Bilim Adına

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Isabelle Stengers

Çeviren: Müge Serin
Redaksyion & Son Okuma: Evren o. Yurttaş

Çevirenin Önsözü: Filozof Isabelle Stengers bilimin modern toplumdaki yerini incelerken, bilimsel nesnellik, rasyonellik ve hakikat mefhumlarını sorgulamıştır. Bilimin son derece olumsal bir sistem olduğunu öne süren Stengers, onun önceden varolan hakikatleri keşfetmekten ibaret olmadığını, özgül pratikler ve süreçlerle hakikatleri şekillendirmeye yetkin olduğunu vurgular. Bu çeviri için İngilizce metin temel alınmıştır. Bkz. Isabelle Stengers, The Invention of Modern Science, çev. Daniel W. Smith [Minneopolis, London: Minnesota University Press, 2000, s. 24, 25]

The Science Question in Feminism’de [Feminizmde Bilim Sorusu] Sandra Harding, bilimlerin “ampirist” kritiğini “radikal” kritiğin karşısına koyar; bizi kahkahaya yönlendirebilecek bir perspektiftir bu: “Feminizm ve benzer şekilde mesafeli azınlıkçı [minoritier] soruşturmalar Kopernikus, Galileo ve Newton’un yaratımlarının gerçek mirasçıları olabilir mi? Hem de feminizmin ve yabancılaşmış olanların diğer hareketlerinin, Hume, Locke, Descartes ve Kant’ın modern bilimin ürettiği yeni tür bilgileri kendi kültürleri nazarında savunmak için geliştirdikleri epistemolojiyi aşındırmalarına rağmen?1

Hume, Locke, Descartes, Kant” ve birçoğu söz konusu olduğunda, epistemolojinin geleneksel olarak başlangıç noktası addettiği bilgi teorisyenleriyle iştigal ediyoruz. Onlardan beri bilimsel pratik, “nesnelpratiğinin prensipte pozitif bilginin her alanı için genellenebilir olduğunu ifade etmeye çalışıyor: “aynı bilim insanı” “aynı tip nesnelliği”, dikkatini yönelttiği herhangi bir şeye doğru genişletebilir. Sandra Harding, teorik-deneysel pratikleri model alan “metodolojik ve ontolojik süreklilik” aleyhine başka bir sürekliliğe atıfta bulunur; bilim insanlarından pratik ettikleri bilimin talep ettiği etik, politik, tarihsel şeffaflık: “Doğa bilimi ya da sosyal bilim olsun, azami ölçüde nesnel bir bilim, yaratıcılarının toplumsal deneyimleri ile soruşturmasında tercih ettiği bilişsel yapı türleri arasındaki ilişkinin bilincine varmış eleştirel incelemeyi içeren bilimdir.”2 Bu perspektife göre deneysel bilimler artık bilimsel alanın tamamını temsil etmemektedir. Aslında, ayrıcalık tanıdığı “bilişsel yapılar” son derece özgül bir “toplumsal deneyime”, laboratuvar deneyimine tekabül eder; hatta bu noktada ikisi o derece birbirine bağımlıdır ki, göreceğimiz üzere, ilişkilerinin “bilinçli ve eleştirel” bir incelemesinin içerilmesi, burada başka hiçbir yerde olmadığı kadar zordur. İşte bu nedenle Harding, onların modellerini reddetse bile, kendini Kopernikus, Galileo ve Newton’un ardılı olarak görürken, onların gerçek varislerinin (feministler ve diğer azınlıkçı hareketler gibi) bilim adına ya da laboratuvarın anlam kazandırdığı nesnellik normlarına sadık kalmak adına, “laboratuvardan dışarı” çıkmayı kabul etmeyenler olduğu yönünde ısrar eder.

Elbette “Hume, Locke, Descartes, Kant” başlı başına hiçbir şey ifade etmez. Felsefi terimler içinde temellendirdikleri, prensipte onun gerekliliklerine tabi kılınmış bir dünyaya gönderme yapan nesnel bilimsel bir prosedürün imgesi, felsefeye çok az ilgi duyan ama bu imgeden benzerlik temin eden “bilimsellik” etiketinin faydalarına son derece meraklı çok sayıda taraftar bulmasaydı, geçerlilik kazanamazdı. Bu ikincisi ister Tanrıya ister bilgi teorisine, epistemolojiye ya da transandantal felsefeye, gerekçeli nedenlere [operative reasons]3 ya da bilimsel ilerlemenin kurucu koşullarına atfedilsin, önem arz eden sonuçtur: bilim insanı, karşısındaki her türlü direnç formunu karanlıkçı [obscurantist] yahut irrasyonel olarak nitelendirmenin mümkün olduğu bir prosedürün yetkilendirilmiş temsilcisine dönüşmüştür.

Bununla birlikte, dünyayı erişilebilir kılmaya, yani onlara engel teşkil eden her şeyin ehliyetsizleştirilmesine odaklanmış diğer çıkarlardan yalıtıldığı müddetçe bilim insanlarının çıkarları kendi başına bir şey ifade etmez. Bu probleme tekrar döneceğiz. Öncelikle, hepsi aynı nesnellik modeli üzerinde hak iddia etse bile Harding’in kriterleri sayesinde ayırt edebildiğimiz pratiklerin çağdaş bilim içinde birlikte varolmalarının ortaya koyduğu problem üzerinde duralım. Yaratıcı deneysel pratikleri (bu çerçevede aklıma 1960’larda genetik kodun deşifre edilmesi geliyor), ayrıca bir aygıtın [instrument] gücüne odaklanan pratikleri (günün birinde anlayacağımız verileri biriktirmemizi sağlayan sofistike araçsal [instrumental] teknolojilerin daimi gelişimini gerektiren beyin üzerine yoğunlaşmış pratikler gibi) ve de nicelikleştirilmelerini sağlayacak aparata itaat etmeye zorlanmış varlıkların (deneysel psikoloji laboratuvarlarının pek meşhur fareleri ve güvercinleri gibi) sistemli olarak üretilmesiyle deneylemeyi doğrudan doğruya taklit eden pratikleri kastediyorum. “Bilim adına”, sayısız hayvan “nesnel” veri üretmek için kesilmiş [vivisected], beyinleri çıkarılmış ya da işlevsizleştirilmiş, işkenceye uğramıştır. “Bilim adına” Stanley Milgram,4 insanlık tarihinin zaten gerçekleştirdiği deneyi “yinelemenin” sorumluluğunu üstlenmiş, tıpkı başkalarının “devlet adına” ya da “insan türünün selameti adına” yaptıkları gibi, işkencecilerin “bilim adına” da imal edilebileceğini göstermiştir.

Elbette “yaratıcı deneysel pratikler” derken ne kastettiğimi açıklamam gerekiyor. Ne var ki emsal verdiğim durumlarda, bilimsel “nesnellik” terimine tesir eden anlam kaymasını şimdiden karakterize edebiliyorum. Halihazırda, sofistike araçsal verilerin birikmesi özgül bir sosyal deney gerektiriyor, kendi kendini oluşturmaktan aciz bir deney, zira bu deney, ilerlemenin eşsizliği modeline duyulan inanç üstüne kuruluyor: tüm bilimler ampirik bir tavırla işe koyulur; sonra da öncüllerine has üretim tarzına “olgunlaşma” dolayımıyla mazhar olurlar. Burada epistemolojik imge, anlaşılabilirliğin günün birinde veri meydana getireceğini garanti eder; ampirik çabayı telafi etmek için bir paradigma yahut teori ortaya çıkacaktır. Verinin kendisi herhangi bir şeyi ya da herhangi bir kişiyi niceliksel ölçülere tabi kılma olanağını tek taraflı olarak “yaratan” aparatla bağıntılı olduğunda, işlemin [operation] anlamı başka bir tanımı varsayar; bilimin tanımıdır bu: neye izin verdiği, neyi yasakladığı, neyin kötürüm bırakılması için yetki verdiğidir. Son olarak belirtilmeli ki, bir deneyci, cellatlar yaratmış emirlere insanların itaat ettikleri koşulları bilim adına yeniden oluşturduğunda, itaat etmek ve teslim olmak terimlerinin anlamlarının bilim adına karıştırılabildiği sosyal bir deneyin varlığını kanıtlamış olur. “Bilim adına”, Milgram’ın denekleri onları işkencecilere dönüştüren emirlere itaat ettiler. “Bilim adına”, Milgram onları bir aparata tabi kıldı, böylece kendini Himmler’in veya Eichmann’ın yerine koymuş oldu.

Son örnek [cas de figure]: Bilim insanlarının ayrıcalık tanıdıkları bilişsel yapıları bilinçli ve eleştirel bir tavırla düşünmek şöyle dursun, hepsine “her bir” sıfatını dayatma iddialarının onaylandığı, diğer bir deyişle, “bilimsellikten yoksun” olarak tanımlanan halkın bilimsel rasyonelliğin çıkarları doğrultusunda hareket etmeye çağrıldığı durum. Resmi yahut bilimsel addedilen tıbbın “soft” ya da alternatif tıpla çatışması bu duruma örnek teşkil eder.

Tıbbın döngünün kendi üzerine kapandığı, halkın bilimin değerlerine bağlı kalması yönünde ikaz edildiği alanlardan biri olması rastlantı değildir. Bilimsel addedilen diğer pratiklerin aksine tıbbın “aynı” amacı (şifayı) zamanın başlangıcından beri gözettiği varsayılır, üstelik tıbbi uygulamaları icra etme hakkına kimin sahip olduğunu tespit etme sorunu, bilime yapılan atıftan daha eskidir. “Ruhsatlı” hekimler ile şarlatanlıkla itham edilenlerin tıbbın “sosyal deneyinden” ayrılmaz çatışması “bilim adına” çıkmamıştır, ne var ki bilime atıf yapıldığında yeni bir yön kazanır. Mevzubahis referansın, pratisyenlerle halkı doğrudan ilişkilendiren -zira şarlatanlar kınanırken hedefte her zaman “kandırılmış halk” vardır- bir mıntıkadaki sonuçları, on yedinci yüzyılın doktorlarıyla bugün gidip gördüğümüz doktorlar arasındaki farkı “göreceleştirmeye” teşne kimse bulunmadığı ölçüde çok daha ilginçtir. “Bilimsel tıp”, bilfiil, anlamını değerlendirebileceğimiz bir fark açıp çıkarmıştır.

Bilimin kaynak gösterilmesi doktorlar ile şarlatanlar arasındaki çatışmayı hangi noktada dönüştürür? Tıbbın bilim ünvanını alma iddiasına olanak tanıyanın şu ya da bu tıbbi yenilikten ziyade, şarlatanın gücünü teşhis etme ve o gücü yetersizleştirmek için ortaya koyduğu nedenleri açıklama biçimi olduğu yönündeki hipotezimi burada öne süreceğim. Bu hipoteze göre “bilimsel tıp”, hekimler tüm tedavilerin eşit derecede geçerli olmadığını “keşfettikleri” zaman başlamıştır. Kendi başına tedavi hiçbir şey kanıtlamaz, her derde deva popüler bir tedavinin ya da birkaç manyetik geçişin5 etki ettiği doğru olabilir, ama bunlar neden olarak nitelendirilemez.6 Şarlatan, bu etkiyi kanıt sayan biri olması itibarıyla ehliyetsizleştirilir.

“Rasyonel” tıp ve şarlatanlık arasındaki bu ayrımın tanımı önemlidir. Sayesinde “plasebo etkileriyle” karşılaştırma üzerine temellenen bir dizi ilaç test etme pratiği doğmuştur. Ne var ki bunun, yaşayan bedenin biricik özelliklerinden birini, yani “yanlış sebepler” yüzünden iyileşme yeteneğini engele çevirmek gibi bir tuhaflığı vardır. Söz konusu ayrım, bilimsel tıbbi pratiğin, tıbbın uğraştığı şeyin tekilliğini sahnelemek bir yana, hasta bedenin “asıl çare” ile “uydurma çare” arasındaki farkı her şeye rağmen nasıl tayin ettiğini anlamaya çalıştığını imler. Öyleyse yaşayan bedeni deneysel bir sistemden ayırt eden bir şeyi, diğer bir deyişle “uydurmacayı” “gerçeğe” dönüştüren, yani onu etkili kılan tekilliği asalak ve rahatsız edici bir etki olarak ele alır. O halde, deneysel modelle özdeşleşen “bilim adına”, araştırmalarda ya da terapistlerin formasyonunda olduğu gibi tıbbi soruşturmaların ayrıcalık tanıdığı bilişsel yapılar, kendisini şarlatanlar aleyhinde tanımlayan, dolayısıyla (şarlatanların teyit ettiği üzere) uydurmacanın beden üzerindeki gönen gücünün de muhalifi olarak tanımlayan bir pratiğin “sosyal deneyi” ile belirlenmiştir.

Bilimsel tıp halktan onun değerlerine sahip çıkmasını istediğinde, ondan “yanlış sebepler” yüzünden tedavi olmaya ayartılmaktan sakınmasını, özellikle de, kişilere ve koşullara dayanan yeniden üretilemez [nonreproducible] tedavilerin kanıtlanmış araçlarla üretilen [produced] ve en azından istatistiksel olarak herhangi birinde etken ve etkili olan tedavilerden farkını ayırt etmesini talep eder. Fakat sadece kendi tedavileriyle alakadar olan hasta insanlar bu ayrımı niye onaylasınlar ki? Onlar istatistiksel bir örneğin anonim üyelerinden, “herhangi birinden ibaret” değildir. Şifanın yahut iyiye gitmenin müstakbel hak sahibi, mümkün faydanın razı olduğu tedaviye kanıt teşkil edip etmediğiyle, tedavinin etkili olduğuna delalet edip etmediğiyle niçin ilgilensin ki?

Yaşayan beden ipnotizmacılara, şarlatanlara ve diğer plasebo etkilerine duyarlı olduğundan, “gerçek nedenler” ile anekdot niteliğinde görünümler arasındaki farka tanıklık edebilecek bedenlerin yaratımını gerektiren deneysel metot için bir engeldir. Meşruiyetini teorik-deneysel modelden alan tıp, bu engeli ona “hâlâ” direnen ama bir gün zapt edilecek bir şey olarak görmeye meyillidir. Tıbbın yönetimsel, idari, endüstriyel ve profesyonel kısıtlamalarla tanımlanan etkili işleyişi, mevzubahis engelin alt edileceği sözde geleceğin vektörünü, yoğun teknik ve farmakolojik yatırımı, sistemli olarak üstün tutar. Şarlatana benzemek istemeyen hekim, faaliyetinin teürjik7 boyutunu huzursuzluk duyarak tecrübe eder. İrrasyonellikle suçlanan, “doğru sebeplerden” dolayı tedavi olması tembihlenen hasta tereddüt eder. Problemlerin, çıkarların, kısıtlamaların, korkuların ve imgelerin birbirine dolaştığı bu keşmekeşte “nesnellik” nerede ki? “Bilim adına” sunulan argümana her yerde rastlanır, ama anlamı sürekli değişmektedir.

1 Sandra Harding, The Science Question in Feminism (Ithaca, NY.: Cornell University Press, 1986, pp. 248-49. Bu bağlamda, azınlığı [minority] Deleuze ve Guattari’nin kullandığı anlamda anlamalıyız; D&G için azınlık, çoğunluktan [majority] niceliksel olarak değil niteliksel olarak farklıdır: “Oluşların hepsi azınlıkçıdır. Kadınlar, sayılarına bakılmaksızın, bir azınlıktır… Üzerinde hak sahibi olmadıkları bir oluşu olanaklı kılarak yaratırlar, zorunlu olarak bizzat dahil oldukları ve tüm insan türünü, hem kadınları hem de erkekleri etkileyen kadın-oluş.” (Gilles Deleuze and Félix Guattari, A Thousand Plateaus, Capitalism and Schizophrenia, çev. Brian Masumi [Minneapolis: University of Minnesota Press, 1987], p.106).

2 Harding, The Science Question in Feminism, p. 250.

3 Hukuk, ahlak, siyaset felsefecisi Joseph Raz’ın kavramsallaştırdığı terim. Raz’a göre gerekçeli neden [operative reason] faili eylem lehinde pratik kritik bir tavır almaya kışkırtan nedendir. Gerçekleştirmedeki gerekçesinin varlığına ve doğruluğuna inanan failin seçme özgürlüğü böylece vurgulanır. Gerekçeli nedenler illaki geçerli nedenlere tekabül etmez. (ç.n.)

4 Nazi subayı Adolf Eichmann’ın duruşmasından bir sene sonra gerçekleştirilen Milgram sosyal psikoloji itaat deneyi. Kişisel vicdan ile otoriteye itaat arasındaki çelişkiye odaklanan bu deneye katılan deneklere cezanın öğrenme üzerindeki etkisinin test edileceği söylenmiştir. Deneklerin hepsi öğretmen rolünü üstlenmiş ve bu rolün kendilerine kura sonucu verildiğini zannederek deneye iştirak etmiştir. Öğrencinin verilen görevi yerine getirmekte başarısız olması halinde, öğretmenden öğrenciye elektro şok uygulaması talep ediliyordu. Denekler gerçekte elektro şok uygulanmadığından bihaberdi. Öğretmen denekleri sahte öğrencilerden ayıran bir duvar vardı ve öğretmen öğrencinin sadece sesini duyabiliyordu. Deneklerden %65’i, duvarın yumruklandığı aşamaya gelindiğinde bile deney gözlemcisinin devam komutuna itaat ederek son raddeye varmıştır. İlk seferde sadece erkek deneklerin katıldığı deney tekrarlandığında hemen hemen aynı orana ulaşıldığı, hatta bu eşiğin aşıldığı, kadınların ve erkeklerin farklı davranmadığı görülmüştür. Denekler toplumun her kesiminden gazete ilanıyla rastgele seçilmiştir.

5 Mesmerik geçişler olarak da bilinir. Modern hipnoterapinin temellerini atan Franz Anton Mesmer, gözle görülmeyen hayat enerjisini çeşitli kanallarla başka alanlara aktararak hastalarına şifa vermek istiyordu; hastanın tedavisi sırasında akışı sağlayan el hareketleri bu terimle anılır.

6 Bkz. Léon Chertok and Isabelle Stengers, A Critique of Psychoanalytic Reason: Hypnosis as a Scientific Problem from Lavoisier to Lacan, çev. Martha Noel Evans (Stanford Calif.: Stanford University Press, 1992). 1784’te Lavoisier de dahil dönemin en önemli bilim insanlarından oluşan bir komisyonun Mesmer’in manyetik pratikleri hakkında yürüttüğü soruşturmayı bilimsel tıbbın kurucu edimi olarak sunuyoruz, sonuçlarını da hipnoz ve psikoterapi problemi üzerinden tartışıyoruz.

7 Okültizmin çalışma alanlarından biri olan teürji, kozmik ve doğaüstü güçlerin incelenmesi ve kullanımını içerir. (ç.n.)