Browse By

Category Archives: Felsefe

“Ben Bir Fikir Hırsızıyım”: Félix Guattari ile Söyleşi

Şu var ki ben, ne evrensel bir araca ne de o alanda iletişimin faydalarına bel bağlarım. Kavramsal bir alanda en arzu edilebilir etki, kavrama düzeninde değil, ancak kesin bir etkililik biçimindedir. “Ya çalışıyordur, ya da çalışmıyordur”. Birinin size aritmetik bir işlem yapmak için küçük bir hesap makinesi verdiğini düşünün. Orada iletişim söz konusu mudur? Size potansiyel bir kullanım aktarılır. Onun izin verdiği işlemler, kullanımıyla alakalı belli bir yetkinlik elde edilir edilmez yerine getirilir. Bana göre, ideoloji veya belirli bir öznellik biçimine gönderme yapmayan, araçlar ve makineler gibi işlev görmesi gereken teorik ifadeler için de aynı şey söz konusudur.

(Duyarlı) Bilinç Ve Zaman: Transhümanist Ütopyaya Karşı

Transhümanizm, varoluş için hesaplamayı yanlış anlayan bir ideolojidir ve tam da bu nedenle felsefi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. İnsanlık dışı bunamanın diğer yüzü, hesaplanamaz olanın kaba kuvvetle hesaplanmasının gölgesinde büyür. Artık, zamanın algılanmasının koşulu olan ölüm, yok oluş ve benliğin titreşimsel konumlanışı olan bilinç üzerine düşünmeye başlamalıyız.

Bilim Adına

Deneysel bilimler artık bilimsel alanın tamamını temsil etmemektedir. Aslında, ayrıcalık tanıdığı “bilişsel yapılar” son derece özgül bir “toplumsal deneyime”, laboratuvar deneyimine tekabül eder; hatta bu noktada ikisi o derece birbirine bağımlıdır ki, göreceğimiz üzere, ilişkilerinin “bilinçli ve eleştirel” bir incelemesinin içerilmesi, burada başka hiçbir yerde olmadığı kadar zordur. İşte bu nedenle Harding, onların modellerini reddetse bile, kendini Kopernikus, Galileo ve Newton’un ardılı olarak görürken, onların gerçek varislerinin (feministler ve diğer azınlıkçı hareketler gibi) bilim adına ya da laboratuvarın anlam kazandırdığı nesnellik normlarına sadık kalmak adına, “laboratuvardan dışarı” çıkmayı kabul etmeyenler olduğu yönünde ısrar eder.

Arzu İktidardır, İktidar Arzu: Şizo-Kültür Konferansına Yanıtlar

Sözceleme sistemlerinin tüm gelişimi sözcelemin bireyselleşmesine ve kolektif sözcelem düzenlemelerinin bozulmasına yönelir. Diğer bir ifadeyle, karmaşık ifade sistemlerinin -dans ederken, dövme yaparken, taklit ederken vb.- bütünlüğünün konuşmacı ile dinleyicinin konumuna işaret eden bir bireyselleşme için terk edildiği duruma doğru hareket edilir, öyle ki bir iletişimden geriye kalan tek şey “bitler” içinde ölçülen bilginin aktarımıdır. Yine de başka bir düzenlemede, iletişimin özü arzu iletişimidir. Oyun oynayan bir çocuk veya birisi ile flört eden bir aşık bilgi aktarmaz, semiyotik bileşenlerin tüm serisinin içinde yer aldığı zengin ifadeli bir durum yaratır.

Zoe İle Düşünmek: Rosi Braidotti İle Söyleşi

Psişik yapılar ve fikirler, fiziksel türler kadar ölümlü ve savunmasızdır. Bugün soyu tükenmekte olan şey olanaklı olana dair bir anlam ve ölçüttür. Toplumsal, politik, kavramsal ve etik ufuklarımızın günden güne küçüldüğüne ve daraldığına tanıklık etmekteyiz. Tam tamına birçok insanın kaçırdığı kavramsal çekirdeğe değindin. Geçen hafta Colombia üniversitesinde bir ders veriyordum ve bir öğrencim şöyle dedi, “Ama 30 yıllık bir post-yapısalcılığımız var, monizmi nasıl atladık?” Ben de “Ne kadar iyi bir soru” dedim. Çünkü Spinoza’ya geçiş dilbilim dalı ile yeni materyalist dal arasındaki farkın neredeyse özüdür. Althusser’in öğrencileri Spinoza’yı Hegelciliğin sınırlılıklarına karşı bir panzehir olarak geri getiriyorlar, en iyi örneği Doğu Avrupa Komünizmi katastrofu. 1968 civarlarında demleniyor ve 68’in yenilgisiyle güçleniyor. Birçok yönden dünyayı değiştiren, ancak politik olarak işe yaramayan olağanüstü bir kültürel devrimdi. Dolayısıyla, siyaset açısından diyalektik politik sistemin de liberal demokrasinin de işe yaramadığı ortada. O halde neye ihtiyacımız var? Monistik bir sisteme. Çözüm bu.

Kayda Değer Farklar: Elizabeth Grosz ile Söyleşi

Materyalizm, sıklıkla idealizm ontolojisine karşıt bir biçimde kurulan bir ontolojidir. Bu karşıtlık materyalizm ister atomculuk ister fizikalizm isterse de diyaletik terimleriyle anlaşılsın materyalizmin ne olduğunu çerçeveleyen Batı düşünce tarihine dahil olduğu için kendime yine de materyalist demeyeceğim. Gerçeğe veya evrene dair, orada olanı maddeye indirgemeyen, maddenin kendi içinde taşıdığı nüansları ve ideallik katmanlarını kavramsallaştırma becerisine sahip bir anlayışla ilgileniyorum. Benim için bu ontoloji, üzerinde var olduğumuz açık bir zemin ve tüm eylemlerimize olanaklılık ufku oluşturduğu ölçüde, bir siyasettir (ve etiktir). Bize kendi başına bir siyaset (ya da bir etik) önermez, ancak bizi siyasal ve etik eyleme yönlendirir.

“Madde hisseder, konuşur, acı çeker, arzular, özler ve anımsar”: Karen Barad ile Röportaj Bölüm 2

Failî gerçekçilik bir beyan değil: ayan beyan (manifest) olan, olacak, o hale getirilebilecek olan her şeyi verili olarak almaz. Tersine, dünyada geçerli olan etiksellik dokusunu takdir etmek, bu dokuya ilgiyi çekmek için bir çağrı, bir rica, bir provokasyon, bir nida, tutkulu bir özlemdir. Etik ve adalet benim meselemin çekirdeğindedir; ya da daha ziyade “benim” bizzat varlığımı, tüm varlığı kateder. Tekrarlarsam bana göre etik, madde sorularına eklediğimiz bir tasa değil, bizzat madde/mesele olmanın anlamının doğasıdır.

Bruno Latour’la Söyleşi

İkinci bilim savaşı hiç değilse bizi, bilimin ve teknolojinin politikadan ayrılmış olabileceği fikrinden kurtardı. Ayrı olamayacaklarını hep söylemişimdir. Bilim hiçbir zaman politik yanlılıktan muaf olmamıştır. Çok büyük olası politik sonuçları olan meseleler üstüne yansız veri üretemezsiniz. Bu, iyi bilim yapamayacağız anlamına gelmez fakat bilim insanları niyetlerini, değerlerini ve ne tür kanıtların fikirlerini değiştirmelerini sağlayacağını açık bir şekilde ifade etmeliler.

Maurizio Ferraris ile Röportaj

Benim gerçekçiliğim öncekilerden farklı çünkü spesifik olarak postmodernizme tepki gösteriyor. Gerçekçiliğin diğer biçimleri gerçekçilik-karşıtlığının diğer biçimlerine tepki gösterdi: Örneğin bir ad vermek gerekirse, 1912 Amerikan yeni gerçekçiliği yeni-Kantçılığı eleştirdi. Her gerçekçilik, kendi gerçekçilik-karşıtlığına sahiptir ve belirli tarihsel koşullara karşılık verir. Benim yeni gerçekçiliğim ise, postmodernizm için tipik olan ayrım gözetmeyen konstrüktivizme tepki gösteriyor. Tabiri caizse, göller ve dağlar da dahil her şeyin toplumsal olarak inşa edildiğinin düşünüldüğü zamanlar vardı. Şimdi örneğin bir faturanın toplumsal olarak yapılandırıldığını kabul etmem hiç zor değil; belki bazı açılardan (hepsi değil) karizma veya güzellik gibi şeyler de toplumsal olarak inşa edilmiştir. Gelgelelim, göller ve dağlar kesinlikle değil: Bunun bir karşılığı yok ve bunu söylemek (hatta önermek bile), felsefeyi tüm ciddiyetinden yoksun bırakmak, onu beyhude bir masal haline getirmek demektir.

“Madde hisseder, konuşur, acı çeker, arzular, özler ve anımsar”: Karen Barad ile Röportaj Bölüm 1

benim için faillik değişen derecelerde birinin veya bir şeyin sahip olduğu bir şey değil zira bağımsız olarak var olan birey kavramını yerinden etmeye çalışıyorum. Gelgelelim bu, failliğin önemini inkâr etmek değil, tersine, fail mefhumunu ilişkisel ontolojilere uygun şekilde yeniden işlemektir. Faillik hali elle tutulamaz, kişilerin veya şeylerin mülkiyetinde değildir; faallik bir sahnelemedir [enactment], dolaşıklığı yeniden düşünme olanaklarına dair bir meseledir. Dolayısıyla, faillik, liberal hümanist anlamda seçimle ilgili değildir. Daha ziyade, bu pratiklerin işaretlediği sınırda vurgulanan şeyler ve dışarıda bırakılanlar da dahil olmak üzere, bedensel üretimin maddi-söylemsel aygıtlarını yeniden yapılandırma olanakları ve bunlara dair hesap verebilirlikle ilgilidir.