Bir Sınıf Mücadelesi Teorisi Olarak Marx’ın Kriz Teorisi

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Peter Bell ve Harry Cleaver
Çeviren: Münevver Çelik

Bu, internet okuru için belki fazla uzun olan değerli çalışmayı, son bir aydır gündemden düşmeyen ve bizlere göre yeterince siyasal olarak değerlendirilmeyen “ekonomik kriz” tartışmasına bir katkısı olacağını umarak, Otonom Yayıncılık’ın izni ve desteğiyle yayınlıyoruz. Kendilerine içten teşekkürlerimizi, emekleri ve değerli çalışmaları için sevgi ve saygımızı ifade etmeyi borç biliriz.

Dünyanın Yerlileri Ekibi

I. Giriş

Mevcut kapitalist krizin kökenleri üzerine yürütülen tartışma, Marx’ın kriz teorisinin ve analizindeki temel kategorilerin anlamına ilişkin keskin görüş farklılıklarına yol açmıştır. Bu makale söz konusu tartışmaya yapılan bir katkıdır.

Marx ve Engels’in 1840’lı yılların başından 1860’lı yıllara kadar kriz üzerine yazdıkları temel yazıların incelenmesinden sonra (Bölüm II), yine onların kapitalist birikim ve bu birikimin krizleri hakkında geliştirdikleri teoriye dair sistematik bir açıklama ve yorum sunacağız (Bölüm III-IV). Temel amacımız, ilk olarak Marx ve Engels’in teorik çalışmalarının politik mücadelelerin içinden geliştiğini ve nasıl bu mücadelelerle iç içe geçtiğini, ikinci olarak da neticede kriz teorilerini sınıf çatışması açısından nasıl formüle ettiklerini göstermek. Marx ve Engels’in kriz teorileri üzerine getirdiğimiz sistematik açıklama, yeni bir yorum sunar ve bu yorumun nasıl hem içsel olarak tutarlı hem de anlamlı olduğunu ortaya koyar.

Analizimiz, Marxist birikim ve kriz teorilerini, kapitalist topluma özgü toplumsal ilişkilerin gelişimine dair sosyo-politik teoriler olarak değerlendirmek konusunda, günümüzün rakip kriz teorisi okullarından farklıdır. Bu yorum içinde, değer, artı değer, değişen ve değişmeyen sermaye, sermayenin organik bileşimi vs. kategorilerinin hepsi mücadele içindeki sınıf ilişkilerine ait kategorilerdir. Sermayenin gelişimi, sadece kapitalistlerin gelişimi değil, sınıf ilişkisinin gelişimidir.

Bu gelişmenin “hareket yasaları” veya “nesnel tarihsel hareketi” diye adlandırılan şey bizim açımızdan iki antagonist sınıf öznesi arasındaki çatışmaların planlanmamış sonucudur. Tıpkı fizikte iki vektörel gücün, yönü ve büyüklüğü ikisinden de farklı olan bir bileşke güç yaratması gibi, kapitalist gelişmeyi kuran sınıf mücadelesinde de birikimin veya krizin yasaları, çatışmanın planlanmamış sonuçlarıdır.

Temel Marxist değer kavramlarına dair bir anlayıştan yola çıkarak, kâr oranlarının düşme eğilimi, eksik tüketim, orantısızlık ve “üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki çelişki” gibi “kriz teorisi”nin geleneksel temalarının bir sentezini ve yeni bir yorumunu sunuyoruz.

Marxist teoriye dair yorumumuzun temel çıkış noktası; birikimi, işçi sınıfı mücadelesi tarafından her zaman inceden inceye ve tekrar tekrar tehdit edilen kapitalist kontrol sisteminin genişletilmiş yeniden üretimi olarak görmektir. Dolayısıyla kriz, aslında bu sistemin parçalanması ve işçi sınıfının özne olarak gelişiminin pozitif bir sonucudur. Bu çerçevede devrim, sermayenin uygun bir yanıt bulamadığı, “işçi sınıfı tarafından üretilen” bir kriz olarak anlaşılmalıdır.

Bu, karmaşık birikim biçimi içinde, işçi sınıfı mücadeleleri ile sadece dolaylı olarak ilişkili olan pek çok etki olduğunu reddetmek anlamına gelmez. Bu etkilerin pek çoğunu tartışacağız. Aynı zamanda mücadelenin somut bir bağlamda, verili bir kapitalist gelişme düzeyinde ve mücadelenin yönünü ve sonucunu biçimlendiren belli bir sınıf bileşimi içinde gerçekleştiğini kabul etmekteyiz. Fakat iddiamız şu ki işçi sınıfı açısından baktığımızda, krizle ilişkili olan her etkenin, sistemi alt etmeye yetecek bir gücün gelişimi açısından değerlendirilmesi gerekir. Marx ve Engels tarafından yapılan çalışmanın kendi mücadelemizin çerçevesi içinde yorumlanması gerektiğini ileri sürüyoruz.

Kriz teorisine dair bu tür bir “politik okuma”, Marx’ı felsefe, politik ekonomi veya sadece bir eleştiri olarak okumaktan kaçınır. Bu okuma, Marx’ın çalışmasını işçi sınıfı açısından ve sınıf mücadelesinin içinde stratejik bir silah olarak okuma konusunda ısrar eder (Cleaver, 1979).

Varolan Marxist kriz teorilerini belli açılardani yetersiz buluyoruz. Bu kriz teorileri çeşitlilik gösterir: (1) sınıf ilişkisinin değil, sermayenin ve kapitalistlerin gelişim teorisi olarak anlaşılan kriz teorileri; (2) sınıf ilişkisinden ayrı sermaye birimleri arasındaki ilişkiler açısından kavramsallaştırılan kapitalist rekabetin merkeziliğine dayanan kriz teorileri; (3) üretim alanını (kâr oranlarının düşmesi/sermayenin organik bileşiminin artması) önceleyerek üretim ve dolaşım alanlarının (eksik tüketim veya neo-Ricardoculuk) birliğini parçalayan teoriler; (4) sıklıkla sadece teknoloji olarak anlaşılan “üretici güçler”e başat rol veren teoriler; (5) kriz teorisi dahil, Marxist kategorileri fetişleştiren, öyle ki teoriyi bir yatırım davranışı veya mekanik aksaklık teorisine dönüştüren teoriler; (6) çok farklı kolların veya ayrı teorilerin var olduğunu ileri sürerek Marxist kriz teorisinin birliğini bozan teoriler (Bell, 1977). Burada diğer yorumların bir değerlendirmesine girmeyeceğiz, bunu başka bir çalışmaya bırakıyoruz. (Bell ve Cleaver, yayına hazırlanıyor). Metinlere dair yaptığımız okuma, yazıldıkları dönemin içinden veya özet olarak yapılmış bir analizdir.

Marx ve Engels tarafından geliştirilen temel analitik çerçevenin hâlâ geçerli olduğu ve kapitalist toplumun temel özelliklerinin çoğunu kusursuz şekilde açıkladığı sonucuna ulaştık. Onların yazdıkları dönemden bu yana pek çok şeyin değiştiği açıktır. Sermaye, kontrolünü fabrikanın ötesine yaymıştır ve toplumsal ve kültürel kurumları yeniden üretim döngüleriyle (“toplumsal fabrika” olarak adlandırılan şeyle) bütünleştirmiştir. Çağdaş kapitalist toplumun somut bir analizi, Marxist teorinin yeniden incelenmesini içermelidir. Başka çalışmalarımızda bu çabaya girişmiş olmamıza rağmen (Cleaver, 1979), burada metinleri “güncellemek”ten kaçındık ve özgün metinlere dair anlayışımızı doğrudan metinlerin kendisi üzerinde temellendirmenin yollarını aradık. Bu yeterli değil, ama zorunlu bir aşama.

Eserler öncelikle Marx ve Engels’in kriz analizinin gelişiminin tarihsel açıklaması çerçevesinde sunuluyor. Bu sunuş iki bölüme ayrılır: 1843 yılından 1856 yılına uzanan erken dönem ve 1857 yılı ile 1867 yılı arasındaki sonraki dönem. Bunu, aşağıdaki boyutları temel alarak düzenlenmiş, kriz teorisine dair sistematik bir açıklama izler: genel anlamda birikim ve kriz teorisi (Bölüm III), kriz olanağı (Bölüm IV), krize yatkınlık (Bölüm V), dengeleme stratejileri (Bölüm, VI), çözüm olarak krizler (Bölüm VII), kriz ve devrim (Bölüm VIII).

II. Marx ve Engels’in Kriz Çalışmaları, 1843-1867

A. Giriş

Karl Marx ve Frederick Engels 19. yüzyılın insanıydılar ve dolayısıyla ekonomik ve politik kriz teorileri de. Militan devrimciler olarak içinde yer aldıkları bazı büyük politik devrimlerin izini taşıyan periyodik ekonomik krizlerle geçen elli yıl boyunca yaşadılar, savaştılar ve yazdılar. Kendilerini genişlemekte olan uluslararası proletaryanın aktif politik örgütlenmesine adayan Marx ve Engels, ekonomik krize akademik teorisyenler olarak değil, militanlar olarak baktılar. Kapitalist birikimin periyodik krizleri üzerine çalışırlarken aynı zamanda proletaryayı birleştirmeye ve burjuvaziyi devirmeye adanan örgütlerin –ilki 1848 Devrimleri dönemindeki Komünist Birlik, ikincisi Paris Komünü (1870) dönemindeki Birinci Enternasyonal- yapılandırılmasına ve yayılmasına yardımcı oldular. Krize ilişkin yasalar ve düzenlilikler dahil olmak üzere, kapitalist büyüme dinamiklerinin keşfedilmesi ile ilgilenmeleri, işçi sınıfının en uygun stratejisini belirlemek için giriştikleri çabanın bütünleyici bir parçasıydı.

Marx ve Engels’in çalışmalarında kriz konusunun nerdeyse sürekli olarak yeniden ortaya çıkmasına rağmen, bu konu üzerindeki çalışmaları ve yazıları iki ana dönemde yoğunlaşmıştır. İlk dönem, Marx ve Engels’in felsefi çalışmaları, Hegel ve “Genç Hegelciler”e yönelttikleri eleştirilerden dönüp politik ekonomi ile politik mücadele üzerine çalışmaya giriştikleri 1840’lı yıllardır. Bu dönem, Marx ve Engels’in daha sonraki çalışmalarının altında yatan, kapitalist gelişmeye dair getirdikleri temel yaklaşımın formüle edildiği dönemdir; yani kapitalizmi, gelişimi ve nihai ölümü proletaryanın sınıf mücadelelerine bağlı olan bir sınıflı toplum olarak değerlendiren anlayış. Bu dönem boyunca, Marx ve Engels, daha sonra ayrıntılı biçimde ele alınacak olan ama temelde değişmeden kalan, krizlere ve bunların sınıf mücadelesiyle olan ilişkisine dair temel bakış açılarını oluşturmuşlardır. Teorik alandan politik eylem alanına hareket ettikçe, teorilerini varolan farklı sosyalist akımları karşılarına alarak geliştirdiler. Bu döneme ait önemli yazılarının pek çoğu, işçi örgütlerinin yönelimini etkileyebilecek politik bir yaklaşım kurmayı amaçladığı kadar işçilerin teorik ve tarihsel kavrayışlarının tam olarak gelişmesini sağlamayı da amaçlamıştır. İkinci amaç, açıkça birinci amaç uğruna izlenmiştir. Bu ilk dönem, Engels’in Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi’ni yazdığı ve İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nu yazmaya başladığı ve Marx’ın ise Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nı yazdığı 1843-45 yılları ile başlatılıp, Marx ve Engels’in 1848 Devrimi’ndeki güçleri analiz eden temel çalışmalarını tamamladıkları 1852 yılı ile sonlandırılabilir.

İkinci dönem, 1850’li ve 1860’lı yıllarda politik etkinlikte yaşanan uzun ara ile başlar, bu dönemde Marx politik alandan çekilerek politik ekonomi çalışmalarına geri döner. Bu ara dönemde Marx, kapitalizm ve kapitalizmin krizleriyle ilgili teorisini bütünüyle ve ayrıntılı olarak işleyeceği çalışmasının esas kısmını oluşturur.

Kriz teorisi bağlamında ilk dönemdeki (1840’lı yıllar) yazıları ikinci dönemdeki (1857-67) yazılarla karşılaştırdığımızda, hem süreklilikler hem de önemli değişiklikler keşfederiz. En önemli süreklilik, kriz ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişkinin temel ilgi alanı olmasıdır. En önemli değişiklik ise, Marx’ın kriz ve sınıf mücadelesini o güne kadar imkansız olan bir şekilde bütünleştirebilmesine olanak veren, artı değer ve birikim teorileri üzerine giriştiği ayrıntılı çalışmadan türer.

İlk dönemde önce Engels sonra da Marx sınıf mücadelesinin büyüme ve kriz döngüleri boyunca nasıl değiştiğini belli ayrıntılarıyla incelemiş olsa da, bu iki olgu üzerine analizleri henüz bütünleştirilmemişti. Engels’in 1843 yılındaki Denemesi’den başlayıp Marx’ın 1850 yılındaki “Review”ine kadar, Marx ve Engels’in kriz analizleri aşırı üretim krizi ile sınırlandırılmıştır. Kapitalist piyasaların plansız işleyişinde üretimin talebi aşma ve fiyatların düşmesine neden olarak krize sürükleme eğilimini gördüler. Bu dönemde geliştirebildikleri analizin tek bütünleyici boyutu, rekabet ve spekülasyondu. Kapitalist firmalar arasındaki rekabet, üretim artışının itici gücü olarak resmedilirken, ticari ve finansal spekülasyonun kapitalist dolaşımın bağlarını zayıflattığı ve ortaya çıktığı yerde aşırı üretim krizini şiddetlendirdiği düşünüldü.

Bu kriz analizine paralel, ama ondan ayrı olarak bir işçi sınıfı öznelliği analizinin gelişmekte olduğunu görürüz. Hem Marx hem Engels, işçi sınıfının sermaye tarafından yaratılmasına ve örgütlenmesine rağmen, sömürülmelerine ve tabi kılınmalarına karşı mücadele ettiğini gördü. Söz konusu mücadeleler dönemindeki analizin büyük bir kısmı, çok somut ve tarihsel düzeyde yapılmıştı. Engels, Deneme’de ve sonra İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda, işçilerin nasıl bir araya geldiği, nasıl birlikler ve birleşmeler oluşturdukları ve nasıl sürekli direnişle karşılık verdikleri üzerine çalıştı. Marx 1844 Elyazmaları’nda ve Felsefenin Sefaleti’nde, bu mücadelelerle çok daha teorik düzeyde ilgilenir. Elyazmaları’nda, Marx’ın işçi sınıfının, canlı emek gücü olarak -ölü emeğin egemen olduğu kapitalist dünya içindeki canlı özne olarak- rolü açısından teorik analizini buluruz. Bu tema, Marx’ın 1844’deki yabancılaşma analizinden Kapital’de genel olarak emek sürecinin ve işçi sınıfının analizine varasıya kadar bütün çalışması boyunca Marx’a eşlik edecektir. Felsefenin Sefaleti’nin yazıldığı zamandan itibaren, emek öznesi, kendisi için işçi sınıfına -çok daha gelişmiş bir aşamasındaki öz belirlenimli bir özneye- dönüşür.

Özne olarak işçi sınıfı teorisinde kaydettikleri gelişmelere rağmen, Marx ve Engels işçi sınıfı ve kriz arasındaki ilişkiyi, sanki bunlar iki ayrı olguymuş gibi tartışmaya devam etmişlerdir. Birikim ve kriz büyük oranda, işçi sınıfı mücadelesinin bağlamını kuran, kapsamını ve yoğunluğunu etkileyen kapitalist gelişmenin özellikleri olarak alınır. Marx ve Engels, kriz dönemlerinde ücretlerin düşmesi ve işsizliğin artmasıyla birlikte, işçiler durumlarının kötüleşmesine karşı direnişe geçecekleri için sınıf mücadelesinin yoğunlaşacağını düşündüler. Yaptıkları yorumların çoğunda, nedensellik tek yönlüydü: kapitalist gelişme biçiminden işçi sınıfı mücadelesinin biçimine. Elbette istisnalar vardı. Örneğin Felsefe’nin Sefaleti’nde Marx, kapitalist üretimin gelişmesinin kaynaklarından birinin ücret mücadelesi olabileceğini iddia etti. 1850 yılında yaptığı “Review”de, krizin genişlemesinde 1848 Devrimleri’nin olası etkileri üzerine kafa yordu. Fakat genelde, krizin ve aşırı üretimin mekanizmaları sermayeye “içsel” ve işçi sınıfı eylemlerinden bağımsız mekanizmalar olarak görünüyordu. Bu ilk dönem çalışmalar, kökenini sermayeden alan ve genellikle rekabetin bir sonucu olarak görülen sermayenin doğal “hareket yasaları”nı temel alan ortodoks Marksist teorilerin eline çok sayıda koz verdi.

Hatta Alman İdeolojisi’nde ortaya çıkan, sonra Komünist Manifesto’da ve diğer çalışmalarda yeniden karşılaştığımız “üretici güçler” ile “toplumsal ilişki biçimleri” veya “modern üretim koşulları” arasındaki çelişkilerin analizi, bu yorumu güçlendirir. Bu terimler Marx ve Engels’in yazılarında belirsiz kalmış ve sorunlu bir şekilde tanımlanmış olmasına rağmen, bu çelişki büyük oranda, sonucu önce ticari, sonra endüstriyel çöküş yoluyla gerçekleşen aşırı üretim/kriz olan, üretim ve pazar arasındaki bir çelişki olarak ortaya çıkar.

Grundrisse ve Kapital’i kapsayan ikinci dönemde, tamamen farklı bir analizle karşılaşırız. Marx, değer ve artı değer kavramlarını kullanarak, bir kapitalist gelişme ve birikim teorisi kurar ve burada işçi sınıfı artık sermayenin dışında değil tamamıyla içindedir. İşçi sınıfının yaratıldığı ilksel birikim döneminden başlayarak işçi ve makinenin birlikte birikime dönüştürüldüğü manüfaktür dönemi boyunca kapitalist gelişim, işçi sınıfını, onun mücadelesini ve öz gelişimini içerir.

İlkel birikim, mutlak artı değer, nispi artı değer ve modern sanayi hakkında yaptığı açıklamalarda Marx, gelişme biçiminin nasıl sınıf mücadelesinin diyalektiğini içerdiğini keşfetti. III-IV. Bölümlerde göstereceğimiz gibi, kriz ve mücadele arasında önceden varolan ayrım burada ortadan kaldırılır ve bütünleşmeleri, toplumsal gelişmenin ve devrimin yeniden teorileştirilmesinin önünü açar.

Önceden aşırı üretim, sadece üstünkörü anlaşılan tek kriz teorisi iken, Grundrisse’de ve sonraki çalışmalarda, aşırı üretim hem tamamıyla analiz edilir hem de Marx’ın teorisinde daha sınırlı bir yere oturtulur. Marx’ın aşırı üretimin sağladığı olanakları keşfetmeye çalıştığı yerlerde, öncelikle bunun sınıf mücadelesi ile yakından bağlantılı boyutları ile ilgilendiğini görürüz: eksik tüketim ve ücret mücadelesi. Birikim sürecine dair yaptığı metodolojik çalışma, Marx’a kapitalist krizin pek çok yeni olanaklarını olduğu kadar bu olanakları maddileştirebilmek üzere harekete geçen pek çok yeni gücü keşfetme imkanı verir.

İkinci dönemdeki olağanüstü teorik gelişmenin ışığında, Marx’ın birinci dönemde ortaya attığı ve kullanmaya devam ettiği pek çok terime yeni bir anlam kazandırmak zorunludur. Bunun önemli örneklerinden birisi, üretici güçler ile toplumsal ilişki biçimleri ya da Marx’ın daha sonra üretim ilişkileri dediği şey arasındaki çelişkidir. Grundrisse ve Kapital üzerine çalışmayı tamamladığımızda, artık “üretici güçler” terimini, “üretim” gibi belirsiz veya “teknoloji” gibi basit ve yüzeysel ifadelerle çevirmek zorunda değiliz. Aksine Marx’ta, en temel “üretici gücün”, bilim, teknoloji, üretimin örgütlenmesi vb. alanında geliştirdiği her şeyle birlikte işçi sınıfının canlı emeği olduğunu kabul edebiliriz. Üretici güçler, işçi sınıfının yaratıcı enerjisidir! Ya da Marx’ın Grundrisse’de yazdığı gibi; “nüfusun gelişimi, bütün üretici güçlerin gelişimini özetler…” (Marx, 1857, s.605 [c. 2, s. 89]).ii

Benzer biçimde, yeterince tanımlanmamış haliyle piyasa veya mülkiyet ilişkileri (Marx için son derece kapsayıcı bir terimdir) olarak ortaya çıkan “toplumsal ilişki biçimleri” veya “üretim ilişkileri”, artık sermayenin döngüsel yeniden üretimi içinde ilişkilerin bütün yönleri olarak ortaya çıkar. Marx, bize saptamalar açısından zengin böylesine analitik bir şölen sunmuşken, Marksistlerin “üretim ilişkileri”ni bu kadar dar bir bakış açısıyla yorumlamaya niçin devam ettikleri bir merak konusudur. Kapital’in büyük bir kısmı, sermayenin işçi sınıfını bağlamaya çalıştığı üretim ilişkilerinin karmaşıklığı üzerine bir söylemdir.

Dolayısıyla hem Grundrisse’de hem de Kapital’de, Marx’ın sınıf mücadelesi tarafından tetiklenen, ancak sermaye tarafından kontrol edilen insan yaratıcılığının mümkün kıldığı üretken kapasitenin dalgalı gelişiminin kapitalist kontrolün altını nasıl oyduğuna dair analizini okuduğumuzda, “çelişki”mizin anlamının ne kadar zenginleştiğini kavramak zorunda kalırız. Marx’ın aşağıda kastettiği şey, bütün bu karmaşık mücadele ve gelişim sürecidir: “Toplumun üretken gelişmesi ile şimdiye değin varolan üretim ilişkileri arasında giderek artan uyuşmazlık, kendini keskin çelişkilerle, krizlerle ve spazmlarla ortaya koyar” (Marx, 1857, s.749 [c. 2, 214]). Bu, krizin sınıf antagonizmasının gelişiminden kopartılamaz olduğuna dair açık bir bakış açısıdır. Birkaç cümle sonrasında Marx’ın şunları yazması hiç de şaşırtıcı değildir: “Düzenli olarak ortaya çıkan bu felaketler, daha üst boyutta yinelenir ve sonunda sermayenin zorla yıkılmasına neden olur” (Marx, 1857, s.750 [c. 2, 215]). Peki sermayeyi zorla yıkacak olan güç nedir? Bu, kendi gelişmesi sermaye ile sürekli çelişen ve daha önceden onu krize sürükleyen güç ile aynı güçtür; yani türlerin bütün yaşamsal gücünü ve yaratıcılığını somutlaştıran işçi sınıfı.

B. İlk Dönem Çalışmalar, 1843-1850

Marx ve Engels bir araya gelmelerinden önce, 1841-1842 yıllarında “19. yüzyılın en yıkıcı ekonomik çöküşü” olarak tanımlanan büyük krizi izleyen dönemde, politik ekonomi ve kapitalist kriz hakkında ciddi çalışmalara başlamışlardı, ancak her ikisi de bu krizi anlamaya veya yorumlamaya hiçbir şekilde hazırlıklı değildi. Bu çalışmalar, Cologne’de editörlüğünü yaptığı Rheinische Zeitung’un hükümet kararı ile kapatılmasının ardından Marx’ın Paris’e ve Engels’in de ailesinin pamuk işletmesinde çalışmak için Manchester’e gitmesinden sonra da devam etti. Marx, Paris’te Fransa’nın çok farklı sosyalist ve komünist düşünce çevreleri ile ilişki kurdu. Engels ise Manchester’de kendini İngiliz işçi sınıfının ve dönemin en önemli politik hareketi olan Çartizmin tam ortasında buldu. Bu farklı koşullarda, Marx’ın politik ekonomi çalışmalarının etrafında dönen felsefi tartışmalarla bu kadar içiçe geçmiş olması; bu etkilerden nerdeyse tamamen kurtulmuş olan Engels’in ise endüstriyel kapitalizmin birebir tanık olduğu gelişimini yakından çalışmaya ve dikkatlice analiz etmeye yönelmesi şaşırtıcı değildir. Sonuç olarak Marx hâlâ Hegelci kökleriyle uğraşırken ve Critique of Hegel’s Doctrine of the State’i (1843) ile Critique of Hegel’s Philoshopy Right’ı (1843-4) yazarken, Engels Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi’ni (1844) yazıyordu ve bu kitap, ortak kriz anlayışlarının oluşumunu sağlayacak olan öğeleri kuran, politik ekonomi üzerine yaptığı ilk çalışmaydı.

Engels, bu Deneme’de klasik politik ekonominin bazı kategorilerine (örneğin özel mülkiyet, ticaret, değer, fiyat, rant, emek ve sermaye) yönelik bir eleştiri geliştirdikten sonra, rekabet (kapitalistler arasında, işçilere arasında ve sınıflar arasında rekabet), tekel ve ticari kriz tartışmasına girişti. Burada Marksist kriz teorisinin bazı temel ilkelerini (ama hepsini değil) belirledi:

1. Varolan pazarların ihtiyacını aşan üretim krizlere neden olur. Bu basitçe arz ve talep açısından analiz edilir:

Eğer talep arzdan büyükse, fiyatlar yükselir ve sonuç olarak arz belli bir derece yükselir. Pazara çıktığı andan itibaren fiyatlar düşer; ve arz talebi aşarsa, fiyatlarda o kadar belirgin bir düşüş olur ki talep bir kez daha yeniden canlanır. Bu böyle sürer gider… (Engels, 1843, s. 433 [370]).

2. Bu aşırı üretim, talep ve üretimi eşitleyecek bir planın olmamasının ve kapitalistlerin hem işçilerin hem de diğer kapitalistlerin önüne geçme yönündeki çılgın çabalarının sonucudur:

Rekabet yasası arz ve talebin sürekli olarak birbirini tamamlamaya çalışması ve dolayısıyla bunu asla başaramaması demektir…(Engels, 1843, s. 433 [370]).

Sermayeye karşı sermayenin, emeğe karşı emeğin, toprağa karşı toprağın mücadelesi… üretimi çılgınlığa vardırır (Engels, 1843, s. 435 [373]).

Üreticiler tüketicilerin ihtiyacının ne kadar olduğunu bilselerdi, üretimi buna göre örgütleselerdi ve bunu kendi aralarında paylaşsalardı, o zaman rekabet dalgalanmaları ve kriz eğilimi imkansız hale gelirdi (Engels, 1843, s. 434 [371]).

Bunun ötesinde Engels, plansız üretimin niçin talebi aşmak zorunda olduğunu açıklamaz.

3. Genişleme, aşırı üretim, kriz ve iyileşme biçiminde işleyen süreç, yinelenen bir süreçti:

…kuyruklu yıldızlar gibi düzenli olarak yeniden görünen ve ortalama beş ila yedi yılda bir karşımıza çıkan ticari krizler. Son seksen yıl boyunca yaşanan bu ticari krizler, tıpkı geçmişteki büyük felaketler gibi düzenli olarak ortaya çıkmaktadır…(Engels, 1843, s. 433 [371])

4. Kapitalizm geliştikçe krizler de zaman içinde daha kötüye gider:

…bir krizin devamı olan her kriz, daha evrensel boyutlara ulaşır ve bu yüzden bir önceki krizden daha kötüdür (Engels, 1843, s. 434 [371]).

5. Sonuç olarak kriz, sınıflar arasındaki çatışmayı derinleştirir ve nihayet devrime yol açar: “ve sonunda ekonomistlerin felsefesinde asla hayal bile edilmeyecek olan bir toplumsal devrime neden olur” (Engels, 1843, s. 434 [372]).

Engels, burada kapitalizmin Marx’la birlikte daha sonra sürekli olarak referans verecekleri garip çelişkisini gördü:

Üretim öyle bir gelişme aşamasına ulaşmak ve bu aşamada üretici güçler o kadar gelişmek zorunda kalır ki, ulusun büyük çoğunluğu yaşamak için hiç bir şeye sahip olmaz ve insanlar aşırı zenginlik içinde açlık çeker (Engels, 1843, s. 435 [373]).

Engels bu üretkenlik artışında aynı zamanda, toplumsal zenginliğin ve daha az çalışmanın kol kola gideceği olanaklı bir toplumsal düzenin temelini görür:

Bilinçli ve herkesin yararına olacak şekilde kullanılan bu ölçülemez üretken kapasite, insanlığın payına düşen emeği hızla minimuma indirebilecektir (Engels, 1843, s. 436 [374]).

Dolayısıyla, kapitalizm sonrası topluma dair o dönem yaygın olan ütopik spekülasyona değil, kapitalizmin gerçek gelişim biçiminin ve yarattığı olanakların analizine dayalı bir bakış açısının ilk nüveleri ile karşılaşırız.

Marx, daha sonra 1844’de öneminden bahsedeceği, Engels’in Denemesi’ni okudu. İlginç olan şu ki Marx bu deneme hakkında iki sayfalık kısa bir taslak çıkardığında Engels’in kriz tartışmasından hiç bahsetmedi. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda da bu konuya dair sadece önemsiz bir referans vermekle yetindi. Bu yazılar, Marx’ın daha yakın bir çalışma yürütmek için Engels’le bir araya gelmesinden bir yıl önce yazın yazıldı. Marx o dönemde klasik ekonomistleri (Fizyokratlar, Smith, Ricardo, Say ve diğerleri) ve sosyalistleri (St. Simon, Proudhon, Bauer, Stirner ve diğerleri) okumakla meşguldü. Böylece daha önce kendisini meşgul etmiş olan felsefî meseleler üzerinde yeniden çalıştı. Bu çalışma, söz konusu felsefi meseleler hakkında sahip olduğu anlayışı, işçi sınıfı mücadelesi açısından sorgulaması için bir başlangıçtı. Eksiksiz bir kriz anlayışı, sonunda Marx’ın politik ekonomiye ve sınıf ilişkisine dair oluşturduğu temel kavramsal çerçevenin analizi sayesinde kurulabilirdi. Bu dönem boyunca Marx, temelde, fikirlerini ve politikalarını hatalı ve tehlikeli bulduğu sosyalistleri eleştiren dergi makaleleri yazdı.

1844 yılının sonbaharında, Marx ve Engels ilk ortak projeleri üzerine –Kutsal Aile’de Genç Hegelcilere (Bauer, Stirner ve diğerlerine) yönelttikleri eleştiri- birlikte çalışmaya başladılar. Ancak Engels yine sınıf mücadelesi ve sermaye birikiminin aktüel gelişimine dair detaylı bir analize girişti. “Büyük Britanya’nın işçi sınıfı”na adadığı saygın çalışması, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nu (1845) yazmaya başladı.

Engels bu çalışmanın iki bölümünde, kriz ve sınıf mücadelesi analizini geliştirdi. Daha önceki gibi, krize endüstriyel rekabetin bir parçası olan “düzenlenmemiş üretim”in zorunlu bir sonucu olarak odaklandı ve döngünün “sürekli” tekerrür etmesi üzerinde ısrarla durdu. Bir kez daha krizin başlangıcını aşırı üretim sorununa veya nedenini tam olarak açıklamada başarısız olsa bile pazarın aşırı doygunluğuna dayandırdı. Belli mallar açısından bütün pazarların sonunda doyacağını ve kapitalist üreticilerin bunun ne zaman olabileceğini bilemeyeceğinden ötürü sorunun büyüyeceğini varsaydı. Bu çalışmada, krizin aşamalarını Deneme’sinde ele aldığından çok daha sistematik biçimde detaylandırdı ve hem çıktıyı kamçılayan hem de çöküşü hızlandıran spekülasyon ve kredi hareketi yoluyla işleyen süreci daha bütünlüklü olarak tanımladı.

Engels’in büyük keşfi, kriz ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişki ile ilgilidir. İşçiler arasındaki rekabetin devam etmesinin kapitalist kontrol için nasıl bir kilit noktası oluşturduğunu ve “yedek ordu” yaratmanın rekabetin temeli olan bölünmeleri nasıl artırdığını çok açık biçimde formüle eder. Ancak kriz dönemlerinde yedek ordunun hızla büyümesi, bir yandan geri kalan ücretli işçileri güçsüzleştirmeye ve ücretleri düşürmeye yararken, diğer yandan sınıf içindeki gerilimlerin artmasına neden olur. İşlerini kaybedenler şu hale gelir:

…işlerini kaybedenler, sıradan dilenciler gibi dalkavukluk etmeksizin dilencileşti, ama sayılarıyla, duruşlarıyla ve sözleriyle tehdit unsuru oldular… Her yerde kargaşa vardı… Manüfaktür üretim yapan bölgelerde patlak veren genel başkaldırıya kadar, işçiler arasında muazzam bir heyecan dalgası hüküm sürdü (Engels, 1845, s. 387).

“Emek hareketleri” üzerine yazdığı bölümde Engels, bu gerilimlerin nasıl arttığını ve işçi sınıfı tarafından bu gerilimin biriliklere ve sendikalara nasıl dönüştürüldüğünü ve bunların mücadelesinin sınıflar arasında gerçek bir iç savaşı nasıl tırmandırdığını araştırır. Bu işçi mücadelelerine dair yaptığı politik analizde Engels’in kriz teorisi önemli bir yer tutar. Öte yandan Engels arz ve talep yasalarının her zaman sendikaları yenilgiye uğratabileceğini ifade eder:

Doğal olarak tüm bu girişimler, ücretlerin emek piyasasındaki arz ve talep arasındaki ilişki tarafından belirlendiği yönündeki ekonomik yasayı değiştiremez. Dolayısıyla sendikalar, bu ilişkiyi etkileyen büyük güçler karşısında güçsüz kalırlar (Engels, 1845, s. 505).

