri toplumun molar bölümlemelerini ve sermayenin işleyişini yok edecek biçimde tutarlı kılacak bir devrimci makinenin kurulumu da gerekir, tıpkı Ekim Devrimi’nde Bolşeviklerin yaptığı gibi.20 Aksi takdirde, kitle hareketleri karşı-devrimci şiddetle yenilebilirler ya da daha kötüsü, aynı yoldan faşizme de düşebilirler. Zira faşizm de bir kitle hareketidir, fakat mass olarak değil, artık crowd olarak, yani güruh olarak. Faşizmin en şiddetli yersizyurdsuzlaşmalardan doğduğuna şüphe yoktur. Fakat bu tip yersizyurdsuzlaşma onların deyimi ile bir “karadelik” içinde sonlanan bir yersizyurdsuzlaşmadır. Kitle hareketleri bu durumda, aşkın bir planda, bir Reisin, bir Führerin bedeninde yeniden-yerliyurdlulaşırlar. Dolayısıyla ana sorun, kitle hareketinin yersizyurdsuzlaşmasını mutlağa21 taşımak, onu yeni bir yaşamın yaratımına açacak, içkin bir devrimci makinenin kurulumunda tutarlı kılmaktır. Bu da bizi sonuca götürüyor.

Sonuç: Kitle Hareketinden Devrimci Olaya, Devrimci Olaydan Devrimci Kuruluşa

Félix Guattari, “Devrim” isimli makalesinde, devrimin öngörülemezliğine rağmen devrimci çalışmanın gerekliliğini şöyle belirtir:

Devrimler, tarih gibi, daima sürprizler üretir. Tanım gereği daima önceden tahmin edilemezdirler. Bu insanı devrim için çalışmaktan alıkoymaz, devrim için çalışmayı önceden tahmin edilemez için çalışmak olarak anladığı sürece.22

Bu çalışmanın koşulları, mevcut toplumu süreksizleştiren toplumsal mücadelelerin, kitle hareketlerinin edimselliğindedir. Devrimci çalışma, o halde, öncelikle edimsel kitle hareketlerinin aldığı biçimleri, tarzları analiz etmek, bu hareketleri kapmaya çalışan sınıflaştırma/cinsiyetlendirme/sömürgeleştirme düzeneklerini ve sinsi uyumlulaştırma pratiklerini, onları kesintiye uğratan kaçış çizgileri açısından formüle etmek; analiz pratiğinin yanında, bu kitle hareketlerini olabildiğince farklı ve yaratıcı biçimlerden birbirine eklemleme yönünde bir siyaseti yaratmaktır.

Anti-Ödipus, Bin Yayla, Felsefe Nedir? gibi ortak çalışmalar kadar, ikilinin birçok yöne yayılan diğer bireysel yahut başkalarıyla ortak çalışmalarını -başka birçok alandan birçok sorunu içerse de, hatta tam da belki bu yüzden- böyle bir soruşturmanın parçası kılmak, onun devrimci kullanımları için iyi bir başlangıç noktasıdır. Hem Deleuze’ün hem Guattari’nin semiyotik teorisi, matematik, sibernetik, ekoloji, biyoloji, sosyal bilimler, fizik, antropoloji, etnoloji, sanat gibi çok çeşitli alanlardan yaratıcı bir şekilde beslenen, bu alanlar arasında irtibat kuran eseri hâlâ keşfedilecek ve yeniden keşfedilecek siyasal, etik, estetik kullanımlara kapılarını açmaktadır. Fakat bize öyle görünüyor ki, bütün bu eseri kat eden ontoloji, siyasal bir ontoloji, devrimci siyasetin içinden düşünen ve ona yönelen kurucu bir ontolojidir. Negri, Bin Yayla üzerine şunları yazdığında ona hak vermemek mümkün değildir:

Bin Yayla, yirmi birinci yüzyıl materyalizminin üzerinde yeniden tamamlandığı bölgeyi düzenler… …Geliştirdiği çözümlemenin karmaşıklığı ve kaplamı boyunca, Marx’ın Grundrisse içinde “Makineler Hakkında Fragman”da maksatlı bir şekilde teşhis ettiği ve “Genel Zeka” toplumu olarak tanımladığı düzlemin taslağını oluşturur… …Bin Yayla, Marx tarafından çözümlenen eğilimin [sermayenin gerçek boyunduruğu eğiliminin -y.n.] tamamlanışını kaydeder ve tarihsel materyalizmi bu yeni toplum içerisinde geliştirir.23

