Bizi Say’mayınız : Saygı versus Komünal Etik

Browse By

Nizam

“Gücün her türlü kutsal yüzü, insanların kendi kolektif kurtuluşlarını kendi işleri olarak görüp bunun sorumluluğunu tam olarak alamamalarının ifadesidir.”
Spinoza (TTP: XVI–281)

“Saygı duyacaksınız ULAN!” diye bir ses duyuldu önce Füruzağa’da. “Ramazan’da içki içmeyeceksiniz” diyordu “Hepinizin anasını… ” diyordu o ses. Öncesinde de Alperen Ocakları başkanı LGBTİ bireylerin ONUR YÜRÜYÜŞÜNE karşı, “Gaylerin, sapkınların değerlerimize karşı saygısızca davranışına müsade etmeyeceğiz” dedi ve ekledi, SAYGI DUYACAKSINIZ!

Daha önceyse Sivas katliamıyla ilgili bir mahkeme kararı: Gazetecilerin yaşadığı toplumdan farklı hareket etme hakkı ve lüksü olmadığını savunan yargıç, “Mahkememiz, içinde yaşanılan toplumda büyük kesimi oluşturan İslami dinsel topluluğunun inançlarına, doğrularına saygı duymakla yükümlü olup, bu realiteyi de görebilecek yeterliliktedir” dedi.[i]

“Saygı” enteresan bir kavram. İktidarın tarihi içinde bu kavramın özneler arasında gücün yarattığı eşitsizliğin harcı olduğunu ve ek olarak hukuk kurucu, düzenleyici işlev üstlendiğini de çok rahat söyleyebiliriz sanırım.

Saygı kavramının say’makla yakından bir bağlantısı olduğuna dikkat edersek, saymanın hem niceliksel boyutunu hem de o nicelik içerisinde hiyerarşik bir düzenin varlığını görmek de kolaylaşır.  Saygının saymanın niceliğe yaptığı göndermeden çok varoluşa ve o varoluşun değerler sistemine yamanmış bir hali öne çıkar. Saymak, hem tek tek sayıya tahvil etmek anlamına gelir;  hem de saymaya değer görüldüğü için özne olmayı hak etmişliğini  bir şekilde kabul etmektir. Tam da bu nedenle saymak, öznenin iktidarın yasasına bağlı  yaşamasına müsaade etmek anlamına da gelen saygının köküdür.

Bu saymayı saygıya bağlamanın bir başka kipi de saygınlık nişanesi olan “sayın” kelimesidir. “Sayın” kelimesinin nasıl bir politiklik içerdiğini örnekleyen bir olay yakın tarihlerde Abdullah Öcalan üzerinden yaşandı. Öcalan’a “sayın” deyip dememek üzerinde kurulu bir mücadeleye tanık olduk. Öcalan’a “sayın” demeyi savunanlara yasal yaptırımlar sert biçimde uygulandı. İnsanlar, gözaltına alındı, hapis cezalarına çarptırıldı. “Sayın” diyenler aslında “irademe saygı duyacaksınız” demekteydiler. Kısacası Öcalan şahsında kelimenin bütün manalarında bir tanınma mücadelesi yürütülüyordu. Karşısında olan devlet ve onun etrafında kenetlenen bilumum gruplar Öcalan’ı saymıyor ve onu özne olarak kabul etmiyoruz demekteydiler. Çünkü say’mak ancak devletin kural ve kaidelerine  riayet edenleri, itaat edenleri muhatap kabul etmek anlamına gelmekteydi… Bu “sayın” olma hali bir sıfat olamaktan çok öte anlamlara gelmekte ve bu anlamların bütün kapıları da özne ve iktidara çıkmaktaydı… Sonuç olarak tekrar anlaşıldı ki, “sayın” olmak için devletin desturu gerekir. Karşısındaki bu desturu hak etmek için ödev ve görevlerini yerine getirmelidir. Biz(i) de “sayın”ız diyenler aslına bakılırsa devletin özne kategorisini genişletme ereğinde olsalar da devletle olan öznelik hali sıradüzenini onaylamış olmaktadırlar. Bu bağlamda “sayın”  üzerinden yürütülen mücadele ve “saygı” talebi, bir iktidar  alanı içinde “güçlünün”  kendi yasasına uymakla yükümlü kıldığı “küçüğün” küçüklüğünün kabulünü yeniden üretmek,  politik olarak bu hiyerarşiyi daim kılmak ve devleti (yeniden) üretmek dışında bir işleve sahip olamazdı elbette ve sonuçta neler olduğunu hep birlikte görmüş de olduk…