Oysa diğer yandan Engels, bu mücadelelerin asla çaresiz olmadığını ve aslında kesinlikle önemli olduğunu etkili biçimde anlatır. Bu mücadeleler, bir ekonomik daralma sürecinde yapabilecekleri gibi kapitalistlerin ücretleri hemen düşürmesini engeller ve “peşinden de sendikalar krizden sonra ücretlerde aksi durumda olacağından çok daha hızlı bir artış sağlarlar.” Böylece, “İngiliz işçisinin aktif direnişi, burjuvazinin para hırsını belli sınırlar içinde tutmakta etkili olur.” Fakat bunun da ötesinde, ücretler üzerinden yürüyen bu kısa dönemli mücadeleler, çok önemli bir yönelime işaret eder: sendikaların mücadelelerinde açığa çıkan sınırlı gücünün ötesinde bir yönelim. Engels, işçi sınıfının mücadeleleri devrime doğru ilerlediği sürece bu mücadelelerin işçi sınıfının “savaş okulları”nı oluşturduğunu yazdı:

Bu grevler bazen önemli mücadelelere yol açar; hiçbir şeyi belirlemezler, bu doğru, fakat burjuvazi ile proletarya arasında yaklaşmakta olan kesin savaşın en güçlü kanıtıdırlar. Bunlar işçi sınıfının kendini o kaçınılmaz büyük mücadele için hazırladığı askeri okullardır (Engels, 1845, s. 505).

Krizler sürekli yeniden ortaya çıktığı için mücadeleler de yeniden ortaya çıkar:

İş dünyasındaki durgunluk ve bunun sonucundaki yoksulluk 1834 yılında Lion’da isyana yol açtı… 1842 yılında Manchester’da benzer bir neden, Bildirge’leri ve daha yüksek ücret için genel bir greve götürdü (Engels, 1845, s. 512).

1842 krizi geldi. Heyecan bir kez daha 1839 yılındaki kadar güçlüydü (Engels, 1845, s. 524).

Engels bu örnek temelinde sadece 1847 yılındaki krizi -gerçekten yaşandı- değil, aynı zamanda mücadelenin yeniden yükselişini öngördü; bu mücadele de gerçekleşti, ama Engels’in beklediği gibi başarıyla sonuçlanmadı.

Sosyalizmin yakınlaşması engellenemez, özellikle de bir sonraki kriz, işçileri tam bir yoksulluğun zorlamasıyla politik çareler (parlamento eylemi) yerine toplumsal çarelere yönlendirdiğinde. Ve kriz en geç 1847 yılında sanayinin ve ticaretin içinde bulunduğu mevcut durumun arkasından gelmelidir… İşçiler kendi bildirgelerini taşıyacaktır (Engels, 1845, s. 524).

Bu argümanlarda Engels, bir kriz ve sınıf mücadelesi tanımı ve teorisi biçimlendirmekten daha fazlasını yapıyordu. Mücadelenin gerekliliğini doğrulamakla da yetinmiyordu. Engels, yaptığı analizi kendi dönemindeki burjuva sosyalistlerine (İngiliz Owencılar ve Fransız Ütopyacılar gibi) karşı açık bir saldırının temeli olarak kullandı. Grevlere ve ücret mücadelelerine verdiği destek, amaçlarını açıkça onayladığı Çartistlere verdiği destekti. Bu pozisyon, Engels ve Marx’ın bu görüşlerini geliştirmek için yazılarını genişlettikleri kırklar boyunca, yani Alman İdeolojisi (1844-45), Felsefenin Sefaleti (1847) (Proudhon’a karşı) ve Komünist Manifesto’da (1848) sürdürdükleri bir pozisyondu.

Marx ve Engels’in ilk ortak çalışması Kutsal Aile, öncelikle Genç Hegelci sosyalistlerin eleştirisi ile ilgiliydi, aynısı ikinci ortak çalışmaları Alman İdeolojisi için de geçerliydi. Alman İdeolojisi, özellikle tarihe dair bakışlarını kurdukları Feuerbach üzerine yazılmış olan ilk bölümün Marx ve Engels’in yaklaşımında belirgin bir gelişmeyi ifade etmesine rağmen, Engels’in kriz üzerine mevcut çalışmasına fiilen hiçbir şey eklemedi. Bu eserin yazılmasına neden olan temel itki, toplumun gelişmesinde sınıf çatışmasının merkezi rolüne dair görüşlerini sergilemek ve kapitalizmdeki sınıf mücadelelerini daha önceki sınıflı toplumlardan ayırt etmekti. Tarihe dair yaklaşımlarının temeli olarak, Marx ve Engels, “toplumsal ilişki biçimleri” veya daha sonra söyleyecekleri gibi “üretim ilişkileri” ile bunlar tarafından gelişmesi önce teşvik edilen sonra da sınırlandırılan “üretici güçler” arasındaki ayrımı koydu. Bu durumu, bir toplumsal düzenin çöküşünün ve bir diğerine geçişin anahtarı olarak gördüler. Bu anlamda Marx ve Engels’in çalışması, en azından bir sistem olarak kapitalizmin altını oyan temel güçler açısından kriz teorisine katkı sundu:

Bu yüzden bize göre tarihteki bütün çarpışmaların kökü, üretici güçler ile ilişki biçimi arasındaki çelişkiden kaynaklanır (Marx ve Engels, 1846, s. 74 [96]).

Ancak bu gelişmenin somut özgünlüğü, Alman İdeolojisi’nde, Engels’in üretici güçler (üretim/çıktı olarak) ile ilişki biçimleri (pazar) arasındaki periyodik çelişkiyi aşırı üretim krizine ve devrim yolunda ilerleyen işçi sınıfı mücadelesinin kuvvetlenmesine neden olan bir çelişki olarak tanımladığı çalışmasında olduğundan çok daha az belirgindir. Marx ve Engels’in kriz sürecindeki güçleri ve dinamikleri tam olarak geliştirdikleri daha sonraki çalışmalarının çoğu, üretici güçlere ayak bağı olan “ilişki biçimleri” kavramının ayrıntılı incelemesi olarak görülebilir. III. Bölüm’de inceleyeceğimiz gibi, bu kavram en gelişkin aşamasına Marx’ın “olgun” dönem çalışmalarında ulaşır. Bu çalışmalarda, “ilişki biçimleri” sermayenin emek, değer ve artı değer ilişkilerini dayatmasının zorunluluğu, üretim ve üretkenlik arttığı sürece bu ilişkileri dayatmanın daha da zorlaşması açısından kavranır.

Marx başlangıçta, 1846-47 yıllarındaki politik örgütlenme süreci içinde Engels’in Deneme’de ve İşçi Sınıfının Durumu’nda zaten ele almış olduğu kriz analizini kullandı. Guizot hükümeti tarafından Paris’ten uzaklaştırılınca Marx Brüksel’e taşındı, Engels’le birlikte Alman İdeolojisi üzerine çalıştıktan sonra, Marx ve Engels bağlantılarını genişletmek ve varolan her hangi bir politik harekete doğrudan angaje olmadan önce yaptıkları analizi destekleyenlerin sayısını artırmak için bir Komünist Yazışma Komitesi oluşturmaya karar verdiler. Mektup alış verişi ve toplantılarla kendi aracılıkları yoluyla Almanya, Fransa ve İngiltere’deki militan işçiler arasında bağlantı kurmanın yollarını aradılar. Bu projede en büyük çabayı, League of the Just adlı örgüt için -Blanqui ve ütopik sosyalizmden kopmaya başlayarak Çartistlere yaklaşan, Londra’daki Alman göçmenlere dayanan gizli örgüt- gösterdiler. Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Engels Çartistlerle zaten yakın bağlar kurmuştu ve dergilerinde birkaç makale yazmıştı. Kurdukları komiteye Proudhon’u çekemeyince, Proudhon’un örgütlediği Fransız sosyalist harekete saldırmaya başladılar. Marx, Felsefenin Sefaleti’nde (1846-47) Proudhon’u ağır şekilde itham etti. Burada da, tıpkı Komünist Manifesto’da (1848) olduğu gibi, kriz teorisi, hem ütopik (Owencılar ve diğerleri) hem de burjuva (Proudhoncular ve diğerleri) sosyalistlere karşı işçi sınıfının ücret mücadelesini ve devrimi savunmalarının dayanağını oluşturdu.

Marx, Felsefenin Sefaleti’nde Proudhon’un ekonomi analizini, yöntemini ve politikasını acımasızca eleştirdi. Proudhon’un ücret mücadelesine karşı çıkışına saldırmak için daha önce Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda biçimlendirdiği argümanlara benzer argümanlar kullandı. Proudhon Marx’a, ücret artışlarının sadece fiyatların yükselmesine ve dolayısıyla kıtlığın artmasına neden olacağı argümanı ile karşı çıktı.

Marx bu argümana, ücret mücadelesinin sadece fiyat artışlarına değil, kapitalistler baş belası işçilerin yerine geçirmek üzere yeni makineler geliştirmek zorunda kaldıkları için üretimin gelişmesine de yol açtığını öne sürerek yanıt verdi. (Bu önemli nokta bir sonraki bölümde ayrıntılarıyla ele alınıyor). Yine tıpkı Engels gibi, Marx da işçi birliklerinin ve grevlerinin sürekli büyüdüğünü ileri sürdü:

Ekonomistlere ve sosyalistlere, kılavuzlara ve ütopyacılara rağmen, birlikler ileri gitmekten ve modern endüstrinin gelişimi ve büyümesi ile birlikte büyümekten bir an için bile olsa vazgeçmemişlerdir (Marx, 1847, s. 210, [156]).

Peki neden? Marx’a göre endüstriyel örgütlenmenin gerçek dinamiği ve işçilerin sömürülmesi yüzünden:

Büyük ölçekli endüstri, insanların birbirlerini tanımadıkları kalabalık bir yerde yoğunlaşır. [İşçiler arasındaki] rekabet, onların çıkarlarını böler. Oysa ücretlerin korunması, patronlar karşısında işçilerin sahip olduğu bu genel çıkar, onları genel bir direniş-birlik düşüncesi etrafında birleştirir (Marx, 1847, s. 210, [157]).

Marx’a göre sendikalar gibi kalıcı birliklerin bu dönüşümü, işçi sınıfının kendini bir sınıf olarak olumladığı bir mücadelenin genel karakterini kazanasıya kadar genişler:

Direnişin ilk amacı sadece ücretlerin korunması olsa bile, başlangıçta yalıtık olan birlikler, kapitalistler de kendi aralarında bu birlikleri bastırmak amacıyla birleştikçe, gruplar oluştururlar ve daima birlik halindeki sermaye karşısında birliğin korunması gittikçe daha önemli hale gelir…Bu mücadelede –gerçek bir iç savaşta- yaklaşan bir kavga için gerekli bütün unsurlar birleşir ve gelişir. Bu noktaya ulaştığında birlik politik bir nitelik kazanır…Sadece birkaç evresine işaret ettiğimiz bu mücadelede kitle birleşerek kendini kendi için bir sınıf olarak kurar, savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları haline gelir (Marx, 1847, s. 210-11, [157]).

Engels’in “savaş okulları”nda olduğu gibi, Marx da işçi sınıfının sadece birlikler ve grevler yoluyla burjuvaziyi gerçekten devirebilecek bir sınıf haline geleceğini öne sürdü. Krizler ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişkiye dair çok az şey söyledi, ama bu ilişkiden söz ettiğinde mücadelelerin refah dönemlerinde daha az yoğun olduğunu ima etti, dolayısıyla Engels’in sınıf mücadelesinin daha yoğun olduğu dönemlerle kriz arasında bağlantı olduğu yönündeki iddiası ile ortaklaştı:

1844 ve 1845 yıllarındaki grevler, öncekilerden daha az dikkat çektiyse, bunun nedeni 1844 ve1845 yıllarının, İngiliz endüstrisinin 1837 yılından beri ilk defa gördüğü bolluğun ilk iki yılı olmasıdır. Buna rağmen, sendikaların hiçbiri çözülmedi (Marx, 1847, s. 208, [154]).

1847 yılının sonu ile 1848 yılının Ocak ayında esasen Marx tarafından yazılan, ancak esasen Engels tarafından “Komünizmin İlkeleri” adıyla yazılan bir elyazmasına dayanan Komünist Manifesto, Marx ve Engels’in League of the Just’dan evrilterek henüz yeni kurmuş oldukları Komünist Birlik’in politik belgesi olarak geliştirildi. Manifesto, büyük bir ekonomik kriz döneminde ve Avrupa’yı kasıp kavuran 1848 burjuva devrimlerinden hemen önce bu devrimlerin öngörüsüyle yazıldı. Bu yüzden Manifesto, her şeyden önce –krizler de dahil olmak üzere- kapitalizmin gelişimine dair bir analiz ve yaklaşan toplumsal çatışkı için bir eylem reçetesiydi.

Marx, en sonunda Engels’in kriz üzerine çalışması ile ortak çalışmalarını bütünleştirmeye ve bunu politik konumlarını desteklemek için kullanmaya başladı. Bu teoriyi, kriz tartışmasını “modern üretim koşullarının karşısında modern üretici güçlerin isyan tarihi”ne veya “toplumsal ilişki” biçimleri dediği şeye dayandırdığı, henüz yeni tamamlanmış olan Alman İdeolojisi’nin ışığında daha ayrıntılı geliştirebilirdi. Bu, krizin burjuva toplumun kendi geliştirdiği üretici güçleri kontrol etmeyi başaramamasından kaynaklandığı anlamına geliyordu.

Dönemsel olarak yinelenen ve burjuva toplumun bütün varlığını her seferinde daha fazla tehdit eden ticari krizlerden söz etmek yeter (Marx, 1848, s. 489, [13]).

Dolayısıyla üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, Engels’in yinelenen ve gittikçe kötüye giden krizleri yoluyla devrime neden olur. Peki bu krizlerin kökeni nedir? Üretici güçleri kontrol etmede başarısız olmak tam olarak ne anlama gelir? Marx bu anlamı, burjuvazinin baş edebileceğinden daha fazla üretme eğiliminde bulur:

Bu krizlerde, daha önceki bütün dönemlerde anlamsız görülen bir salgın patlak verir: aşırı üretim salgını…çok fazla uygarlık, çok fazla geçim aracı, çok fazla endüstri, çok fazla ticaret vardır…Burjuva toplumun koşulları, yarattıkları zenginliği içine alamayacak kadar darlaşır (Marx, 1848, s. 489, [13]).

Oysa Marx, “zenginliği içine alamayacak kadar darlaşma” ifadesine ticari krizlerin ötesinde bir anlam yüklemiş olmasına rağmen bu ifadeyi burada netleştirmedi. Yıllarca sistematik bir açıklama yapmaya da girişmedi. Bu kontrol kaybının içerdiği güçleri açıklamamış olmasına rağmen, sermayenin bu sorunla nasıl başa çıktığını açıkça gördü:

Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl geliyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük kısmını zorla yıkıma uğratarak; diğer yandan ise yeni pazarlar fethederek ve eski pazarları daha çok sömürerek (Marx, 1848, s. 490, [14]).

Ama bu önlemler yine de sorunu kalıcı olarak çözemez, çünkü üretici güçlerin gelişmesine yol açan güçler, yeniden aynı sonucu, problemi yaratacaktır:

Yani, daha yaygın ve yıkıcı krizlere yol açarak ve krizleri engellemenin yollarını azaltarak (Marx, 1848, s. 490, [14]).

Peki kapitalizmin bu krizleri ile proletaryanın ve sınıf mücadelesinin yükselişi arasında nasıl bir ilişki var? Endüstrinin ve ticaretin gelişmesi; proletaryanın “daha büyük kitleler halinde yoğunlaşması” ve krizlerin yarattıkları ücret dalgalanmaları yoluyla bu mücadeleleri kızıştırmasıyla, işçi sınıfını sermayeye karşı giriştiği ücret mücadeleleri içinde birleştirme eğilimi taşır:

Burjuvalar arasında artan rekabet ve bunun yol açtığı krizler, işçi ücretlerinin giderek daha fazla dalgalanmasına neden olur…tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar, giderek iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine bürünür. Bunun üzerine, işçiler burjuvaziye karşı birlikler (sendikalar) kurmaya başlarlar; ücret oranlarını korumak için bir araya gelirler (Marx, 1848, s. 492-93, [16]).

Çok açık ifade etmese bile Marx -dalgalanmalar karşısında ücretleri “korumayı” amaçlayan- işçi sınıfı mücadelelerinin özellikle ekonomik daralma ve kriz dönemlerinde yoğunlaşabileceği görüşüne katılıyor gibi görünür. Bu görüş, Marx ve Engels’in 1846’dan 1848’e kadar yaşadıkları deneyimle ve 1836 krizinden sonra Çartist hareketin yükselişine dair yaptıkları gözlemlerle tutarlıdır.

Ücret mücadelelerine verdikleri desteğin ve buna dair genel gözlemlerin ötesinde, Marx ve Engels, 1848 Devrimleri’ne sürüklemekte olduğunu gördükleri 1846-48 krizlerinin tarihsel özgünlüğü üzerine de odaklandılar. İşçi sınıfı mücadelesinin mutlak olarak zorunlu olduğuna inanan küçük burjuva, “hakiki” burjuva ve eleştirel ütopik sosyalistlerin görüşlerine karşı tartışma yürüttüler. Almanya’da yaklaşan ayaklanmanın bir burjuva devrimi olduğunu gördüler ve işçi sınıfını yürüttükleri mücadeleleri, doğrudan burjuvaziye yöneltmeden önce zorunlu bir aşama olarak (mutlakıyetin kaldırılması) bu devrimi desteklemek için kullanmaya çağırdılar, ancak olayların daha sonraki gelişimi ışığında, bu görüşün düşüncesizce varılmış bir görüş olduğuna karar verdiler.

1848-49’daki kıtasal ayaklanmalar, sonunda Fransa’da Şubat Devrimi, Almanya’da Mart Devrimi ve İtalya’da, Avusturya’da isyanlar biçiminde patlak verdiğinde, Marx ve Engels mücadeleye katıldılar. Önce Komünist Birliğin Merkez Komitesi’ni kurdukları Paris’e, sonra da Cologne’ye (Almanya) geri döndüler. Cologne’de propaganda çalışmalarını yürütecekleri “Neue” Rheinische Zeitung’u kurdular. Komünist Birlik içindeki çatışmalar, 1848 yılının Mayıs ayında Marx’ı Merkez Komite’yi dağıtmaya götürdükten sonra, Zeitung Marx ve Engels’in yürüttüğü örgütsel çalışmanın ve propagandanın odağı haline geldi.

Yaklaşık bir yıl süren bu dönem boyunca Marx ve Engels, yazdıkları yazılar ve politik yandaşları yoluyla mücadelenin yönünü etkilemek için çalıştı. Başlangıçta, Manifesto’da geliştirdikleri stratejiyi etkili biçimde takip ettiler: işçi sınıfı mücadelelerinin mutlakiyete karşı burjuva devrimine bağlanması. Oysa 1848 yılının sonbaharı geldiğinde Marx ve Engels, burjuvazinin kendi devriminin başarısını güvence altına almak için harekete geçmemesinin ve liderliği üstelenmemesinin açığa çıkmasıyla birlikte savundukları pozisyonu değiştirmek zorunda kaldılar. 1848 yılının büyük kısmında Neue Reinische Zeitung, işçilerle sermaye arasındaki sınıf çatışmasını yeterince önemsememesine rağmen, burjuvazinin liderliği terk etmesi, Marx ve Engels’in işçi sınıfının bağımsızlığını yeniden vurgulamaya ve işçi sınıfı açısından felaketten kaçmanın tek yolu olarak işçi sınıfının bağımsız eylemini desteklemeye başlamalarına neden oldu. Marx, Prusya burjuvazisinin kendi rolünden feragat etmesini ayrıntılarıyla analiz etmek için Aralık ayında bir dizi makale yazdı: “Burjuvazi ve Karşı-Devrim”. İşçi sınıfı-sermaye çatışmasını mücadele sahnesine geri döndürmek için de bir dizi konferans verdi ve bunları kaleme alarak daha sonra Zeitung’da yayımladı: Ücretli Emek ve Sermaye (1847).

Devrim başarısızlıkla sonuçlandığı için Marx ve Engels Cologne’den ayrılmak zorunda kaldı. Marx Paris’e gitti, ama oradan yine sınır dışı edildi ve sonunda Londra’ya taşındı. Engels, halk ordusuna askeri taktikler vermek için Baden’deki ayaklanmaya katıldı. Temmuz’da devrim başarısızlığa uğramasına kadar orada kaldı ve önce İsviçre’ye gitti, sonra da Londra’ya geri döndü.

Marx ve Engels’i Londra’da iki acil göreve koyuldu. İlki, Komünist Birlik’i yeniden kurmaktı. Bütün Kıtada yaşanan bozgunu yeni bir devrimin izleyeceğini hissediyor ve örgütsel olarak buna hazırlıklı olmak istiyorlardı. İngiltere’de 1848-49 yılındaki bolluğun sonu kanalın karşı tarafındaki krizle çakışacağı için, bu yeni ayaklanmanın İngiltere’yi ve bütün Avrupa kıtasını sarmasını bekliyorlardı:

…bu kriz, bütün Kıtada büyük çatışmalarla kaçınılmaz olarak aynı döneme denk düşeceği için, önceki bütün krizlerden çok farklı bir sonuca ulaşacak. Şimdiye kadar yaşanan bütün krizler, ilerlemenin, endüstriyel burjuvazinin toprak sahipleri ve ticari burjuvaziye karşı kazandıkları yeni zaferlerin işareti olmasına rağmen, bu kriz modern İngiliz devriminin başlangıç işareti olacak… (Marx, 1848, s. 274-275).

Yaklaşmakta olan ticari krizin sonuçları, daha öncekilerden çok daha ciddi olacak…İngiltere’de, endüstriyel kriz ve tarım krizi ilk defa olarak aynı zamanda yaşanıyor. İngiltere’deki bu ikili kriz, geniş bir alana yayılacak, hızlanacak ve şimdiden eş zamanlı olarak Kıtanın bütününde eli kulağında olan sarsıntılarla birlikte çok daha patlayıcı hale gelecek; kıta devrimi, İngiltere’deki krizin dünya pazarına yansımalarının bir sonucu olarak, eşsiz bir sosyalist karaktere bürünecek (Marx, 1848, s. 282-283).

Bunun gibi, kıta üzerindeki politik olaylar, gün be gün bu meseleleri öne çıkartıyor…ve Revue’de (inceleme) zaten sıklıkla bahsedildiği gibi ekonomik krizle devrimin aynı zamana denk düşmesi, giderek daha kaçınılmaz hale gelecek (Marx, 1848, s. 284).

1850 yılının baharında yazılan bu yorumlar, hem her şeyin kaybedilmediğine dair devam eden bir iyimserliği hem de kriz ve refah ile işçi sınıfının isyan biçimi arasındaki analitik bağı yansıtıyordu.

Marx ve Engels’in 1850 yılı baharında giriştikleri öz-eleştirilerinin ve gelecek planlarının nedeni öncelikle, Marx’ın, özünde burjuva olan bir devrimin içinde bile işçi sınıfının otonom eyleminin gerekliliğine duyduğu yeni inancı yeniden olumlamasıydı. Yeniden kurulan Komünist Birlik’in içindeki tartışmalarda, Marx ve Engels’in konumu, devrimde burjuvazinin zaferinden sonra işçi sınıfı-kapitalist çatışmasının ortaya çıkmasının zorunlu önkoşulu olarak, işçi sınıfının bu otonomisini savunmaya dayanıyordu. Zaferden sonra kendi silahlı gücünü korumak ve işçi sınıfı örgütleri ile alternatif devlet işlevleri yaratmak da dahil olmak üzere, mutlakiyete karşı mücadelede işçi sınıfının gücünü artırmak; sonrasında yaşanabilecek yenilgiden (Mart ve Haziran Seslenişleri) kaçınmanın tek olanaklı yolu olarak önerildi.

İkinci olarak, Marx ve Engels, kendi yürüttükleri faaliyetin sunduğu deneyimin (Komünist Birlik içindeki deneyim) ve genel anlamda Devrimin seyrinin geniş bir analizine giriştiler. İlk defa sıcağı sıcağına çatışmadan uzak kaldıkları bu bir yıl içinde Marx ve Engels, Devrimleri biçimlendirmiş ve geleceği biçimlendirecek olan genel güçler üzerine düşünme ve bunları kavramaya çalışmak için zaman buldular. Düşünme fırsatı buldukları bu zaman içinde, ekonomik kriz ve bunun sınıf mücadelesi ile ilişkisini analiz etmeye ağırlık verdiler.

Ancak başlangıçtaki bu iyimserlik uzun sürmedi. 1850 yılının yaz ayları boyunca Avrupa’yı karşı-devrim dalgası sardı. Bu sırada Marx, politik ekonomi çalışmalarına ve 1848 öncesi ekonomik krizlerle bunların 1848 devrimleri ile olan ilişkisini daha yakından incelemeye geri döndü. Bu çalışmaların sonuçları New Rheinische Zeitung Revue’de (1848-1849) makaleler halinde yayımlandı; bu makaleler süreci yeniden değerlendirme çabasının bütünleyici bir parçasıydı. Marx’ın kriz ve sınıf mücadelesi teorisinin evrimini izlemek açısından, bu makaleler arasında en önemli olanı, “Review (of international economic and political development): May-October 1850”dir. [Ulusalararası ekonomik ve politik gelişmenin Değerlendirilmesi: Mayıs-Ekim 1850”] Bu yazı, Revue’nün son sayısında yayımlanmıştı. (Bu yazıdan bazı parçalar Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitabının 4. bölümünde bulunabilir).

Bu Review’de Marx ve Engels, 1843-45 yıllarındaki endüstriyel ve ticari genişlemenin sonucu olarak İngiltere’de ortaya çıkan krizi ve bu krizin Kıtaya nasıl yayıldığını araştırırlar. Bu yazıda, krizin nedenleri ve doğası hakkında yaptıkları yorumlarda önemli bir değişiklik yoktur. Krizin nedenini, Uzak Doğu’da açılan yeni pazarlara ve Yeni Dünya’daki yeni ticaret ve yatırım kanallarına rağmen, aşırı üretimin ortaya çıkışına atfederler. Aşırı üretimin niçin kaçınılmaz olduğu üzerine yeni hiçbir açıklama yoktur, ama aşırı üretimin gelişmesinin ve etkilerinin vurgulanmasında, spekülasyonun oynadığı role dair dikkate değer bir analiz vardır. Demiryollarında, pamuk, mısır üretiminde ve dış ticarette spekülasyonun gelişimini –kredilerin yayılması ve sahte yatırımların ortaya çıkması (örneğin, çabuk kâr elde etmek için gerçekte varolmayan şirketler üzerinden piyasaya sürülen tahviller gibi) analiz ettiler. Marx spekülasyonun bu gelişim sürecini, daha sonra “hayali sermaye” başlığı altında analiz edecektir (VI. Bölüme bakınız).

İngiltere’de ve kıta çapında demiryolları sisteminin genişlemesi ve bu genişlemeyle kol kola giden spekülasyon temelinde yavaş yavaş, Law ve South Sea Company dönemini hatırlatan bir dolandırıcılık yapısı ortaya çıktı. En küçük bir başarı şansı bile olmayan yüzlerce şirket teşvik edildi, bu şirketleri kuranların planlarını gerçekten uygulamak gibi bir niyeti kesinlikle yoktu ve bu şirketlerin tek varlık nedeni, yatırılan fonlardan yöneticilerin tüketim giderlerini karşılamak ve stok satışlarından hileli kazanç elde etmekti (Marx, 1848, s. 280).

Spekülasyona ve dolandırıcılığa dayalı bu üstyapı çöktüğünde, hemen üzerinde temellendiği üretimin sınırlandırılmasına yol açtı:

Spekülasyon, aşırı üretimin en yüksek aşamasına ulaştığı dönemlerde hep görülür. Spekülasyon, aşırı üretim döneminde geçici pazar olanakları sunar, ama tam da bundan dolayı krizin patlak vermesine ve etkilerinin genişlemesine neden olur. Kriz önce spekülasyonun olduğu alanlarda patlak verir; ancak ondan sonra üretimi vurur. Yüzeysel düşünen bir gözlemcinin krizin nedeni olarak gördüğü şey, aşırı üretim değil aşırı spekülasyondur, oysa bu sadece aşırı üretimin bir semptomudur (Marx, 1848, s. 285).

İşte, Kıta çapında patlak veren krizlerin nedeni, Avrupa ekonomisinin merkezi İngiltere’de yaşanan bu kapitalist krizdi: “Daha Ekim ayında (1847) kriz, Kıtada ilk defa kötüye gidişe neden oldu…Kriz İngiltere’de yatışmaya başlarken Kıtada şiddetini artırdı…(Marx, 1848, s. 280). 1848 yılının Şubat ayında Fransa’da ve Mart ayında Almanya’da Devrimler patlak verdiğinde, İngiltere’deki kriz aşılmış ve bu ülkelere yayılmıştı. Marx ve Engels, ekonomik kriz ve Avrupa’yı sarsan politik ayaklanmalar arasındaki nedensel ilişkinin yönünü tayin edebilme sorunu ile uğraştılar ve nedenlerin her iki taraftan da işlediğini gördüler. “Şubattan sonra Paris’te patlak veren ve Devrimle birlikte bütün Kıtayı saran panik” (s. 291) konusuna ilişkin buldukları nedenler belirsizdi.

Kıtanın diğer yerlerinde bankacılık ve ticaret alanında görülen iflaslar dikkate alındığında, bunların ne ölçüde ticari krizin süresinden ve aşamalı yayılmasından kaynaklandığını…ve ne ölçüde gerçekten devrimin yarattığı panik ortamının neden olduğu kayıpların sonucu olduğunu saptamak olanaksızdır …(Marx, 1848, s. 292).

Yine de, şu genel görüşü öne sürerler:

Ne olursa olsun, şurası kesin ki, ticari krizin 1848 devrimine yaptığı katkı, devrimin ticari krize yaptığı katkıdan daha büyüktür (Marx, 1848, s. 292).

Aynı akıl yürütme, refah dönemine geri dönüşün İngiltere’deki sınıf çatışmalarını nasıl durduğunu anlamak için de kullanılır. Marx ve Engels, Kıta çapında yaşanan ayaklanmaların İngiltere’nin ve Birleşik Devletler’in ekonomisi üzerinde yarattığı sayısız yararlı etkiyi keşfetti. Her iki durumda da yeni refah dönemi kısmen ayaklanma döneminde dışarı akan sermayeye, kısmen de spekülasyon kanallarının elenmesi ve sermayenin üretken yatırıma zorlanmasına dayanıyordu. Marx ve Engels, krizin İngiltere’de başlamış olmasına rağmen, bütün Avrupa’yı dolaşmasının İngiltere’nin refaha kavuşmasına yol açtığını ve böylece İngiltere’de devrimci hareketin (Çartist hareketin) altının oyulmasına yardım ettiğini ileri sürdüler. “1848 Fransız Devrimi, İngiliz orta sınıfı korudu” (Engels, 1892, s. 365). Sermayenin gücünün ve dolayısıyla baş edebilme yeteneğinin en gelişmiş olduğu ülke İngiltere’ydi:

Kriz, Kıtada devrime yol açmasına rağmen…kökleri İngiltere’de bulunuyordu. Bu şiddetli kasılmaların, burjuva organizmasının kalbinde değil, dengenin yeniden kurulma olanağının daha fazla olduğu uzantılarında ortaya çıkması zorunludur (Marx, 1852, s. 131).

Krizde olduğu gibi yeniden canlanma konusunda da geriden gelen Kıtada, devrimlerin yenilgisi ve refahın tüm Kıtaya yayılması; İngiltere’nin refaha yeniden kavuşmasının hemen ardından gerçekleşti. 1850 yılının yazında yaşanan bu kıtasal canlanma, Marx ve Engels’i, bu gelişmenin devrimci bir duruma hızla geri dönülmesini engelleyebileceği sonucuna götürdü.

Marx ve Engles aynı zamanda, Avrupa’daki duruma üretici güçler arasındaki çelişkiye dair analizleri çerçevesinde bakmaya başladılar., Üretici güçlerin gelişiminin daha önce iddia ettikleri kadar gelişkin olmayabileceğini, krizin gelmesinden önce bu gelişimin daha da sürmesi gerekebileceğini düşünmeye başladılar. Yaptıkları durum değerlendirmesinde kendini belli eden bu yeni ihtiyat, krizin eninde sonunda geri dönmek ve devrime yol açmak zorunda olduğu fikriyle beraber gitti.

Bu genel refah, burjuva toplumun üretici güçlerinin burjuva sistemin içinde mümkün olduğu ölçüde gelişmesini sağlayarak sürerken gerçek bir devrim sorunu olamaz. Bu tür bir devrim ancak iki etken çatıştığında mümkündür: modern üretici güçler ve burjuva üretim biçimleri… Yeni bir devrim, ancak yeni bir krizin sonucu olabilir; ve krizin geleceği ne kadar kesinse, devrimin geleceği de o kadar kesindir (Marx, 1852, s. 131).

Marx ve Engles’in bu analizden elde ettikleri sonuç, hemen ortaya çıkmasını bekledikleri devrimci olanakların ancak uzun zaman içinde ortaya çıkabileceği fikri oldu. Review’de, hemen 1852’de bir krizin çıkabileceğini düşündürten nedenleri sundular, ama anlaşılan bu tahmine pek inanmadılar. Komünist birlik içinde, nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda yaşanan politik çekişmenin tarafı haline geldiler.

Bakış açılarındaki değişim, sanki yeni bir devrim dalgası yaklaşıyormuşçasına örgütlenmeye devam etmek isteyen diğer taraflara karşı çıkışlarında kendini belli ediyordu. Bu çatışmanın sonucunda Birlik parçalandı. Kıtada karşı saldırının devam eden başarısının, özellikle 1851’de Birlik’in Almanya’daki örgütünün Prusya yanlısı politikalar tarafından yok edilmesinin başarıyla sonuçlanmasının ardından, 1852 yılında Marx ve Engels örgütü resmi olarak bitirmeye karar verdiler.

Marx ve Engels’in araştırmaya, yazmaya ve yaşamlarını idame ettirme çabasına yönelmeleriyle birlikte bu dönem, dönemin politik mücadelelerine aktif olarak katılmalarının sona erdiği bir dönem oldu. Gelecek on yıl boyunca kendilerini aktif politik hareketten nerdeyse bütünüyle soyutlayarak düşünmeye, çalışmaya ve yazmaya yöneldiler. Bu dönem onların basitçe eylem alanını terk ettikleri anlamına gelmez, İngiltere ve Avrupa’daki işçi sınıfının maruz kaldığı yenilgi ve büyük bir politik hareketin ancak başka bir büyük kriz tarafından yaratılabileceği yönündeki kanıları ışığında, Marx ve Engels önlerinde duran tek gerçekçi yolu izledi. Marx ve Engels’in araştırmaya geri dönmeleri, işçi sınıfının sınıf mücadelesi içindeki inisiyatifi bırakarak, gelecekteki mücadeleye hazırlanırken bir yandan da yaralarını sarmaya yönelişinin bir parçasıydı.

İşçi sınıfının görece sessiz kaldığı bu uzun on yıl boyunca, Marx politik ekonomi çalışmalarına geri dönme ve kapitalizmin sınıf ilişkilerini çok daha açık bir biçimde anlamak için gerekli olan temel teorik çerçevenin geliştirilmesi üzerinde çalışma fırsatı buldu. Bu yıllarda politik ekonomi kategorilerini ve teorilerini eleştirmek için ilk olarak Engels’in Deneme’sinde ve kendi yazdığı Felsefenin Sefaleti’nde gösterdikleri çabaya geri döndü ve bunları anlaşılır ve tutarlı bir biçimde yeniden şekillendirmeye başladı. Bu dönem, Marx’ın emek değer teorisinin, kapitalist ilişkilerin niceliksel ve niteliksel analizinin kilit noktası olarak nasıl kullanılabileceğini kavramsallaştırdığı dönemdir. Bu çalışma, Marx’ın New York Herald dergisinde gazeteci olarak yaptığı çalışmalar ile diğer yazıları arasında bölündüğü yıllarda, kişisel yoksulluk içinde bulunduğu ve sağlık sorunlarıyla boğuştuğu koşullar altında yürüttüğü bir çalışmaydı.

Marx ve Engels’in öngördüğü ve sonunda gerçekleşen 1851-52 krizi, son derece küçük çaplı bir krizdi -“küçük bir ticari kriz”- ve işçi sınıfı mücadelesi içinde önemli bir isyana yol açmadan geçti. Endüstriyel zenginliğin devam ettiği bir ortamda ve Avrupa kapitalizminin sonraki beş veya altı yılını ayırt eden hızlı gelişmesi sürecinde, Marx ve Engels çalışmalarını yalnız başlarına sürdürmeye devam ettiler. 1840’lı yılların sonunda yaşanan krizin, sermayenin nihai kalkışmasının ve bekledikleri devrimin değil, uzun bir kapitalist yayılma döneminin başlangıcı olduğunu çok yavaş fark ettiler: Engels daha sonra “1847 krizinden sonra ticaretin canlanması, yeni bir endüstriyel dönemin başlangıcıydı”(Engels, 1845, s. 22) diye yazacaktı.

C. Sonraki Yıllar 1857-1867

Komünist Birlik’in dağılmasından sonra, 1850’nin ilk yılları Marx açısından politik olarak sakin geçen yıllardı. British Museum’da yürüttüğü aralıksız çalışmalar, sadece maddi durumundan kaynaklanan zorluklar yüzünden aksıyordu. Bu çalışmalar, 1857’de Marx’ı ulaştığı sonuçları yazmaya iten büyük kriz patlak verdiğinde bitti. Bu krizin patlak vermesi bir yandan, Marx’ın New York Tribune’den aldığı ücretin yarıya inmesiyle durumunun daha da kötüleşmesiyle aynı zamana denk geldi (Mehring, 1962, s. 255). Diğer yandan Marx, 1850’nin başından itibaren beklediği bu kriz yüzünden heyecanlı ve sevinçliydi. Engels’e şöyle yazmıştı: “1849 yılında beri, bu krizin patlak vermesi sayesinde, hiç bu kadar mutlu olmamıştım” (Mehring, 1962, s. 254). Bu muazzam enerji patlamasının sonucunda Marx, son yıllarda bir araya getirdiği yeni fikirlerini sentezlemek için gece gündüz çalıştı. Sonuçta ortaya yoğun ve son zamanlara kadar yayımlanmamış olan el yazmaları çıktı: Marx’ın “olgunluk” dönemi olarak adlandırılan döneminin ilk uğrağını temsil eden Grundrisse. Henüz yeterince işlenmemiş olmalarına rağmen bu el yazmaları, Marx’ın teorik çalışmasında muazzam bir sıçramayı ifade eder.

1857 yılındaki krizde paranın rolünü ele alan tartışmaların bir analiziyle başlayan elyazmaları, daha sonra Kapital’de ve Artı Değer Teorileri’nde üzerine yeniden çalışılan konuların pek çoğunu kapsar. Kriz zamanında ve bu krizin taşıdığı devrimci potansiyelin heyecanı ile yazılan Grundrisse, belki de Marx’ın çalışmasının diğer uğraklarında olduğundan çok daha sistematik ve organik bir kriz teorisini içerir.

Marx, 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yı yayınladı. Bu kitap büyük oranda, değer ve para konusunu ele alan Grundrisse’nin ilk kısmının yeniden yazılmasıydı. 1861’de, Grundrisse’yi Kapital’in üç cildinde ve büyük kısmını 1865’de tamamladığı Artı Değer Teorileri’nde ayrıtılandıracağı çalışmasına başladı. 1867’de Kapital’in ilk cildi ortaya çıktıktan sonra, Marx ve Engels yeniden politik alana girdi.

1852-62 yılları arasındaki on yıllık dönemde sermayenin yayılması, endüstriyel proletaryanın hızla genişlemesini ve işçi mücadelelerinin yeniden güç kazanmasını beraberinde getirdi. Marx ve Engels’in aktif politik yaşama geri dönmesi, 1864’de Uluslararası İşçiler Derneği’nin (Birinci Enternasyonal) oluşumuyla tetiklendi. Bu dernek, grevleri destekleme ve grev kırıcıların uluslararası düzeyde kullanımını engelleme faaliyetlerini koordine etmek için İngiliz ve Fransız işçiler tarafından oluşturulmuştu. Marx ve Engels Dernek’e katılmaya davet edildiler; Açılış Konuşmasını ve Geçici Kuralları hazırlama ve farklı işçi grupları arasındaki (İngiliz Çartistler, Fransız Proudhoncular, İtalyan Mazzinitisler vb.) çatışmaları çözme becerileri sayesinde hızla öne çıktılar.

Enternasyonel çalışmaya başlar başlamaz, Marx ve Engels, tıpkı Komünist Birlik’te yaptıkları gibi, hemen üyeler arasında görüşlerini yaymaya, önce Proudhoncular ve sonra Bakuninciler gibi karşıt eğilimleri zayıflatmaya giriştiler. Marx’ın daha sonra Ücret, Fiyat ve Kâr adıyla yayınlanacak olan, 1865 yılının Haziran ayında Genel Konsey’e sunduğu iki konferans metni, bu eğitsel propaganda girişiminin bir parçasıydı. Kapital’deki teoriyi ve tartışmaları özetleyen bu konferans metinleri, 1866 yılındaki çöküşten önce, “salgın haline gelen grevlerin ve ücret artışları için yükselen çığlıkların” Avrupa’yı sardığı bir dönemde yazıldı. Bu metinlerin politik amacı, Enternasyonal’in bir diğer üyesinin, işçilerin ücret mücadelelerini terk etmesi gerektiğini, çünkü elde edilen kazançların enflasyon ve durgunluk karşısında daima boşa düşeceğini ileri süren Owenci John Weston’un tezlerini çürütmekti. Marx, işçi sınıfı açısından kötü ekonomik ve politik sonuçlara götüreceğini iddia ettiği bu yaklaşımı hiddetle eleştirdi. Kriz üzerine yaptığı çalışmalara dayanarak, işçilerin elde ettiği kazançların krizler nedeniyle sınırlı olacağının doğru olduğunu, ama ücret mücadeleleri olmazsa işçilerin durumlarının giderek daha da kötüleşeceğini ileri sürdü. Temel olarak on yıl önce kullandığı tartışmaları yinelemekteydi.

Ücretler (emek gücünün fiyatı), diğer metalarda olduğu gibi, iş çevrimi sürecinde ortalama değerinin altında ve üstünde dalgalanıyordu. Ancak Marx tam da bu dalgalanma yüzünden ücretlerin kriz döneminde düşme eğilimine girdiğini öne sürüyordu. Bu yüzden genişleme dönemlerinde işçilerin ücretleri yükseltmek için mücadele etmesi çok önemliydi.

Eğer fazladan kâr elde edilen refah dönemlerinde, işçi ücret artışı için mücadele etmezse, bir endüstriyel çevrimin ortalaması dikkate alındığında, bu ortalama ücreti veya kendi emeğinin değerinin karşılığını bile alamaz. Çevrim tersine döndüğünde işçinin ücreti bundan zorunlu olarak etkilenirken, işçinin çevrimin refah döneminde bu zararın karşılanmasını talep etmemesini istemek aptallığın daniskasıdır (Marx, 1865, s. 69 [s. 63]).

Marx’ın, Enternasyonal’in işçilerin ücret mücadelesini bütün gücüyle desteklemesi gerektiğini savunması, sadece işçilerin ortalama gelirlerinin korunmasının gerekliliği değil, Marx’ın bu mücadeleleri işçilerin kendilerini sonunda sistemi bütünüyle devirebilecek bir sınıf olarak örgütlemelerinin vazgeçilmez bir aracı olarak görmesi yatıyordu.

İşçiler, sermayeyle girdikleri gündelik çatışmalardan korkakça geri çekilirlerse daha büyük bir hareket başlatmak konusunda kendilerini kesin olarak güçsüz bırakmış olurlar (Marx, 1865, s. 77 [s. 71]).

Bu konferans metinlerinin Marx’ın Kapital üzerine yaptığı geniş çalışmanın tamamlanmasından sonra yazıldığını ve dolayısıyla politikasının da bu temele dayandığını unutmamak gerekir. Marx, kriz teorisini genişletmemiş olmasına rağmen, 1840’ların ilk yıllarında benimsediği politik sonuçları ve stratejileri aynen korudu. İşçi sınıfının gelişiminin zorunlu bir aşaması ve ücret sisteminin kendisinin yürürlükten kaldırılmasının (devrim yoluyla sermayenin alaşağı edilmesinin) başlangıcı olarak işçilerin ücret mücadelesini destekledi. Bu politik çerçeveyi verdikten sonra şimdi Marx’ın ölene kadar fiilen savunduğu, nihai olarak vardığı görüşü ifade eden, kriz üzerine tamamlanmış çalışmasına dönelim.

III. Marx’ın Birikim ve Kriz Teorisi

A. Giriş

Marx’ın Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Kapital ve Artı Değer Teorileri gibi temel çalışmalarında kriz üzerine yazdıklarının bir sentezini sunan bu bölümle yazının ikinci kısmına geçiyoruz. (IV-IX . Bölümler). Bu senteze, Marx’ın kapitalist birikimin, kriz içinde değilken sahip olduğu doğa ve işlev üzerine yaptığı analizi sunarak başlıyoruz. Bu birikim teorisi iki biçimde düşünülebilir. Birincisi bu birikim teorisi, sermeyenin nasıl toplumu daha büyük ölçekte örgütlemeye ve yeniden üretmeye çabaladığını, diğer bir deyişle sermayenin dayatmaya çalıştığı “oyun kuralları”nı teorileştirir. İkincisi, Marx’ın teorisi kapitalist birikim sürecine dair geliştirilen bir işçi sınıfı yaklaşımıdır. Sermaye -burjuva ekonomisi, burjuva sosyolojisinde vb. somutlaşan- kendi bakış açısına sahiptir. Marx’ın teorisi, kapitalist topluma dair bir teori olmasına rağmen, işçi sınıfı için taşıdığı önem açısından formüle edilir.

Birikim teorisini -kısaca olsa bile- sunduktan sonra, bir kez daha Marx’ın teorisinin sermayenin kırılganlığına ve ölümlülüğüne dair bir işçi sınıfı vizyonu içerdiğini vurgulayarak, kriz teorisine döneceğiz. Sermayenin kendi iş çevrimi teorisi vardır; Marx ise bir kriz teorisine sahiptir. Bu ikisi karşılaştırılamaz, çünkü farklı amaçlar için geliştirilmişlerdir. İş çevrimi teorisi, çevrimi “yönetmek” üzere kapitalist tarzda politika oluşturmayı ve müdahaleyi kolaylaştırmak için geliştirilmiştir. İleride göstereceğimiz gibi, Marx’ın kriz teorisi, sermayeyi krize sokabilecek ve gelişimi devrime yol açabilecek güçleri işçi sınıfına gösterebilmek için geliştirilmiştir. Marx’ın kriz üzerine yürüttüğü oldukça dağınık tartışmayı, aşağıdaki bölümler içinde sunacağız:

IV. Kriz olanakları. Bu bölüm Marx’ın, üretim ve dolaşım süreçlerini sekteye uğratmanın olanaklı hale gelebileceği çeşitli uğraklara vurgu yaptığı pasajları bir araya getirir. Marx’ın bu yorumunu, sermaye döngüsünün aşamaları içinde yeniden derliyoruz.

V. Krize yatkınlık. Çöküş olanaklarının varlığı, gerçekten ortaya çıkacakları anlamına gelmez. Marx, birikim sürecinin içinde, olanakların gerçekleşmesine yol açabilecek güçler, diğer bir deyişle krize yol açabilecek çeşitli yatkınlıkları kuran güçler üzerine de çalışır. İşte tam da bu noktada, örneğin kâr oranının düşme eğilimi, eksik tüketim eğilimleri gibi Marx’ın sıklıkla tartışılan kriz “nedenleri”ne dair yaptığı analizleri yeniden gruplandırıyoruz. V. Bölüm’de olduğu gibi, bu güçler sermaye döngüsünün aşamaları açısından analiz edilir.

VI. Eğilimleri dengelemek. Marx kriz analizini, birikimin temelini aşındırma eğilimi taşıyan güçler açısından biçimlendirdiği için, bu kriz analizine aynı zamanda krizi dengelemek için sermayenin kullandığı güçlerin veya stratejilerin bazılarını da dahil eder.

VII. Krizin Çözümü. Marx açısından (devrime ve sistemin bir bütün olarak çöküşüne yol açmadığı zaman) krizin aslında iki uğrağı vardır. İlk uğrakta kriz, yeniden üretim sürecinde sekteye uğramaların ve çöküşlerin meydana gelmesidir. Bu kriz, sermayenin krizidir. Göreceğimiz gibi, bu aynı zamanda işçi sınıfı açısından genellikle bir zaferdir. İkinci uğrakta kriz, sekteye uğramaların üstesinden gelmek ve yeniden üretimi yeniden sağlamak için sermayenin krizden yararlandığı süreçtir. Böylece kriz sermaye için, dengesizlik yönünde belli eğilimleri içinde barındıran bir yeniden üretim sürecinin içinde, dengeleyici bir uğrak haline gelir. O halde bu ikinci uğrakta eğilimlerin dengelenmesi söz konusudur, bu uğrak benzersiz ve ayrıca üzerinde durmayı hak edecek kadar önemli bir uğraktır.

VII. Kriz ve Devrim. Sermaye ikinci uğrağı başarıyla atlatamadığında ve krizi işçi sınıfının aleyhine döndürmeyi başaramadığında, diğer bir deyişle, işçi sınıfı sermayeyi yenilgiye uğrattığında kriz devrime dönüşür.

B. Birikim Teorisi

Marx’ın birikim teorisi, kapitalist toplumun geniş bir ölçekte nasıl yeniden üretildiğine dair bir teoridir. Kapitalist toplum, sınıflı bir toplum veya kapitalist sınıf ve işçi sınıfı arasındaki antagonist ilişkilere dayanan bir toplum olarak anlaşılır. Birikim teorisi, kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerindeki, dolayısıyla toplum üzerindeki tahakkümünü genişletmeye çalışmasının teorisidir. Diğer bir deyişle birikim, en temelde aralarındaki antagonist mücadele ilişkisinin içinde sınıfların birikimidir.

Bu anlaşılırsa Kapital’in, sınıflar arasındaki en önemli ilişkilerin ve bu ilişkilerin yeniden üretilme biçimlerinin bir açıklaması olduğunu görebiliriz. Marx, sınıf ilişkisinin merkezine, kapitalist sınıfın, yaşam gereksinimlerini üreten araçlar üzerinde kurduğu tekel yoluyla, toplumun geri kalanını yaşamak için çalışmaya –dolayısıyla işçi sınıfına dönüşmeye- zorlamasını koyar. Marx, zorunlu emeğin varolduğu diğer toplumların tersine, kapitalizmin ayırıcı özelliğinin dolaylı zor olduğunu, yani mülksüz kitleleri geçim araçları karşılığında çalışma kapasitelerini satmaya zorlayan şeyin, (çoğunlukla) doğrudan zor yerine geçimlik ihtiyacı olduğunu gösterir. Bu ilişki, emek gücüne sahip olanların sermayeye, üretim araçlarına ve piyasadaki geçim araçlarına sahip olanlarla karşı karşıya gelmesiyle birlikte ortaya çıkan “ilkel” (ilksel) birikim süreci ile kuruldu. Tüketim araçları karşılığında değiştirilmek üzere, emek kapasitesinin para karşılığında satılması, sınıf ilişkisinin merkezinde işin dayatılması ve bu dayatmanın biçiminin değişim olduğunu ortaya koyar. Emek gücü veya çalışma kapasitesi tıpkı diğer mallar gibi satıldığı için, kendisi de bir metadır. Dolayısıyla kapitalist toplumda sınıflar arasındaki toplumsal ilişkiler, (1) meta biçimi aracılığı ile kapitalist sınıf tarafından işçi sınıfına işin dayatılması ve (2) işçi sınıfının bu dayatmaya karşı ve kendi amaçları için yürüttüğü mücadeleler olarak tanımlanabilir (Cleaver,1979, Böl. 2).

İşçi sınıfı, değişim ilişkisi içinde kendi emek gücünü satmaya zorlandığı için, kapitalizm içinde bütün üretim biçimi, bu sınıfla değiştirilmek üzere meta biçimini almak zorundadır. Dolayısıyla sermaye, emek gücünün temel meta olduğu ve bütün üretimin meta biçimini aldığı toplumsal bir meta değişimi sistemidir.

Marx’ın kapitalist birikim analizinin temelini biçimlendiren değişkenleri bu tanım temelinde belirleyebiliriz:

ÜA – bir sınıf olarak kapitalistlerin tekelinde olan ve birbirlerine sattıkları üretim araçları.

EG – sermayenin işçileri P ve GA elde etmeleri için satmaya zorladığı emek gücü veya çalışma kapasitesi.

Ü – üretim veya çalışma kapasitesinin dönüştürüldüğü etkinlik.

M – çalışan işçiler tarafından üretilen ve sonra kapitalistler tarafından GÜ olarak işçilere veya ÜA olarak diğer kapitalistlere satılan (emek gücü dışındaki) metalar

P – para; emek gücü karşılığında değiştirilen ve sonra da geçim araçları elde etmek için işçiler tarafından değiştirilen, bütün metaların evrensel eşdeğeri.

GA – geçim araçları; değişim sürecinde EG karşılığında işçiler tarafından alınan, EG’nün üretimi ve yeniden üretimi (giysi, besin, barınma, vb.) için gerekli olan metalar.

Marx, sermayenin sürekli tekrarlamak istediği bu ilişkileri, “sermaye döngüsü” içinde sistematikleştirir:

       ÜA                                      ÜA’
       /                                          /
P – M………Ü………M’ – P’. P’ – M’………Ü………M” – P”
       \                                          \
      EG                                       EG’

Bu ilişkiler dizisinin anlamı yeterince basittir. Bir kapitalist veya genel olarak sermaye, üretim araçlarını (ÜA) kontrol ederek, işçi sınıfını emek gücünü (EG) para (P-EG) karşılığında satmaya zorlar. Sonra emek gücü (EG), ya geçim aracı olarak işçi sınıfına ya da üretim aracı olarak diğer kapitalistlere para karşılığında (M’-P’) satılan metaları (M) üretmek için kullanılan üretim araçları ile birlikte işe (Ü) koşulur. Döngünün sonunda sınıfların durumu değişmez; kapitalistler hâlâ bütün üretim araçlarını kontrol eder ve işçiler ise hâlâ sadece, geçim araçlarının tüketimi yoluyla yeniden üretmek durumunda oldukları emek gücüne sahiptir, böylece sınıf ilişkisi yeniden üretilir ve toplum aynı biçimde, yani kapitalist toplum olarak kalır.

Bu yeniden üretimin o kadar basit bir mesele olmadığını vurgulamak gerekir ve Kapital büyük oranda, bu aşamaların her birinin nasıl da çoğunlukla sınıflar arasındaki zorlu bir mücadeleyi içerdiğini analiz eder. Örneğin, nüfusun çoğunluğunun üretim araçlarından ayrılması; köylülerin topraklarını terk etmeye zorlanması, zanaatkarların kullandıkları aletlerden kopartılması ve her ikisinin de emek piyasasına girmeye, yani emek güçlerini sermayeye satmaya zorlanması yoluyla genişletilen bir “ilkel birikim” sürecini gerektirdi. Tüm bunlar, çok şiddetli çatışmalar ve kanla, yani kapitalizmin “kanlı şafağı” ile ortaya çıktı.

Ancak bu ayrılma gerçekleşse ve sermaye üretim araçlarını tekeline alsa bile mücadele devam eder. Emek gücünün satılmasında, bu satışın koşulları (P-EG), ne kadar para karşılığında ne kadar emeğin, hangi koşullar altında satılacağı, vb. üzerinde mücadele edilir ve emek gücünün satılması gerçekleşir gerçekleşmez, mücadelenin kendisi çalışma boyunca sürer, yani işçilerin işe (Ü) karşı mücadelesi ve sermayenin maksimum iş çıkarmaya uğraşması. Son olarak, nihai ürünün (M-P) bölüşülmesi de pürüzsüz işlemez. Tersine, işçi sınıfı tarafından yürütülen doğrudan kendinin kılma mücadelesinden uluslararası ticaret -neyin nerede, hangi fiyata satılmasına izin verileceği- üzerine yürütülen mücadelelere kadar çok yaygın mücadeleler söz konusudur. Böylece, ister üretim (çalışma) alanında isterse değişim alanında olsun sermaye döngüsünün her uğrağı, sadece sınıf ilişkisinin bir uğrağı değildir, aynı zamanda bu ilişkinin temel niteliğini, yani antagonist bir çatışmayı barındırır. Bu yolla, sınıf ilişkisinin -sınıf mücadelesinin- her değişkeni nasıl içerdiğini görebiliriz: sınıf ilişkisinin varoluş öğeleri veya uğrakları olarak EG, P, M, ÜA, Ü. Marx için sınıf mücadelesi, emek-sermaye değişiminin ve çalışma ilişkilerinin (ya nedeni ya da sonucu olarak) dışında bir şey değildi. Sınıf mücadelesi, Kapital’in asıl konusudur. Dolayısıyla, bir sınıf ilişkisi kümesi olarak toplumun kendi yeniden üretimi ve birikimi, bu ilişkinin sözü edilen bütün antagonist öğelerinin yeniden üretimi ve birikimi demektir:

Kapitalist üretim…sürekli ilişkili bir süreç, bir yeniden üretim süreci olması yönüyle…sermaye ilişkisini üretir ve yeniden üretir; bir yandan kapitalisti, diğer yanda ücretli emekçiyi (Marx, 1867, 578 [c. 1, s. 594]).

Marx tarafından ele alınan, yeniden üretimin pek çok koşulu arasında belki de en açık olanı “oransallık” kriteridir. Üretim araçlarının (ÜA) ve geçim araçlarının (GA) üretimi, bir yandan tüketilen üretim araçlarının yerine konulması, diğer yandan tüketim malları yoluyla işçi sınıfının yeniden üretilmesi yönündeki ihtiyacı karşılayacak oranlarda olmalıdır. Üretimin (P), emek gücünü (EG) ve üretim araçlarını (ÜA) bir araya getirdiğini görürüz. Ancak bu, belli bir orantılı ilişki ve belli bir teknoloji içinde gerçekleşir; bu yüzden üretim, üretim araçlarının veya geçim araçlarının çok az ya da çok fazla üretilmesi gibi tek bir yana ağırlık vermemeli veya orantısız olmamalıdır. Marx bunu, üretimi üretim araçlarının (ÜA) ve geçim araçlarının (GA) üretimi olarak iki kesime ayırarak formüle etti.

  1. Kesim: EG1 + ÜA1, ÜA* üretir

  2. Kesim: EG2 + ÜA2, GA* üretir

Bu durumda, oranın gerekli koşulu şudur: Üretilen toplam GA (GA*) her kesimde emek gücünün elbise, yiyecek ihtiyacını karşılayacak, yani yeniden üretimini sağlayacak miktarda ve üretilen toplam ÜA (ÜA*) da her kesimdeki ÜA’nın yerini alabilecek kadar üretilmelidir.

ÜA* = ÜA1 + ÜA2

GA* = EG1 + EG2

Bu gerçekleşirse ve ÜA ile GA metaları doğru bir şekilde bölüştürüldüğünde, sistem kendini yeniden üretmiş ve sınıf ilişkileri de sürdürülmüş olacaktır. Yine, bu ilişkiler basit teknik ilişkiler değil, sınıflar arasındaki mücadelenin özgül bir parçasıdır. İşçi sınıfı temel olarak GA çıktısıyla ilgilenirken, sermayenin temel ilgisinin işçileri kontrol etmek için yeterli miktarda ÜA’na sahip olmak olduğu açıktır; bu yüzden kaynakların kesimler arasında nasıl dağıtılacağı konusunda bir çatışma söz konusudur. Sermayenin, işçileri kontrol etmek ve çalışmaya zorlamaya devam edebilmek için, işçilerin zenginliğe erişebilirliğini (II. Kesim üretim) sınırlandırmak için çabalamak zorunda olmasına rağmen, işçi sınıfı, I. Kesim üretiminin II. Kesim üretimi destekleyecek şekilde düzenlenmesini ister. Eğer II. Kesim üretim, işçilere büyük miktarda geçim aracı sağlasaydı, işçiler emek güçlerini sermayeye satmaya daha az ihtiyaç duyarlardı ve kıtlık evrensel bir olgu olmaktan çıkardı.

Buraya kadar sadece temel sınıf ilişkisine, sermaye tarafından bu sınıf ilişkisinin nasıl örgütlediğine ve işçi sınıfına nasıl dayatıldığına, işçilerin bu örgütlenmenin her boyutuna karşı nasıl mücadele ettiklerine ve eğer kapitalist kontrolün yeniden üretilmesi ve sistemin devamının sağlanması gerekiyorsa yeniden üretimin yerine getirilmesi zorunlu temel koşullarından bazılarına baktık. Oysa birikim, basit yeniden üretimden çok daha fazlasını ifade eder, aynı zamanda genişlemeyi içerir. Birikim, toplumdaki toplumsal ilişkilerin genişletilmiş yeniden üretimidir. Birikim, büyümedir. Ama genişletilmiş yeniden üretim, sadece eklenen bir şey değildir. Kapitalizmin zorunlu bir niteliğidir. Bu büyüme zorunluluğunun kaynağı, sınıf mücadelesinin kendi dinamiğinde yatar. Aslında sermaye, kontrolünü ancak büyüme yoluyla devam ettirebilir. Peki niçin? Örneğin, işçiler tarafından daha çok gelir için yürütülen sürekli ve başarılı mücadele (II. Kesim üretimin artması için), sermayeyi üretkenliği ve nispi artı değeri arttırmaya veya üretimden çekilmeye zorlar. Ve yine örneğin, işe karşı, yani işgününün kısaltılması için yürütülen mücadele, sermayeyi varolan tüketim düzeyini koruyarak üretkenliği artırmaya zorlar. Yine, işçilerin yürüttükleri mücadele içindeki öz-örgütlenmeleri; sermayenin işçilerin gücünü kırmak ve böylece kontrolü yitirmemek için sürekli devrimcileştirmek zorunda olduğu verili teknoloji ve iş örgütlenmesi temelinde ortaya çıkar. Tüm bunlar, sayısı ve talepleri gittikçe artan bir nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için II. Kesim üretimin genişlemesini, hem de gerekli üretkenlik artışını karşılamak için I. Kesim üretimin genişlemesini gerektirir.

Oysa genişleme veya genişletilmiş yeniden üretim, aynı zamanda genişletilmiş çalışma demektir. Sermaye, artan nüfus üzerindeki kontrolünü devam ettirmek için, bu nüfusu işe koşmak zorundadır. Üretkenlik artışı, genellikle emek yoğunluğunun artması, çalışan nüfusun daha da çok çalıştırılması anlamına gelir. Bu yüzden sermaye açısından, bu genişlemeyi gerçekleştirip gerçekleştiremediğini bilebilmesi için, toplumsal ilişkilerin her boyutunun hesabını tutmak tam anlamıyla hayati hale gelir. Bu hesabı tutmanın aracı, paradır. Ancak Marx açısından para, ölçeceği toplumsal ilişkileri ile ilişkilendirilmelidir. Bu yüzden parayı “burjuva toplumdaki evrensel emek biçimi” olarak adlandırır (Marx, 1859, s. 98). Marx, Grundrisse’ye paranın analizi ile başlar ve parayı tanımlayan toplumsal emek ilişkilerini keşfetmek için paranın altında ne yattığını araştırır. Marx, toplumsal emek ilişkilerini doğrudan “değer” anlamında analiz etmeyi seçer. Kapital’de “değer” olarak emeğin toplumsal ilişkilerini analiz ederek başlar ve paranın niçin bu ilişkilerin en gelişmiş ve uygun biçimi olduğunu gösterir. Marksist değer kavramı üzerine yürütülen sonu gelmeyen tartışmalar, değerin işin dayatılması demek olan özünü görmezden gelmiştir (Cleaver, 1979). Değerin, sermayenin işi dayatma yoluyla kendi toplumsal kontrolünü başarılı biçimde genişletip genişletemediğini izlemek için kullandığı bir hesaplama aracı olduğuna göre, Marx’ın “değer teorisi”nin, bir “emek” teorisi olması hiç de şaşırtıcı değildir. Marx için, değer analizinin konusunun, dolayısıyla değerin özü iştir (toplumsal kontrol aracı veya “soyut emek” olarak taşıdığı nitelik anlamında); ölçüsü zamandır (toplumsal olarak gerekli emek zamanı) ve biçimi değişimdir (değişim değeri). Değer kavramı, her türlü işin özgün farklılıklarından soyutlanarak karşılaştırılmasına ve ölçülmesine olanak tanır. Bu, salt kavramsal bir soyutlama değil, aynı zamanda sermayenin emeği kontrol edebilmesinin zorunlu koşulu olarak emeği uysallaştırmasıyla emeğin büründüğü gerçek soyutluğun göstergesidir.

Belirli bir emek karşısındaki kayıtsızlık, bireylerin bir emekten diğerine kolayca geçebildikleri ve belirli türde bir emek harcamalarının kendileri için rastlantısal ve önemsiz olduğu bir toplum biçimine karşılık gelir…(Marx, 1857, s.104 [c. 1, s. 41]).

…emek şu ya da bu emek değil, saf ve basit, soyut emektir; özel belirlenimine tamamen kayıtsız, ama bütün belirlenimlere yatkındır (Marx, 1857, 296 [c.1, 210]).

Toplumu örgütlemek için işin dayatılabilmesi, işin dağılımının yönetilebilmesi ve bir üretim türünden diğerine geçilebilmesi demektir. Sermaye bunu yapmak için, işçileri bölmek zorundadır. Diğer bir deyişle, kontrolünü güvence altına almak için hem karmaşık bir işbölümünü hem de bu işbölümünün yeniden düzenlenmesini dayatarak, bütün özel emekleri homojen soyut emeğe indirger. Bu koşullar altında, emeğin veya çalışmanın ölçüsü dayatıldığı zamandır, “toplumsal olarak gerekli” veya ortalama emek zamanıdır.

Yukarıda sermaye döngüsünde gördüğümüz gibi, iş sonuç olarak, ister EG ister M olsun, metaların üretimi için sermaye tarafından örgütlenir ve bu yüzden meta-biçimi ve değişim-değeri halini alır. Böylece, değer ve emek zamanı anlamında her değişkeni teorik olarak ölçebilir ve büyümenin gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenebilmesini sağlayan niceliksel karşılaştırmalar yapabiliriz. Yeniden döngüye dönersek, belli miktarda parayla başlayan kapitalistin, aslında belli bir değerle başladığını görürüz:

       ÜA
       /
P – M………Ü………M’ – P’
       \
      EG

Para, tüm metaların, değere sahip olan tüm metaların “evrensel eşdeğeri”dir. Dolayısıyla toplumda paranın değeri, metaların değeri ile belirlenir ve tam bölünebilen bir para miktarı belli bir değer miktarını temsil eder. Değişimin eşit değerlerin değişimi olduğu varsayımı temelinde, para ile temsil edilen toplam değerin; bir birim EG ve ÜA değerine, üretimde kullanılan teknolojiye bağlı olarak belli oranlardaki EG + ÜG toplamının değerine eşit bir değere dönüştürüldüğünü görebiliriz. Değerin özü, çalışma (soyut emek) olduğu için, eğer genişlemek istiyorsa, sermayenin amacı daha çok değer (çalışma) yaratmaktır. İşte, sermayenin üretim süreci içinde EG’nü canlı emeğe dönüştürürken amacı budur. Amaç, M’ ürününün içerdiği emeğin sahip olduğu değerin, P’nin ilk değerinden veya eşdeğerdeki metaların ilk değerinden M (EG + ÜA) fazla olmasını sağlayabilmek için yeterli düzeyde artı çalışmanın dayatılmasıdır. Süreci devam ettirebilmek için, (değeri genişletilmiş) bu meta M, sonrasında yeniden EG’ne, ÜA’na vb. dönüştürülebilecek paraya (P’), evrensel eşdeğere veya değerin en genel biçimine çevrilmelidir.

Artık bu değişkenlerin her biri, genel olarak değer tarafından ölçülür. Marx, emek gücünün değerini değişen sermaye (d), üretim araçlarının değerini de değişmeyen sermaye (s) olarak adlandırır. Dolayısıyla, değeri genişletme amacı (daha fazla çalışmanın sağlanması), önce ilk yatırılan P’nın s+d’ye çevrilmesi ve sonra da üretimin, sadece ilk değerin korunmasını değil, aynı zamanda bu değerin artı değer (artı emek) veya a olarak çoğaltılmasını sağlayacak şekilde yürütülmesiyle gerçekleştirilir.

Ayakta kalmak ve genişletilmiş bir ölçekte yeniden üretimi sağlayabilmek için, başlangıçtaki M’nın değeri s+d iken, yeni M’ metasının değeri s+d+a’dır. Bu yüzden artı emek (A), genişlemenin koşulu olduğu kadar, başarının da ölçüsüdür.

Peki, artı değer nasıl genişlemenin koşulu haline gelir? Basitçe bu fazladan artı değer, M’ – P’ sürecinde para biçimini aldığı zaman, yeni EG’ne ve ÜA’na çevrilebilir. Bu süreci aşağıdaki gibi gösterebiliriz:

       ÜA
       /
P – M
       \
      EG                      

Bir sonraki dönemde a, yeni s’ye ve yeni d’ye yatırılır, böylece denklem aşağıdaki gibi olur:

T1 zamanında M’= s + d + a

ve T2 zamanında M= s+ d + yeni s’ + yeni d’

Bu yeni üretim döneminde s + s’, yeni bir a + a’ fazlası üretmek için d + d’ ile bir araya getirilir. Dolayısıyla, bu sürekli yeniden yatırım sürecinin sonucu, hepsi sermaye-işçi sınıfı ilişkisinin birer öğesi olan değişkenlerde gerçekleşen bir artıştır. Birikim, işçi sınıfının ve sermayenin birikimi; paranın birikimi ise metaların ve üretim araçlarının birikimidir. Bu sürecin her aşamasında, her öğe ve her ilişki, mücadele konusudur ve her şey arttığı için bu mücadele her seferinde daha da büyüyen bir mücadeledir. Sermaye, dünya nüfusunun ve üretim araçlarının gittikçe daha büyük kısmını kontrol ederek genişlediği için, sınıf çatışması küreselleşir ve her öğe bu mücadelenin bir uğrağı haline gelir.

Yine, basit yeniden üretim durumunda olduğu gibi, belli koşulların yerine getirilmesi gerekir ki bunlardan biri de kaynakların oransal olarak dağıtılmasıdır; bu durumda ise söz konusu olan yeni kaynakların her bir kesime oransal olarak dağıtılmasıdır. Artı değer, ÜA’nın ve EG’nün genişletilmiş üretimin ve birikimin sürekliliği için gerekli oranlarda genişlemesini sağlayabilmek için yeni d ve yeni s almalıdır.

Dolayısıyla her kesimdeki toplam üretim, her iki kesimin genişleyen ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olmalıdır:

I. Kesim ÜA* = ÜA1 + ÜA2 + yeni ÜA1 + yeni ÜA2

II. Kesim GA* = EG1 + EG2 + yeni EG1 + yeni EG2

Basit yeniden üretimde s + d, aynı miktarda ÜA ve EG’nü yeniden üretmek için yeniden yatırılır. Genişletilmiş yeniden üretimde para biçimindeki artı emek, daha fazla ÜA ve GA, yani yeni ürünler biçiminde maddileşmiş artı emek satın alır.

Şimdi, eğer tüm bunlar birikimin temel süreçleri iseler ve bu birikim dünya çapına ulaşmışsa, birikim teorisinin geliştirilmesi, genişletilmiş yeniden üretimin bu farklı uğraklarının hangi yolla örgütlendiğinin ve yeniden üretimin nasıl işlemez hale geldiğinin ayrıntılı bir çalışmasını yapmak demektir. Bu ikincisi, kriz teorisidir ve şunları kapsar: (1) çevrim olarak bildiğimiz yinelenen çöküş ve canlanma dönemleri, (2) kapitalist yeniden üretimin örgütlenmesindeki temel dönüm noktalarını niteleyen derin tarihsel krizler ve (3) sistemin bir bütün olarak devrildiği nihai kriz.

IV. Kriz Olanakları

Kriz olanakları, yeniden üretim sürecinde, sürecin farklı uğraklarının birleşik bir çevrim içinde ardı sıra uğradığı başarısızlıklardan dolayı yaşanan kesintiler demektir. Bu olanak, bir bütün olarak sürecin, çoğunlukla yer ve zaman olarak ayrılmış birkaç farklı uğraktan oluşmasında yatar; ama her uğrak, sürecin bir bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için diğerleriyle uyumlu bir ilişki içinde gerçekleşmelidir. Sermaye döngüsüne geri dönersek, bu döngünün üç ayrı sürece bölündüğünü görürüz:

P – EG

P – ÜA …Ü…M’ M’ – P’

(1) (2) (3)

İlk olarak ikinci süreçten önce gelmesi gereken şey, EG ve ÜA’nın alınması sürecidir. İkinci süreç, yeni M’ ürününü üretmek için EG’nün ve ÜA’nın bir araya getirildiği üretim sürecidir; üçüncü süreç ise, ancak üretildikten sonra satılabilecek olan bu ürünün satış sürecidir. Dolayısıyla farklı uğraklar arasında geçici bir ayrım vardır ve bir sürecin başarıyla tamamlanması, diğer ikisinin tamamlanmasını garanti altına almaz.

İşçiler ve üretim araçları kiralanabilir, fakat üretim grevler, felaketler vs. yüzünden hiç tamamlanamayabilir. Bir diğer alternatif de şudur, ürün üretilmiş olabilir, ama satılamayabilir veya değerinin altında satılabilir, dolayısıyla değerinin bir kısmını kaybeder. Burada iki tür süreç vardır: dolaşım sürecindeki P – M, M’ – P’ ve üretim sürecindeki Ü … M’. Marx, başarıyla sonuçlanmalarını engelleyebilecek her türlü olanağı belirleyebilmek için, sermaye döngüsünün bu farklı uğraklarının her birini incelemiştir.

A. Döngünün İlk Aşaması

Döngünün ilk uğrağında (P – M), paranın üretim araçlarına, emek gücüne veya her ikisine birden uygun oranda dönüştürülmesi gerçekleşmeyebilir. Kapitalist parasını çevirmek istese bile EG’ne veya ÜA’na hiç ulaşamayabilir, uygun oranlarda bulamayabilir veya sadece yüksek fiyata ulaşabilir. Sermaye açsından sürekli ve temel bir sorun olan bu soruna verdiği yanıtlar şunları içerir: çitleme hareketi, Yeni Dünya’daki kölelik, göçmen işçi kullanımı vb. Sermaye genişledikçe, özellikle kısa dönemde, hazırda yetenek bulamama sorunu yaşar. Emek kayıpları, sosyal yardıma ya da toprağa dayanarak işten kaçma vb. sorunlar da söz konusudur. Diğer maliyetlere ve gelirlere göre emeğin nispi fiyatı meselesini de saymak gerekir. Erişebilirlik sorunlarının pek çoğu fiyat sorunudur: emek gücünün maliyeti, zorunlu tamamlayıcı girdilerin (ÜA) satın alınmasını engeller mi veya son ürünün (M’ – P’) satışından sonra bir artı (veya kâr) elde edilmesine engel olur mu sorunu. Marx bu sorunu, a/d oranı, yani sömürü oranı açısından analiz eder. Eğer P – EG içinde d (emek gücünün değeri) üretilen toplam değere eşitlenirse, hiç kâr elde edilemez ve bütün süreç kesintiye uğrar. a/d sorunu ve bununla ilişkili olarak kâr oranı a/(s+d) sorunu, P – EG ilişkisinden çok daha fazla etkeni içerir, ama d’nin büyüklüğünün belirlenmesi çok önemlidir.

Benzer sorunlar, P – ÜA üzerinden de çıkabilir; hammadde ve makine alımında sorunlar yaşanabilir ya da s öyle bir fiyata bulunabilir ki yatırım yapmak olanaksız hale gelebilir.

Eğer yeniden üretimin gerçek önkoşulları eksikse (örneğin buğday pahalanırsa veya ayni olarak birikmiş yeterince sabit sermaye yoksa) aynı şey karşıt nedenlerden ötürü gerçekleşir. Bu durumda yeniden üretim sürecinde ve dolayısıyla dolaşımın akışında bir duraklama meydana gelir (Marx, 1862-3, s. 494 [c.2, s. 476]).

Marx’ın sıklıkla ele aldığı tarihsel örneklerden biri, İngiliz tekstil endüstrisinin Amerikan İç Savaşı nedeniyle yaşanan pamuk kıtlığı yüzünden yaşadığı krizdi. Genişleyen yeniden üretim koşullarında, büyümeyi besleyebilmek için çok daha fazla üretim aracının hazırda bulunması gerekir ve herhangi bir nedenle bunlara erişilemezse ya da çok pahalanırlarsa halihazırda ne kadar paranın olduğundan bağımsız olarak yatırım üstlenilemez.

Sınıflar arasında hem EG hem de ÜA anlamında bir mücadele olabilir. Birinci durumda, emek gücünün satılıp satılmayacağı ya da ne kadar emek gücünün (işgününün uzunluğu, yoğunluğu vb.) satılacağı ve hangi fiyata satılacağı (ücretler ve ayrıcalıklar) üzerine mücadele yürütülür. İkinci durumda, hammadde kaynaklarına ulaşmanın kontrolü, aynı emeğe ulaşabilmek konusunda olduğu gibi, genellikle toprak üzerine yürütülen mücadelelerle ilgilidir. Köylüler, bağımsız üretim olanaklarını korumak amacıyla toprakları için savaştılar; sermaye köylülerin emeğine olduğu kadar, otlaklara, minerallere ve diğer kaynaklara da ihtiyaç duyuyordu.

B. Döngünün İkinci Aşaması

Döngünün ikinci uğrağında (… Ü … M’), yani üretim sürecinde, üretimin iki öğesinin, EG’nün ve ÜA’nın, bir kez elde edilip bir araya getirilmelerinden sonra, son ürüne (M’) dönüştürülememesi olasılığı vardır. Üretim sürecinde böylesi bir kırılma olasılığı, örtülü olarak sürecin -“doğal koşullar”dan, daha da önemlisi sermaye ve emek arasındaki ilişkilere kadar uzanan- her boyutunu kapsar. İşçinin çalışma kapasitesinin (EG) satın alınması farklı; emek gücünün, sadece başlangıçtaki değeri korumak için değil, aynı zamanda kârın ve birikimin kaynağı olan artı değeri üretmek için, yeterli miktarda gerçekleştirilen maddileşmiş canlı emeğe dönüştürülmesi ise farklı bir şeydir: “Üretim sürecinin içinde gerçekleşme, artı emeğin üretimi ile tamamen özdeş görünür…” (Marx, 1857, s. 404 [c.1, s.305]).

“Doğal” kesintiler, üretim sürecine dışsal olmalarına rağmen, sermaye döngüsü içinde kırılmalara neden olabilir. Grundrisse’de Marx, Fransa’daki bereketsiz hasat döneminden, Çin’deki ipek hasadının kötü gitmiş olmasından ve bu ikisinin 1855 krizindeki rolünden söz eder.

Açıkça dışsal kesintilerin en önemlisi, P – EG üzerine anlaşmaya varılmasından sonra işçilerle sermaye arasında üretim üzerinden ortaya çıkan çatışmalardır, örneğin grevler, işe gelmeme, çalışma zamanında aylaklık etme veya işi sabote etme gibi. Bu mücadeleler, işçilerin gelir karşılığında yapacakları işin üzerindedir; bu yüzden değer açısından, bu mücadeleler, işçiler tarafından üretim araçlarına (s) eklenen toplam değer miktarının (s + d) üzerindedir. Görünüşte sözleşme, işçilerin ne kadar gelir elde edeceği üzerine daha üretime girmeden önce yapıldığı için, paralarını almak için gerekli minimum düzeyde çalışmaları işçilerin çıkarınadır. Diğer yandan, kapitalist açısından önemli olan, d’yi aşan miktarda a gerçekleştirmek için işçileri mümkün olduğu kadar çok çalıştırmaktır. Kapitalist üretim hedefinin gerçekleştirilememesi ve birikim sürecinin kesintiye uğramasının nedeni bu mücadelelerdir., İşçileri düşük ve kârlı bir ücret karşılığında kendilerini satmaya zorlamayı başaramadığında, sermayenin emek üzerindeki komuta gücü parçalanır.

C. Döngünün Üçüncü Aşaması

Döngünün üçüncü uğrağı (M’ – P’), ilkinde olduğu gibi dolaşım alanındadır ve gerçekleşmesi sadece M’ metasının üretimini değil, aynı zamanda bu metayı eş değer P’ karşılığında almayı isteyen ve alabilecek birilerinin varlığını gerektirir. Üretici ve alıcı ayrı kişiler oldukları için, birbirlerini bulamayabilir veya iş yapamayabilirler.

M’ ürününün, P – ÜA yatırımının, M’ – P’ satışından ayrı olması nedeniyle gerçekleşmeyebilir. Marx üretimin, yatırım ve üretim kararını (işçilerle ayrı anlaşmalar yapmak, tüketicilerle ve/veya diğer kapitalistlerle farklı satış anlaşmaları yapmak) tek başına alan kapitalistler tarafından yürütülmesinden dolayı, arz ve talebi koordine edecek bütünsel bir planın olmadığından söz eder. Bu yüzden, sermaye yatırımının s ve d arasında oransal olarak bölüşümü, üretilen gerçek ÜA ve GA miktarı ile uyuşmayabilir. Bu bakış açısından, GA satışının (M’ – P’) gerçekleşmeme olasılığı, daha büyük bir sorunun bir parçasıdır.

Oransallık sorunları, basit teknik ve planlama sorunları değildir. Kaynakların her iki üretim kesimi arasında oransal paylaşımı üzerinden yürüyen bir sınıf mücadelesi vardır ve döngünün diğer aşamalarındaki mücadeleler, oranın her iki kesim arasında uygun biçimde dağıtılmasını sağlayabilmek için, hem ÜA ve GA üretimini hem de d ve s dağılımını etkileyebilir.

Birikim sürecinin her noktasında kırılma olanaklarının olduğunu görebiliriz. Bütünsel birlik içinde nerede bir ayrılma varsa, orada birliğin sağlanamaması olasılığı vardır. Bu olanaklar, hem dolaşım hem de üretim sürecinde mevcuttur ve bazıları görünür biçimde dışsal iken çoğu, çözümü birikim sürecinin bütününde yatan içsel sınıf mücadelesi ile doğrudan ilişkilidir.

Bundan çok önemli bir ders çıkarabiliriz. Kriz olanağının kökeni sınıf ilişkisinin bir tarafı olarak düşünülen sermayenin bazı gizemli iç yasalarında değil, tersine iki sınıfın bütün toplumsal ilişkisi olarak anlaşılan sermayenin içsel işleyişinde yatar. Sermayeyi krizin içine sürükleyen sayısız kesinti meydana gelebilir. Kriz olanağı, her şeyin ötesinde, işçi sınıfının sistemi parçalama ve nihai olarak yıkma olanağıdır.

Bütün bu kırılma olanakları karşısında sermaye, bu olanağı bir türlü ortadan kaldıramayacak olsa da pek çok fazladan mekanizma geliştirmiştir. Bu bağlamda Marx, krediyi en çok değişim sorunlarının üstesinden gelmenin özgül bir mekanizması olarak inceler. Kredi, sermayenin yeniden üretiminde değişimin gerçekleştiği her noktada, özel finansal kurumlar biçiminde geliştirilmiştir. Örneğin, endüstri kredisi, kapitalistin P – s döngüsünün ilk aşamasında, kredi yoluyla ÜA alarak, yetersiz yatırım fonu engelini aşmasına olanak tanır. Geri ödeme, nihai ürün satıldıktan sonra yapılır ve faiz, elde edilen artı değerden ödenir. M’ – P’ aşamasında, ticari kredi, ürünün satış sürecindeki dolaşım maliyetlerini finanse etmek için üretici veya ticari aracı tarafından kullanılabilir. Aracı, ya yeniden satmak üzere M’ ürününü almak için borçlanır ya da M’ ürününü krediyle alır. İlk durumda, sanayici hiçbir şey kaybetmez ve girdiği herhangi bir borcu geri ödeyebilir. İkinci durumda, kredisinin vadesini uzatması, kârın gerçekleşmesini daha da erteler. Son olarak, işçiler için (EG – P – M), para sıkıntısı olduğunda M almak için kullanabilecekleri tüketici kredisi vardır. Her üç durumda da önce metalar değişilir, sonra ödeme yapılır. Marx’ın dediği gibi “metaların yabancılaşması, fiyatlarının gerçekleşmesinden bir zaman aralığı ile ayrılır”. Bu yüzden kredi, aksi takdirde gerçekleşmeyecek bir değişime olanak tanımasına rağmen, metaların değişimi ile para değişimi arasında, tıpkı kredi veren ile borçlu arasında olduğu gibi, hâlâ keskin bir ayrım ve karşıtlık vardır. Her durumda, borçlunun, gerekli ödeme araçlarını garanti edememe, yani M’ veya EG’nü satamama olasılığı olduğu için, kriz olasılığı devam eder. Marx bu tür bir kırılmadan, M’ – P’ sürecinden bahsederken olduğu gibi, genel olarak ticari kriz olarak veya temel özelliği bir dizi para (kredi) ilişkisinin çökmesi olarak ortaya çıksa da parasal kriz olarak söz eder. Bu ikisi genellikle birlikte ilerler, ama üretim alanındaki bir kırılmadan ortaya çıkan endüstriyel krizden de farklılaşırlar: Bu krizler arasındaki ilişkiyi, Marx’ın krizin birikimin bir boyutundan diğerine nasıl dolaştığına dair yaptığı analizi incelerken ele alacağız.

Üretim ve dolaşımın farklı alanlarındaki krizler arasındaki ilişkiyi ele almadan önce, tıpkı yeniden üretim sisteminin diğer boyutları gibi, kredi ilişkisinin sınıf ilişkilerinin bir öğesi olduğunu ve bu ilişkiler tarafından biçimlendirildiğini vurgulamamız gerekiyor. Bu, belki de en açık haliyle tüketici kredilerinde görülür. Tüketici kredisi üzerinde mücadele, kredinin hiç geri ödenmemesi (tüketicinin iflas etmesi veya ödeme yapmaması) yüzünden çıktığı gibi, kredi koşulları ve kredi fiyatı (faiz) yüzünden de çıkar. Bu yüzden sınıfsal kredi ilişkileri, kredinin gelişmiş olduğu diğer toplumlardaki sınıf ilişkileri ile benzerdir.

Eski dünyada sınıf mücadeleleri, borçlular ile alacaklılar arasındaki bir mücadele biçimini almış, Roma’da plebyen borçluların iflası ile sonuçlanmıştır. Bunların yerini köleler almıştır. Ortaçağda mücadele, feodal borçluların iflası ile sona ermiştir…Yine de, bu iki dönemde borçlu ile kredi veren arasında varolan ilişki, sadece sınıfların varlığının dayandığı genel ekonomik koşullar arasındaki derin antagonizmayı yansıtır (Marx, 1867, s. 135-6 [c.1, s, 150]).

Ve bu günümüzde de böyledir. Endüstriyel ve ticari kredi örneğinde bile, dolaylı da olsa, sınıf mücadelesinin bir öğesi vardır. Eğer kredi engelleri (olası kırılmaları) aşmanın bir yolu ise, kredi dağıtımı, ister sanayici ister tüccar olsun, kapitalistler arasındaki nispi “kredi liyakatı”na dayanır. “Kredi liyakatı”nın en önemli ölçütü, kapitalistlerin kâr elde edebilmeleri için işçileri kontrol edebilme yeteneğidir. Borç veren büyük şirketlere (veya ulusal devletten borç alanlara) uygulanan en yüksek faiz oranı, en yüksek sömürü oranını (a/d) gerektiren en yüksek kâr oranına sahip şirketlere göre ayarlanır. Böylece, işçi sınıfını en fazla kontrol etme yeteneğine sahip olanların desteklenmesiyle sermaye kapitalist bir bakış açısından en etkili biçimde dağıtılmış olur.

Sermayenin yeniden üretiminde meydana gelebilecek bu kesintiler, birikim üzerinde, kapitalist bakış açısından değer terimleri ile ölçülebilen etkilere sahiptir. Nedeni ne olursa olsun, kesintiye uğramanın veya krizin anahtar ölçüsü, kapitalist başarının ve gelecekte büyümenin aracının indeksi olan kârdır. İster EG – P – M aşaması, ister P – EG, P – ÜA, …P…M’ isterse M’ – P’ aşaması olsun sermayenin yeniden üretiminin herhangi bir noktasındaki kırılma, kapitalist kârların kısmen azalması veya toptan düşmesi ile sonuçlanacaktır. Dolayısıyla, kapitalist bakış açısından, bütün dalgalanmalar maliyetin değer bileşenleri açısından kavranmalıdır: s ve d, gerçekleşen mutlak artı değer a ve dolayısıyla kâr oranı a/(s + d). Sömürü oranı, kâr oranının belirlenmesinde önemli bir rol oynamasına rağmen, genel bir firma istatistiği değildir ve bu yüzden katma değerin kâr ve ücret arasında bölünmesi dışında, kapitalist için görünür değildir. Olası kesintiler ve kırılmalar, eğer krize yol açabiliyorlarsa, değer açısından da yorumlanabilir.

1. P’nin olmaması, basitçe yatırımın olmaması ve kâr elde edilememesi demektir. (P) Paranın fiyatı, eğer borç alınmışsa, S (artı emekten), yani kâr oranından bir kesintidir; sonucu görmek için oranlar karşılaştırılabilir.

2. P – EG, d üzerine yapılan sözleşmedir ve yapılamazsa, ne kadar ÜA satın alınmış olursa olsun üretim gerçekleşemez. EG’nü işletmek için gerekli olan başlangıç anlaşması yoluyla ya da katlanan harcamalarda olsun d ne kadar yüksekse, toplam katma değer d+a verili alındığında, a o kadar düşüktür. Veya d’deki bir artış a/d’de ve a/(d + s)’de bir düşüş anlamına gelir.

3. P – ÜA, bu s’nin maliyetidir; tüketilen değer, son ürüne aktarılırken ve sömürü oranını hiçbir şekilde etkilemezken, kâr oranını etkiler: daha yüksek s, daha düşük a/(d + s) demektir (diğer her şeyin eşit kalması koşuluyla). EG gibi, ÜA da elde edilemezse, üretim olmaz ve kâr = 0 olur.

4. EG – P – M, düşük d, daha yüksek a/d ve daha yüksek kâr oranı anlamına gelirken, çok düşük d, üretilen toplam değeri (d + a) azaltarak emek üretkenliğini düşürür ve dolayısıyla a aslında diğer türlü olabileceğinden daha düşük olur. Bu, emeğin aynı düzeyde ve aynı nitelikte yeniden üretilememesinden kaynaklanır, bu yüzden aynı koşullarda daha yüksek d, daha yüksek a üretebilir; günümüzde “insan sermayesi”ne yatırım yapmak denen şeyin anlamı budur. EG’ye karşılık değiştirilen P yetersiz ise, aynı zamanda II. Kesim üretimin gerçekleşmesinde bir sorun yaratabilir ki bu sorun, M’ – P’ aşamasının en azıdan a’yı düşürebilecek kadar kötüye gitmesine ve iyice kötüye giderse de d’yi, dolayısıyla kârın düşmesi ve hatta basit yeniden üretimin azalmasına yol açar. Bu, EG – P sürecinde P’nin atlanması, yani hırsızlık durumunda da geçerlidir; bu da II. Kesim üretimde M’ – P’ aşamasına bir saldırı, yani bu sektördeki kâr oranında bir azalma anlamına gelir.

5…. Ü… M’, üretim sürecindeki türlü kırılma olasılıklarının hepsi; s, d, a değer bileşenlerini doğrudan etkiler. (Sabotajı içeren) yetersiz üretim, israf vb. nedeniyle, kâr oranını düşürerek, s’nin maliyetini büyük oranda artırabilir. İşe gelmeme, işten kaytarma vb., geri dönüş, kontrol, vb. maliyeleri artırarak, emek maliyetlerini (d) yükseltebilir. Çalışma zamanında ve yoğunluğundaki her düşüş, birim başına maliyetleri artırarak, hatta d’yi küresel olarak yükselterek üretkenlik düşüşlerine yol açabileceği gibi, artı değer üretimini de azaltır. Üretim dönemindeki her uzama, faiz ödemelerini yükselterek borçlanmanın finansal maliyetlerini artırabilir ve net endüstriyel kârı düşürerek kâr oranını da düşürür. Grevler başarılı olduklarında d’yi doğrudan yükselterek ve dolayısıyla da s’de doğrudan bir azalmaya neden olarak ya da bir sonraki P – EG sözleşmesinde d’de bir artış sağlayarak benzer sonuçlara yol açabilir.

6. M’ – P’, son ürünün tam değerinde satışının gerçekleşmemesi, toplam değerde, dolayısıyla artı değerde, yine a/d ve a/(s + d)’de bir azalma demektir. Hırsızlıktan üretim kesimleri arasındaki orantısızlığa, ticaretin kötüye gitmesine kadar uzanan pek çok nedeninden bağımsız olarak sonuç budur.

7. Kredi, kredideki herhangi bir kesinti, beklenen kârın gerçekleştirilmesinde kısmen ya da bütünüyle başarısızlıkta olmasa bile, en azından faiz oranındaki artışla kendini belli eder. Kredi yükseldikçe, net endüstriyel kâr ve onunla birlikte kâr oranı düşer.

V. Krize Yatkınlık

Marx, yeniden üretim sürecinde bir kesintiye uğrama ve kriz olanağının olduğu pek çok nokta yakaladığı gibi, sistemi kesintiye uğratmaya eğilimli ve onu parçalamaya yatkın olan olanaklı bir nedenler ve güçler çeşitliliği aracılığı ile bu olanakların gerçeklik haline gelebilmesinin çok farklı nedenlerini de gördü. Marx’ın böylesi bir yatkınlık üzerine yaptığı yorumlar, birkaç çalışmasına dağılmış olduğu, pek çok boyutu ele aldığı ve Marx tarafından uygun biçimde bir araya toplanmamış olduğu için, bu yorumları üç gruba ayırıyoruz: (1) sermayenin tekil birimlerinin veya döngülerinin içindeki çeşitli noktalarda kesintiye uğrama yatkınlığını ele alanlar; (2) bir döngü içinde tek bir noktadaki kesintinin nasıl bu döngü ya da diğer döngüler içinde dolaşabildiği ve böylelikle kırılmayı genelleştirebildiğiyle ilgilenen yorumlar (3) bir bütün olarak sermaye düzeyinde hareket eden güçleri ele alanlar. Bu noktada, bir bütün olarak sermayenin, tekil döngülerin toplamından çok daha fazlasını içerdiğini hatırlamalıyız (sermaye aynı zamanda emek gücünün yeniden üretimini içerir). Bu yüzden, güçlerin bütünlüklü düzeyde hareketi, döngülerin hareketini içermesine rağmen, onlarla özdeş değildir. Ve yine bu yüzden, kırılmanın endüstriyel döngüler arasında dolaşması, bütünün bir parçası olmasına rağmen, bütünü doğrudan etkilemez. Emek gücünün yeniden üretimini EG – P – M döngüsü açısından ve bu döngülerin toplamını bütün yeniden üretim süreçlerinin toplamı olarak görürsek, toplam toplumsal sermayenin hareketi, ∑ki ve ∑hi hareketinin toplamına daha da yakınlaşır (ki = endüstriyel i döngüsü, hi = yeniden üretim i döngüsü). Öyleyse Marx’ın, sermayenin tekil döngüsünün pürüzsüz yeniden üretimini kesintiye uğratmak için hareket eden güçleri nasıl farklı şekillerde ele aldığına bakalım. Tekil döngüye geri dönersek:

       ÜA                                      ÜA’
       /                                          /
P – M………Ü………M’ – P’. P’ – M’………Ü………M” – P”
       \                                          \
      EG                                       EG’

Bu, genişletilmiş bir yeniden üretim sürecidir ve bu yüzden döngünün pürüzsüz bir şekilde yeniden üretiminin, döngünün her bir öğesinin geliştiği bir büyüme döngüsünü ifade ettiği bir süreçtir. Yukarıdaki şemada ikinci devir, hem son ürün ve para sermaye hem de emek gücü ve üretim araçları miktarı bakımından birinci devirdekinden daha fazlasını içerir. Bir devirden diğerine sorunsuz bir geçiş için, bu büyümenin sağlanması gerekir. Marx’ın kırılmalara neden olan yatkınlıklar hakkındaki yorumlarını IV. Bölümde sunacağız. Marx’ın analizini, döngünün her aşamasına uygun biçimde sırasıyla ele alacağız.

A. Birinci Aşama

       ÜA                              P – ÜA
       /
P – M               ya da
       \
      EG                               P – EG

Bir önceki bölümde, döngünün birinci aşamasında, para sermayenin emek gücüne ve üretim araçlarına çevrildiği değişim sürecinin kesintiye uğrama olasılığı üzerinde durduk. Olası zorluklar arasında şunlar sayılabilir: (1) EG ve ÜA, tam olarak uygun nitelikleriyle kullanıma hazır olmayabilir veya (2) genişletilmiş yeniden üretimi devam ettirmek için gerekli olan miktarda elde edilemeyebilir.

Burada, üretim araçlarının, özellikle hammaddelerin bir yerde “tükenmesi” olasılığı vardır. Emek gücü düşünüldüğünde ise temel sorun, emek gücünün çalışmaya zorlanmasına devam edilip edilemeyeceği ve/veya emek gücüne duyulan gereksinim arttıkça piyasaya yeni emek gücü kaynaklarının getirilip getirilemeyeceği sorunudur.

Daha genel olarak, verili bir döngüde kullanılan belirli bir emek gücüne veya üretim aracına olan talepteki bir artış veya bunların arzında herhangi bir azalma, kendini fiyatların artması şeklinde gösterecektir. Benzer biçimde, fiyatlardaki bir değişim, emek gücünün veya üretim araçlarının değerindeki değişimleri gösterebilir. Her iki durumda da, teknolojinin gösterdiği verili oranlarda, para sermaye P’nin, M’ye çevrilmesi olanaksız hale gelebilir. Emek gücü açısından, değerde bir artış sağlamanın en önemli kaynağı, kendi emek güçlerinin fiyatını yükselmek için yürüttükleri mücadeledir. Hammaddelerin, makinelerin, vb. değerindeki değişimler, geri dönüşlerin azalmasından kaynaklanabilir. İster EG isterse ÜA durumunda, değer veya fiyat değişimleri, sadece üretim ölçeğine göre değil, aynı zamanda M’nin beklenen satış fiyatına göre karşılaştırılır ve dolayısıyla beklenen kâr açısından değerlendirilir.

Eğer bunlar, kırılmaların olası nedenleri ise, buradaki soru, yeniden üretimin bütün öğelerinin birlik içinde sorunsuz genişlemesinin altını oymaya eğilimli güçlerin varolup olmadığı sorusudur. Burada, Marx’ın “eğilimler”den söz ettiğini akılda tutmamız önemlidir. “Yatkınlık” bir eğilimdir. Krize yatkınlık, bu doğrultudaki itici bir güçtür; öyle ki herhangi bir krizin ortaya çıkmamasıyla sonuçlanacak şekilde diğer güçler tarafından dengelenebilir. Bu yüzden, bu tür yatkınlıkları göstermek, krizin gerçekten ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Bu nokta, aşağıdaki örnekle açıklanabilir.

P – EG değişimine baktığımızda, birikimin dinamiğine dair getirdiğimiz açıklamadan biliyoruz ki buradaki mesele, sermayenin tekil birimi/döngüsü söz konusu olduğunda bile sınıflar arası bir mücadeledir. Bireysel kapitalist, ister ilk sermaye yatırımında isterse genişleyen sonraki yeniden yatırımlarında, ücret karşılığında çalışmak için bir sözleşme imzalayabileceği, gerekli becerilere sahip, yeterli sayıda işçi bulma ve bu ücret maliyetini üretim araçlarının maliyeti ile birleştirdikten sonra M’(son ürünün) satışından beklenen geri dönüş sonucunda, ortalama bir kâr elde edip edemeyeceği sorunu ile karşılaşır. Bu, az çok yoğun ve şiddetli mücadele ile belli olur – çitlemelerin ve sömürgeciliğin şiddetinden tutun da, fabrikada emek gücünü satmayı reddeden işsiz/sosyal güvenceden yararlanan yedek işgücü ordusunun grevleri ve isyanlarına kadar uzanan mücadele. Bu yüzden, P – EG ilişkisini parçalanmaya yatkın kılan güçler, işçi sınıfının sömürülmesine karşı mücadele etme yönündeki daimi eğiliminden kaynaklanır.

Marx açısından, yaşamın sermaye tarafından tahakküm altına alınmasına karşı mücadeleye, üzerine çalıştığı sermaye tarihi boyunca her yerde ve her zaman rastlanabiliyordu, öyle ki bu olguyu açıklamaya bile gerek duymadı, sadece sınıflar arasında değişen güç dengeleri içinde bu mücadelenin nasıl dönüştüğü ile ilgilendi. İşçi sınıfını birleştirmeye ve güçlendirmeye eğilimli bütün güçler, işçi sınıfının mücadelelerini güçlendirme eğilimi taşırken, bu birliği görmezden gelen ve zayıflatan bütün güçler ise işçi sınıfının mücadele yeteneğini pasif direniş düzeyine indirgeme eğilimi taşıyordu.

İster fiili ister potansiyel olarak (genişleme süresince devreye sokulan yeni işçiler dahil) bireysel bir sermayeye ait olan işçilere gelince, bunların gücü, mücadele etme ve dolayısıyla P – EG ilişkisini parçalama eğilimi, hem kendi üretim biriminde değişen durumdan hem de emek ve sermaye arasındaki bütünsel ilişkide yaşanan değişimlerden etkilenir. Bu, döngünün farklı kısımları ve diğer döngüler ve aynı zamanda da bütün arasındaki ilişkileri kapsar.

İçerdiği sınıf ilişkilerinin antagonist doğası yüzünden, P – EG değişiminin parçalanma yönündeki içkin yatkınlığı bir yana bırakırsak, bu parçalanmanın tamamlanmasını kesintiye uğratabilecek, örneğin genişleme sürecinin kendisi gibi bazı başka güçler söz konusudur. Büyümenin sağlanması için sermayenin sürekli yeniden yatırımı, emek için duyulan talebi her devirde yükseltir. Herhangi bir dönemde yedek ordu azalırsa, işçiler daha yüksek ücret için mücadele edebilirler (Marx, 1867, Bölüm 25). Bu güçlerin tekil işçi gruplarını ne dereceye kadar etkileyebileceği göç gibi dışsal faktörlere bağlıdır; ancak bu eğilim, bir bütün olarak sermaye için olduğu gibi sürekli olarak var olacaktır. Dolayısıyla, Marx’a göre nadiren planlanan genişleme, d’de bir yükselmeye, böylece a/d’de ve bu yüzden de a/ (s + d)’de (diğer her şeyin eşit kalması koşuluyla) bir düşmeye yol açabilecektir. Kâr oranında herhangi bir düşme, elbette bir parçalanmaya neden olma eğilimi taşır. Marx, bireysel sermaye açısından yatırım akışlarındaki sürekli gelgitlerin, koşullardaki hızlı değişimin en azından geçici EG kıtlığına ve/veya EG fiyatında bir artışa neden olabileceğini sıklıkla dile getirir.

Varlığıyla sistemin parçalanmasını önden hazırlayan ve kısmen P – M ilişkisi içinde işleyen bir diğer güç, üretimdeki değişimlerdir; bu değişimler doğadaki -üretkenlikte, yağış miktarında, mineral kaynakların miktarında vb.- değişimlerden kaynaklı olarak (EG fiyatını artırarak) ÜA veya GA kıtlığına neden olur. Bunlar üretim alanının konusu olduğu için aşağıda tartışılacak. Yine de etkileri ya P – EG ya da P – ÜA aşamasında gösterilebilir. Örneğin Marx şöyle yazar:

Üretken sermaye bileşenlerinin, özellikle hammaddelerin değerindeki değişimler nedeniyle, örneğin pamuk hasadı miktarında bir azalma olduğunda… bir kriz ortaya çıkabilir…Dolayısıyla pamuğun değeri artar… (Marx, 1862-63, II, s. 515 [c. 2, s. 495]).

Sonuç olarak bu şu anlama gelir:

Bir önceki ölçekte üretime devam etmek için, sermayenin çeşitli tamamlayıcı kısımlarıyla yeniden birleştirilmek zorunda olan para oranı bozulur. Hammaddelere daha fazla para harcamak zorunda kalınırken, emek için daha az harcanır (Marx, 1862-63, II, s. 515 [c. 2, s.495]).

Dolayısıyla, sabit sermayenin bir kısmı atıl dururken işçiler üretimin dışına, sokağa atılır. Benzer biçimde, geçim araçlarının azlığı, GA değerinde bir artış, bu yüzden değişen sermaye değerinde bir “devrim”, ÜA için daha az yatırım anlamına gelebilir (Marx, 1862-63, II, s. 517, 533). Fiyat dalgalanmalarıyla ilgili olarak da Marx şunu söyler:

Bu, metaların satışıyla gerçekleşen fiyat [sabit olduğunu varsayın], metaların üretimi için gerekli olan bütün öğeleri [ÜA] yerine koymaya [girdi fiyatlarının yükseldiği düşünüldüğünde] yetecek düzeyde olmazsa, hammadde fiyatlarındaki bir artışın, bütün yeniden üretim sürecini nasıl kesintiye uğratabileceğini ve durdurabileceğini gösterir. Veya bu, sürecin teknik temelinin gerektirdiği ölçekte sürdürülmesini imkansız hale getirebilir, bu yüzden makinelerin sadece bir kısmı işler veya bütün makineler normal zamanın sadece bir kısmında çalışır (Marx, 1894, s. 109 [c. 3, s.100]).

Ve yine:

Hammadde fiyatları yükselirse, bunları metaların ücretler düşüldükten sonraki fiyatlarıyla tamamen telafi etmek imkansız olabilir. Bu yüzden yeniden üretim sürecindeki keskin fiyat dalgalanmaları, kesintilere, büyük çarpmalara, hatta felaketlere neden olur (Marx, 1844, s. 117).

P – ÜA ve P – EG değişiminin ulusal sınırlar arasında gerçekleştiğini dikkate almak gerekir. Bu yüzden uluslararası ticaret de sürecin parçalanmaya yatkınlığının bir parçasıdır.

…dış ticaret, yaşam gereksinimlerini ucuzlatarak ücretleri etkilemesinden bağımsız olarak, kâr oranını etkiler. Önemli olan, dış ticaretin, endüstri ve tarımda tüketilen hammadde ve yedek parçaların fiyatlarını etkilemesidir…Bu, hammaddelere uygulanan gümrük tarifelerinin azaltılmasının veya kaldırılmasının endüstri için neden büyük önem taşıdığını açıklar… (Marx, 1844, s. 107).

Böylelikle ulusal tekil sermaye gruplarının birbirine tuzak kurmasına ve dış alım/dış satım kontrolünü değişik biçimlerde kullanmasına eğilim gösteren bütün güçler, P – M yeniden üretimini parçalayabilir.

Benzer biçimde, üretimde kullanılan teknolojideki değişimler -aşağıda ele alacağımız eğilimlerden biri- emek gücü veya üretim aracı gereksinimlerini değiştirebilir, öyle ki halihazırdaki sermayeyi bütünüyle işletebilme kapasitesinde bir kırılmaya neden olmaksızın doğru bir fiyatta doğru bir bileşim elde etme konusunda sorunlar yaşanabilir.

Bu kırılmanın nedenlerini özetleyelim:

1. Emek gücünün fiyatı ve emek gücünün varoluşu üzerine yürütülen sınıf mücadelesi.

2. Genişleme süreci ve emek gücü için veya arzdan daha hızlı genişleyen üretim araçları için duyulan talebin genişlemesi.

3. Doğal üretkenlikteki dalgalanmalar nedeniyle, ÜA ve GA fiyatlarındaki dalgalanmalar.

4. Teknolojideki değişimler ve bu yüzden ÜA ve EG için duyulan mutlak talep ve oransal taleplerdeki değişimler.

B. İkinci Aşama: … Ü… M’

Döngünün ikinci aşamasına dönelim: Şimdi, kapitalist üretim sürecinin kendisinde bir parçalanmaya neden olmaya eğilimli güçleri doğrudan ele alabiliriz. Marx, parçalanma olanaklarını, üretimin iki öğesinin, yani EG ve ÜA’nın, son ürüne (M’) dönüşümünün tamamlanamaması açısından tanımlar. Buradaki parçalanma, üretim araçlarının sürdürülememesini ya da sermayenin emek gücünü üretim araçlarını dönüştürmek üzere canlı emeğe çevirememesini kapsar. Üretim sürecinde üretim araçları, işçiler tarafından çalıştırıldığı ve nihai olarak onlar tarafından kontrol edildiği için, işçiler temel aktördür, bu yüzden de olası bir güçlüğün en büyük kaynağıdır.

1. Üretim Araçlarındaki Parçalanma

Önce üretim araçlarına ve hangi anlamda bir parçalanmaya neden olabileceklerine bakalım. Üretim araçları imal edilmiş oldukları için, hatta hammaddeler bile topraktan elde edildiği için, aşınma ve yıpranma oranı değişmez kabul edilir ve bu oranın üretim araçlarının “niteliğinin” ayrılmaz bir parçası olduğu, dolayısıyla parçalanma ile ilgisiz olduğu varsayılır. Bu varsayım, parçalanmaya yol açabilecek güçlerin “doğa”daki, temel olarak üretimin bir sonucu olmayan –özellikle hava, toprak, doğurganlık, vb. gibi- güçler ve eğilimler olduğu sonucuna götürür. Tarım, doğadaki bu değişimler karşısında en hassastır:

Elde edilen mahsulün değişmesi sonucunda, en başta tarımsal ürünler, başka bir deyişle organik doğadan alınan hammaddeler böyle değer dalgalanmalarına maruz kalır. Kontrol edilemeyen doğal koşullar, iyi ya da kötü geçen mevsimler vb. yüzünden aynı miktarda emek, karşılığını çok farklı kullanım değerleri miktarlarında bulabilir… (Marx, 1894, s. 117-8 [c.3, s.108]).

Bu türden kesintilerin genişleyen bir sistem içinde ortaya çıktığı düşünüldüğünde tarımın doğal zaman sınırları da sistemin genişlemesiyle ilgili sorunlar yaratır.

Gelişimi ve üretimi belli organik yasalara tabi ve belli bir doğal zamanla sınırlı olan bitkisel ve hayvansal maddeler, doğaları gereği, örneğin makineler ve diğer sabit sermaye biçimleri veya kömür ve madenler gibi birden artırılamazlar. Dolayısıyla sabit sermaye, makineler vb.den oluşan değişmeyen sermaye kısmının üretiminin ve artmasının, organik hammaddelerden oluşan sermaye kısmını aşması, bu yüzden ikincisine olan talebin arzdan daha hızlı büyümesiyle fiyatının yükselmesi oldukça mümkün ve hatta gelişmiş kapitalist üretim biçimi altında kaçınılmazdır (Marx, 1894, s.118 [c. 3, s. 108]).

Yukarıda ele alınan sorunlarla birlikte, P – ÜA aşamasında Marx, bu eğilimlerin “bolluk zamanları”nda derinleştiği düşüncesi üzerinden devam eder.

…birikim (özellikle bolluk zamanlarında) ne kadar hızlıysa, makine ve diğer sabit sermayenin nispi aşırı üretimi o kadar daha fazla gerçekleşir, bitkisel ve hayvansal hammaddelerin nispi eksik üretimi o kadar çok sıklaşır ve daha önce tanımlanmış olan fiyat artışları ve buna eşlik eden tepkiler o kadar daha belirginleşir. Ve yeniden üretim sürecinin temel bileşenlerden birindeki keskin fiyat dalgalanmaları yüzünden ortaya çıkan sarsıntılar o kadar daha sıklaşır (Marx, 1894, s. 119 [c.3, s.109]).

Yine, bir sürecin genişleme oranının doğal sınırları, P – M aşamasında EG ve ÜA arasındaki uygun oranın gerçekleştirilebilmesiyle ilgili sorunlara yol açar. Marx, kapitalist tarımın, genişletilmiş yeniden üretimi aşındıran ekolojik etkilere sahip olabileceğini de belirtir:

Kapitalist üretim, nüfusu büyük merkezlerde toplayarak ve şehir nüfusunun giderek artmasına neden olarak, bir yandan insan ve toprak arasındaki dolaşımın dengesini bozar, yani insan tarafından yiyecek ve giyecek biçiminde tüketilen ve toprağa ait olan öğelerin toprağa geri dönmesini engeller; dolayısıyla toprağın sürekli verimliliği için gerekli koşulları ihlal eder…kapitalist tarımdaki bütün ilerleme, sadece emekçiyi değil, toprağı da soyma sanatında bir ilerlemedir; belli bir süre için toprağın verimliliğinin artırılmasında kaydedilen bütün ilerleme, bu verimliliğin sürekli kaynaklarını kurutma yönünde bir ilerlemedir… Kapitalist üretim bu yüzden, sadece bütün zenginliğin ilk kaynaklarını –toprak ve emekçiyi- baltalayarak teknolojiyi geliştirebilir ve çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün olarak bir araya getirir (Marx, 1867, s. 505-7 [c.1, s. 516]).

Bu, Marx’ın, Kapital’in III. Cildinin son bölümünde uzun uzadıya tartıştığı toprağın iyileştirilmesine yönelik sermaye yatırımı hakkındaki analizi ile karşılaştırılmalıdır. Marx, bu yatırıma ve “doğal” verimliliğin (bu tür bir yatırımın sonucu olmayan verimliliğin) rolünün azalmasına gereken önemi öylesine verdi ki parçalanmanın bir nedeni olarak tarımdaki getirilerin azalmasına çok daha az rol biçti. Tam tersi Ricardo, burada (kira yoluyla) kapitalist çöküşün nedenini ve durgun toplumun kaynağını keşfetti. Dolayısıyla Marx’ın üretimde, özellikle tarımsal üretimde ortaya çıkan “doğal” felaketleri, sadece sisteme kısmen dışsal etkiler olarak gördüğünü anlayabiliriz. Sistem büyüdükçe ve doğa üzerindeki kontrolünü artırdıkça ve biz toprağın verimliliğini aşındıran güçler gibi uzun dönemli güçleri göz önünde bulundurduğumuz sürece rastlantısallık düzeyi düşer.

Marx, üretimdeki parçalanmanın bu nedenlerine büyük önem atfetti. Kapital’de “Fiyat Dalgalanmalarının Etkisi” başlıklı bölümde Marx, krizlerin ortaya çıkışında tarımsal üretimde meydana gelen kırılmaların rolünü uzun uzadıya analiz eder. Grundrisse’deki tartışmada da uluslararası ve yerel olguları da aynı tarzda alır.

İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrım, günümüzde bütünüyle aldatıcıdır. Ürün kıtlığı çeken bir ulus ile alım yaptığı diğer ulus arasındaki ilişki, ulusun her bireyi ile çiftçi veya tahıl tüccarı arasındaki ilişki gibidir. Tahıl alımında harcaması gereken toplam artı, doğrudan sermayesinden, kullanılabilir araçlarından düşülür (Marx, 1896, s. 128-129).

2. Emek Gücünde Parçalanma

Üretim sürecindeki, emek gücüne atfedilebilecek olan parçalanma yatkınlığına dönersek, P – EG durumunda olduğu gibi burada da sınıf ilişkisinin, dolayısıyla sınıf mücadelesinin temel ve doğrudan bir boyutunu ele aldığımızı görmeliyiz. İşçilerin emek güçlerini satmaları için, sermaye ve emek arasında yapılan formel veya informel sözleşme müzakeresi, Marx’ın Kapital’in ilk cildinde sürekli gösterdiği gibi, emek gücünün gerçekten işe dönüştürüleceğini hiçbir şekilde garanti etmez. Bu, artı değer sorununun her iki yanı için de geçerlidir, hem kullanım değerlerinin üretimi olarak çalışma hem de değer üretimi olarak çalışma için. Marx’a göre işgünü, her iki tarafın da ne kadar süre için, hangi yoğunlukta ve koşullar altında çalışılacağına dair belli amaçlar güttüğü bir meseledir. Kapitalist daha çok çalıştırmanın yollarını ararken, işçi daha az çalışmanın yollarını arar. Dolayısıyla burada pek çok farklı biçim alabilen mücadeleler ortaya çıkar. Ücret hiyerarşisi, despotik denetim ve parça başı ücret gibi sermayenin kontrol tekniklerine karşı, işçi sınıfı işe gelmeme, sabotaj, işten kaytarma, grev vb. gibi yöntemler kullanır. İşçi sınıfının, emek gücünü bütünüyle satmaya zorlanıp zorlanamayacağı (yukarıdaki P – EG aşaması) sorununda olduğu gibi, krize “yatkınlığın”, sermayenin tahakkümüne ve sömürüsüne karşı işçi sınıfının mücadele etmeye yatkın olması anlamına geldiğini görürüz.

Üretim sürecini parçalamaya yatkın kılan bu genel çatışmanın ötesinde, Marx bu çatışmanın içinde ortaya çıkan özgül eğilimleri ayrıntılı olarak analiz eder. Örneğin, işgünü uzunluğu üzerine yürütülen mücadelede Marx, işçilerin sadece işgününün uzamasını engellemekle kalmayıp sonunda işgününü kısaltmasıyla ve böylece sermayenin mutlak artı değer stratejisini çökertmesiyle, güç dengesinin nasıl sermayeden emeğe doğru kaydığını gösterir. Sermayenin geriye döndürmeyi başaramadığı bu tarihsel eğilim, sistemin kârlılığının altını oyan ve bu yüzden onu krize sürükleyen bir eğilimdir.iii Bu mücadeleler, işgününü sınırlayan yasalar aracılığı ile hem bireysel kapitalist düzeyinde hem de toplumsal sermaye düzeyinde yürütüldü.

İşe karşı mücadele -işgününün kısaltılması- ile daha önce ele aldığımız daha yüksek ücret elde etme mücadelesi arasında bir benzerlik vardır: P – EG. Sermaye açısından, bu ikisi değer bakımından aynıdır. Her iki mücadele de, sömürü oranını a/d, dolayısıyla kâr oranını a/ (s + d) düşürme eğilimi taşır; işe karşı yürütülen mücadele a’yı azaltarak, daha fazla ücret elde etmek için yürütülen mücadele ise d’yi yükselterek kâr oranının azalmasına neden olur. Biri üretim alanında diğeri dolaşım alanında yürütülen her iki mücadele de sermayeyi tarihsel olarak, kriz eğilimlerini daha artıran belli üretim stratejilerini benimsemeye zorlar.

3. Sermayenin Organik Bileşiminin Artması

Şimdiye kadar bu stratejilerin en önemlisi, işçilerin yerine daha az baş belası ve daha üretken makinelerin geçirilmesidir. İşgününün kısalması ve ücretlerin artması ile yüz yüze gelen ve toplam iş miktarını, dolayısıyla üretilen değeri artıramayan sermaye, değeri kendi içinde yeniden bölüştürmenin, yani d’den a’ya aktarmanın birtakım yollarını aramak zorunda kalır. Üretkenliği artıran değişmeyen sermayenin devreye sokulması buna olanak verir.

İşçi sınıfının giderek büyüyen isyanı, Parlamentoyu, çalışma saatlerini zorunlu olarak kısaltmaya ve fabrikalarda normal bir işgününün uygulanmasına zorladığı ve böylece işgününün uzatılması yoluyla artı değer üretiminin artırılmasını bütünüyle durdurduğu andan itibaren, sermaye makineleri geliştirmeyi sürekli hızlandırarak bütün gücüyle nispi artı değer üretimine yönelir (Marx, 1867, s.409 [c. 1, s. 422]).

Sermayenin ve toprağın emeğe karşı mücadelesinde, sermaye ve toprak emeğe karşı başka bir özel üstünlükten faydalanırlar, yani bilimin yardımından, çünkü günümüz koşullarında, bilim de emeğe karşı yöneltilmiştir. Örneğin, neredeyse bütün mekanik buluşlar, emek gücü kıtlığından kaynaklanan buluşlardır; özellikle Hargreaves’in, Crompton’un ve Arkwright’ın pamukeğirme makineleri. Emek üretkenliğini bir hayli artıran ve böylece insan emeğine olan talebi başka yere yönlendiren bir buluşla sonuçlanmamış yoğun bir emek talebi hiç yaşanmamıştır. İngiltere’nin 1770’ten günümüze kadar uzanan tarihi, bunun sürekli böyle olduğunun bir göstergesidir. Pamuk eğirmedeki son büyük buluş, kendi kendine çalışan çıkrık, tamamıyla emeğe duyulan talebin ve yüksek ücretlerin bir sonucudur. Bu buluş, makine emeğini ikiye katlamış ve böylece el emeğini yarı yarıya azaltmış; işçilerin yarısını işsiz bırakmış ve böylece geriye kalanların ücretlerini yarı yarıya düşürmüş; işçilerin fabrika sahiplerine karşı giriştiği bir planı suya düşürmüş ve emeğin sermaye karşısındaki eşitsiz mücadelesindeki gücünün son damlasını da kurutmuştur (Engels, 1843, s. 442).

Yeni teknoloji ile elde ettiği yüksek üretkenlik, bireysel kapitaliste ürününü diğer üreticilere nazaran birim başına daha düşük değere üretmesine ve böylece onu ortalama değerin altında bir fiyata satmasına olanak tanır. Bu yolla, daha fazla artı değer elde eder ve d’yi görece olarak azaltır. Yeni tekniğin kullanımı yaygınlaştıkça, ürünün birim başına değeri de genel olarak düşer. Bu ürün ister GA olsun, ister ÜA’nın üretiminde kullanılsın, artık çok daha ucuza yeniden üretilebilen değişen sermaye değerinde bir düşme söz konusudur. Bu yüzden sermaye, d + a toplamından görece daha fazla pay alır.

Marx tarafından “nispi artı değer” olarak tanımlanan bu eğilim, sermayenin işçilerle baş edebilmesinin temel bir stratejisidir. Bunu sembolik olarak, sermayenin teknik bileşimi diye adlandırdığı bir oranın artışı olarak ifade eder: ÜA/EG. Bu basitçe, kullanılan farklı nitelikteki emeklerin bileşkesine oranla makinelerin ve hammaddelerin bir bileşkesidir. Sermaye, bu değişimlerin kâr üzerindeki etkisi ile ilgilendiği için, bu oran değer olarak ölçülmelidir. Marx, bu ölçüme sermayenin organik bileşimi adını verir: s/d. Bu, teknik bileşimdeki değişimleri kesin olarak gösteren çok özgül bir orandır. Sorun değişen sermaye yerine değişmeyen sermayeyi veya işçilerin yerine makineleri koyma stratejisi olduğu için, açıktır ki sermayenin organik bileşimi ancak teknik bileşim değişirse değiştirilebilir. Bu çok önemlidir, çünkü basitçe EG değeri üzeri ÜA değeri veya s/d olarak alınan değer bileşimi, teknik bileşimde bir değişme olmaksızın değiştirilebilir, örneğin GA değerinde ani bir düşüş nedeniyle d düşebilir ve dolayısıyla ÜA/EG oranında bir değişme olmadan s/d yükselebilir. Marx, Kapital’in I. ve III. Ciltlerinde, bunu açıklamak için oldukça açık bir dil kullanır ve şöyle yazar:

… sermayenin değer bileşimine, sermayenin teknik bileşimi tarafından belirlendiği ve teknik bileşimdeki değişimleri yansıttığı sürece, sermayenin organik bileşimi diyorum (Marx, 1867, s. 612, [c.1, 630]).

Sermayenin değer bileşimi, teknik bileşimi tarafından belirlendiği ve onu yansıttığı ölçüde sermayenin organik bileşimi olarak adlandırılır (Marx, 1894, s. 145, [c.3, s.132]) (Vurgular eklendi).

Dolayısıyla, Marx’ın dilini kullanarak, nispi artı değer stratejisinin ayrılmaz bir parçası olan bu eğilimi, sermayenin organik bileşimini artırma eğilimi olarak adlandırabiliriz. Ayrıca, bu eğilimin hem üretim alanında hem de dolaşım alanında yürütülen sınıf mücadelesinin içinden nasıl doğduğunu ve bunun nasıl bu mücadelelerin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini görebiliriz.

4. Kâr Oranının Düşme Eğilimi

Organik bileşimin artması eğiliminin kârlar, dolayısıyla krize yatkınlık üzerindeki etkisi, ilk kez Grundrisse’de, sonra da Kapital’in III. Cildinde geliştirilmiştir. Buradaki argüman basit, ama sonuçları açısından çok derinliklidir. Bu argümanı kısaca sunma gerekirse: bir, düşmesiyle sermayenin yeniden üretiminde bir kırılmaya yol açabilecek olan kâr oranı, a/ (s + d) formülü ile gösterilir. (Not: Buradaki değişkenler, parasal değil değer değişkenleridir. Oran, para maliyetleri üzeri elde edilen parasal kâr oranı değil, yatırılan emek üzeri artı emek oranıdır.)

İki, üretkenlik artışı d’yi sıfıra yaklaştırırsa ve böylece a/d oranı sonsuza giderse, işçi sayısıyla ve işgünün uzunluğuyla (24 saat olamayacağına göre), fiziki ve zihinsel dayanıklılık yoğunluğunun üst sınırıyla belirlenen, elde edilebilecek değerin hâlâ bir üst sınır vardır. Dolayısıyla işgünün uzaması, yoğunluğun artması ve asıl olarak üretkenliğin artması sonucunda, a/d’de elde edilen artışla birlikte, a/ (s + d) oranı, sonsuza değil, a* olası a değerinin üst sınırı olarak alınırsa ve d’nin sıfıra yaklaştığı varsayılırsa, a*/s’ye gidecektir.

Üç, üretkenliği artıran ve d’yi düşüren nispi artı değer stratejisi, ÜA/EG oranına bağlı olan ve teorik olarak hiçbir sınır tanımayan, sermayenin organik bileşimindeki bir artışa dayanır. Bu yüzden, a*/s oranındaki s, sürekli artar. a* sınırlı olduğu için, a*/s oranı düşme eğilimi taşır. (Not: Burada sermayenin organik ve değer bileşimleri arasındaki ayrım önemlidir. Üretim araçlarının üretiminde üretkenliğin artması, ÜA/EG oranına bağlı olan organik bileşimi değil, değer bileşimini düşürür.) Kısaca, sermayenin organik bileşiminin artması eğiliminin sonucu, artı değer elde etmenin zorlaşması anlamına gelir. Verili bir artı emek miktarını dayatmak gittikçe daha da büyük miktarda yatırım yapmayı gerektirir.

Marx tarafından kapitalist birikim sürecinin en önemli eğilimi olarak adlandırılan bu eğilim, sadece matematiksel bir biçimcilik değil, aynı zamanda gelişen kapitalizmin sınıf ilişkisine içkin toplumsal bir süreçtir. Bu konu hakkında burada açıklık getirmeye çalışacağımız pek çok karmaşa vardır. Bu eğilimin en keskin ve matematiksel açıklamasının yapıldığı Kapital’in III. Cildinde, Marx, sorunun boyutuna dair bazı ipuçları sunar ve ısrarla şunu tekrarlar:

Bu yüzden, kâr oranının genel olarak düşme eğilimi, sadece emeğin toplumsal üretkenliğinin gelişimine dayalı kapitalist üretim biçimine özgü bir ifadedir (Marx, 1894, s. 213 [c. 3, s. 189]).

Sermayenin organik bileşiminin artması eğiliminde yatan bu yönelimin nedeni hakkında da şunları yazar:

Değişen sermayenin değişmeyen sermayeye göreli olarak sürekli azalması…emeğin toplumsal üretkenliğinin gelişiminin sadece başka bir şekilde ifade edilmesidir…(Marx, 1894, s. 212[c. 3, s. 189]).

Değer ilişkilerinin yöneliminin arkasında, gerçek üretim ilişkilerinin yönelimi yatar. Organik bileşimin teknik bileşimle karıştırılmamasının gerekmesinin nedeni budur, çünkü organik bileşim yalnızca teknik bileşimin ifade ettiği gerçek uğrağı gösterir.

Sermayenin organik bileşiminin artması eğiliminin içerdiği gerçek süreçlere dair en ayrıntılı ve derin tartışma, Grundrisse’de yer alır. Burada konuyla çok ilgili iki nokta vardır: (1) birinci nokta, Marx’ın hemen her yerde söylediği, sermayenin “üretimin her engelini aşma yönündeki eğilimi” (Marx, 1857, s. 415 [c. 1, s. 315]); sermayenin “[emek ve değer yaratımını] sınırsız genişletme eğilimi” (Marx, 1857, s. 421 [c. 1, s. 321]); sermayenin “üretici güçleri sonuna kadar geliştirme yönündeki zorunlu eğilimi”dir (Marx, 1857, s. 422 [c. 1, s. 321]). Sermayenin sonsuz genişlemesine ve sınırsızlığına yapılan bu vurgu, sınıf ilişkilerine içkindir. Bu, a priori bir varsayım olmadığı gibi, kaba bir gözlem de değildir. Bu, sermayenin, işçilerin mücadelesi karşısında üretkenliği artırmaya ve üretimi genişletmeye ihtiyaç duymasının bir sonucudur.

İkinci olarak, nispi artı değer stratejisi, zorunlu olarak merkezi hale gelir; değişmeyen sermayeye, özellikle emeğin yerini alan makinelere daha önce hiç olmadığı kadar yatırım yapılması, sermayenin gelişmesinin ölçüsü haline gelir. Sembolik olarak, sermayenin teknik bileşiminin ve dolayısıyla organik bileşiminin, s/d, sermayenin gelişme düzeyinin, yani sınıf ilişkisinin gelişme düzeyinin gerçek göstergesi haline geldiğini görebiliriz:

Sermayenin sabit sermaye olarak gelişmesinin niceliksel kapsamı ve etkinliği (yoğunluğu), sermayenin sermaye olarak, canlı emek üzerindeki güç olarak gelişmesinin genel düzeyini gösterir (Marx, 1857, s. 699 [c. 2, s. 169]) .

Ancak bilimin ve makinelerin gelişmesi, sermayenin gelişme düzeyini ölçüyorsa, değişmeyen sermayenin bu öğelerinin daha önce hiç olmadığı kadar kullanılması nasıl oluyor da krize yol açıyor? Biçimsel olarak, kâr oranının düşme eğilimi biçimindeki bu krizin, organik bileşimin, s/d, a/d oranının yeterince artırılarak dengelenememesinden kaynaklandığını görürüz. Oysa bu biçimciliğin anlamı oldukça basittir. Sınırlı bir a/d sömürü oranıyla, a / (s + d) oranındaki a’yı artırmanın tek yolu, işçi sayısını artırmaktır; ve sermayenin a / (s + d) oranındaki düşüşü dengelemek için a’nın kütlesini genişletmek zorunda olmasının nedeni budur. Ancak makinelerin yerlerini almasıyla işçilerin sayısının azalması, sermayenin organik bileşiminin artma eğiliminin bir sonucudur. Elbette bir döngünün dışında bırakılan işçiler, diğerine massedilebilir, ama genel eğilim olduğu gibi sürer. Bu yüzden, a miktarındaki artışın bile altı oyulur. Marx’ın burada ulaştığı sonuç, sermayenin, görece olarak daha az sayıda işçi tarafından kontrol edilen, daha geniş ve daha karmaşık bir üretim süreçleri yaratmak yönündeki açıkça gözlenebilen eğilimidir:

Emek, artık üretim sürecinin içine çok fazla içerilmiş değildir; insan üretim sürecinde, daha ziyade denetçi ve düzenleyici olarak yer alır…artık işçi, kendisi ile nesne arasına bir ara bağlantı olarak dönüştürülmüş bir doğa nesnesini sokmaz; işçi daha ziyade, endüstriyel sürece dönüştürülmüş olan doğal süreci, kendisi ile egemenliği altına aldığı inorganik doğa arasına bir araç olarak sokan kişidir. Üretim sürecinin baş aktörü olmak yerine, sürecin kıyısında durur (Marx, 1857, s. 705 [c. 2, s. 174-75]).

Sermayenin, işçileri kontrol etmek için onların yerine makineleri koyma çabalarının sonucu, sermayenin nihai olarak çok daha temel bir kontrol mekanizmasının altını oyması olmuştur, yani işin kendisini. Eğer her üretim sürecinin eğilimi otomatikleşmekse, insanın çalışmasına giderek daha az ihtiyaç duyulur ve insanın çalışması toplumsal zenginliğin üretiminde önemsiz hale gelirdi:

Ancak büyük endüstri geliştiği ölçüde, gerçek zenginliğin yaratılması, emek zamanından ve işe koşulan emek miktarından daha çok, emek zamanı boyunca harekete geçirilen faktörlerin gücüne bağımlı hale gelir; bu faktörlerin “etkili gücü”, üretimlerinde harcanan doğrudan emek zamanıyla tamamen orantısızdır, daha ziyade bilimin genel durumuna, teknolojik ilerlemeye veya bu bilimin üretim sürecinde uygulanmasına dayalıdır (Marx, 1857, s. 704-5 [c. 2, s. 174]).

Ancak toplumsal zenginliğin üretiminin emekten giderek bağımsızlaşması, sermayenin toplumsal zenginliğin ve dolayısıyla değerin bir koşulu olarak işi dayatabilme gücünün altını oyması anlamına gelir:

Bu dönüşümde, üretimin ve zenginliğin temel taşı, ne işçinin doğrudan emeği ne de çalışarak harcadığı emek zamandır; daha ziyade işçinin toplumsal bedenin bir üyesi olarak bulunuşu sayesinde sahip olduğu genel üretken gücüne, doğa bilgisine ve doğa üzerindeki egemenliğine, kısacası toplumsal birey olarak gelişimine el konulmasıdır. Günümüzde zenginliğin dayanağı olan yabancı emek zamanı hırsızlığı, bizzat büyük ölçekli sanayi tarafından yaratılmış olan bu yeni temel karşısında sefil bir dayanak olarak görünür. Doğrudan biçimiyle emek, zenginliğin bitmez tükenmez kaynağı olmaktan çıktığı andan itibaren, emek zamanı zenginliğin, dolayısıyla da değişim değeri kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır… Bu yolla, değişim değerine dayalı üretim çöker (Marx, 1857, s. 705 [c. 2, s. 175]).

Bu, sermayenin organik bileşiminin artmasını ve kâr oranının düşme eğilimini üreten ve açıklayan somut sürecin canlı bir ifadesi ve aynı zamanda bu eğilimin, meta biçimi aracılığı ile işin dayatılmasına oturan bir sistem olarak kapitalizmin asıl temelini, sonunda nasıl aşındırmak zorunda olduğuna dair bir vizyondur.

Burada analiz edilen süreç, kesinlikle mistik bir süreç değildir. Kriz, üretim sürecinde emeğin gücünün önemsiz bir yerde konumlandırılmasından kaynaklanır; sermaye geliştikçe, insanların çalışmasını sağlamak için çok daha fazla yatırım yapmak zorundadır. Emek üretkenliğinin artmasıyla ortaya çıkan üretim dışındaki boş zamanı işe (değere) çevirmek giderek zorlaşır. Diğer yandan:

Bu yüzden [sermaye], kendine rağmen, bütün toplum için emek zamanını en aza indirmek üzere toplumsal olarak kullanılabilir zamanın araçlarını yaratma konusunda işlevseldir… Ama sermayenin bu eğilimi, her zaman, bir yandan kullanılabilir zaman yaratmak, diğer yandan da bu zamanı artı emeğe dönüştürmektir (Marx, 1857, s. 708 [c. 2, s. 177]).

Bu dönüşümü gerçekleştirmedeki başarısızlık ifadesini, çalışabilecek olmalarına rağmen istihdam edilemeyen işçi oranında görülen artışta bulur. Marx, üretimin büyümesi ile birlikte gelişen bu eğilimin, işçi sınıfının artık hiçbir ihtiyaç duymadığı bu sistemi devirmesinin önünü açacağını düşünür:

Üretici güçler ve toplumsal ilişkiler –toplumsal bireyin gelişiminin iki farklı yönü- sermayenin gözünde sadece bir araçtır ve sadece sermayenin sınırlı temeli üzerinde gerçekleşen üretimin aracıdırlar. Oysa bunlar, gerçekte bu temelin havaya uçurulmasının maddi koşullarıdır (Marx, 1857, s. 706 [c. 2, s. 175], vurgular eklendi).

Bu, sermayenin, toplumda çalışma ihtiyacını ortadan kaldırma yoluyla kendi çöküşünün maddi koşullarını yarattığı anlamına gelir:

Bu çelişki ne kadar çok gelişirse, üretici güçlerin gelişiminin, artık yabancı emeğin temellük edilmesine bağlı olamayacağı, aksine işçi kitlesinin kendi artı emeğini temellük etmesi gerektiği de o kadar açık hale gelir. İşçi kitlesi bunu yaptığında -ve böylece kullanılabilir zaman bir karşıtlık olmaktan çıktığında- bir yandan, gerekli emek zaman toplumsal bireyin gereksinimleri ile ölçülecek, diğer yandan toplumsal üretim gücünün gelişimi o kadar hızlı büyüyecektir ki, artık, üretim herkesin zenginliğine göre düşünüldüğünde bile, kullanılabilir zaman herkes için artmış olacaktır…O halde zenginliğin ölçüsü, artık hiçbir şekilde emek zamanı değil, kullanılabilir zamandır (Marx, 1857, s. 708 [c. 2, s. 177]).

Başka bir deyişle, üretim, emeğin ve artı emeğin kontrolü elde tutmanın zorunlu bir öğesi olduğu bir tarzda geliştirme ihtiyacından kopartıldığında, işi en aza indirecek kadar geliştirilebilir; ve sermayenin artı emek ihtiyacından dolayı dikte ettiği sınırsız çalışma eğiliminin yerini, işçi sınıfının sıfır çalışma, “bireyselliklerin özgür gelişimi” için sınırsız serbest zaman yönündeki eğilimi alabilir. Dolayısıyla sermayenin sonunun paradoksu, hem üretimin genişlemesi hem de çalışmanın azalmasındadır. Bu paradoks, “bireyin bütün zamanının emek zamanı olarak konumlandırılmasının ve bu yüzden sadece bir işçi düzeyine indirgenmesinin” (Marx, 1857, s. 708 [c. 2, s. 178]) sonu anlamına gelecektir.

Marx, bu çelişkinin sistem içindeki temel çelişkilerden biri olduğunu vurgular:

Çok genel biçimde ifade edersek bu çelişki, kapitalist üretim biçiminin, değere ve bunun içerdiği artı değere bakmasızın ve kapitalist üretimin içinde gerçekleştiği toplumsal koşullara aldırmaksızın, üretici güçlerin mutlak gelişimine yönelen bir eğilimi içermesine; diğer yandan ise bu üretim biçiminin amacının, varolan sermayenin değerini korumak ve kendi genişlemesini en uç sınıra götürmek olmasından kaynaklanır…(Marx, 1894, s. 249 [c. 3, s. 221]) (Vurgular yazara ait).

Ve bu çelişki doğrudan, sorunsuz yeniden üretim sürecinin aksamasına yol açar:

Zaman zaman, bu antagonist etkilerin çelişkisi, krizlerde söner. Krizler her zaman, varolan çelişkilerin geçici ama zora dayalı çözümleridir (Marx, 1894, s. 249 [c. 3, s. 221]).

C. Döngünün Üçüncü Aşaması: M’ – P’

Şimdi, sermayenin döngüsünün üçüncü aşamasına dönelim ve Marx’ın bu döngüdeki kriz yatkınlıklarına dair yürüttüğü tartışma üzerinde duralım. Üretim sürecini krize yatkın kılan güçleri ele alan önceki analizde olduğu gibi, Marx her zaman, başka türlü belirtilmediği koşulda, döngünün diğer aşamalarının, kolaylıkla tamamlandığını varsayar. Burada Marx hem birinci aşamayı (beklenen M’ fiyatı verili kabul edildiğinde, ÜA’nın ve EG’nün kârlı fiyattan elde edildiği aşama) ve ikinci aşamayı (fiili üretim süreci) verili olarak ele alır. Üçüncü aşama, M’ – P’, yine değişim alanıdır. Eğer M’ satıcısı, C’ yi tam değerini gerçekleştirecek fiyattan alması için gerekli para (P’) ve isteğe sahip alıcılar bulamaz ve dolayısıyla o metanın üretimi için gerekli olan maliyet fiyatını (s + d) aşan artı değere ulaşmazsa kırılmalar ortaya çıkar. Bu durumla ilgili özgül olasılıklar arasından şunları tartıştık: (1) işçi sınıfının veya kapitalistin M’ metasını çalması, dolayısıyla P’ karşılığında değişime girmesinin altını oyma olasılığı (GA söz konusu olduğunda çalan asıl olarak işçi sınıfı, ÜA söz konusu olduğunda ise asıl olarak sermayedir); (2) kullanım değerine sahip olmayan, bu yüzden alıcısı olmayan bir M’ metasının üretilmesi olasılığı; (3) C’ içindeki potansiyel kullanım değerinin alıcısı olan kişilerin, onun değerine eşit bir eşdeğere (paraya) sahip olmaması olasılığı. Kullanım değerleri olarak C’ üretiminin (ÜA ve GA oranının) ve parasal eşdeğer P’ dağılımının (örneğin, ÜA ve GA alıcıları arasında) aynı oranda olmaması da söz konusu olabilir. Bu durumda, bazı alıcılar paralarını biriktirecek ve bazı satıcılar da M’ – P’ aşamasını tamamlayamayacaktır.

1. İlk durumda, sistem içinde hırsızlığa neden olma eğilimi gösteren herhangi bir gücün olup olmadığını sorabiliriz. Yanıt, kesinlikle güçlü bir evettir. İşçi sınıfının sermaye ile, işe zorlanıp zorlanamayacağı ve hangi ücret karşılığında çalışmaya zorlanabileceği üzerinde giriştiği mücadele sermayenin, işçi sınıfını geçinmesi için gerekli olan mallar karşılığında çalışmaya, yani kendisiyle toplumsal zenginlik arasında iş dolayımını kabul etmeye zorlamasına bağlıdır (üretimi için çalışmaya e giderek daha az bağımlı hale geldiğini gördüğümüz bir toplumsal zenginlik). Bu yüzden, işçi sınıfı daha az çalışma karşılığında daha yüksek ücret elde etmek için mücadele ettiği gibi, ürettiği M’ metasını işyerinden, dükkandan hırsızlık yaparak ya da (ayaklanma sırasındaki yağmalar yoluyla) el koyarak zenginliği doğrudan kendinin kılmak için de mücadele eder. Bu tür doğrudan kendinin kılma eylemlerini önlemek için sermaye, işçilere fiyat biçimini dayatabilmek için devletin polis aygıtına gereksinim duyar. M’ – P’ aşamasında sistemi kırılmaya yatkın hale getirecek ikinci eğilim, firmalar arasındaki ilişkidir. Rekabet, endüstri casusluğunu içerebilir; örneğin ürünlerin ve fikirlerin satışa çıkmadan önce çalınması, bir aracın veya yolcunun zorla kaçırılmasında olduğu gibi ürünün son halinin kaçırılması, ÜA olarak işlev gören bir M’ metasının başka bir sermayenin üretim süreci için ele geçirilmesi yoluyla yapılan hırsızlık. Marx kriz teorisinde, M’ – P’ aşamasında meydana gelebilecek bu kırılmaların boyutlarını hiçbir zaman bir araya getirmemiş olmasına rağmen, bunların farkındaydı ve sınıf mücadelesine dair yaptığı ilk analizlerinin bazılarında bunları ele almıştı (Linebaugh, 1975).

2. İkinci olarak, ürünün toplumsal bir kullanım değerine sahip olmayabileceği olgusu her ürünün üretim sürecine içsel bir olgudur:

Kendi içinde kullanım değeri, böyle bir değer olarak sınırsız değildir. Belli nesneler, ancak belli bir noktaya kadar ihtiyaçların nesnesi olarak tüketilebilirler (Marx, 1857, s. 405 [c. 1, s. 306]).

Bu yüzden “belli bir ürünün” gerçekleşmesinin bir sınırı olacaktır –“kullanım değeri olarak ürün, kendi içinde bir engel barındırır.” (Marx, 1857, 405 [c. 1, s. 306]). Bu ürüne duyulan ihtiyaç ve talep düştüğü için giderek büyüyen miktardaki ürünün değerinde satılmasını imkansız hale getirebilir. Böyle bir düşüş, er veya geç açıkça ortaya çıkabilir. Ortaya çıktığında da aşırı üretimle, fiyatların düşmesiyle, kârın düşmesiyle ve krizle sonuçlanır, en azından bireysel kapitalist için. Bu durumla karşılaştığında bireysel kapitalist, ya kaynaklarını ihtiyaç ve talep duyulan başka bir malın üretimine kaydırmak ya da iş hayatından çekilmek zorunda kalır.

3. Ancak kaynakların ihtiyaç duyulan başka bir malın üretimine kaydırılması, ihtiyacın asla taleple eşdeğer olmamasından kaynaklanan üçüncü kriz olasılığının gösterdiği gibi, nadiren uygun bir çözüm olabilir. Bu mala ihtiyaç duyulması tek başına yeterli olmaz, aynı zamanda bir eşdeğerinin de varolması gerekir. Dolayısıyla soru şudur: Esasen toplumsal bir değere sahip bir ürünü almak için, bir eşdeğer (para) elde edebilmenin herhangi bir sınırı var mıdır? Marx’ın dediği gibi, kullanım değerinin “yeni değer olarak ve genel değer olarak”, halihazırda yeterli miktarda “eşdeğerlere, öncelikle paraya…artı değere sahip olmalıdır…yani eşdeğer bir artı değere sahip olmalıdır” (Marx, 1857, s. 405 [c. 1, s. 306]). Birikim sürecinde artı değer gerçekleştirmek için, birkaç noktada genişleme olmalıdır:

Başlangıçta daha çok altın, gümüş ve daha çok para üretimi olsa da;….bir noktada yaratılan artı değer, başka noktalarda da artı değer yaratılmasını, yani başka bir noktada, karşılığında değiştirilebileceği bir artı değerin yaratılmasını gerektirir (Marx, 1857, s. 407 [c. 1, s. 308]).

Bu tür farklı noktalar gerçekleştirilebilir mi, yani ortaya çıkabilir mi? Mutlak artı değer tartışmasında Marx, üretimi genişletmenin bazı yolların aynı zamanda piyasanın genişlemesi anlamına geldiğini gösterir:

Sermaye tarafından artı değer –daha çok nesnelleşen emek- yaratılması, bir genişlemeye, özellikle dolaşım alanında sürekli bir genişlemeye bağlıdır…Dolayısıyla sermayeye dayalı üretimin önkoşullarından biri, ister dolaşım alanının kendisi doğrudan genişletilsin, ister dolaşım alanının içinde daha çok üretim noktası yaratılsın, sürekli genişleyen bir dolaşım alanının üretilmesidir…yani daha çok değişim noktasının yaratılması; başka bir deyişle mutlak artı değer ve artı emek açısından bakıldığında, daha çok artı emek toplayabilmek için…Dünya pazarı yaratma eğilimi…her üretim hareketini kendi değişimine tabi kılmak…sermaye kavramının kendisinde doğrudan verilidir (Marx, 1857, s. 407-408 [c. 1, s. 308]).

Sermayenin genişlemesi, P – M (EG, ÜA) döngüsünün ilk aşamasının (diğer bir deyişle, emek gücü ve üretim araçlarının para karşılığında değişimi) genişlemesini içerdiği gibi, son ürünün değişilmesinin yeni noktalarının, yani emek gücünün geçim araçları karşılığında para değişimine hazır olduğu ve sermayenin de C’ den elde ettiği parayı yeniden daha çok ÜA’na çevirmeye hazır olduğu noktaların yaratılmasını da içerir. Marx, kendileri de “bağımsız dolaşım merkezleri” olan ücretli işçi sayısının giderek arttığını belirtir (Marx, 1857, s. 419 [c. 1, s. 318]).

Marx, nispi artı değerin artırılması ihtiyacını ele aldığında da benzer bir gözlemde bulunur:

Nispi artı değer üretimi…yeni tüketimin üretimini gerektirir; daha önce üretim çemberinde olduğu gibi, dolaşım içindeki tüketim çemberinin de genişlemesini gerektirir (Marx, 1857, s. 408 [c. 1, s. 309]).

Sermayenin, mutlak ve nispi artı değer stratejilerine dayalı genişlemesi, değişim noktalarının büyümesi ve ürünü alabilmek üzere mevcut paranın genişlemesiyle sonuçlanırsa, paranın satılacak metaların değerinden daha az olacağını düşünmek için hiçbir neden yoktur. M’ – P’ aşamasının gerçekleşmemesine yol açabilecek yatkınlık henüz oluşmamıştır.

En önemli eğilimin nedeninin, yani Marx’ın üzerine tartıştığı M’ – P’ aşamasındaki gerçekleşme sorununa yol açan yatkınlığı oluşturan nedenin, doğrudan sınıflar arasındaki ilişki ile; başka bir deyişle geçim araçlarının aşırı üretimi, yani ihtiyaçtan ziyade işçi sınıfının bu araçları satın alma gücü, dolayısıyla bir eksik tüketim eğilimi ile bağlantılı olması hiç de şaşırtıcı değildir. Bu meselede Marx, Ricardo’ya karşı Malthus’u onaylar:

Malthus ve Sismondi, (örneğin) işçilerin yaptığı tüketimin kapitalist için asla yeterli bir tüketim olmadığını gayet doğru biçimde göstermişlerdir (Marx, 1857, s. 413 [c. 1, s. 313]). Bizzat üretken emekçinin yarattığı talep, asla yeterli bir talep olamaz; çünkü bu talep ürettiği şeyin bütününe varamaz. Eğer böyle olsaydı kâr söz konusu olmazdı… Herhangi bir meta üzerinden elde edilen kârın varlığı, o metayı üreten emekçinin dışında bir talebi ön varsayar (Marx, 1857, s. 418 [c.1, s. 318]).

Sermayenin ilk aşamasında EG için yapılan harcamanın (d) yeni değişim noktaları yarattığı doğru olsa bile, bir eşdeğer bulmak zorunda olan yaratılan yeni toplam değer, d değil, d + a’dır. Artı değer için gerekli olan genişleme süreci ve işçi sınıfının sınırlı tüketimi, M’ – P’ aşamasında sistemi aşırı üretime ve parçalanmaya yatkın hale getirir. Marx burada, sermayenin organik bileşiminin artmasıyla ilişkili üretkenlik artışı yoluyla üretimi genişletme çabasına dair yaptığı daha önceki analizi bütünleştirir. Tüketici malları (GA) üreten kapitalistler, bir yanılsama içinde üretim yaparlar: her kapitalist, işçi sınıfının bir bütün olarak tüketici bir sınıf oluşturduğunu görür ve: “diğer kapitalistlerin işçilerinin en büyük tüketici kitlesi olmasını…geri kalan bütün işçi sınıfının kendi tüketicisi olmasını” ister. Aynı zamanda, “her kapitalist kendi işçisinden bilir ki, kendi işçisiyle üreticinin tüketiciyle ilişkilendiği gibi ilişkilenemez ve bu yüzden işçisinin tüketimini, yani değişim gücünü olabildiğince kısmak ister” (Marx, 1857, 420 [c. 1, s. 319]). Her kapitalist bunu yaptığında, sermaye de kolektif olarak bunu yapmış olur, yani ücretleri ve işçi sınıfının talebini azaltma ve daha çok kâr gerçekleştirmek için çıktıyı genişletme yoluyla.

Bu iki eğilimin birbiriyle çeliştiği açıktır; ilki, işçi sınıfının asıl olarak tüketici olduğu yanılsamasına yol açar: “Bireysel kapitalist, bizzat üretimin ortaya koyduğu işçi sınıfı talebini ‘yeterli’ bir talep gibi görür” ve böylece, üretimin bu yanılsamanın ilerlediğini görürüz. Bu talep kapitalisti “işçileri göz önünde bulundurarak üretmesi gereken oranın ötesinde bir üretime götürmek zorundadır”. Artık bu çelişki ve bu eğilim, emek gücünün değerinin düşürülmesi ve aynı zamanda değişmeyen sermayeye üretkenliği artırmak için yapılan yatırımların artması ile birlikte, nispi artı değer dinamiği tarafından derinleştirilir: “Sermaye doğası gereği, emeğe ve değer yaratımına bir sınır koyar ve bu sınır sermayenin bunları sınırsız genişletme eğilimi ile çelişki halindedir” (Marx, 1857, s. 421 [c. 1, s. 321]). Bu sınırı oluşturan, “toplumun büyük kısmının tüketimini az ya da çok dar sınırlar içinde değişen minimum bir düzeye düşüren antagonist bölüşüm koşullarına dayalı tüketim gücü”(Marx, 1894, s. 244 [c. 3, s. 217]) üzerindeki sınırlamalardır.

M’ – P’ aşamasında gerçekleşen kırılmayla birlikte ortaya çıkan eksik tüketim eğilimine dair bu analiz, işçilerin ürettiği endüstriyel malların, işçiler tarafından değil kapitalistler tarafından satın alındığı olgusuna hiç referans vermeden yapılır. Bu analizde, ayrıca, ÜA üreten işçilerin tüketim malları talebinin, GA üreten işçilerin talebine eklendiği olgusuna da hiç değinilmez. Ancak Marx bu olguların gayet farkındaydı ve bunların üzerine çalıştı. Marx, bütün boyutları aynı anda dikkate almaz, daha ziyade sistemin çeşitli kısımlarında krize neden olabilecek yatkınlıkların var olup olmadığını araştırır; eksik tüketim, daha büyük bir analizin bir parçasıdır.

Marx’ın, tüketimi tartışırken bile endüstriyel talebi dikkate alması, son derece açıktır:

Storch, örneğin, Say’a karşı, tüketimin büyük kısmının, doğrudan kullanım için tüketim değil, üretim sürecindeki tüketim, yani makine, kömür, yağ, gerekli binalar vb. için yapılan tüketim olduğunu söylerken çok haklıdır (Marx, 1857, s. 412-13 [c. 1, s. 313]).

Marx’ın, üretim araçlarının üretimi ve bunlara olan talep üzerine yaptığı yorumlar, tüketim malları için yaptığı yorumlarla benzerdir:

Bu, [dolaşımın merkez noktaları] bizzat üretim yoluyla, hammadde, yarı işlenmiş maddeler, makineler, iletişim araçları ve yardımcı malzemeler vb. için yaratılan talep ile nerdeyse tamamen aynıdır…P – ÜA için değişim değerini ortaya koyan bu efektif talep, kendi aralarında uygundur. Sorun, son ürün son doğrudan tüketimde kendi sınırı ile yüz yüze geldiğinde ortaya çıkar (Marx, 1857, s. 421 [c. 1, s. 320]).

Bu, endüstriyel talepte doğru oranları varsaymak gibi görünür, ama “sonunda kendilerini sermaye olarak gerçekleştirmek için birbirleriyle değişime girmek zorunda oldukları doğru (hayali) oran, birbirleriyle ilişkilerinin dışında konumlanır.” Bu, tüketim mallarının üretimine ilişkin olarak, kapitalistlerin bireysel satıcılar ve alıcılar olarak göremeyecekleri; resmin bütününü anlayamayacakları anlamına gelir. Dolayısıyla, oranlar yanlış olabileceği için, yanlışa yatkınlık söz konusudur. Tek tek kapitalistlerin, ürettikleri ürünün toplumsal kullanım değerinin, hatta o ürüne olan talebin kaçınılmaz sınırına rağmen, niçin üretimi genişletmek için çabaladıklarını bir kez daha anlarız; bunun nedeni üretim ve tüketimin dağılımının bütünlüklü biçimini görememeleri ve planlayamamalarıdır.

Marx, hem tüketim mallarının hem de endüstriyel malların gerçekleşme sorunlarına dair yaptığı tartışmayı yeniden üretim şemalarıyla bütünleştirir. Üretimin iki kısma bölünmüş olmasının veya ÜA ve GA bireysel sermaye üretiminin toplamının ve gruplaşmasının, genişletilmiş yeniden üretimde bir denge koşulu olduğunu hatırlayalım:

I. Kesim: toplam ürün değeri M’= M1 + M2 + M1’ + M2’

II. Kesim: toplam ürün değeri M’ = V1 + V2 + V1’ + V2’

Buradaki denge koşulu sadece, M’ – P’ aşamasının her ikisinde de gerçekleştirildiği iki sektör arasında bir üretim ve talep dağılımının olabileceğini gösterir. Ne var ki bunun olmasını beklemek için hiçbir neden sunmaz. Bu şemalarda Marx’ın, II. Kesimdeki işçilerin tüketim talebinin, ki bu talep zorunlu olarak geçim araçlarının toplam değerinden daha azdır, tıpkı sermayelerin ÜA talebinde olduğu gibi, işçilerin I. Kesimdeki talebi ile tamamlandığını kabul ettiğini görürüz. Bu, sermayenin ulaşmak istediği dengedir, ama kapitalistler nerdeyse bağımsız hareket ettikleri için de ulaşamayacağı bir dengedir.

Peki burada dengesizliğe yol açma eğilimi gösteren herhangi bir güç var mıdır? Marx, Ricardo’nun, bir üretim dalında (veya kesiminde) aşırı üretim olsa bile genel bir aşırı üretim olmayabileceği, çünkü “eğer bir üretim dalı kendini gerçekleştiremezse, o zaman sermayenin o üretim alanından bir dereceye kadar çekildiği ve gerektiğinde başka bir noktaya yöneldiği” yönündeki iddiasını reddeder. Bu temel uyum süreci, sermaye kâr farklılaşmalarını dikkate alarak hareket ettiği için, kâr oranının genel oluşumu içinde tartışılır:

Bu uyumun sağlanabilmesi için:..bu dengeleme gerekliliğinin eşitsizliği, uyumsuzluğu ve dolayısıyla da…doğrudan üretim sürecine katılan sermaye ile doğru oranlarda dağılma eğiliminin (göreli olarak) dışında; artı emek, artı verimlilik, artı tüketim vb. elde etmek için oranın dışına çıkma eğilimi gösteren para sermaye arasındaki bir çelişkiyi ön varsayması olgusu dışında….gerçekleşmesi gerekir (Marx, 1857, s. 413 [c. 1, s. 313]).

Ayrıca:

Sermaye, uygun bir üretim oranını hem sürekli varsayar hem de onu ortadan kaldırır. Mevcut oran, artı değerlerin yaratılması ve üretici güçlerin artması yoluyla sürekli ortadan kaldırılmak zorundadır. Ancak üretimin eş zamanlı olarak ve aynı oranda genişletilmesi yönündeki bu talep, sermayeye hiçbir şekilde kendiliğinden ortaya çıkmayan dışsal talepler yöneltir (Marx, 1857, 414 [c. 1, s. 314]).

Marx, Ricardo’yu eleştirirken şunları dile getirir:

Dolayısıyla, genel bir aşırı üretim değil, diğerlerinin eksik üretimine karşılık olarak bazı maddelerin aşırı üretiminin söz konusu olduğu ileri sürülüyor. Yine, üreten sermayenin talep ettiği şeyin, belli bir kullanım değeri değil; değerin kendisi, yani zenginliğin genel biçimi olarak…para olduğu yine unutuluyor (Marx, 1857, s. 412 [c. 1, s. 312]).

Başka bir ifadeyle, bir sektördeki aşırı üretim, bir diğerindeki eksik üretim ile telafi edilmez. Her aşırı üretim, “paraya, değere çevrilemeyen, dolaşım sınavını geçemeyen üretim”dir (Marx, 1857, s. 412 [c. 1, s. 312]). Bu, doğası gereği, sermaye döngüsünde bir kesinti; üretim ve dolaşım arasındaki bir uyuşmazlıktır. Başka bir yerde Marx, bazı çevrimlerdeki bu tür kısmi kesintilerden ve krizin üstesinden gelen uyum sürecinden şöyle bahseder:

Söylemeye gerek yok, bu (gözlemlerin) bütününde, tek tek bazı alanlarda çok fazla, dolayısıyla diğerlerinde çok az üretim yapılmış olabileceği yadsınmaz; orantısız üretim kısmi krizlere yol açabilir, ancak bu sadece rekabete dayalı orantısız üretimin bir sonucu olarak gerçekleşebilir.

…bu orantısız üretimin piyasa değerinde yol açtığı yükselme veya düşme, sermayenin bir daldan çekilip diğerine aktarılması, bir daldan diğerine geçmesi ile sonuçlanır. Ne var ki bizzat bu eşitlenme, eşitlenmenin tersinin bir önkoşulunu oluşturur ve bu yüzden krize neden olabilir; bizzat kriz, eşitlenmenin bir biçimi olabilir (Marx, 1862-63, s. 521 [c. 2, 499]).

Marx’ın ısrarla tekrarladığı gibi, sermayenin içindeki dengelenme eğilimlerinden, oransallığı yeniden kurulmasını sağlayan düzenlemelerden ancak bu eğilimlerin, dengesizliğe veya oransızlığa yol açan diğer eğilimleri düzeltebildiğinin kabul edilmesi koşuluyla bahsedebilir. Marx bu eğilimleri, sistemi ve onun bütün parçalarını (bireysel kapitalistleri) talebi gözetmeksizin daha çok üretmeye iten temel eğilimin içinde konumlandırır: “O halde, pazarın sınırlarını dikkate almadan üretim yapmak, kapitalist üretimin doğasında vardır” (Marx, 1862-63, s. 522 [c. 2, 501]). Bu, hem sistemin ürettiği yanılsamalardan hem de sermayenin üretim ve talebin toplam dağılımını planlayamamasından kaynaklanır. Bu eğilimler, somut olarak yalnızca belli çevrimlerde ortaya çıkan aşırı üretim yönündeki yatkınlıkları oluşturur.

Bu son nokta, belli bir çevrimde aşırı üretimin ortaya çıkışının etkileri sorununu gündeme getirir. Marx bir yandan, kârlardaki düşüşe karşı sermayenin diğer alanlarda yatırım yapmaya yöneleceği konusunda Ricardo ile aynı fikri paylaşır. Peki, o zaman parçalanma durur mu? Sermaye birimleri ardı ardına, ihtiyacın veya talebin ötesinde üretime gidiyorsa kriz bu aralıklı kesintilerle mi sınırlıdır? Marx’a göre değil, tam tersi Marx, M’ – P’ aşamasındaki parçalanmanın başka parçalanmalara yol açarak bütün sisteme nasıl yansıdığını ve “genel aşırı üretim”e neden olacak kadar nasıl genelleştiğini göstermiştir.

Bunun anlamını, Marx’ın büyüme sürecinin ve piyasanın genişlemesinin, üretim ve satış arasındaki zaman aralığını nasıl ortadan kaldırmaya çalıştığına ve parçalanmanın çoğalması için nasıl zemin sunduğuna dair yaptığı tartışmada buluruz:

Üstelik, sermayenin dolaşım süreci…oldukça uzun bir süreye yayıldığı için…piyasada büyük kargaşalar olur…başlangıç, yani önkoşul sermaye ile bu dönemlerden birinin sonundaki geri dönüşü arasında büyük felaketlerin ortaya çıkmış olabileceği ve kriz öğelerinin bir araya toplanarak gelişmiş olabileceği oldukça açıktır (Marx, 1862-63, s. 495 [c. 2, 476]).

D. Kırılmanın Yayılması

Bu “bir araya toplanan ve gelişen” öğeler nosyonu, ayrıntılı biçimde işlenmemiştir, ama çevrimler arasındaki olaylar zincirini, kesintinin dolaşımını kapsadığı açıktır (“ortaya çıkmalı” demek bir yatkınlığın ifadesidir). Marx, başka bir yerde, bu fiili mekanizmalar hakkında daha kesin konuşur:

Örneğin, M’ – P’, bir kısmında durgunlaşırsa, meta satılamazsa, bu kısmın çevrimi kesintiye uğrar…peşinden gelen ve üretim sürecinden M’ biçiminde çıkan kısımlar, işlevlerindeki değişikliklerin kendilerinden önce gelenler tarafından tıkandığını görür. Eğer bu süreç devam ederse, üretim kısılır ve bütün süreç duraklar. Peş peşe gelen her durgunluk, bir arada varoluşa düzensizlik getirir ve bir aşamadaki her durgunluk, çevrimin bütününde az çok bir durgunluğa yol açar (Marx, 1893, s. 103[c. 2, s. 98]).

Çevrimin içinde durgunluğun ve kırılmanın yayılması, üretim ve dolaşımın (Ü ve M’ – P’) genellikle farklı insanlar tarafından yürütülmesi yüzünden derinleşir. Dolayısıyla, M’ – P’ aşamasındaki bir kırılma, üreticiler (Ü) tarafından hemen görülemez ve bu da aşırı üretim sorununun büyümesine yol açar:

Eğer M’, örneğin ipliği satın alan tüccarın elinde dolaşıma devam ederse, bu, başlangıçta, ipliği üreten ve tüccara satan bireysel sermaye çevriminin sürekliliğine hiçbir etki yapmaz. Bu nokta, kriz tartışması açısından çok önemlidir…metalar sadece görünüşte tüketime girmişlerdir, gerçekte ise tüccarların elinde hâlâ satılmamış olarak durmaktadır…Bir meta akışını diğeri izler ve ama sonunda önceki akışların sadece görünüşte tüketim tarafından massedilmiş olduğu fark edilir. Meta-sermayeler, piyasada bir yer edinebilmek için birbirleriyle rekabete girerler. Piyasaya sonradan girenler, ne pahasına olursa olsun, hatta düşük fiyatlarla satış yapmak zorunda kalırlar…Ardından bir kriz çıkar (Marx, 1893, s. 75-6 [c. 2, s. 73-74]).

Artı Değer Teorileri’nde, “Belli Başlı Tüketim Mallarındaki Aşırı Üretimin Genel Aşırı Üretim Halini Alması” adlı bölümde Marx, kesintinin bu şekilde nasıl yayılabileceğini ayrıntılarıyla açıklar. Bir çevrimde M’ – P’ aşamasındaki bir kırılmanın, işten çıkarılan işçilerin parasının nasıl kesilebileceğine ve dolayısıyla, sorunlu M’ metası da dahil, diğer mallara olan talebi nasıl azaltılabileceğine dair aşağıdaki örneği verir:

Şimdi pamuklu bez örneğine geri dönelim. Pamuklu beze doymuş olan piyasadaki durgunluk, dokumacının yeniden üretim sürecini güçleştirir. Bu bozukluk, önce onun işçilerini etkiler. Bu [işçiler] artık, dokumacının metasını –pamuklu giysinin- ve tüketime sokulan diğer metaları ya çok az tüketebilir ya da hiç tüketemez durumdadır. Pamuklu giysiye ihtiyaçları olduğu kesindir, ama alamazlar çünkü alma olanakları yoktur; bu olanaklar yoktur, çünkü üretimi devam ettiremiyorlardır; üretimi devam ettiremiyorlardır, çünkü çok fazla üretilmiştir ve piyasada çok fazla pamuklu giysi vardır…Bu işçiler artık, geçici artı nüfusun bir parçasını oluştururlar…(Marx, 1862-63, s. 522 [c. 2, s. 501]).

Ama, M’ – P’ aşamasındaki bir kırılma, sadece EG, dolayısıyla EG – P – M da bir azalma anlamına gelmez, aynı zamanda pamuklu bez üretimi için gerekli ÜA talebinde, dolayısıyla ÜA arz edenlerin metalarını paraya çevirebilme gücünde de bir azalma demektir:

Fakat, pamuklu bez üretimine yatırım yapan sermaye tarafından doğrudan istihdam edilen işçilerin yanı sıra, diğer üreticilerin büyük bir kısmı da, pamuğun yeniden üretim sürecindeki bu kesintiden dolayı darbe yer; iplik eğirmenleri, pamuk yetiştiricileri, mühendisler (iğ, dokuma tezgahı vb. üreticileri), demir ve kömür üreticileri vb. Tüm bu alanlardaki yeniden üretim engellenecektir, çünkü pamuklu bezin yeniden üretimi, kendi yeniden üretimlerinin koşuludur. Söz konusu alanlar kendi alanlarında aşırı üretim yapmamış olsalar bile durum değişmeyecektir…(Marx, 1862-63, s. 523 [c. 2, s. 501]).

Böylece, bu endüstrilerde işten çıkarılan tüm işçilerin geliri düşer. Bu yüzden, EG – P – M kısılır, pamuklu bez satışlarındaki düşüş daha da kötüye gider ve M’ – P’ aşamasını tamamlamaya çalışan diğer tüketim malları üreticileri açısından da sorunlara yol açar.

Pamuklu bez ve diğer tüketim mallarını alma olanakları daralır, azalır, çünkü piyasada çok fazla pamuklu bez vardır. Bu diğer metaları (tüketim maddelerini) de etkiler. Artık hepsi aniden göreli olarak aşırı üretilmiş gibidir, çünkü bu metaları satın alma olanakları, dolayısıyla bunlara olan talep daralmıştır. Bu alanlarda aşırı üretim olmamış olsa bile, artık aşırı üretmektedirler (Marx, 1862-63, s. 523 [c. 2, 502]).

Böylece Marx, M’ – P’ aşamasındaki bir kesintinin, sadece bu çevrimdeki dolaşım alanından üretim alanına sıçramakla kalmayacağını, diğer çevrimlere de sıçrayabileceğini ve böylece kırılmayı nasıl yaygınlaştıracağını ve krizi genelleştireceğini gösterir:

Eğer aşırı üretim sadece pamuklu bezde değil, keten ve yünlü kumaşlarda da meydana gelmiş olsa, o zaman bu sayıca az ama önde gelen mallarda görülen aşırı üretimin, tüm piyasada yaşanan az çok (göreli) aşırı üretime nasıl yol açtığı anlaşılabilirdi. Bir yanda, piyasada bütün yeniden üretim araçlarının ve her türlü satılmamış metanın aşırı bolluğu vardır. Diğer yanda ise iflas etmiş kapitalistler, yoksul ve aç işçiler vardır (Marx, 1862-63, s. 523 [c. 2, s. 502]).

Ve 1855 krizine dair de şunları dile getirir:

[Kötü tahıl hasadı] nedeniyle, [fazladan] tahıl almak için kullanılan artı, diğer tüm ürünlerin satın alınmasında meydana gelen açığa ve dolayısıyla bu ürünlerin fiyatındaki düşüşe karşılık gelmek zorundadır…ulus, kendini sadece tahılı değil, tüm diğer üretim alanlarını da kapsayan bir krizin içinde bulabilir…Paranın rolü bir yana, ulus, genel bir krizin içindedir…Kötü tahıl hasadından kaynaklanan bir kriz, bu yüzden hiç de altın külçelerin dışa akışı nedeniyle ortaya çıkmış değildir… (Marx, 1857, s. 129 [c. 1, s. 62]).

Ancak kırılma sadece bu şekilde gerçekleşmez. Eğer üretim alanındaki kırılmaya yatkınlık tartışmasına geri dönersek, (sermayenin organik bileşiminin artmasından ve işçi mücadelelerinden kaynaklı) sınırsız üretime yatkınlığın, P’ miktarının M’ miktarının ötesine taşındığı M’ – P’ aşaması ile bağlantılı olduğunu görürüz. “Doğal neden”ler (örneğin kötü hasat) yüzünden üretimde gerçekleşen kırılma da, sadece M’ metasının P’ parasını aşmasına neden olarak değil, aynı zamanda P’ miktarı ortalama bir kâr bırakacak kadar büyük olmayacak şekilde M’ üretiminin kısılması nedeniyle kesintilere yol açar. M’ üretimindeki bu tür kısıtlamalar, eğer M’ bir ÜA ise, bu malı üretim aracı olarak kullanan diğer çevrimlerde de etki yaratacaktır. Bu çevrimler; P – M aşaması bağlamında, dolayısıyla bir ÜA kıtlığı ve/veya M’ veya (GA’nın fiyatı arttığı için) kârların azalmasıyla ilişkili olarak tartışmış olduğumuz, mutlak veya göreli yoksunlukla karşı karşıya kalacaklardır.

Oysa, belli başlı olmayan maddelerin aşırı üretiminin, [diğer alanlardaki] aşırı üretimin sonucu olmadığı, tam tersi eksik üretimin, örneğin kötü tahıl hasadı veya kötü pamuk hasadı gibi, aşırı üretimin nedeni olduğu durumlar da vardır (Marx, 1862-63, s. 531 [c. 2, 509]).

Marx, krize yol açan farklı nedenleri ve yatkınlıkları, sermaye dolaşımının farklı aşamalarında, hem firma hem de toplumsal sermaye düzeyinde analiz eder. Şimdi bunların iç bağlantılarını görebiliriz. Bu bağlantılar basitçe eğilimlerin bir toplamı ya da daha kötüsü, bazen ele alındığı gibi, kriz teorilerinin bir toplamı değildir.

E. Bağlantılar

Aşağıdaki çevrime göre, bu eğilimlerin düzenlenişini hatırlayalım:

         ÜA
         /
I.P – M     II….Ü….M’ III.M’ – P’
         \
        EG

Çevrimin bütün aşamaları ve kırılmalara neden olan sayılı eğilim arasındaki ilk ve en önemli bağlantı, sınıf mücadelesinin bir uğrağı olarak ortak bir öğeye sahip olmalarıdır. Bu bazen doğrudandır, bazen ise biraz dolaylı. İlk aşamada, işçiler çalışıp çalışmamaları, çalışacaklar ise hangi ücret altında çalışacakları ve/veya kendi üretim araçlarından ayrılıp ayrılmayacaklarına dair mücadele yürütürler. İkinci aşamada, aslında ne kadar iş yapılacağına dair mücadele söz konusudur. Bu ilk iki aşamadaki mücadelelerin iç bağlantıları, işçiler açısından açık olmalıdır; böylece bir alandaki ayaklanma, genellikle diğerindekine eşlik eder. Üçüncü aşamada, ilk aşamanın tersi söz konusudur, yani birinci aşamanın yenilenmesinin bir koşulu olarak, sermayenin, ürün üzerindeki kontrolünü sürdürüp sürdüremediği ve işçi sınıfına fiyat biçimini dayatıp dayatamadığı sorunu. O halde, sistem içinde kırılmaya yol açan en büyük tehdit, işçi sınıfı mücadeleleri yüzünden sermayenin işçi sınıfı üzerindeki kontrolünü yitirmesinden kaynaklanır.

İkinci önemli bağlantı, yine sınıf mücadelesinin alanıdır, ama nadiren böyle algılanır. Bu, I. ve II. aşamalardaki mücadelelerin, artı değer oranındaki a/d, kârın temeline saldırarak sermayeyi nasıl sürekli genişlemeye zorladığıyla ilgilidir. Bu, bireysel sermaye için olduğu kadar, sermayenin bütünü için de böyledir. İşgününün kısaltılması ile yoğunluğunun azaltılması ve ücretlerin artması sonucunda mutlak artı değerdeki düşüş, sermayeyi üretkenlik artışına, dolayısıyla çıktıyı artırmaya dayalı nispi artı değer stratejisini kullanmaya iter. Bu yüzden, hem çıktının sınırsız genişlemesi hem de sermayenin organik bileşiminin artırma eğilimi, sınıf mücadelesinin ayrılmaz birer parçasıdır. İşçi sınıfının hep önünde olmak için sürekli genişleme eğiliminin, hem II. hem de III. aşamaları etkilediğini görmüştük. II. aşamada, artı değer oranının a/d ve s’nin (ÜA) sürekli genişlemesinin önündeki sınırlar, kâr oranının düşme eğilimi ve işe dayalı sistemin altını oyan fazladan nüfusun sürekli büyümesi ile sonuçlanır. III. aşamada, üretimi genişletme eğilimi, piyasanın sınırları ile karşı karşıya kalır, çünkü bu genişleme modelleri, II. aşamada çeşitli dallarda ve kısımlarda üretim yapan çeşitli sermayelerin göreli başarısına bağlıdır.

Dolayısıyla oransızlığa sözde yatkınlık, sınırsız genişleme yatkınlığı ve kâr oranının düşme eğilimi ile ilişkilidir; birincisi olmadan ikincisinin ortaya çıkabilmesine veya tam tersinin de söz konusu olabilmesine rağmen. İkisi de aynı nedenlerden kaynaklanır: dolaşımdan bağımsız olarak üretimin genişlemesi, yani değerin “değişim değeri” “biçimi” gözetilmeksizin değerin (işin) “özünün” genişlemesi. Her ikisi de “sermaye fazlalığı” veya “sermayenin aşırı üretiminin” boyutlarıdır.

Sermaye fazlalığı denilen şey, kâr oranındaki düşmenin kâr hacmi ile telafi edilemediği sermaye fazlalığı için geçerlidir…Bu sermaye fazlalığı, göreli bir nüfus fazlalığı yaratan nedenlerin aynısından kaynaklanır ve bu yüzden, karşıt kutuplarda yer almalarına rağmen -bir kutupta kullanılmayan sermaye, diğer kutupta ise kullanılmayan işçi nüfusu- göreli fazla nüfusu tamamlayan bir olgudur. Bireysel metaların değil, sermayenin aşırı üretimi dolayısıyla -sermayenin aşırı üretimi her zaman metaların aşırı üretimini içermesine rağmen- sadece sermayenin aşırı üretimidir (Marx, 1894, s.251 [c. 3, s. 223]).

Sermayenin aşırı üretimi, hiçbir zaman üretim araçlarının aşırı üretiminden –sermaye olarak hizmet edebilecek emek araçları ile yaşam gereksinimlerinin üretiminden- başka bir şey değildir (Marx, 1894, s. 255 [c. 3, s. 226]).

Aslında daha kapsayıcı olmak adına Marx, sermayenin aşırı üretiminin kaçınılmaz olarak sermayenin bütün öğelerinin (para sermaye, emek gücü, metalar ve üretim araçları) aşırı üretimini içerdiğini söylemiş olabilirdi. Bu yüzden, kâr oranının düşme eğiliminin ve (M’)’nün (P’)’nü aşmasının temel nedeni, üretimin, sınıf çatışması dinamiği içinde durmadan ilerleyen sınırsız genişlemesinde yatar.

Ayrıca, üretimin genişlemesine neden olan nispi artı değer stratejisinin, bu genişlemeyi kendine özgü bir biçimde gerçekleştirmesiyle birlikte çevrimin ilk aşamasını nasıl etkilediğini de görebiliriz. Nispi artı değer stratejisi, hem EG yerine ÜA’nın konulmasına hem de EG öğelerinin (yani GA’nın) ucuzlatılmasına dayalı olduğu için, değişim alanındaki (P – EG) emek-sermaye mücadeleleri bundan doğrudan etkilenir. Bir yandan, EG’nün değeri düşüyorsa, peşinden emek gücünün yeniden üretimini etkilemeksizin –sermaye bunu gerçekleştirebilme gücüne sahip olduğu sürece- ücretlerin düşmesi de mümkündür. Diğer yandan sermayenin bu gücü, işçileri kendi aralarında bölen ve hâlâ ücretli olarak çalışmakta olanları baskı altında tutan, işsiz ve fazla nüfustaki artıştan doğrudan etkilenir. Üstelik, üretkenliğin genişleyebilmesi için teknolojide gerçekleşen değişimle beraber yeniden üretimin yeniden örgütlenmesi, üretimde ve belki de bu yüzden kiralanan işçilerin tarzında işgücünün yeniden bölünmesi ve parçalanması ile sonuçlanır; bazı işçiler –mutlak sayıdaki bir düşüş göz önüne alınmaksızın- işten çıkarılır veya yer değiştirir. Böylelikle işçilerin örgütlenmesi ve işgücünün belli bir bileşimine dayalı güçlerinin kaynağı yeniden bölme yoluyla aşındırılır. Aynısı, sermayenin öğeleri ve üretim dalları ile kesimleri arasındaki bölünmeler dikkate alındığı zaman da doğrudur. Gördüğümüz gibi sermayenin genişlemesi, teknolojik değişim nedeniyle eski dalların çökmesi ve yeni dalların yükselişe geçmesi ile birlikte eşitsiz biçimde gerçekleşir. Dolayısıyla, işbölümünün bütünsel biçimi ve bu biçime dayalı işçi örgütlenmesi değiştirilir. Aynı olguya işçi sınıfı açısında baktığımızda, Marx’ın üretim sürecinde tanımladığı eğilimleri görebiliriz: işçilerin elenmesi ve kullanılabilir zamanın artı emek zamanına çevrilmesinin giderek zorlaşması, açıktır ki sadece onlara örgütlenme olanağı sağladığı için değil, aynı zamanda sisteme ihtiyaç duymadıklarını daha da açık hale getirdiği için işçilerin lehinedir. Bu şekilde, üretimin genişlemesi, hem I. hem de III. aşamada, baştan sona dolaşımı etkiler.

Bu yolla, belli bir kapitalist birikim için duyulan motivasyonun, sınıf mücadelesinden kaynaklandığını görmekle kalmaz, bu birikim sürecinin ve onun bileşke eğilimlerinin çözülmesinin de mücadeleyle bir bütün oluşturduğunu anlarız. Birikim süreci, farklı çevrimlerde, sektörlerde, branşlarda ve kesimlerde konumlanan sınıflar arasındaki göreli güç dengesi ile biçimlenir. İşçi sınıfı baskısının güçlü olduğu yerde, sermayenin üretkenliği artıran yeni teknolojiler geliştirebilecek ve bunları benimseyebilecek kadar esnekliği varsa, genişleme hızla ilerler. İşçi sınıfının zayıf olduğu, yani sermayeyi yenilik yapması için motive etmediği veya işçi sınıfının güçlü olduğu ve sermayenin yenilik yapamadığı yerde ise, genişleme yavaşlayacaktır. Marx’ın çeşitli eğilimlerin ve etkilerin dağılımı olarak gördüğü rekabet sürecinin altında yatan dinamik budur. Rekabet, kâra dayalıdır ve Marx’a göre kâr, temel olarak sermayenin organik bileşimi ve sömürü oranı ile belirlenir; ve her ikisi de sınıflar arasındaki mücadeleyle değişir. Kârını koruyarak, yönetme becerilerini kanıtlayan kapitalistler, rekabet savaşını kazanırlar, genişlerler ve daha çok sayıda işçiyi yönetmenin sorumluluğunu alırlar.

Kârları koruma becerisi, hem üretkenlik artışını (s/v oranında artış) kotarabilme becerisini, hem de üretilen bütün ürünü satacak kadar piyasayı genişletme becerisini kapsar. Ortalama kâr düzeyinde üretimin bu şekilde genişlemesi açısından, kırılmalara yol açabilecek çeşitli yatkınlıklar göz önüne alındığında, rekabetçi kapitalistin başarısı (büyümeyi sürdürebilen, genel olarak sermaye gibi) bu eğilimleri krizle veya krizsiz dengeleme yollarını bulmasına bağlıdır.

Bu bizi, söz konusu eğilimleri dengelemek için kullanılan çeşitli mekanizmalar, krizin kendisi ve büyümenin koşullarının kriz tarafından nasıl yeniden yaratıldığıyla ilgili tartışmaya götürür.

VI. Dengeleme Stratejileri ve Çelişkileri

(Mutlak) artı değer oranının düşmesi karşısında sermayenin en önemli stratejisini, yani üretkenlik artışı yoluyla nispi artı değer elde etme stratejisini zaten tartışmıştık. Şimdi, sonraki bölümde krizin kendisinin nasıl kullanıldığına gelmeden önce, çevrimin farklı noktalarında krize neden olan eğilimlerle baş etmek için, sermayenin kullandığı diğer birkaç strateji üzerinde kısaca duralım.

P – M (EG, ÜA) çevriminin ilk aşamasını dikkate alarak üretim araçlarının elde edilmesi ve değeri sorunuyla ilgili güçlükler hakkında verilen yanıtları incelemekten başlayalım. Değişmeyen sermayeyle ilgili olarak sermayenin amacı, üretim araçlarının değerini/maliyetini düşürebilecek yöntemler uygulayarak bu değerin/maliyetin yükselmesi yönündeki herhangi bir eğilimin önünü kesmektir. Bunun üstesinden kısmen, örneğin doğal kaynaklar tükendikçe ya da kıtlaştıkça üretkenlik artışıyla veya yeni teknolojiler geliştirerek gelinir. Marx, Kapital’in III. cildinde diğer yöntemleri ayrıca ele alır. Bunlar, üretim maliyetlerini düşürmeyi, kaynak israfını azaltmayı, makinelerin niteliğini ve dayanıklılığını artırmayı, üretim araçlarını ucuzlatmak için kalitesini düşürmeyi ve güvenlik önlemleri gibi emekle ilgili harcamaları kısmayı kapsar (Kapital III, Bölüm 5).

Kapital’in III. cildinin 14. Bölümü’nde, Marx, bunlara değişmeyen sermaye öğelerini daha ucuza elde etmek üzere dış ticaret ve doğrudan yabancı yatırım stratejisini de ekler. Üretim araçlarının elde edilmesi bağlamında dış ticaret basitçe P – ÜA’nın uluslararasılaşmasıdır. ÜA’nın ihraç edilmesinin ilk adımı olarak, ÜA’nın gerekli öğelerinin üretimini içeren doğrudan yatırım açısından, aynı zamanda sermayenin üretim alanında yaşadığı sorunları etkileyen bir süreç söz konusudur. Buna her zaman geri döneceğiz.

Emek gücünün değeri ve elde edilmesi etrafında yoğunlaşan sorunlara geri döndüğümüzde, Marx’ta, sermayenin kendi çıkarı için, emek piyasasını denetlemek ve kontrol etmek için denediği farklı yolların hepsini bulabiliriz. Bu, en genel anlamıyla, ücretlerin aşağı inmesi yönünde baskı yaratmak için fazla emek arzını sürdürme stratejilerinden oluşur. Bu soruna karşı geliştirilen kapitalist stratejiler, ilkel birikim dönemi ve kendinde işçi sınıfının ilk ortaya çıkışından beri varlığını sürdürmektedir (Marx, 1867, VIII. Kısım). Yedek ordu biçimindeki emek arzı fazlası, daha da büyük emek kaynağının eklenmesi ve emeğin yerini makinelerin alması sonucunda yedek ordunun sürekli takviye edilmesi yoluyla sürdürülmüştür. Kırsal nüfusun ülke içinde çitlenmesi ve deniz aşırı topraklardaki nüfusun sömürgeleştirilmesi, daha büyük emek rezervleri oluşturmanın temel yöntemi olmuştur. Aynı şey, ister işçi sınıfının yaratılması, ister işçi sınıfının sermaye ile ilişkisinin biçiminde, örneğin ücretsiz kölelikten ücretli köleliğe geçiş gibi, kapitalist bir biçimde yapılandırılan değişiklikler ile ilgileniyor olalım, kapitalist tarihin büyük bir kısmı için geçerlidir. Sömürgecilikte doğrudan yatırımın anlamı genellikle, ister baskının ekonomik gerekliliğe dayandığı “serbest” bir emek piyasası isterse kölelik durumundaki gibi doğrudan güç yoluyla olsun dışarıdaki nüfusa işin dayatılması anlamına gelmiştir. Biçim değişir, ama ilke aynıdır. Marx’ın işgünü üzerine yazdığı bölümde söylediği gibi: “Köle ticareti yerine, emek-piyasasını, Kentucky ve Virginia yerine, İrlanda ve İngiltere, İskoçya ve Galler’in tarım bölgelerini, Afrika yerine Almanya’yı koyun” (Marx, 1867, s. 267[c. 1, s. 280]).

Bu bizi, emek piyasasının manipüle edilmesinin en temel yöntemine götürür: kapitalizm kaynaklı göç. Ülke içindeki kır-kent göçünden veya bölgesel göçten, uluslararası göçe kadar, Marx, tüm bunların fazla emek arzının elde edilmesi ve korunması için bulunmuş yöntemler olduğunun farkındaydı. Marx ve Engels, İngiltere’de emek piyasasını doldurmak için sıklıkla İrlandalı işçilerin kullanılmasını pek çok kez yorumladılar (Marx, 1870, s. 220-224). Bir önceki paragrafta yapılan alıntıda söylendiği gibi, bunun yeni dünyadaki temel karşılığı, kitlesel bir siyah emek gücü yaratmak üzere Afrika’nın yağmalanmasına dayalı köle ticaretidir. Marx burada da bu ücretsiz siyah emek gücünün Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ücretli emek gücüyle kapıştırmak için kullanılması konusunda çok duyarlıydı. Şöyle yazıyordu: “Amerika Birleşik Devletleri’nde, her bağımsız işçi hareketi; kölelik, cumhuriyetin düzenini bozduğu sürece felce uğradı. Emeğin kara deriyle damgalandığı yerde, beyaz derili emeğin kendisini kurtarması mümkün değildir” (Marx, 1867a, s. 414[c. 1, s. 313]).

Emek piyasasını dolduran, biri “özgür” biri köle göçü olan bu iki göç türünde, hem emek piyasası alanında hem de üretim alanında sermayenin, emek üzerindeki kontrolünü sürdürebilmek ve maliyetleri düşürmek için geliştirdiği bir diğer temel stratejiyi gözlemleriz. Bu temel strateji, işçi sınıfını kendisine karşı bölerek gücünü birleştirmesini engellemektir. Tanımı itibariyle, sınıf üzerinde kontrolü sağlamak, işçi sınıfını –itaatkar ve homojen tutmak- kendi arzusuyla çalıştırmak ve kârlı, yani karşılıksız biçimde çalıştırabilmek demektir. İşçi mücadeleleri söz konusu olduğunda, dolaşım alanı (EG – P) ile üretim alanı arasındaki sınır kaybolur. İşçiler, daha yüksek ücret (EG – P) ile daha iyi çalışma koşulları, üretimde çalışma saatlerinin azaltılması vb. için hemen hemen aynı yöntemlerle ve genellikle aynı zamanda örgütlenir ve mücadele eder. Bu yüzden sermaye sınıfı bütün alanlarda güçsüzleştirmek için, üretimdeki ayrımları, milliyet, ırk, cinsiyet veya yaş farklılıklarını, ücret hiyerarşisini kullanır. Önceki göç örneklerinde, ırka, milliyete ve ücretli/ücretsiz işe göre yapılan ayrımları gördük. Marx, buna benzer pek çok örnek üzerinde durur.

İşçileri bölmek için olduğu kadar üretkenliği artırmak için de kullanılan yeni teknolojiler, Kapital’in 13. ve 15. bölümleri arasında Marx tarafından uzun uzun tartışılır. Marx, şunu ileri sürer: “1830’lu yıllardan itibaren yapılan bütün yeniliklerin tarihini, bunların sadece işçi sınıfının isyanına karşı, sermayeyi silahlarla donatmak amacıyla yapıldığı üzerinden yazmak mümkündür” (Marx, 1867a, s.563 [c. 1, s. 447]). Bu silahlar, hiç olmazsa kısmen, yeniden bölme yoluyla işçi sınıfının gücünün parçalanmasıyla çalışır. Marx Ure’den, bir greve yanıt olarak pamuklu bez üretiminde iplik eğirme makinesinin nasıl devreye girdiğiyle ilgili aşağıdaki alıntıyı yapar:

İşbölümünün eski hattının gerisinde, asla değişmeyecek bir biçimde sağlamda olduklarını düşünen isyancılar, yeni mekanik taktikler karşısında kanatlarının kırıldığını ve savunmalarının hiçbir işe yaramadığını gördüler ve istemeye istemeye boyun eğmek zorunda kaldılar (Marx, 1867, s. 436[c. 1, s. 448]).

Manüfaktürün fabrika sistemine dönüşmesiyle ilgili tartışmada Marx, emek gücünün bileşiminde bununla ilişkili olarak meydana gelen dönüşümü vurgular:

…kolektif emekçinin bileşiminde köklü bir dönüşüm, elbirliği ile çalışan insanların yapısında bir değişim olur. Manüfaktür dönemin tam tersine, artık işbölümü mümkün olan her yerde kadınların, her yaştan çocukların ve vasıfsız işçilerin çalıştırılmalarına dayanır (Marx, 1867, s. 461 [c. 1, s. 472]).

Kapital’in bu bölümünde Marx, cinsiyete ve yaşa dayalı ayrımların işçi sınıfının gücünü zayıflatmak için nasıl kullanıldığı üzerinde tekrar tekrar durur. Unutulmaması gereken şey, kadın ve çocuk emeğinin kullanımının, işçi mücadeleleri yüzünden mutlak artı değerin düşmesine yanıt olarak geliştirilen ve kullanıma sokulan makinelerle birlikte başlamış olduğudur.

Tüm bu bölünmeler, d’yi mümkün olduğunca minimum düzeyde tutmak için olduğu kadar, maksimum a ve mümkün olan en yüksek a/(s + d) oranını elde etmek için kullanılır. Doğrudan yatırım yoluyla sermayenin dışarı çıkması da kısmen yüksek sömürü oranlarına ulaşmayı hedefleyen uluslararası işbölümünün bir türüdür.

…diğer yandan sömürgelere vb. yatırılan sermaye söz konusu olduğunda, bu tür yerlerde çok yüksek kâr oranları elde edilebilir ve bunun açıklaması basittir: kâr oranı, burada az gelişmişlik nedeniyle yüksektir, dolayısıyla sömürü oranı da…[düşük s/d oranı ve yüksek a/d oranı] (Marx, 1894, s. 238 [c. 3, s. 211]).

Sermaye dışarı gönderildiğinde, içerde tam olarak işletilemediği için değil, yabancı bir ülkede çok daha yüksek bir kâr oranı ile işletilebileceği için gönderilir (Marx, 1894, s. 256 [c. 3, s. 226]).

Şimdi çevrimin son aşamasına, M’ – P’, dönelim. Marx, kullanım değerinin ve talebin sınırlılıklarına karşı sermaye tarafından geliştirilen en az iki yöntem tanımlar, piyasaların genişlemesi ve çeşitlenmesi. Piyasaların genişlemesi, sadece içerde potansiyel talebin varolduğu en ücra köşelere kadar sızmak için yapılan ticari girişimleri değil, dış ticaret yoluyla piyasaların uluslararası düzeyde genişlemesini de içerir. Marx’ın kapitalist stratejinin bu boyutuna dair yaptığı yorumlar çok iyi bilinir ve bunun için çok kere Komünist Manifesto’da Çin’in duvarlarını yıkmak için ateş topu gibi yağdırılan ucuz mallarla ilgili pasajdan alıntı yapılır. Marx’ın, sermayenin varolan mal piyasalarının sınırlılıklarından kaçma ihtiyacı ve becerisi ile birlikte gelişen piyasaların çeşitlenmesi olgusu üzerine yaptığı yorumlar ise daha az bilinir:

Elde edilen artı emek, salt niteliksel bir fazlalık olarak kalmaz, aynı zamanda emeğin niteliksel farklılıklarının döngüsünü sürekli olarak artırır…emeği çeşitlendirir, farklılaştırır…Dolayısıyla nesnelerin yeni yararlı özelliklerinin bulunması için tüm doğanın araştırılması; tüm yabancı iklimlerin ve toprakların ürünlerinin evrensel değişimi; doğal nesnelerin yeni (yapay) işlemlerden geçerek yeni kullanım değerleri kazanması. Bütün yönleriyle yeryüzünün araştırılması…Yeni üretim dallarının, yani niteliksel yeni artı zamanın yaratılması…Böylece, sermaye burjuva toplumu yaratır…(Marx, 1857, s. 408-409 [c. 1, s. 308-09])

Dolayısıyla söz konusu olan, hem kâr oranının düşme eğilimi hem de talebe göre aşırı üretim eğilimi taşıyan, üretim üzerindeki sınırlılıklardan kaçmak için girişilen bir çeşitlendirme çabasıdır.

Sermaye, daimi üretim alanları ve yeni piyasalar için tüm dünyayı çeşitlendirse ve sömürse bile, bunun altında yatan eğilimlerden asla kaçamaz, sadece onları geçici olarak dengeler. Örneğin, diğer ülkelerde satışın genişlemesi sadece kısa dönemli, geçici bir çaredir:

Bu aynı dış ticaret, ülke içinde kapitalist üretim biçimini geliştirir [satışların genişlemesi üretimin sürdürülmesine olanak tanır] ve dış piyasalar açısından [içerde olduğu gibi] aşırı üretime yol açar, bu yüzden uzun vadede ters etki yaratır (Marx, 1894, s. 239 [c. 3, s. 212]).

Benzer biçimde, bir üretim dalının çökmesine yanıt olarak yeni bir üretim dalının ortaya çıktığı her durumda bu üretim dalının da ürünü için duyulan ihtiyacın sınırlarına ulaşması ve böylelikle de üretimde yeniden kesintiye yol açması sadece zaman sorunudur.

Bu bölümde tartışacağımız, krize karşı geliştirilen kapitalist yöntemlerin sonuncusu, kredi sisteminin gelişmesidir. Burada da bu dengeleme stratejisinin de kendi içinde çelişkiler barındırdığını göreceğiz. Kredi; sermaye tarafından, üretimin önündeki değişimden kaynaklı engelleri aşmak için kullanılan çok önemli mekanizmalardan biridir:

Kapitalist üretimin çelişkili doğasına dayanan sermayenin kendi-genişlemesi, ancak belli bir noktaya kadar fiili bir serbest gelişmeye olanak tanır, böylelikle üretimin önünde sürekli olarak kredi sistemi ile parçalanan bir zincir ve sınır oluşturur. Yani kredi sistemi, üretici güçlerin maddi gelişimini ve dünya piyasasının kurulmasını hızlandırır (Marx, 1894, s. 441 [c. 3, s. 390]).

Ancak Marx, sermayenin genişlemesinin önündeki engelleri aşmak için çok fazla kredi kullanımının, dengesizliğe ve krizin gerçekleşmesine eğilimli güçleri içerdiğini de gördü:

Kredi sistemi, sırf doğası gereği esnek olan yeniden üretim süreci bu noktada en uç sınırına kadar ulaştığı için ticaretteki aşırı üretimin ve aşırı spekülasyonun temel kaldıracı olarak ortaya çıkar.

Kapitalist üretim sisteminin tarihsel misyonu, yeni [post-kapitalist] üretim biçiminin maddi temellerini en mükemmel düzeye çıkarmaktır. Kredi aynı zamanda, bu çelişkinin -krizin- şiddetli patlamalarını ve dolayısıyla eski [kapitalist] üretim biçimini parçalayacak öğeleri hızlandırır (Marx, 1894, s. 441 [c. 3, s. 390]).

Kredi sistemi, tıpkı tek tek çevrimler arasındaki ilişkilerde ele aldığımız karşılıklı etkileşim zincirlerinde olduğu gibi, kriz, kredi zincirlerinin kurulma biçiminden ortaya çıktığında krizi “hızlandırma” eğilimi taşır; oysa bu piramit, aynı zamanda bir kağıt piramidi, üst üste yığılı tahvil ve poliçelerden oluşan bir piramit, başlangıçta dayandığı gerçek sermaye ile artık hiç bir ilişkisi olmayan bir “hayali” sermaye piramididir. Marx, bir Yorkshire bankerinden şöyle bir alıntı aktarır: “poliçelerden oluşan bu muazzam üstyapı, kağıt para ve altın miktarından oluşan bir temele dayanır ve olayların akışı ile bu temel çok daraldığında, temelin güvenilirliği ve gerçek varlığı ortadan kalkar…” (Marx, 1894, s.401 [c. 3, s. 352]). Poliçeler üst üste yığıldıkça, böyle bir üstyapı ortaya çıkar ve kendi kendini besler. “Ne kadarının gerçek işlemlerden, yani fiili bir sözleşme ve satıştan kaynaklandığını, ne kadarının ise hayali ve sırf yenileme poliçelerinden, yani bir diğer tahvili işletmeye devam edebilmek için dolaşıma sokulan bir tahvilden kaynaklandığını anlamak imkansızdır…” (Marx, 1894, s. 401 [c. 3, s. 352]).

Borç alınan ve çoktan harcanmış olan bu borç senetleri, tüketilen sermayenin bu kağıt kopyaları, bunlara sahip olanlar için satılabilir metalar oldukları oranda sermaye olarak işlev görürler… oysa…bunlar sadece üretilecek olan artı değerin bir kısmı üzerinde yasal haklar sağlar…Metalar gibi alım-satım işlemlerinin konusu haline gelen bu kağıt kopyalar…hayalidirler ve değerleri bağımsız olarak yükselip düşebilir (Marx, 1894, s. 471 [c. 3, s. 423]).

Kısmen bu bağımsız finansal dalgalanmaların sonucu olarak, kredi sisteminin gelişimi spekülasyona ve finansal çöküş olasılıklarına yol açar. Marx, finansal/kredi sistemi içinde kırılmalara yola açan spekülasyonu, ticari ve endüstriyel sistemin çökmesine dayalı parasal krizden ayırır:

Her krizin bir aşaması olan…parasal kriz, yine parasal bir kriz olarak adlandırılan, ama endüstri ve ticaret üzerinde sadece dolaylı biçimde etki edecek biçimde bağımsız bir fenomen olarak kendi kendisini üretebilecek olan, krizin bu özel biçiminden ayrılmalıdır. Bu krizlerin ekseni, para sermayeye oturur, dolayısıyla bu krizlerin doğrudan faaliyet alanı, bu sermayenin alanıdır, yani bankacılık, borsa ve finanstır (Marx, 1867, s. 138 [c. 1, s. 152]).

Böyle bir krize örnek olarak Marx, bankerlerin “kağıt para sıkıntısı yaratmak” için nakit stoku yaptıklarından bahseder. Marx, 1847 krizinden bahsettiği başka bir yerde, sadece krediyle mümkün olabilecek bir sürü spekülasyondan ve dolandırıcılıktan söz eder. Spekülasyonun bu büyümesi, genelde dünya çapında sermayenin genişlemesi ile kredi sisteminin giderek daha da genişlemesiyle birlikte gider.

…emeğin üretici gücünün ve bu yüzden üretimin geniş ölçekte gelişmesi ile: 1) piyasalar genişler ve üretim yerinden giderek uzaklaşır; 2) bu yüzden krediler uzatılmalıdır; 3) dolayısıyla spekülatif öğe, işlemler üzerinde daha çok hakim hale gelmelidir (Marx, 1894, s. 481, Vurgular yazarlara ait).

Görebileceğimiz gibi, kredi, kriz eğilimlerini ve belli engelleri aşmak için sermayeye bir araç sağlarken, aynı zamanda kendi iç çelişkilerini de barındırır.

Bir yandan, çöküş anında kredinin yapısı, kriz endüstri alanında ortaya çıktığında yayılmasını hızlandırır. Diğer yandan endüstriyel üretime sıçrayabilecek finansal çöküşlere ve spekülasyona yol açar.

VII. Birikimin Çelişkilerinin Çözümü Olarak Krizler

Marx krizi, sermayenin kendi genişlemesinin temelini sürekli korumak için kullandığı dengeleme stratejileri ve diğer karşıt etkileri ele aldığı biçimde ele alır. Bu, krizlerin sermaye açısından sadece işçi sınıfının dayattığı birer sorun olmadığı (krizin “ilk uğrağı”) aynı zamanda sermayenin başarılı olması durumunda, krizlerin kendi çözümlerine, yani işçi sınıfının birikimi parçalama gücünü aşındırmanın araçlarına dönüştüğü anlamına gelir. Çözüm olarak krizler, krizin “ikinci uğrağı”nı oluşturur. Marx’ın krizlerden “varolan çelişkilerin anlık ve etkili çözümleri…bozulan dengeyi bir süreliğine yeniden sağlayabilecek şiddetli patlamalar” (Marx, 1894, s. 249 [c. 3, s. 221]) olarak bahsederken gönderme yaptığı olgu budur. Bu koşullarda kriz, kapitalist birikimin uğraklarından biri olarak görünür. Böylece kriz, bir iş çevrimine; pürüzsüz ve parçalanmış birikim dönemlerinin, canlanma dönemindeki büyüme ile periyodik iflasların birbiri peşi sıra yinelenmesine dönüşür.

Sermayenin, krizi çözüme nasıl dönüştüreceği krizin nedenlerine bağlıdır. Ücret artışları, üretkenlik artışlarını sömürü ve kâr oranını düşürecek kadar aşabilir. P – EG’nün kapitalist yönetimindeki bu kırılmanın sonucu (örneğin, bir hızlı birikim döneminde işçiler üzerindeki kapitalist kontrolün çökmesinin bir sonucu olarak) kârlılığın düşmesidir. Bu durumda kapitalistler, yeni yatırımları veya varolan üretimi kısarak yanıt verebilirler. Bu kapitalist “grev”, yeni işçi alımlarını durdurur ve halihazırda istihdam edilmiş olan işçilerin işten çıkarılmasına yol açar. Her iki durum da işsizliği artırır. Artan işsizlik, geride kalan ücretli işçilere, ya yavaş ücret artışlarının azaltılmasını ya da ücretlerde mutlak bir düşüşü (Marx’ın zamanında oldukça yaygındı) kabul etmeleri yönünde baskı yapar:

Kazanç dürtüsü azaldığı için, emeğin fiyatındaki artış yüzünden birikim yavaşlar. Birikim oranı düşer; ama bu düşüşle birlikte, bu düşüşün temel nedeni, yani sermaye ile sömürülebilir emek gücü arasındaki orantısızlık ortadan kalkar. Kapitalist üretim mekanizması, geçici olarak yarattığı gerçek engelleri ortadan kaldırır. Emeğin fiyatı yeniden, sermayenin kendini genişletme gereksinimlerine karşılık gelecek bir düzeye düşer (Marx, 1867, s. 619 [c. 1, s. 636]).

Marx, sermayenin, krizi kullanarak işçilerin ücret mücadelesine sürekli hakim olabildiğini gördü. Birikimdeki daralmanın, yükselen ücret hareketini kontrol edebileceğini birkaç kez dile getirdi: “Artı değerdeki bu düşüş, asla sistemin kendisini tehdit edecek kadar ileri gidemez”:

Bu yüzden ücretlerdeki artış, kapitalist sistemin temellerini sarsmamakla kalmayıp, aynı zamanda bu sistemin gittikçe artan ölçüde yeniden üretimini de güvence alan sınırlar içine hapsedilir…birikimin mutlak doğası…kapitalist ilişkinin giderek genişleyen ölçekte sürekli yeniden üretimini ciddi biçimde tehlikeye atabilecek her türlü fiyat artışını dışlar (Marx, 1867, s. 620-21 [c. 1, s. 637]).

Bu kötümser bakış, proletaryayı öznelliğinden ve devrimci potansiyelinden koparır gibi görünen bir ifadede doruk noktasına ulaşır:

Sömürülebilir emek gücü kitlesinin göreli hareketleri olarak yansıtılan ve bu yüzden emek gücünün kendi bağımsız hareketi tarafından yaratılmış gibi görünen şey, işte sermaye birikiminin bu mutlak hareketleridir. Matematiksel olarak ifade edilirse, birikim oranı bağımlı değil, bağımsız değişkendir; ücret oranı bağımsız değil, bağımlı değişkendir (Marx, 1867, s. 770).

Bu pasaj, ücret mücadelesinin potansiyel gücünün sınırlarını göstermek için ortodoks Marksistler tarafından sürekli alıntılanırken, bütünüyle tek yanlı görünür. Sermaye birikir; bu birikimin seyri bazen ücretlerin yükselmesine bazen de düşmesine neden olur. Günümüz terimleriyle ifade edilirse, ücretlerin düşmesi veya artması, emeğe duyulan endüstriyel talebin değişmesi ile belirlenir.

Bunu, Ücret, Fiyat ve Kâr kitabındaki (II. Bölüm) tartışma ile karşılaştırmak ilginç olacaktır. John Weston’u eleştirdiği bu iki metinde Marx, hem genişleme hem de daralma dönemleri boyunca ücret mücadelelerini hararetle savunur. Kapitalist krizin, ücretlerin yükselmesinin önünde bir engel oluşturabilecek olmasına rağmen, işçilerin, ücretleri aksi durumda olabileceğinden çok daha yüksek bir düzeye çıkarabileceklerini ve ücretlerin düşmesini engelleyebileceklerini öne sürdü. Ücret mücadeleleri, kapitalist gelişmeyi, en azından dönemsel olarak, parçalayabilirdi. Üstelik Marx, ücretlerdeki maddi artış olanağını ve dolayısıyla proletaryanın zenginliğinde ve gücünde muhtemel bir maddi artışı göz önüne aldığı için, tekerrür eden krizlerin giderek kötüleşmesini umdu. Bu tahmin, Marx’ın Engels’le birlikte 1840’lı yıllarda vardığı bir tahmindi. Bu yüzden, pek çok kişinin yaptığı gibi, yukarıdaki pasajın, işçi sınıfının öznelliğinin veya mücadelesinin otonomisinin reddi olarak yorumlanması yanlıştır. Asıl sorun, sınıfın gücünün değerlendirilmesi, ücret mücadelesinin ve kapitalist stratejinin göreli etkililiği sorunudur.

Ayrıca, bu pasaja dair (bağımlı ve bağımsız değişkenler üzerinden) yapılan nesnelci bir yorum, birikimin dar anlamda yorumlanmasına dayanır. Genel geçer yorumlarda birikim, artı değerin yeniden yatırıma dönüştürülmesi, sermayenin, işçi sınıfından ayrı olarak üstlendiği bir eylem olarak düşünülür. Oysa Marx, hemen önceki sayfalarda, birikimin her şeyin ötesinde sınıf ilişkisinin genişletilmiş yeniden üretimi olduğunu vurgulamak için çok çaba harcar. Bu anlamıyla birikim, sınıf ilişkisinin bütün öğelerinin genişletilmiş yeniden üretimidir. Ücretlerdeki değişikliklerin, birikime bağımlı olduğunu söylemek, bu değişikliklerin sınıf güçlerinin karmaşık bütününe bağlı olduğunu söylemektir. Bu şekilde okunduğunda nesnelci görünüm zayıflar. “Birikim”, dar tanımıyla kapitalist yeniden yatırım nosyonuna ve emek talebi üzerindeki etkisine indirgenmediği sürece, bu tür bir krizin hem birinci uğrağını (işçi sınıfı ücretleri üretkenlik artışının ötesine taşıdığı zaman) hem de ikinci uğrağını (sermaye kârlılık koşullarını yeniden oluşturmak için işçilere karşı düşük yatırımı ve yüksek işsizliği kullandığı zaman) incelemeyi sağlayan analitik bir çerçeve olarak sınıf ilişkilerinin karmaşık bütünlüğünden vazgeçmemiş oluruz.

Krizin nedenleri (ücret mücadelesinin altında yatan nedenler de dahil olmak üzere), üretimde temellendirildiği zaman, sermaye krizi bir çözüm olarak kullanırken işsizlikten başka yollar da dener. Bu çözüm, işçi örgütlerini ve derneklerini bölmek ve böylece işçilerin kolektif gücünün altını oymak için üretim örgütlenmesinin yeniden yapılanmasını içerir. Bu yeniden yapılandırma, işbölümünün her düzeyinde ortaya çıkabilir. Nispi artı değer üzerindeki kapsamlı tartışmasında Marx, yeni makinelerde ve yeni iş örgütlenmesinde somutlaşan teknolojik yeniliğin, sermaye tarafından nasıl işçilere karşı kullanıldığını gösterir. Bu, elbette bir genişleme döneminde ortaya çıkabilir, ama kriz, varolan sermayenin değerini düşürerek ve varolan üretimi dağıtarak böyle bir yeniden yapılanmayı kolaylaştırır. Birikim sürecindeki bu tür duraklamalar, bireysel kapitalistlere işçilerin zayıf olduğu aynı uğrakta fırsatlar da sağlar. Endüstriyel üretim sürecinin bu şekilde yeniden yapılandırılması, coğrafi bir yeniden örgütlenmeyi içerebileceği gibi üretimin veya makinelerin yeniden örgütlenmesini de içerebilir. VIII. Bölüm’de gördüğümüz gibi, düşük ücretlerin (güçsüz proletaryanın) ve yüksek kârların olduğu bölgelere yapılan deniz aşırı doğrudan yatırımlar seçeneklerden biridir. Bir kriz döneminde kapısı kapatılan bir fabrika, sermaye açısından sınıflar arası güç dengesinin çok daha elverişli olduğu bir başka yerde yeniden açılabilir. Bu tür bir yeniden örgütlenme, küresel işçi sınıfının bir kesiminin diğerinin yerine geçirilmesiyle birlikte emek gücünün muazzam şekilde yeniden yapılandırılması demektir. Göçmen ve yerel işçiler arasında, kadın ve erkek işçiler arasında vb. emek gücü bileşiminin yeniden örgütlenmesi yoluyla, coğrafi bir hareket olmaksızın da bu gerçekleştirilebilir. Emek gücünün bu şekilde yeniden örgütlenmesi, genellikle sabit sermayenin yeniden yapılandırılması ile birlikte yürür.

Sermayenin, ortalama kârlılığı artırmak için kendisini yeniden örgütlemesinin bir olanağı olarak krizi kullandığı son yöntem, tek tek firmalar düzeyinde endüstriyel yeniden örgütlenme yoluyla (Marx’ın adlandırdığı şekliyle sermayenin merkezileşmesi) krizin farklı firmaları farklı düzeylerde etkilediği süreç yoluyla gelişir. Bazıları iflas eder ve yok olur. Bazıları da zayıflar veya daha güçlü firmalar tarafından ele geçirilir. Rekabet, Marx’ın deyişiyle “sahip oldukları sermayenin bir kısmı daima kendilerini yenen kapitalistlerin eline geçen, bir kısmı da yok olup giden küçük kapitalistlerin iflası ile sonuçlanır”. Bu, “kapitalistin kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi, birçok küçük kapitalistin birkaç büyük kapitaliste dönüştürülmesidir” (Marx, 1867, s. 625 [c.1, s. 643]).

Sermaye, merkezileşme yoluyla kolektif olarak krizden avantajlı konumda çıkabilirse, Marx bunun “birikimin etkilerini yoğunlaştırabileceğini ve hızlandırabileceğini” söyler. “Merkezileşme, sermayenin teknik bileşiminde değişmeyen kısmını değişen kısmının aleyhinde genişleten ve böylece emeğe olan göreli talebi düşüren devrimleri eşzamanlı olarak genişletir ve hızlandırır” (Marx, 1867, s. 628 [c. 1, s. 645]). Bu, birikim sürecine özgü diğer çelişkileri, özellikle kâr oranının düşme eğilimini derinleştirir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesinden kaynaklanan ve aynı sayıda kişiyi işe koşabilmek için gittikçe artan oranda yatırım yapılmasını gerektiren bu son çelişkiye sermaye otomasyon nedeniyle gittikçe ciddileşen işsizlik olarak bakar. Bu soruna verilebilecek olası tek endüstriyel yanıt, ya emeğin yerini alan yenilikleri yavaşlatmak –ki bu ancak geçici olabilir- veya insanları istihdam edebilmenin yeni olanaklarını yaratmak için birikimi hızlandırmaktır. Yukarıda, yeniden yapılanma yeteneğinin, özellikle merkezileşme biçiminde gerçekleştiğinde, krizin bir sonucu olarak ve kriz döneminde nasıl bu hızlandırmanın bir aracı haline gelebileceğini görmüştük.

Krizin, gerçekleşme, yani M’ – P’ aşamasındaki çelişkileri çözme konusundaki etkisi açısından, varolan meta sermayenin değersizleşmesi, belki de en çok bilinen olgudur. Kriz zamanında tam değeri üzerinden satılamayan M’ ya değerinin altında satılır ya da gerçekten imha olur. Her iki durumda da üretim, sürdürülebilir piyasa talebi uyarınca hizaya sokulur ve sermaye, çevrimin diğer bileşenlerini dolaşım ölçeğine göre düzenlemeye zorlanır. Bu, yenilenmiş genişleme için gerekli denge koşullarını yeniden yaratır. Bu, sermayenin bireysel çevrimi ve yeniden üretim şemalarının toplam düzeyinde de -endüstriyel kesimler arasındaki denge açısından- geçerlidir. Genel aşırı üretim sorunu ve çok daha spesifik olan orantısızlık sorunu, kapitalist üretimi piyasa sınırlarının ötesine taşıma yönündeki baskılardan kaynaklanıyorsa, o zaman kriz, arz ve talebi denge durumuna geri döndüren etkili bir çözümdür.

Kapitalist fiyat dolayımının kendini doğrudan temellük sürecinde gösteren başarısızlığı açısından, Marx işçi sınıfının doğrudan temellükü de dahil olmak üzere pek çok yerde suç olgusunu ele almış olmasına ve suçu kapitalist gelişmeyi tetikleyen bir olgu olarak düşünmüş olmasına rağmen, bu tartışmaları hiçbir zaman genel kriz konusu ile ilişkilendirmemiştir (bildiğimiz kadarıyla). Açıkçası suç, belki de krizin yaratılmasına katkıda bulunarak sermayenin dolaşımını parçalayabilir. Kapitalist fiyat dolayımı doğrudan temellük koşullarında başarısız olduğunda, sermaye (M’)nün gerçekten piyasaya ulaşmasını ve P’ olarak gerçekleşmesini güvence altına alma çabası içinde, fiyat biçimini zorla yeniden dayatabilmek için krizin sunduğu fırsatları kollamak durumundadır.

Özetle, tıpkı kapitalizmin en temel çelişkisinin sınıflar arasında olması gibi, çözüm olarak krizin en temel rolü de sınıflar arası güç dengesinin, sermayenin kendi gelişimini -yani sermayenin işçi sınıfının ve toplumun üzerindeki kontrolünün gelişimini- devam ettirebilecek biçimde yeniden kurulmasıdır. Krize yatkınlıklar, sınıf ilişkisinin her bir öğesi ve sermaye çevriminin her bir aşaması üzerinde sınıflar arasındaki temel antagonizmanın, sistemi parçalanmaya nasıl yatkın hale getirdiğini gösterir. Sermaye her durumda, hiçbir zaman güvence altına alamadığı ve sürekli tehdit altında olan kontrolünü sürdürebilmek için savaşmak zorundadır. Kapitalist krizin doğrudan sınıf ilişkileriyle ilgili sorunlar olarak görünmeyen yönlerinin nasıl aslında bu sınıf ilişkilerinin biçimleri olduğunu ve gelişimlerinin ise nasıl sınıf mücadelesinin bir işlevi olduğunu gördük. Örneğin yalnızca bireysel sermayeler arasındaki bir ilişki olarak ve bu yüzden sermayeye içsel ve işçi sınıfından ayrıymış gibi görünen rekabetin kolektif sermayenin yöneticilerin en iyisini seçip gerisini defetme yoluyla işlettiği örgütsel bir biçim olduğunu gördük. Şirketlerin dengesiz başarısı sınıf mücadelesi modelini yansıtır, genişleme ya da kapanma sermayenin kriz sırasında işçi sınıfının baskısına karşılık vermesinin yollarından biridir.

VIII. Kriz ve Devrim

Toplumun örgütlenmesi üzerindeki temel sınıf antagonizması nedeniyle kriz, her zaman sisteme içkindir. Sermaye, insanlığa kendi yaşam düzenini dayatarak, bir işçi sınıfı yaratarak kendi toplumunu yaratmıştır. Bu işçi sınıfı, kapitalist tanımıyla “kendinde sınıf” olmaktan, “kendisi için sınıf”a doğru gelişmiş; öznelliğini canlı emeğin öznelliğinden potansiyel olarak devrimci bir sınıfın öznelliği yönünde geliştirmiştir. İşçi sınıfı öznesi açısından bakıldığında, Marx’ın bütün çalışmalarında kapitalist kriz, bir kırılmanın değil, bir yarma hareketinin uğrağıdır. Eğer sermaye açısından krizler, işçi sınıfı üzerindeki (doğrudan veya dolaylı) kontrolünü yitirmesinin kanıtı ise o zaman bu ilişkiyi tersine çevirebilir ve bu krizlerin aynı zamanda kapitalist kontrolün temelini oyan işçi sınıfı öznelliğinin patlamaları olduğunu görebiliriz.

İşçiler açısından kapitalist krizle ilgili en önemli şey, krizin büyük oranda kendi mücadelelerinin sonucu olmasıdır. Mücadele yoluyla birikimin parçalanması, bir zafer anıdır. Sınıf savaşında, düşman hattında bir gedik açmaktır. Mücadele hızla yayıldığında, gedik büyür ve bütün savunma hatları teslim olur. Mücadelenin daha çok alana yayılması ve sonraki mücadeleleri örgütlemek için yer, zaman ve kaynakların genişlemesi sınıfı güçlendirir. Bir kriz yaratan ve krizden doğan mücadeleler, sonunda sermaye tarafından ezilseler bile, işçi sınıfının devrimci bir özne olarak gelişimi açısından yine de önemli deneyimlerdir. Engels’in 1845’te yazdığı gibi, bu mücadeleler, “işçilerin o kaçınılmaz büyük mücadele için hazırlandıkları askeri okullarıdır.”

Marx, bu temayı yirmi yıl sonra Ücret, Fiyat, Kâr adlı çalışmasında tekrarlar ve burada her mücadeleyi, devrimin koşullandırıcı bir girizgâhı olarak görür. Marx, bu temayı Kapital’de de ele alır ve sadece işçi sınıfı mücadelesinin gelişimini ve kapitalist krizleri tarihsel olarak anlatmakla kalmaz (örneğin, Kapital’in işgünü üzerine yazılmış olan 10. bölümü), “kapitalist birikimin tarihsel eğilimini” de vurgular. Bu tarihsel eğilimin içinde birikimin, merkezileşmenin ve tekelleşmenin gelişimi ile “işçi sınıfının isyanı”nın -sonunda kapitalist kontrolün kabuğunu yırtacak ve mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek olan bir isyanın- el ele gittiğini görür.

Peki, “mülksüzleştirme” ve “devrim” ne anlama geliyor? Bu soru, ancak kapitalist kontrolün doğasını nasıl kavradığımıza bağlı olarak yanıtlanabilir. Toplumun kapitalist örgütlenmesinin ve kontrolünün temel niteliğinin, meta üreten işin yaygın olarak dayatılması olduğunu ve sermayenin toplumun geri kalanını, insan yaşamının sermaye için çalışma kapasitesi olarak yeniden üretimini sağlayacak biçimde örgütlemeye çalıştığını söyledik. Eğer kapitalist kontrolünün temel özü buysa, o halde sınıfsal anlamda kriz ve devrim, kapitalist işin dayatılmasının ve yaşamın bu işe tabi kılınmasının ortadan kaldırılması bağlamında tanımlanmalıdır.

Bu makale boyunca, Marx’ın kriz teorisinin, nesnelci olmayan bir yaklaşımla nasıl yorumlanabileceğini göstermeye çalıştık. Değer kavramlarının, birikim ve birikimin parçalanmasına dair analizlerin, iş etrafında yürütülen sınıf mücadelesi bağlamında nasıl anlaşılabileceğini ortaya koymaya uğraştık. Böylece, kapitalist toplumun gelişme modelinin (kapitalist toplumun krizi de dahil olmak üzere), iki etkin sınıf öznesinin karşı karşıya gelmesinin bir sonucu olduğunu ve sermayenin genişlemesi ile birlikte işçi sınıfının gelişimini de kapsadığını anlatmaya çabaladık. Bu bakış açısından, işçi sınıfı sermayeyi çözemeyeceği bir krize sürüklediğinde devrim olur. Burada krizin “ikinci uğrağı” yoktur. İşin dayatılmasını sağlamlaştırmak için sermaye tarafından yaratılan toplumsal ilişkiler altüst oldukça, kapitalist kontrolün parçalanması yaygınlaşır ve büyür. Kapitalist “kabuğun parçalara ayrılarak kırılması”ndan, işin dayatılması etrafında biçimlendirilen tüm kapitalist toplumsal sistemin işçi sınıfı tarafından boydan boya yarılmasını anlıyoruz. Kapitalistlerin mülksüzleştirilmesi, sadece bilinen anlamıyla “mülklerine” el konulması değil, daha ziyade bütün toplumsal düzenin yeniden temellük edilmesi anlamına gelir. Üstelik, burada Marx için mülksüzleştirme, bu toplumsal düzenin, bütünüyle yeni bir toplumun kurulmasına olanak verecek biçimde, kapitalist örgütlenmeden kurtarılması anlamına gelir. Dolayısıyla bu, meta biçiminin, üretim fetişizminin, iş hiyerarşisinin, emeğin yabancılaşmasının vb. sonu demektir.

Marx ve Engels kapitalizm sonrası toplumla ilgili ütopyacı spekülasyona nadiren kapılmış olsalar bile, işçi sınıfı mücadelesinin biçimine ve içeriğine dair yaptıkları gözlemler onları sermayenin devrimci yolla yıkılmasının, asıl olarak insanların ömür boyu ağır işte çalışma cezasından kurtulması ile mümkün olduğunu tekrar tekrar vurgulamaya yöneltmiştir. Engels daha 1844’te, Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nde, kapitalist dönem içinde gelişen üretkenliğin, “insanlığın payına düşen emeği en aza” indirmenin olanağını yaratabileceğini görmüştü.

Engels’in bu ilk sezgisi, Marx tarafından Grundrisse’de kapsamlı bir teorik incelemeye tabi tutulur. Marx, sermayenin organik bileşimindeki ve bununla ilişkili olarak emeğin üretkenliğindeki artışın, işin dayatılmasını giderek daha da güçleştirerek, işe duyulan ihtiyacı nasıl azalttığını açıkça gördü. Bu, sadece sermaye için bir sorun yaratır. Öte yandan işçi sınıfı açısından bunun anlamı, gerekli emeği en aza indirmenin potansiyel becerisinin sürekli genişlemesidir. Marx’ın dediği gibi, devrim kesinlikle “herkes için kullanılabilir zamanın artacağı…Zenginliğin ölçüsünün artık hiçbir şekilde emek zamanı değil, kullanılabilir zamanın olduğu” (Marx, 1857, s. 708 [c. 2, s. 177]) yeni bir tarihsel koşulun yaratılması olmalıdır. Marx, kullanılabilir zamanın içeriğini nitelerken, sadece “bireyselliklerin özgür gelişiminden”, işçi sınıfının ihtiyaçlarının ve etkinliklerinin çok yönlü olarak genişlemesinden söz eder. Devrimci bir özne olarak işçi sınıfını, sadece sermayeyi yıkacak negatif bir güç olarak değil, kendi ihtiyaçlarını tanımlayacak, kendi hareketinin genişleyen sınırını biçimlendirecek ve kapitalizmin yerine başka bir dünya yaratacak pozitif bir güç olarak tanımlayan şey budur.iv

Harry Cleaver & Peter Bell, Marx’s Theory of Crisis as a Theory of Class Struggle, Research in Political Economy, Vol. 5, 1982’inden çevrilmiş olup, ilk defa Conatus Çeviri Dergisi Yıl 3 Sayı 5: Kriz Teorisi ve Öznellik, Otonom Yayıncılık, 2006, s. 7-65’te yayınlanmıştır.

Referanslar

Bell, Peter F. (1977) “Marxist Theory, Class Struggle and the Crisis of Capitalism” Jesse Schwartz (der.), The Subtle Anatomy of Capitalism. Santa Monica: Goodyear.

Cleaver, Harry M. (1979), Reading Capital Politically. Austin: University of Texas Press. [Kapital’i Politik Olarak Okumak, Otonom Yayıncılık, yayına hazırlanıyor]

Engels, Frederick (1843), “Outline of a Critique of Political Economy”, Marx & Engels Collected Works içinde, C. III 1843-44 New York: International Publishers. [Türkçe’de 1844 Elyazmaları içinde, çev. Kenan Somer, 1993]

Engels, Frederick (1892), İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nun İngilizce Baskısına Önsöz.

Linebaugh, Peter (1976), “Karl Marx, the Theft of Wood, and Working Class Composition: A Contribution to the Current Debate”, Crime and Social Justice, Sonbahar/Kış, s. 516.

Marx K. & Engels F. (1846), Alman İdeolojisi, Marx & Engels Collected Works C.5 1845-48 içinde. New York: International Publishers, 1976. [Türkçe’de çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 2004].

Karl Marx (1847), Felsefenin Sefaleti, Marx & Engels Collected Works C.6 1845-48. New York: International Publishers, 1976. [Türkçe’de çev. Ahmet Kardam, Sol Yayınları, 1999].

Marx K. & Engels F. (1848) Komünist Manifesto, Marx & Engels Collected Works C.6 1845-48. New York: International Publishers, 1976. [Türkçe’de çev. Dünya Armağan, Gelenek, 1998].

Marx K. (1848), Political Writings, Cilt 1, The Revolutions of 1848, New York: Vintage, 1974.

Marx K. (1850) Fransa’da Sınıf Savaşımları, Marx & Engels Collected Works C.10. New York: International Publishers, 1976. [Türkçe’de çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 1996].

Marx K. (1852) Political Writings, C. 2, Surveys from Exile. New York: International Publishers, 1976.

Marx K. (1857). Grundrisse. New York. Vintage, 1973. [Türkçe’de çev. Arif Gelen, Sol Yayınları, 1999]

Marx K. (1859) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, New York: International Publishers, 1976. [Türkçe’de çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, ].

Marx K. (1862-63), Artı-Değer Teorileri, Birinci Bölüm 1963, İkinci Bölüm 1968, Üçüncü Bölüm 1971. Moskova: Progress Publishers. [Türkçe’de çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1999]

Marx K. (1865), Ücret, Fiyat ve Kâr, Peking: Foreign Language Press, 1980. [Türkçe’de çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 1999].

Marx K. (1867), Kapital Birinci Cilt, New York: International Publishers, 1967. [Türkçe’de çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 1993].

Marx K. (1867a), Kapital Birinci Cilt, New York: International Publishers, 1977.

Marx K. & Engels F. (1870) Selected Correspondence, Moskova: Progress Publishers, 1975.

Marx, K. (1893) Kapital İkinci Cilt, New York: International Publishers, 1967. [Türkçe’de çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 2003].

Marx, K. (1894) Kapital Üçüncü Cilt, New York: International Publishers, 1967. [Türkçe’de çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 2003].

Mehring Franz (1962) Karl Marx, The Story of His Life, Ann Arbor: University of Michigan Press.

Negri, Antonio (1982), Marx Ötesi Marx, çev. Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık.

i Antonio Negri (Marx Ötesi Marx) tarafından Grundrisse üzerine yapılan politik okuma bunun dışındadır. Ders notlarının bir araya getirilmesinden oluşan bu çalışmada Negri, hem sermayeyi krize sokan hem de kendini değerli kılmanın yolunu izleyen işçi sınıfı öznesinin ortaya çıkışını ve gelişimini açıklar. Bu çalışma, okunmasını şiddetle önerdiğimiz heyecan verici yeni bir okumadır ve okunmasını yaygınlaştırabilmek adına İngilizce’ye çevrilmesine biz de yardım ediyoruz. Sadece bu makaleyi Negri’nin kitabı tamamlanmadan önce yazdığımız ve onun görüşlerinin pek çoğunu analizimize dahil edemediğimiz için üzüntü duyuyoruz.

ii Makale içinde yapılan alıntıların Türkçe sayfa numaraları köşeli parantez içinde belirtilmiştir (ç.n.)

iii 2002 yılında, bu başarısızlığa dair değerlendirmemizin doğru, ama geçici olduğunu görebiliyoruz. Julliet Schor’un The Overworked American adlı kitabında gösterdiği gibi, neo-liberal dönem, kapitalistlerin son yıllarda mutlak artı değer alanında kayda değer bir başarı gösterdiği bir dönem oldu.

iv Bu makalenin yazıldığı zamandan beri, iki şey daha açık hale gelmiştir. Birincisi, devrim; işçi sınıfının “işçi” sınıfı statüsünün ötesine geçerek, şimdi “iş” genel başlığı altında yeniden topladığımız etkinlikleri daha geniş bir kendini gerçekleştirme sürecinin uğraklarına dönüştüren bir çokluk haline gelmesini içerir. İkincisi ise bu çokluğu oluşturan insanların sermayenin yerine koyduğu şey “yeni bir dünya” değil, Zapatistalar’ın dediği gibi, etkileşimleriyle birlikte kapitalizm sonrası siyasetin cevherini oluşturacak olan pek çok yeni dünyadır.