Browse By

Category Archives: Felsefe

Ulus Baker’in Yaşamı ve Ölümü: Etos ve Etik

Ulus Baker, yaşamı ve ölümüyle bize bir dizi felsefi, etik ve politik problem bıraktı. Yaşam ve ölüm, üretim ve yok oluş, sevinç ve keder birbirlerinden bu kadar kolay ve net çizgilerle ayırt edilebilir mi? Arzu nedir? Sevgi nedir? Sadece düşünmek, okumak yazmak ve biraz da hayattan tat almak isteyen, sadece bunları yapmak isteyen, kimseye zarar vermemiş ve veremeyecek bir insana sağlayabileceği hiçbir maddi ve kurumsal imkânı olmadığı halde, üstelik farklı düşüncelere, başka hayat tarzlarına asla tahammülü olmadığı halde, hümanizmi ve yüksek düşünürlere olan hayranlığıyla övünen bir toplumsal sistemi ve kültürü nasıl değiştirebilirim? Ulus için bu soruların hiç te öyle sanıldığı kadar açık seçik yanıtları yoktu—bırakalım “hayranları” böyle zannetmeye devam etsin! Şimdi bizim görevimiz onun sorularını çoğaltmak, yeniden üretmek, ama belki de onun bize öğrettiği acı dersten sonra bu soruların hep yok olduğunu, hep kaybolduğunu asla unutmadan.

Deleuze ve Guattari’nin Eserine Yaklaşmak İçin Üç Siyasal Formül

Deleuze ile Guattari’nin eseri bize, yirmi birinci yüzyılın tarihsel materyalizmini vermektedir. Bu materyalizm çok katlı yapısı, farklı alanları eklemlemesi ama en önemlisi, devrimci çalışma konusunda yorulmak bilmez ve yaratıcı enerjisiyle en çok militanlar, kendilerini kilisevari metin okumalarının ve aforozların içinde kaybeden değil, kendi zamanlarının mücadelelerine, kendi devrimci-oluşlarına kendilerini veren ve öngörülemez devrimci olayı, kapitalizmi yıkacak bir devrimci kuruluşa doğru tutarlı kılmak amacıyla çalışarak bekleyen bütün militanlar içindir.

Agamben’in Ontolojisine Giriş: Sahibi Olan/Sahip Olunan Yaşamın Paradoksu

Hayatta kalmanın biçimi olarak duyumsandığı ölçüde yaşam bir tehlike ve korku mıntıkasına dönüştü; bireyin çıkarlarını nüfusun çıkarlarına göre düzenlemek üzere uygulanan güvenlik teknolojileri bu korkuyu beslemeyi, manipüle etmeyi, pekiştirmeyi sürdürmektedir. Giydirilmiş hayatlar ise bu bağlamda tepkisellikten fazlasını ifade ediyormuş gibi görünmüyor; yabancılaşmış gösteri toplumu katastrofik sarmalını poiesis’in en patetik hâllerini gözler önüne sererek ifşa ederken, kimlik siyasetleri de umut vaat etmiyor. Nihayetinde bir hayatın bir kimliği olması, ya da haklarla giydirilmiş olması, ona “sahip olanın” onu bir hayatta kalma [survival] biçimi olarak duyumsamasına engel olmuyor. Ve hatta kimlikler, “gerçek olanı tersine çeviren” gösteriyle bağlantılı oldukları ölçüde, iktidarın bireyselleştirme ve bütünselleştirme tekniklerinin kesiştiği noktaları işaret ederek nüfusun yönetimine aracı oluyorlar.

Komünizmin Güncelliği Ne Anlama Gelmektedir?

Öyleyse komünizm, bütün çatışmaların ortadan kalktığı nihai bir toplumsal aşama olarak yeryüzünde gerçekleşmiş cennet değildir. Bilakis mevcut toplumsal durumda gizemlileştirilmiş ve uzlaşmalar tarafından kat edilmiş çatışmaların yaratıcı bir kolektif kuruculuğa sevk edilmesi olarak yeryüzünde cehennemi yeniden ifadeye kavuşturmaktır. Belki de bu anlamda ateist olmaktan ziyade de pagandır. Bir tür yeni paganizm: şeytani tanrıların çokluğu, toplumsal güçlerin çoğulluğu.

Kıyamet Günlerinde Direniş, Eleştiri, Sanat ve Arzu

Nalan Kurunç 20 Kasım 2016 tarihinde Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nde “Kıyamet/Kıyam Et”  sergisi kapsamında gerçekleşen ‘Umulmadık Topraklarda Başka Dünya Kaygısı: Sanat ve Psikanaliz’ paneli sunum metninden yola çıkarak kaleme aldığım yazıdır. Kıyamet denince aklıma inananların sorusu geliyor: Kıyamet ne zaman kopacak? Dünyevi yargılamayı önceleyen bizler açısındansa bugünleri

Duyumsuyorum, Öyleyse Başkalaşıyorum

Çağrı Uluer “İnsanlar arasında sis gibi yayılıyorum.” Virginia Woolf Ontoloji ve Gilles Deleuze üzerine konuşurken ihtiyatlı olmak gerekir. Ontolojik bir temellendirmeyle hareket eden filozof imgesine Deleuze’ü dahil etmek şüpheli bir yaklaşımdır. Çünkü onu aşkın bir plana çekme tehlikesi arz eder. Bir filozofun duygu (affect) tarzlarını

Sorunsal Ortaklık ve Komünist Pragmatik Üzerine Tezler

Oğuz Karayemiş Giriş Şüphesiz komünizm tarihi[1], hareketin kendi gelişim çizgisi boyunca birçok yenileme ile örülüdür. Bu yenilemeler kendisini çoğunlukla, bizzat bir “yeniden-“, “‑e dönüş”, “hakiki …” olarak tanımlamış ve belki de özellikle en güçlü yenilemeler kendini bir tür tarihsel alçakgönüllülükle(!) mevcut olanın, “hakiki” olanın, “sahih”