O halde bir adım dahi geri atmadan açıkça şunu söyleyebiliriz: Deleuze ile Guattari’nin eseri bize, yirmi birinci yüzyılın tarihsel materyalizmini vermektedir. Bu materyalizm çok katlı yapısı, farklı alanları eklemlemesi ama en önemlisi, devrimci çalışma konusunda yorulmak bilmez ve yaratıcı enerjisiyle en çok militanlar, kendilerini kilisevari metin okumalarının ve aforozların içinde kaybeden değil, kendi zamanlarının mücadelelerine, kendi devrimci-oluşlarına kendilerini veren ve öngörülemez devrimci olayı, kapitalizmi yıkacak bir devrimci kuruluşa doğru tutarlı kılmak amacıyla çalışarak bekleyen bütün militanlar içindir.

Kaynakça:

Antonio Negri, “Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Bin Yayla‘sı Üzerine”, Kampflatz, Cilt: 4 Sayı: 11, Çeviren: Onur Kartal, (s. 75-90), Mart 2017.

Antonio Negri, Marx Ötesi Marx: Grundrisse Üzerine Dersler, Çeviren: Münevver Çelik, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2006.

Didier Eribon, “Le ‘Je me souviens’ de Gilles Deleuze”, Nouvel Observateur, Sayı 1619, 16-22 Kasım 1995.

Gilles Deleuze, “15/02/72 Tarihli Ders”, Kapitalizm ve Şizofreni içinde, (s. 73-88), Çeviren: Özcan Doğan, Ankara: Araf Yayıncılık.

Gilles Deleuze, “Denetim ve Oluş (Toni Negri ile Mülakat)”, Müzakereler, Çeviren: İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayınları, 2006.

Gilles Deleuze, “Psikanaliz Üzerine Dört Önerme”, İki Delilik Rejimi içinde, (s. 85-93), Çeviren: Mahir Ender Keskin, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2009.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, A Thousand Plateaus, Translate: Brain Massumi, London: Bloomsburry, 2014.

Félix Guattari, “Devrim”, Dünyanın Yerlileri, Çeviren: Kürşad Kızıltuğ, https://goo.gl/8Fvmxx

Félix Guattari, “Kültür: Gerici Bir Kavram?”, Dünyanın Yerlileri, Çeviren: Oğuz Karayemiş, https://goo.gl/if16uo.

Karl Marx, Alman İdeolojisi, Çeviren: Tonguç Ok & Olcay Geridönmez, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2013.

Dipnotlar:

1Detaylı okuma, eleştiri ve önerileri için Hilal’e, Müge’ye, Nalan’a ve Nizam’a teşekkürlerimi sunmalıyım. Yazıda güzel olan her şey onların sayesinde oldu, hatalar benimdir.

2Gilles Deleuze, “Denetim ve Oluş (Toni Negri ile Mülakat)”, Müzakereler, Çeviren: İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayınları, 2006, s. 191.

3Didier Eribon, “Le ‘Je me souviens’ de Gilles Deleuze”, Nouvel Observateur, Sayı 1619, 16-22 Kasım 1995, s. 50-51.

4Agy.

5Karl Marx, Alman İdeolojisi, Çeviren: Tonguç Ok & Olcay Geridönmez, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2013, s. 15.

6Karl Marx, age., s. 43.

7Okur, Grundrisse‘in böyle bir analizi için Negri’nin çalışmasına başvurabilir: Antonio Negri, Marx Ötesi Marx: Grundrisse Üzerine Dersler, Çeviren: Münevver Çelik, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2006. Özellikle birinci ve üçüncü dersler.

8Gilles Deleuze, “15/02/72 Tarihli Ders”, Kapitalizm ve Şizofreni içinde, (s. 73-88), Çeviren: Özcan Doğan, Ankara: Araf Yayıncılık. Buradan sonra dersteki argümanı özetliyorum kısaca.

9Gilles Deleuze, age, s. 76.