Yukarıda kafi miktarda anlatılan saygının eşit olmayanlar arasında bir işleve sahip olduğu gerçeği ortada dururken, bahsedilen tarzda eşitsizliğin varlığına rağmen bize bir arada yaşamanın mümkün olduğu vazedilir. “Ben sana saygı duyuyorum sen de bana saygı duy olsun bitsin” hikayesi aslına bakılırsa büyük eşitsizliğin sonsuzca olduğu ve asla değişmeyeceğini kabul etmemiz çağrısından başka bir anlama gelmez… Çünkü saygı kavramı,”büyük öteki”nin yasa kıldığı değerlere muhtaç ve sadece o değerlerle var olabilen bir özne kuruluşuyla tanımlanabilir. Bu “özne” kaçınılmaz olarak kendini karşıdakinin varlığıyla tanımlamak zorunluluğuyla, yasanın yaptırımları ve kendi koşullarının yarattığı fanus içinde hayatta kalabilmektedir. Çünkü, ancak verili olan yasalar, değerler, hukuk, norm vs. ile karşısındakini tanımlamaya muktedir olabilmektedir.

Herhangi bir iktidar ilişkisi ve muktedirin iktidarını tescilleme stratejisi içinde “saygı”nın bir iktidar aygıtı olarak kullanımı ve “büyük” olanın hakimiyet alanını sahiplenmesi tesadüfi de değildir üstelik. Büyüklere saygıyla da kurulan gerontokratik toplumsal iklim, en küçük toplumsal oluşumdan en büyüğüne kadar kendi meşruiyetini “saygı” kavramı üzerinden (de) kurmaktadır. Anne babaya saygıdan, öğretmene patrona, devlet ricalinin en alt tabakasından en üstüne kadar giden bu saygı talebinin nasıl bir iktidar kurucu söylem olduğunu görmek için Tayyip Erdoğan’a hakaret davalarının şirazeden çıkmış haline, bu “hakaret”in devletin saygınlığına yönelik işlenmiş suçlar kapsamına alınışına  bakılabilir; ve böylece saygının iktidar hezeyanının kullanışlı bir kavramı olarak karşımıza çıkışına tanıklık edilebilir.

Bu meseledeki bir diğer  nokta da saygı ve hakaretin diyalektik bir ilişki şeklinde kendi sınırını kuruyor oluşudur. Saygı talep eden bir özneyken, hakaret bu talebin ihlali anlamına gelir. Saygının sınırını çizen yegane şey ise “güç”tür… Güce karşıt her hamle “hakaret” olarak adlandırılarak saygının itaat ve hakimiyet alanının altı çizmiş olur. Geçen günlerde hapishanede kolu kepçeyle koparılan Veli Saçılık işinden atılmayı protesto etmek ve işine iade edilmek için yaptığı eylem nediyle gözaltına alındı. Polis arabasına karga tulumba atıldığı sırada bir polis Veli Saçılık’ı tekmeliyor ve bize saygı duyacaksın diyordu. Direnmek onlar için hakaret anlamına geldiği için  o polis tekmeleyerek  saygıya davet ediyordu Veli Saçılık’ı. Saygı-hakaret ilişkisinin aslında ne anlama geldiğini görmek için bu görüntüleri tekrar izlemenizi öneririm.

Günümüzde egemenliğin kurulma stratejisi, kapitalist makinenin biyoiktidar olarak işleyişi üzerinden hayat bulurken, Hobbes’un Leviathan‘ına nazire bir düzlemi de inşa etmektedir adeta. Egemenliği, iktidar arzusu ve bu arzunun bir öznellik biçimi olarak toplumsallaşması olarak okuduğumuzda saygının neden egemenliğin kurucu kavramlarından biri olarak öne çıktığına dair izlerin peşine düşebiliriz sanırım.

Yakıcı bir sorun olan kimlik, inanç meselesi “saygı” kavramın ideolojik düzlemini açığa çıkarmakta önemli bir işleve sahiptir. Ulus ve “inanç” devletlerinin (“kimliksiz” bir devlet mümkün müdür?) egemen kimlik ve inanç hiyerarşisinin kurulabilmesi, “milli” kimliğin dışındakileri saygı yasası üzerinden özneleştirme startejisinin başarısına da bağlıdır. Böylece saygının toplumsallaşması bir arada yaşamanın kurallarını da belirler hale gelir kaçınılmaz olarak. Örneğin, Ramazan ayında ulu orta yemek yememekten, kadınların  Müslüman erkeklerimizin arzularını taşıracak davranışlardan kaçınmasına; Türk olmanın gururunu millet kavramı içinde taşımanın vatandaşlık şartı haline getirilmesine; başka inanç gruplarının, kimliklerin kendi özel gün ve ibadetlerini “başkalarını rahatsız etmeyecek” şekilde sessizce geliştirmesine, hatta bunu yapabiliyor olmalarının egemen kimlik ve inanç sahiplerince ve elbette onların vurucu ve muktedir gücü olan devletin bir lütfu olarak sunulmasına; Nazi Almanya’sında, komünistlerin, muhaliflerin, çingenelerin, yahudilerin… öldürülmesini savunan birinin buna karşı çıkan diğerine: “Senin, komünistlerin, çingenelerin, Yahudilerin… öldürülmemesi, toplama kamplarına konulmaması fikrine saygı duyuyorum ama sen de onların öldürülmesi, toplama kamplarına konulması fikrime saygı duymalısın!” diyaloğunun bizatihi yaşanmış, yaşanabilmiş olmasına; vejetaryen, vegan, hayvan özgürlüğü savunucusu olanların karşısında ben sana saygı duyuyorum sen de benim et yememe saygı duymalısın diyen eril, türcü mantığının savunucularına… kadar “Ben sana saygı duyuyorum sen de bana saygı duyacaksın” mottosu etrafında yaşandığını düşünürsek “saygı”nın nasıl bir muktedir kavram olarak işlev gördüğünü de teşhis edebiliriz sanırım…

Bu egemen dilin “muhalif” olanların diline ve siyasal pozisyonuna sirayet etmişliğini, Mardin Artuklu Üniversitesi eski Rektör Yardımcısı da olan HDP Siirt milletvekili Prof. Dr. Kadri Yıldırım üzerimize boca etmişti. “Bazı bileşenlerimizin LGBT eylemlerinde, yürüyüşlerinde Ramazan ayına hakaret edildiği bir ortamda partimiz adına orada bulunmaları ve bu hakarete ses çıkarmamaları, yapılanları benimsiyormuş gibi bir görüntü oluşturmakta. Bir bireyin oruç tutup tutmaması kendisini ilgilendiren bir durum. Ancak oruç tutana saygı gösterilmesi gerekiyor.”[ii]

Saygının dinsel alana yaptığı  göndermeyi mutlaka vurgulamalı. Allah’a itaatin temel veçheleri arasında saygının yeri başlardadır. Bu dünyaya ait bütün davranış kalıplarının “öteki” dünyaya rezerve edilmiş dinin  kurallarını takip ettiği bir saygı alanı da vardır. Oruç tutanlara saygı çağrısı bu nedenle basit bir “hoşgörü içinde bir arada yaşama” çağrısından çok ötede bütün dinsel alanın hakimiyetini tanıma çağrısıdır. Bu çağrıya uymayanların din tarafından cezalandırılma biçimlerindeki fantazileri buraya yazmaya gerek yok. Yaşıyor, görüyoruz elbette.Din ve ahlakın  saygı hiyerarşisinin yasaları,  sadece yaşayanlar üzerinde değil “ölü bedenler” üzerinde de işler.  Ölen kişilerin aidiyet ve dine yakınlıkları ile dini alandaki kıdem ve kabul görme dereceleri cenaze törenlerinden gömülme biçimlerine kadar etki eder. Bu bir saygı hiyerarşisidir. Ölüye saygıyı belirleyen de bu hiyerarşidir. Ve cinsiyetçi, türcü, ırkçı, kavmiyetçi inançsal ve beden hiyerarşisi  ayrımcılığının bütün veçhelerinin görülebileceği bir tarzda işler. Örneğin Hayatı iniş çıkışlarla, taraf değiştirmelerle ve bir dönem diktatörlük ilan etmeyle ama sonrasında ölene kadar sürgünde geçen Meksikalı Antonio López de Santa Anna  savaşta kaybettiği bir ayağını devlet töreniyle gömdürmüştür.[iii]

Saygının bu denli otoriter bir kavram haline gelişinde, saygı talebinin  borçluluk hukuku üzerinden de işliyor oluşunun önemli bir katkısı vardır. Saygı talebi karşıdakini hem saygı duymaya hem de saygı duyacağı zemine borçlu hale getirir. Saygı duymaya borçlu çünkü insan-insan ilişkisinde hep bir boşluğu doldurma gayreti içinde olmak zorundadır. Sistem içinde yaşamanın asli koşulu hep borçlu olmak ve hem de borcunu ödemeye hayatını vakfetmiş olmakla kuruludur. Graeber’in iddia ettiği gibi borç ödenebilir ve bitecek bir şey değildir. Borç, sonsuzdur.

Saygı duyulması gerekenin zeminine borçlu bırakılırız çünkü hayatta kalmak bu zeminin sınırları içinde “güç”le belirlenmiş iktidarın tasarrufundadır. Ve bu tasarruf borçluluk halinin devamına sıkı sıkıya bağlıdır…

Liberal çok kültürcülüğün “farklılıklarımızla bir arada yaşama” güzellemesinin altını kazıdıkça nasıl egemenlikçi ve otoriter bir projeyle karşı karşıya olduğumuzu yine saygı kavramı üzerinden de görmek pekala mümkündür.

Liberal fark/lılık kavramı, kendine özdeş ve birbirinden farklı olarak tanımlanmış olan kimliklerin bir aradalığına odaklıdır. Fark/lılığın her bir bileşeni kendi özdeşliğiyle tanımlanır ve fark/lılığın her bileşeninin “farklılığı”, diğerleri için bir başka olduğu savına dayanır. Bu görüş, Hegel’in özne teorisinin devamıdır. Hegel her öznenin karşısındakine göre (bir olumsuzlama olarak) kendini kurduğunu düşünür ve özne bu nedenle hep bir başka özneye muhtaçtır. Değilse özne kendini kuramaz. Böylece özneler bütünlüğünün, bir aradalığının kaçınılmaz olduğu görüşü liberalizmle Hegel’i buluşturur. Bunun bizim açımızdan önemi bu fark/lılığın öznelerinin iktidarın  makul kabul ettiği ve yasasına bağladığı  özneler olmasıdır. Bir kapma/kapama  aygıtı olarak iktidarın yasası, sistemin taşıyıcısı özneler üzerinde yaşama şansı bulur. Bu yasa, cinsiyetçi, türcü, ayrımcı ve iktidar merkezcidir. Örneğin buna göre cinsiyetçi bir tavra sahip toplulukla, hedeflerindekiler bir arada yaşayabilirler. Onlar fark/lılıklar içindedir. Ya da bilumum inançtaki kökten dincilerle, inançsızlar bir arada fark/lılıklarıyla yaşayabilirler… “Saygı” bir arada yaşamayı sağlayabilecek temel kavramlardan biri olarak çıkar karşımıza. Fark/lılıklarımızı saygı çerçevesinde kabul etmek liberal çokkültürcülüğün mottosu olmuştur adeta.

Oysa, iktidarın tarihi bize çok net göstermiştir ki, bu saygı hep “güç” üzerinden işlemek durumundadır. Ve o fark/lılıklar aslında egemenliğin bedeninin parçalarıdır. Ve egemenlik stratejisinin işlevsel organlarıdır. Bütün organlar egemenin yasasına “saygı”yla bağlıdır… Chigi’nin Juliette’te de söylediği gibi: ”Tiranlar asla anarşi ortamında doğmazlar, yalnızca yasaların gölgesindeyken yükselişe geçtiklerini ya da yetkiyi yasalardan aldıklarını görürsünüz.”[iv]

Bu yasaya saygı meselesinin aydınlanma ahlakı içerisinde aldığı biçim de kendi içinde fark/lılık gösterir. Örneğin saygı kavramına yukarıda bahsedilen hiyerarşik, komuta edici, cinsiyetçi, türcü, gerentokratik kullanımından ayrı bir anlam veren ve başka bir anlam kazandıran Kant, kendi ahlak felsefesinde çok önem verdiği “saygı” kavramını aynı zamanda aydınlanma ahlakının en temel kavramlarından biri olarak düşünmüştür. Ona göre saygı özgür kişiler arasındaki ilişkinin temel harcı olarak işlev görecek ve bu Aydınlanma’nın kurumsallığına ve egemenliğine önemli bir katkı sunacaktır. Kant’ın saygı kavramı hakkındaki düşüncelerinin bu yazı için anlamı, saygı kavramının düşünülme biçimleri arasındaki ilişki ve farkları sınırlı bir tarzda da olsa ortaya çıkarmaktır.

“İnsanı ahlaki olarak değerli kılan şey nedir?” sorusu Kant’ın saygı kavramını belirleyen temel sorudur. Kant saygı kavramını kişilerdeki insanlık idesiyle aynı anlamda kullanır. Kişinin kendisine saygı duyması, kendisinin de içinde bulunduğu kişilerce oluşturulmuş evrensel ahlak yasasına saygı duyması anlamına gelir. Kant saygı konusuna bir başka boyut daha ekleyerek Saygıyı, Ben sevgisini yıkan bir ahlak yasası olarak olarak tanımlar ve şöyle der:

“Bana, saygı sözcügünü kullanmakla, aklın bir kavramıyla soruya açıklık getirecek yerde, karanlık bir duygu arkasına sığındığım söylenerek karşı çıkabilir. Ne var ki saygı bir duygu olsa bile, etkilenmekle edilgin olarak duyulan bir duygu değil, aklın bir kavramı aracılığıyla kendi kendine yaşanan, bundan dolayı da eğilimin ya da korkunun yarattığı ilk türden bütün duygulardan türce ayrılan bir duygudur. Kendim için bir yasa olarak tanıdığımı saygıyla tanıyorum. Bu da duyularıma başka herhangi bir etkileme aracılığı olmadan, istememin bir yasa altında bulunduğu bilincinden başka bir şey demek değildir. İstemenin yasa tarafından belirlenmesinin ve bunun bilincinin adı saygıdır; öyle ki bu saygı, yasanın özneye etkisi olarak görülür, nedeni olarak değil. Aslında saygı ben sevgimi yıkan bir değerin tasarımıdır; dolayısıyla ne eğilim ne de korku nesnesi sayılabilecek bir şeydir. Saygının nesnesi yalnız ve yalnız yasadır, hem de kendi kendimize üstelik kendi başına zorunlu imişcesine kabul ettirdiğimiz yasa. Yasa olarak ona biz, ben sevgimize danışmadan boyun eğeriz; ama kendimize kendimiz tarafından kabul ettirilmiş bir yasa olarak o yine de istememizin sonucudur.” (KANT, Immanuel, Ahlak Metafiziginin Temellendirilmesi, s.16-17, ikinci dipnot).

Kant için saygı, bir duygudur ve etkin bir duygudur. Dışarının uyaranlarından etkilenmez ve bu nedenle de edilgin duygulardan farklıdır. Etkin bir duygu olan saygı, yalnızca yasanın kuruculuğuna açıktır. Saygı, aşkın bir buyruğa değil, kişinin de içinde olduğu kişilerin ortaya çıkarttığı ve evreselleştirdiği bir yasadır. Çünkü burada yasa etkin bir duygu olarak kendi varlığını edilgin duyguların dışında ve aracısız olarak kurmaktadır.

Saygı kendi varlığını evrenselleşmiş bir yasa olarak kurduğu anda kişilerarası yasa olarak aracı haline gelir. Yasa olarak özneyi etkileyen bir etkin “güç” haline gelmekle bir ödev ahlakı olarak işler.

Saygı, ne tanrısal alana ne de şeylere yöneliktir, kişiler alanına aittir. Çünkü, ahlak yasasının etkin duygusudur ve ahlak yasasının öznesi de sadece insandır.

Kant bizi “yasa”ya bağlılığa çağırır. Yasaya ve yasayı çağırma Kant’ın aydınlanmacı ahlakının asli yöntemidir.[v] Tam da burada kurucu metinler, anayasa, uluslararası sözleşmeler vs. karşısında hükümet edenleri yasaya bağlılığa çağırmak bir anlamda Kantçı bir aktivizm olarak işlev görür.[vi]

Kant’ın kişilerin özgürlüğünün bir ahlak yasasına tabi olarak kurgulamasının altında da yasaya herkesin bağlı kalması zorunluluğuna gönderme yapan bu tarz “aktivizm”in[vii] “Aydınlanmacı” arkaplanında; herkesin yasaya bağlı kaldığında yasanın toplumsallığımızı dönüştürme ve sorunları giderme gücüne hususunda bir motivasyon üreteceğine dair güçlü bir inanç vardır. Yasanın devletten, sermayeden ve yönetenlerden bağımsız olarak özerk bir alanı olduğuna inanan “aydınlanmacı bir aktivizm”dir bu…

Bu tarz bir aktivizmin bir diğer tezi tıpkı Kant gibi olgunlaşmamış oluşumuzun kendi bireyselliklerimizde içkin olduğuna dair baskın görüştür. Aydınlanma işte bu olgunluğu sağlamanın temel zeminidir. O halde bütün enerjimizi bu tarz bir aydınlanmacılığın yasalarına vakfetmekle sorunun çözümüne gidilebilinir. STKcılığın temel mottosu da tam da budur. STKlar bir anlamda “Olgunlaş(tır)ma Enstitü”leridir

Kapitalizm ve sermayeden rahatsızlık duymayan, kapitalizmin ve sermayenin öznellik üreten bir makine oluşunun, “makinesel kölelik”in zemini olduğunun reddine dayalı bu tarz bir STK’cılığın, sorunu birey olgunlaşması üzerinden kuruyor oluşu kendisini imparatorluğun yönetim kademesinin ve  stratejisinin bir  parçası haline getirir.

Saygı meselesinin yukarıda bahsedilen daha başka boyutları vardır elbette. Ama burada çok temel iki boyutu ve farklı kullanım biçimleri üzerinde yoğunlaşmanın bize yeterli bir resim sunduğunu düşünüyorum.  Saygıyı bir saldırı ve savunma nesnesi kılma biçimleri olarak kullananların egemenlik alanı içinden konuştuğunu söylemeliyiz. Elbette muktedirlerin kendilerine biat etmemizi “saygı” olarak formüle etmelerine “yasa”ya bağlılığa çağırma ve o “yasa”nın işlevsel kılınması mücadelesini bir ve aynı görmek abesle iştigal olur. Elbette saygının Kantçı manada “yasa”ya bağlılık olarak algılanması ve bunun bir hukuk üretme tarzı -buradaki saygı talebinin muktedir bir alana yönelik olduğunu unutmayarak söylersek- önemlidir. Lakin her iki biçimin de bir iktidar alanı içinden konuştukları ve iktidarı sonsuzlaştırdıklarını da belirtmek gerekir. Birincisi, muktedir dilin ve iktidarın tesisinin söylemi olarak kullanılırken, ikincisi bir “talep siyaseti” sınırları içinde kalmakta, yasaya ve yasayı çağırmakta ve bu iktidar alanını tam da saygı kavrayışına dahil ederek sonsuzlaştırmaktadır. Kudretli bir politikliğin değil “iktidar” ilişkilerine ve gücün varlığına kendini hapsetmeyi doğru görmektedir. İktidarın hukukiliğinin taşıyıcısı öznesi olmaktadır.

Saygı versus Komünal Etik

“Mücadele tam anlamını iktidar teknolojilerinin arazisi üzerinde, ‘stratejik ilişkiler’ ve ‘egemenlik halleri’ arasındaki sınırda kazanır. O halde ‘etik eylem’ stratejik ilişkiler ve yönetimsel teknolojiler arasındaki düğüm noktasında yoğunlaşır ve başlıca iki amaca sahiptir: 1. kendi (ben) ve diğerleriyle ilişkileri yönetecek kural ve teknikler sağlama yoluyla, stratejik ilişkilerde tahakkümü en aza indirgeyecek bir etkileşim olanağına yolaçmak, 2. onların özgürlüğü ve hareketliliğiyle iktidar pratiğindeki tersine çevrilebilirliği artırmak, çünkü bunlar direniş ve yaratımın önkoşullarıdırlar.  Direniş ve yaratım arasındaki ilişkinin belirlenmesi, Foucault düşüncesinin ihlal etmeye çalıştığı son sınırdır. Direnen ve yaratan “güç”ler başkalarının etkinliğini kontrol etmekte fiili olarak özgür olan öznelerin isteği ve stratejik ilişkiler içinde keşfedilirler. Stratejik ilişkileri tahakküm ilişkilerine doğru yoğunlaştıran, özgürlük alanlarını başkalarının etkinliğini kontrol etme arzusuyla daraltan iktidar daima direnişle karşılaşır. Bu direniş stratejik dinamiğin dışında aranmalıdır. Sonuç olarak yaşam ve yaşayan varlık, aynı anda iktidara direnen ve yeni yaşam formları yaratan dinamik sayesinde etiğin ‘madde’si haline gelir.” (Lazzarato Biyopolitika)

Saygı kavramının hegemonik halinin karşısında komünal etik kavramının kudretli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Çünkü komünal etik, hiyerarşik, komuta edici, gerontokratik vb. olana karşı olduğu gibi “yasa”ya ve “yasa”yı çağırmaya da karşıdır.

Beden karşılaşmalarının ve tekil olanın kudret ve yetkinliğinin yarattığı bir toplumsallığın inşasının kurucu eylemidir. Çünkü tekillik bir anlamda sayılamayandır. Sonsuz kesişmelerin, birleşmelerin, dağılmaların bedenidir. Ama fludur.  Özne teorileriyle ve ampirik deneylerle de çok anlaşılamaz. Bu nedenle, saygı kavramının iktidar kurucu özne teorisine ve tarih boyunca çok farklı olarak anlamlandırılan “etik-politik” kavramının muğlaklığına karşı komünal etik kavramı tekillikler üzerinden işler. Bunun anlamı iktidar, yasa, ahlak, din vb.  insan yapımı kurumsallıkların dışında bir ilişkisellik düzleminin dışına çıkmak , ben-öteki ayrımına dayalı aşkın karşılaşmaların ürettiği bilgiyle inşa edilmiş olan ne varsa reddetmek anlamına geldiği gibi, kurucu olan  karşılaşmaların olumsallığına yönelmektir. Hayatı ve yaratıcılığı tahrip eden iktidara karşı yaşamı olumlayan bir direniş olduğu gibi, iktidar ve kapitalizmin bütün kapma aygıtlarına karşı bambaşka yaşam formları yaratmak için bir kaçış çizgisi olarak da kendini kurabilir.

Komünal etik[viii] Lazzarato’nun dikkat çektiği gibi; “Foucault, yaşamın tarihe girişini, beden ve onun potansiyeliyle başlayan ve Batı düşüncesinin özneyi “yasanın bir öznesi” gibi kavrayan yürürlükteki geleneğine karşı etik bir politik özne olarak dikkate alan yeni bir ontoloji önerme olanağı sunması dolayısıyla olumsal şekilde yorumlar… Yaşamın tarihe girişinin teyit ettiği yeni ontoloji, Foucault’un etik’in esası olarak (matiére) gördüğü öznenin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma özgürlüğünü tanımlamasına imkan verir.“ (Akt. Lazzarato, Biyopolitika içinde).

Notlar:

[i] http://www.habercem.com/mahkemeden-skandal-madimak-katliami-savunmasi/255547/

[ii] http://www.mardinlife.com/HDPli-Yildirimdan-Milletvekillerine-Oruc-Tepkisi-haberi-27031

[iii]  https://tr.wikipedia.org/wiki/Antonio_L%C3%B3pez_de_Santa_Anna

[iv] http://www.sosyalbilimler.org/deleuzeun-kaleminden-yasa-mizah-ve-ironi/

[v] Kant bizzat, yönteminin getirdiği yeniliğin, yasanın artık İyi’ye bağlı olması değil, aksine İyi’nin yasaya bağlı olması olduğunu söyler. Bu, şu anlama gelir ki, yasa artık, haklılığını buradan elde edeceği üstün bir ilke üzerine temellenmek zorunda değildir, bunun üzerine temellenemez. Bu da şu anlama gelir ki, yasanın kendi değeri kendi kendisine dayanarak biçilmeli ve yasa kendi üzerine temellenmelidir, dolayısıyla kendi biçiminden başka kaynağı yoktur. Bu andan itibaren, ilk kez, başka bir spesifikasyon olmaksızın, bir nesne işaret edilmeksizin, YASA’dan söz edilebilr, söz edilmelidir. Klasik imge yalnızca, İyi’nin yetki alanlarına ve En İyi’nin şartlarına göre şu ya da bu olarak belirlenmiş yasaları tanıyordu. Aksine, Kant ahlak ”yasası”ndan söz ettiğinde, ahlak sözcüğü yalnızca, mutlak olarak belirsiz kalmış olanın belirlenmesi anlamına gelir: Ahlak yasası, bir içerikten ve bir nesneden, bir yetki alanından ve şartlarından bağımsız, saf bir biçimin temsilidir. Ahlak yasası YASA, yasayı temellendirmeye muktedir bütün üstün ilkeleri dışlayacak şekilde, yasanın biçimi anlamına gelir. Bu anlamda Kant, yasanın klasik imgesinden ilk vazgeçenlerden ve bizi tamamıyla modern bir imgenin yolunu ilk açanlardan biridir. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ndeki Kopernik tarzı devrimi, bilginin nesnelerini, öznenin etrafında döndürmeye yönelikti; ama Pratik Aklın Eleştirisi’nin, İyi’yi Yasa’nın etrafında döndürmeye yönelik devrimi kuşkusuz çok daha önemlidir. Kuşkusuz, dünyadaki önemli değişiklikleri dile getiriyordu. Yine kuşkusuz, Hıristiyan dünyanın ötesinden, Yahudi imana bir geri dönüşün son sonuçlarını ifade ediyordu; hatta belki de Platoncu dünyanın ötesinden, yasanın Sokrates öncesi (Oidipusçu) bir anlayışına geri dönüşü ilan ediyordu. Kaldı ki, Kant, yasa’yı, nihai bir temel haline getirerek, modern düşünceye başlıca boyutlardan birini, yasanın nesnesinin esas itibariyle gizli olduğu fikrini bağışlamıştı.  Gilles Deleuze (2007), Sacher-Masoch’un Takdimi, Çev. İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayıncılık.  http://www.sosyalbilimler.org/deleuzeun-kaleminden-yasa-mizah-ve-ironi/

[vi] Derrida’da saygı kavramını hem yasaya hem güce ait bir tarzda tartışır ve hem yasayı hem de yasaya çağırır: “Hegemonik amacını ilan eden ve bunu gerçekleştirmek için her şeyi harekete geçirmeyi öneren açık seçik bir siyasal projenin olduğu yerde, kişi gerçekten de uluslararası hukuk ve var olan kurumlar adına suçlamalara ve protestolara başvurabilir. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler kadar Güvenlik Konseyi’ni de düşünüyorum. Bunlar ve özellikle de Güvenlik Konseyi, yapılarının, bildirgelerinin, usullerinin gözden geçirilip düzeltilmesi gereken saygı değer kurumlardır. Karşımıza çıkan kriz de bunu doğruluyor: Bu uluslararası kurumların gerçekten de reforme edilmeleri gerekir. Burada doğal olarak, her ne kadar bunun kısa dönemde ortaya çıkabileceğinden emin olmasam da, BM Anayasasını bile —yani ulus devletlerin egemenliklerine saygıyı ve egemenliklerin bölünmezliğini— sorgulayacak radikal bir dönüşümü önereceğim. Yine Anayasa’nın bir parçası olan, genel olarak insan haklarına saygı ile ulus devletin egemenliğine saygı arasında bir çelişki vardır. Devletler gerçekten de Birleşmiş Milletler içinde ve geçmiş savaşın galiplerini bir araya toplayan Güvenlik Konseyi içinde a fortiori olarak temsil edilirler. Bütün bunların derin bir dönüşüme tabi tutulması gerekir. Birleşmiş Milletler’in ruhuna inandığım için bunun bir yıkım değil, bir dönüşüm olmasında ısrar ediyorum.”  Jacques Derrida ile söyleşi: Gelecekteki adalet için  http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=3900

[vii]“Yasa, İyi’nin, şöyle ya da böyle terk ettiği bir dünyadaki temsilcisidir. Bundan dolayı, sonuçları açısından baktığımızda, yasalara uymak ”en iyi”sidir, en iyi de İyi’nin imgesidir. Adil olan biri, doğduğu ülkede, yaşadığı ülkede yasalara tabi olur…… Aslında, yasa artık her şeyden önce gelen ve üstün bir İyi üzerine temellenmiyorsa, içeriğini tamamen belirsiz bırakacak şekilde kendi biçimine göre değer kazanıyorsa, adilin yasaya en iyisi olduğu için uyduğunu söylemek imkansız hale gelir. Ya da daha ziyade: Yasaya uyan biri, yasaya uyduğu kadarıyla adil olmuş değildir ve öyle de hissetmez. Tersine, kendini suçlu hisseder, daha baştan suçludur ve ne kadar suçlu olursa yasaya o kadar sıkı sıkıya uyar. Aynı işlemle, yasa da kendini, saf yasa olarak gösterir ve bizi suçlular olarak atar. Klasik imgeyi oluşturmuş olan iki önerme, ilke önermesi ile sonuçlar önermesi, İyi tarafından temellenme önermesi ile adil tarafından onaylanma önermesi aynı anda çöker.   “ Gilles Deleuze (2007), Sacher-Masoch’un Takdimi, Çev. İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayıncılık. http://www.sosyalbilimler.org/deleuzeun-kaleminden-yasa-mizah-ve-ironi/

[viii]  Lazaratto “komünal etik-politik” demez ama bahsettiği etik politik komünal etik politiktir…

It's only fair to share...Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on Tumblr0Email this to someonePin on Pinterest0Share on LinkedIn0
Twitter widget by Rimon Habib - BuddyPress Expert Developer