10Gilles Deleuze, “Psikanaliz Üzerine Dört Önerme”, İki Delilik Rejimi içinde, (s. 85-93), Çeviren: Mahir Ender Keskin, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2009, s. 93.

11Gilles Deleuze, “15/02/72 Tarihli Ders”, s. 76, 77. Bu dersin genelindeki asıl ilgi çekici durum, psikanalitik analiz ile ekonomi-politiğin analizinin kapitalizmi tamamlayan iki yan olarak, özel mülkiyet ve aile olarak tanımlanmasıdır.

12Félix Guattari, “Kültür: Gerici Bir Kavram?”, Dünyanın Yerlileri, Çeviren: Oğuz Karayemiş, https://goo.gl/if16uo

13Burada agencement karşılığı önerdiğimiz “fail-tertibatları” terimini, Türkçe Deleuze ve Guattari literatürende halihazırda kullanılan “düzenleme” ile “toplanış” kelimelerinin yerine öneriyoruz. Zira agencement, hem Fransızca etimolojisi (agency, faillik), hem de Deleuze ile Guattari felsefesindeki soykütüğü ve işlevi ile düzenlemeden farklı, bir araya gelme/toplanmadan daha fazla bir şeyi ifade eder. Düzenlemeden farkı, düzenin içerdiği birlik imgesini içermemesidir; aksine agencement bir çokluk, çizgiler, ilişkiler, sözceler, pratikler, duygular çokluğudur. Ve bunlar sadece bir araya gelmeleri ile değil, fakat özneleşmenin gerçek koşullarını teşkil etmeleri, özneleşme üzerinde etkide bulunmalarıyla tanımlanırlar. Bin Yayla‘nın, “Sonuç” yaylasında fail-tertibatlarıyla ilgili somut soruşturma öncelikle şöyle tarif edilir: “Her durumda, ne söylendiğini ve ne yapıldığını soruşturmak zorunludur”. Kavramın tercümesinde bir sorun olduğu fikrinin Öznur Karakaş’a ait olduğunu belirtmeliyim. Bu şekilde karşılama fikri, onun kavramın etimolojisine ve soykütüğüne dair fikirleri üzerinden, kendisiyle yaptığımız fikir egzersizi sonucunda çıktı. Kendisine içten teşekkürlerimi sunuyorum.

14Gilles Deleuze & Félix Guattari, A Thousand Plateaus, Translate: Brain Massumi, London: Bloomsburry, 2014, s. 587.

15Gilles Deleuze & Félix Guattari, age, s. 257.

16Deleuze & Guattari, age, s. 252.

17Deleuze & Guattari, age., s. 249, 250.

18Guattari, “Kültür: Gerici Bir Kavram?”.

19Deleuze & Guattari, A Thousand Plateaus, s. 253.

20Bu açıdan, Bolşevik Partisi’ni sınıf mücadelelerini ifadeye kavuşturan, yeni bir militan öznelliği yaratan, kitle hareketleri arasında iletişim aktarıcılığı yapan bir tür devrimci makine olarak görmek gerekir. 1917’de sovyetlerin iktidarı alabilmesi, bu makinenin kitle hareketinin ayrılmaz bir parçası olarak 1903’lerdeki kuruluşuyla ilgilidir.

21Bknz: Deleuze & Guattari, age., s. 591-593. Burada ikili, yersizyurdsuzlaşmayı dörtlü bir ayrım üzerinden tasnif ederler: göreli-olumlu, göreli-olumsuz, mutlak-olumlu ve mutlak-olumsuz. Bu tasnifte her bir yersizyurdsuzlaşma tipinin kendi tehlikeleri vardır. Bize öyle geliyor ki, buradaki dörtlü tasnif kitle hareketlerini tartışmak için asıl başvuru noktasıdır.

22Félix Guattari, “Devrim”, Dünyanın Yerlileri, Çeviren: Kürşad Kızıltuğ, https://goo.gl/8Fvmxx.

23Antonio Negri, “Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin Bin Yayla‘sı Üzerine”, Kampflatz, Cilt: 4 Sayı: 11, Çeviren: Onur Kartal, (s. 75-90), Mart 2017, s. 86.

It's only fair to share...Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer