“Ben Bir Fikir Hırsızıyım”: Félix Guattari ile Söyleşi

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Çeviri: Çağrı Uluğer & Gözde Erdoğan
Redaksiyon: Evren o. Yurttaş & Son Okuma: Nalan Kurunç

[Bu söyleşi, “Petites et grandes machines à inventer la vie” (“Yaşamı icat eden küçük ve büyük makineler”) başlığıyla Liberation Haziran 28-29, 1980’de yayınlanmıştır.]

Robert Maggiore: Kitaplarınızdan bazıları, örneğin L’Inconscient Machinique [Makinesel Bilinçdışı], dilin son derece soyut doğasından, neolojizmlerden ve çok farklı disiplinlerden ödünç alınmış çeşitli söz dağarcıklarından ötürü bilhassa zor. Bu elitist bir jest mi, yoksa araştırma konunuzun gerektirdiği bir zorunluluk mu?

Félix Guattari: Kesin bir şey var ki bu bir jest değil. Ancak bir zaaf ya da zorunluluk olabilir. Peki zaaf denebilir mi? Bunun Gilles Deleuze’le birlikte kaleme aldığım kitaplar için doğru bir tasvir olduğunu düşünmüyorum. Kendi çalışmam için, haydi bunun kronik bir kusur olduğunu söyleyelim. Fakat bu konuda karar vermek size kalmış. Apaçık ki kendi adıma, belli başlı sorularla yüzleşebilmek için kendi dilimi oluşturmak durumunda kaldığımı söyleme eğilimindeyim; ve bir dil oluşturmak, kelimeler, anahtar terimler ve taşıyıcı terimler icat etmek anlamına gelir. En iyi ihtimalle, yardımcı kelime araçları yeni bir soru kümesi doğurabilir, onları beraberinde sürükleyip, çeşitli alanlarla eklemleyebilir. Evrensel edebiyata ya da felsefeye değil, daha ziyade minör dillerin etkilerine inanırım. Öyleyse soru oldukça yalınlaşır: ya minör dil, minör meselelerle bağlantı kurup, belirli sonuçlar üretir ya da soyut kalıp, yavanlaşarak, kendi üzerine döner ve hiçbir şey üretmez. Dolayısıyla bunun elitist bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Bunun bazı insanları rahatsız ettiğini anlayabiliyorum, ancak nihayetinde bu benim sorunum değil. Benim asıl derdim, majör bir dil kullandığımda, örneğin güncel politika hakkında bir şey söylemek istediğimde, anlaşılmak değildir.

Siz özgül çalışma alanları için özgül araçlar oluşturuyorsunuz. Ancak araştırmanızı insanlara ilettiğinizde, bu durum sorunlara yol açıyor. Oluşturduğunuz aracın evrensel olması gerekmez mi?

Şu var ki ben, ne evrensel bir araca ne de o alanda iletişimin faydalarına bel bağlarım. Kavramsal bir alanda en arzu edilebilir etki, kavrama düzeninde değil, ancak kesin bir etkililik biçimindedir. “Ya çalışıyordur, ya da çalışmıyordur”. Birinin size aritmetik bir işlem yapmak için küçük bir hesap makinesi verdiğini düşünün. Orada iletişim söz konusu mudur? Size potansiyel bir kullanım aktarılır. Onun izin verdiği işlemler, kullanımıyla alakalı belli bir yetkinlik elde edilir edilmez yerine getirilir. Bana göre, ideoloji veya belirli bir öznellik biçimine gönderme yapmayan, araçlar ve makineler gibi işlev görmesi gereken teorik ifadeler için de aynı şey söz konusudur. Ve bu her alan için geçerlidir. Mayıs 68’i düşünün. Bu, ideolojik bir yayılmadan ziyade, olayların yankılanmasıydı. İdeolojik anlaşılabilirlik hızında değil, makine hızında yayılan “Böyle işe yaramıyor” türünde bir anlayış vardı. On dokuzuncu yüzyılda, belli başlı temel metinleri okuyabilmek gibi bir kavrayış düzeyine erişebilmesi için öncelikle proletaryanın eğitilmesi gerekmekteydi, daha sonra bu pratikte karşılığını bulurdu… Ama gerçekte işler böyle yürümüyor!

O halde farklı ve kısmen heterojen disiplinlerden söz dağarcığınızın unsurlarını nasıl aşırdınız, ona geri dönelim.

Lacan, kendi Freudyen Okulunun üyelerinin üçte birini sahtekârlıkla suçladı. Sahtekârlık ifadesini bir fikir hırsızı ve ikinci el kavramlar çapulcusu olarak üstleniyorum. Yeni bir kelime kaçırmak, o kelimenin semantik temel düzeyi hariç sorun değildir. Örneğin, “yersizyurdsuzlaşma” terimimiz Amerikan antropolojisinden kaçırdığımız yeryurd kavramına dayanıyordu. Bu atıf çok çabuk unutuldu ve karşılığında bu terim, bize belirli şekillerde rehberlik eden sentaktik, retorik ve stilistik boyutlar kazandığı, çok farklı disiplinlere entegre oldu.

Deleuze ve Guattari için konuşursak, insanlar artık sizden terimler –yersizyurdsuzlaşma, köksap, savaş makinesi- ödünç aldığına göre bu çalışma başarılı olmuş gibi görünüyor. Ancak araştırmanın konusundan ötürü, “insan” tam olarak “bir şey” değil de, “çoklu kayıtlar” gerektiren psikolojik, biyolojik, sosyo-ekonomik, vb. unsurların bir kesişimi, bir çaprazlaması olduğu için, mümkün tüm kavramları ve çeşitlendirici terimleri kullanmaya yönelik bir “zorunluluk” olup olmadığını merak ediyorum.

Burada bir yanlış anlaşılma söz konusu olabilir. Söylediğiniz şey, temelde çok-çekimli (heteroclite)1 bir alanı keşfetmek için eklektik ifadeler aramak zorunda olduğum anlamına gelebilir. Ancak böyle düşünmüyorum. Bunun yerine farklı etkinlik alanlarını kat eden -ve burada pek tabii kendi jargonumu kullanacağım- belirli bir tür “somut makine”yi oluşturmaya çalıştığımın farkındayım. Bu somut makineden beklenen, tamamen heterojen bileşenleri birleştirmek için göz önünde bulundurulan alanın tekilliklerini entegre edebilmesi değil, eklemleyebilmesidir. Bu, soğurma ya da eklektik ödünç almalarla değil, benim tam olarak “yersizyurdsuzlaşma” -yersizyurdsuzlaşmış alanlara kancalanabilme kapasitesi- olarak adlandırdığım belirli bir gücün edinilmesiyle başarılır. Ben bir disiplinlerarasılık meraklısı değilim. Benim ilgilendiğim, heterojen alanları kat edebilen ve en kuvvetli “yatay-geçişlilik” (transversality) yüklerini taşıyabilen disiplinerliktir.

Özgül bir örnek verebilir misiniz?

Freud’un gerçekten oldukça cazip “kompleks” mefhumunu düşünelim – tüm tanımları sıralamaya kalksak çok uzun sürer. Ancak başlangıçta insanlar bu terimin tuhaf olduğunu düşündüler. Bugün her yerde kullanıyor. Deleuze ve ben, köken olarak bilimsel mantık alanına ait olan “düzenleme” (agencement) kavramını oluşturduk. Bu daha geniş, daha kapsayıcı bir mefhumdur, zira yalnızca bilinçdışı oluşuma işaret etmekle kalmaz, muhayyel temsillerle, dil zincirleriyle; ekonomik, politik, estetik, mikro toplumsal vb. semiyotikle ilişki kurar. “Kompleks” mefhumuna kıyasla, “düzenleme” mefhumu, daha zayıf kavranan ancak daha geniş alanlara uzanarak, çeşitli köken kategorilerinin “kompleks” alandan çıkmamalarını sağlayan, böylelikle, onları “makine” gibi diğer kavramların üzerine bindiren bir mefhumdur. Burada “kolektif sözcelem düzenlemeleriyle” ilişkili olası “makinesel düzenlemelerden” bahsediyoruz.

Neden “makineler topluluğu” demiyorsunuz?

Çünkü makineler topluluğu, bize, uzamsal tertiplerin birey ve öznelere dışsal kaldığı bir bağlantı fikrini verirken, düzenleme, sözcelemi ve özneleşmeyi sorunsallaştırarak öznelliğin nasıl üretildiği sorusunu sormamıza olanak tanır. Bu herhangi bir aksiyomatik fikirden ayrı olan kavramsal bir kimyaya işaret eder. Ben, homojen aksiyomatiktense dengesiz, istikrarsız, süreksiz kimyasal formülleri tercih ederim. “Düzenleme” ya da “makinesel düzenleme” kavramlarının herhangi bir evrensellik iddiası bulunmaz. Onlar araçlardır. Onlara evrensel demek, iki anlama gelir: ya çok büyük bir alana uygulanması bekleniyordur ya da bilimsel ya da ahlaki düzenin temelleri ve temel ilkeleri haline getirilerek “evrenselleştirilmek” isteniyordur. Ancak bana kalırsa, arzu ekonomisi analizi, aksiyomatik homojenliğe sahip olamayan söylemlerin bir-arada-varoluşunu meşrulaştıran çok-değerli bir mantığı belirtir. Eğer bana bundan on yıl önce bunu söylemediğim şeklinde karşı çıkarsanız, “çok fena” hatta “çok çok daha iyi” diye cevap veririm. Belki de bu iyiye işarettir. Arzunun ifadeleri aynı anda biçimsel olarak çelişik şeylere işaret edebilir. Çünkü çeşitli referans evrenlerine gönderme yaparlar.

Fakat bu durum, önermeleri ifade eden özneden mi yoksa hakkında yargıda bulunulan şeyden mi kaynaklanır?

İkisi de. Örneğin kadın özgürleşmesi üzerine iyi inşa edilmiş bir konuşma yaparken farkında olmaksızın fallokratik davranışlar sergileyebilirim. Söylemler ve gerçeklikler birbirini kesintiye uğratmayı asla bırakmazlar. Kimi şeyleri emreden yasa ya da buyrukları dalgalandırmanın pek bir faydası olmaz; ben dönüşmeye devam edeceğim ve dünya da süratle, gitgide daha hızlı, Heraklitos’ta olduğundan çok daha çabuk bir şekilde değişmeyi sürdürecek. Böylesi dalgalanmaların ve çelişkilerin altından nasıl kalkılabilir? Gün gelir Liberation2 (bu röportajın yer aldığı gazete) hakkında korkunç şeyler söyleyerek, şöyle ya da böyle bir nokta hususunda gazeteyi itham edebilirim, daha sonra başka bir durumda “Liberation olmasa halimiz ne olurdu!” diye haykırabilirim. Bu ikiyüzlülük, ahlak ya da ahlakileştiren bir bakış açısından katlanılamaz görülebilir. Bu somut durumlar bizi her daim, bana kalırsa yalnızca şizoanalize özgü olan ahlaki bir karmaşayla karşıya karşıya getirebilir. Bunun, neslimizin kulaklarında yankılanan “Nereden konuşuyorsun?” sorusuyla hiçbir alakası yoktur, ama daha ziyade “belirli bir durum veya bağlam içinde senin üzerinden konuşmaya başlayan şey nedir?” sorusuyla ilişkilidir. Bu Lacancı “konuşuyor” meselesi değildir, daha çok Foucault’nun “sözceler” dediği şeyi sorgulamasıdır: neden ve nasıl bunlar belirli bir biçimde düzenlenirler.

Bu, örneğin politik sahada nasıl resmedilebilir?

Sınıf ya da sınıf mücadelesi mefhumunu ele alalım. Bu tamamen sınırlandırılmış sosyolojik nesnelerin olduğunu gösterir: burjuvazi, proletarya, aristokrasi… Bu unsurlar pek çok ara bölgede, küçük burjuva kesitlerinde, aristokratik burjuvazide, proleteryanın aristokrasisinde, lümpen proletaryada, güvencesiz elitlerde müphemleşebilir… Sonuç: militan pratiklerin altını oyan, toplumsal sahanın açık ve belirgin bir şekilde açıklanmasına engel olan belirsizliktir. Bu noktada düzenleme mefhumu kullanışlı hale gelebilir, çünkü toplumsal unsurların bipolar karşıtlıklardan müteşekkil olmadığını gösterir. Karmaşık düzenlemeler ırk, cinsiyet, yaş, ulus, vb. parametreleri açığa çıkarır. Etkileşimli kesişimler ikili sınıf çatışmalarınınkinden farklı mantık çeşitlerine işaret eder. Bu düzenleme fikrini toplumsal sahaya aktarmak yalnızca keyfi bir teorik kurnazlık sayılmaz, durumu yeniden konfigüre etmemizi; sınıf mücadelesine ilişkin belli başlı basitleştirici kavrayışları ortaya koyma ve onlardan sıyrılmayı beceren kartografiler bulmamızı sağlayabilir.

Siz bu düzenleme mefhumunu, asla vazgeçmediğiniz ve Freud ile Marx’ın üzerine gitmiş olduğu iki araştırma alanı olan bilinçdışı ve toplumsal sahaların içerisinde ele aldınız. O halde görünen o ki, Marx ve Freud’u eleştirirken bile ikisinin de ortaya attığı soruları korudunuz – bununla şunu kastediyorum, adil bir kentin ahlakını geliştirme ve bilinçdışının keşfi. Bugün bu sorular olmadan yapabilir miyiz?

Bu kolay olmazdı. Fakat sorunu cevaplamak için belli başlı değişimler göz önünde bulundurulmalı. Birey ve makine düzenlemelerinin kitlesel bir ölçekte mal, hizmet ve yeni ihtiyaçları sağladığı noktaya değin insan emeğinin, makinesel emeğe giderek artan entegrasyonunu göz önünde bulundurmadan insan türünün hayatta kalmasını tahayyül etmek imkânsızdır. Burada baş döndürücü bir seyirle ileri gidiyoruz: artık geriye, doğa durumuna, iyi niyetlere, küçük çaplı zanaat üretimlerine dönme şansımız yoktur. Giderek daha da çok dünyaya entegre olan üretim süreçleri -bence bu hâlâ değerli olan Marksist bir sezgi- özgürlük ve arzu filizlenmesinin önünü açar. Ortaçağa hatta Neolitik çağa ait insan etkileşimine dair kavramsallaştırmaları aşmanın yeni araçlarını kazandık zaman içinde. Bugüne dek, insan birikimini kurmak ve bir arada tutmak, işbölümünü disipline etmek için, bireysel gelişime yönelik genelde katastrofik sonuçlar yaratmış olan organizasyon araçları kullanmak zorunda kaldık. Kapitalizm -kişisel, yerel, bölgesel boyutta ve dünya çapında- inanılmaz bir zalimliğin ayırıcı tekniklerine başvurarak üretim motivasyonları için itici güç yaratabilir. Sadece özgül ihtiyaçlarına uyan şeyleri seçer ve onlara ekonomik olarak değer biçer. Bunun dışında her şey değerini kaybeder, kirletilir, katledilir. Bu açıdan Sovyet sosyalizminin, “Gulag” sosyalizminin kapitalizmin en yüce biçimi olduğunu söylemeliyim. Yine de ondan asli tek bir şey miras kaldı: hiçbir sosyalizmin, hiçbir sosyal özgürleşmenin, başlı başına ekonomik yeniden dağılıma bağlı olmadığı. Alternatifse açıktır: ya devrimci süreçler, üretim bileşenleri topluluğunun -ki sadece piyasaların üretimi değil, bütün yaşam, arzu, bilim, yaratım, özgürlük üretiminin de- yönetimini ele alacak ya da bu esnada gitgide daha da amansız bir hale gelmiş olan önceki sosyal tahakküm biçimlerinin izinden gidecek. Geçenlerde burada Paul Virilio, diğer tüm insanlar bir tür “ev hapsine” maruz kalırken, yalnızca bir avuç insanın kürenin etrafında hareket edebildiği bir toplum ve hız hakkında konuştu. Bu, sorunun gerçek doğasıdır: elektronik devrim, en gelişmiş teknolojileri, vb. göz önünde bulundurarak, en çok entegre olmuş, en sofistike üretim düzeylerine içkin olan kısıtlamalar nasıl olur da, insanların yalnızca mekânda değil de, fikirlerde, hislerde, arzularda hatta cinsiyetlerde özgürce dolaşıma girdikleri bir yaşam tarzıyla uyumlu kalabilir ki?

Peki, bu tatlı bir rüya değil mi?

Bilmiyorum. Ben aynı zamanda hem aşırı iyimser hem de aşırı kötümserim! Bence gelecek yıllarda çok zor mevzularla yüzleşeceğiz: gençliğin denetimindeki artış, büyük baş hayvan gibi muamele gören göçmenler, sürekli daralan boş alanlar… Bizi gelecekte bekleyen şey bu. Ve bu bakımdan, Batı’nın ve Doğu’nun temel bir suç ortaklığı kurarak, hem özgürleşme hareketlerinin hem de her türlü potansiyel çalkantının kontrol altına alınmasını sağlayan ortak bir çabayla, bir Dünya Savaşı tehdidi karşısındaki çatışma emarelerini örtbas ettiklerini vurgulamalıyım. Ayrıca bizi 20 sene içinde 5 milyar küre sakininden 8 milyara ve onun da ötesine götüreceğini düşününce başınızı döndürecek olan demografik eğilim arka planını da unutmamalıyız. Bütün bunlar işleri kolaylaştırmayacak. Bu durumun katastrofik yönü. Yine de ben hâlâ biraz sakin kalmanın akıllıca olduğunu düşünmeye devam ediyorum, çünkü “nesnel” koşullar (her ne kadar artık bu ifadeyi güçbela kullanabiliyor olsak da) yeni bir toplumsal düzeni (hem molar hem moleküler) inşa etmek için araç sağlayacak gerçek devrimleri umut etmeye yönlendirebilir.

Size bunu düşündüren nedir?

Ne “iyi niyetler” ne de geleceğe dair bir umudun hamili olan proletaryanın “iyi doğası”! Ancak, aksine benim “makinesel filum3 olarak adlandırdığım şey. İster bilimler, isterse sanatlar olsun, nerede bir yaratma arzusu ve gerçekten yaşama eğilimi türese, nerede bir şeyler oluyorsa, orada günümüze özgü organizasyon ve hiyerarşikleştirme sistemlerinin reddi ile karşı karşıyayızdır. Bilimsel ilerleme ve estetik ya da kültürel mutasyon, asla otoriter araçlardan kaynaklanmaz. Bir karar merkezinin teki çıkıp da görsel sanatları, edebiyatı, bilimi vs. yasallaştırmaya çalıştığı anda, araştırma ve yaratım tamamen durur. En karmaşık etkinlik alanları bürokratik ve elitist ayrımcılık olmadan mükemmel işlev görebiliyorsa socius düzenlemesi neden bir istisna olsun ki? Gerçek bir toplumsal devrim perspektifi, bana kalırsa, bilimsel ve estetik devrimlerin olanaklılık sahaları kadar açıktır. Belki şu an safça konuşuyorum ama toplumsal ilişkilerin herkesin yaşayıp gelişebilmesine olanak tanıyan bir tarzda düzenlenmesinin, kuantum fiziğindeki veya genin manipülasyonundaki soruları çözmekten neden daha zor olabileceğini anlamıyorum.

Burada söz konusu olan “zorluk” değil, ancak uygulanabilirlik. Yaşam biçimlerinde, yeni yaratıcılık ve özgürlüklerde zuhur ettiğini gördüğünüz toplumsal devrimin olanaklılık alanları tarihi zora sokan sosyo-ekonomik organizasyon sahasıyla ilgisiz veya ondan bağımsız değildir: tam aksine, sosyo-ekonomik organizasyon sahası onu koşullandırır ve bastırır.

Aslında beni geleneksel toplumsal devrim mefhumlarına karşı çıkmaktan ziyade onları günümüz dünyasında tamamladığına inandığım “moleküler devrim” mefhumunu öne sürmeye yönlendiren şey de budur. Değişimler, illa ki büyük ölçekli sosyo-ekonomik koşullardan doğmak zorunda değildir. Bütün bu sistemler, hem savunma sistemleri hem de mutasyon sistemleri olarak içeriden sızdırırlar. Moleküler mutasyonlar, kendilerini her zaman büyük ölçekli bir şekilde ortaya koymazlar, kısa vadede farklı şekilde tartılmalıdırlar. Fakat bu, onların var olmadığı anlamına gelmez. Okumayla, yazmayla, imajlarla, mekânla, cinsiyetle, bedenle, geceyle, güneşle, acıyla bundan on sene öncekine göre aynı ilişkilenmede değiliz. Derinlemesine ve tersinemez mutasyonlar tüm bu alanlarda seyir halindedir. Başka bir deyişle, tüm büyük toplumsal kolektiflerin kayıtlı olduğu moleküler alt katman, bir “biyolojik çorbanın” makro toplumsal koşullar tarafından tek taraflı bir şekilde belirlenmediği bir “makinesel çorba”, bir tür fokurdayan çorba haline gelmiştir.

Bu sebepten küresel toplumsal düzeydeki bir politik müdahale sorunu, bana moleküler düzeydeki bağlantılarından ayrılamaz hale gelmiş gibi görünüyor. Büyük toplumsal kolektifler boyunca “ekolojik oyuklar”, “temiz hava adaları” inşa etmektense, kendilerine ait desteği oluşturarak yeni bir tür toplumsal praksis yaratacak olan, yeni toplumsal savaş makineleri inşa etmeye yönelik böylesi moleküler devrimleri (bu devrimlerin bitiştirici etkisi kesintili olup, politik programlar açısından düşünülemez ve genelde sosyolojik tanımlamaya girmezler) hedeflememiz gerekmektedir. Bu tarz moleküler devrimlerle devrimin erken dönem biçimleri arasındaki fark, günümüzde mutasyon modelleri -aralarında moda gibi ikincil görünen şeyler olsa da- tüm gezegene anında iletilirken, önceleri her şeyin ideoloji ya da Program üzerinde temelleniyor olmasıdır. Yeni bir “kart dağıtımını” katalize eden şeyler, üretim süreçlerinin makinesel entegrasyonu, dolaşımı ve enformasyonudur. Mikro işlemcilerin öne sürdüğü böylesi bir mutasyon insan varoluşunun güncel alt katmanını değiştirir ve bu mutasyon gerçekte olağanüstü özgürleşme olanaklarına açılmayı sağlar.

Toparlamadan önce Freud’la ilişkisi içinde bilinçdışı sorununu ele almanızı çok isterim.

“Bilinçdışı” talihsiz bir tabir sayılır. Freud’un dehası ya da belki de deliliği, felsefenin, dinler tarihinin ve edebiyatın belirli bir mesafeden soruşturmuş olduğu öznel kıtanın ortaya çıkışına denk gelmiş olması olacaktı. Ardından, teorik araçlar oluşturup, analitik teknikler kurup, ekollerin ve uluslararası enstitülerin yaratımını teşvik ederek ilk başta açığa çıkardığı soruların üstünü aceleyle örttü. Bence mesele, Freud’u “olduğu gibi muhafaza etmek” değil, neredeyse şans eseri bulduğu kıtayı keşfetme ve ondan istifade etme araçlarını edinmektir. Birinin dili sürçtüğünde, rüyadayken, arzudan gözü döndüğünde, biri sevdiği kişinin başka yöne kayan ilgisi karşısında tüm dünyası yıkılmış gibi hissettiğinde ya da biri kendi sesini tanıyamaz hale geldiğinde gerçekte ne olmaktadır? Psikanalistlerin görmeyi reddettiği şey, bilinçdışının moleküler dokusunun üzerinde, bireyleri bölük pörçük ederek hedeflerine boyun eğdirmek suretiyle kısmi makineler haline getirmiş ve kendi işlevselliğine karşı duran her şeyin içine suçluluk zerk edip, dışlamış olan küresel toplum, yani bugünlerde kapitalizm tarafından durmaksızın çalışılıyor olmasıdır. Kapitalizm, itaatkâr çocuklar, “üzgün Kızılderililer”, emek rezervleri, konuşamayan, meseleleri konuşarak çözemeyen ve dans edemez hale gelmiş insanlar üretmiştir. Kapitalizm her şeyi, bilinçdışı potansiyellerin tomurcuklanmasını ve edimselleşmesini durdurmak üzere seferber eder. Diğer bir deyişle, Freud’un arzu yatırımları ve süper-ego yatırımları arasında işaret ettiği karşıtlığın, bir konu veya dinamikle değil, politika ve mikropolitika ile ilgisi vardır. İşte moleküler devrim burada başlar: ilkin kendinize karşı, süper-ego düzeyinde, bedeninizle, hislerinizle, kocanızla, karınızla, çocuklarınızla, iş arkadaşlarınızla, adalet ve Devletle ilişkinizde faşist veya devrimcisinizdir. Bu, bireyi “aşan” kişi-öncesi alanlar, altyapı ve katmanlar arasında bir süreklilik vardır.

Bu bana uzaklardaki bir İtalyan hapishanesinde ziyaret etmiş olduğum Toni Negri ile muhbirler üzerine gerçekleştirdiğim bir sohbeti hatırlattı. Kızıl Tugaylar üyesi “itirafçı” Pecci ile, iki sert lider olan Curcio (asli kurucu) ve Moretti (şu anki lider) arasındaki farkı merak ediyorduk. Esasında hiçbir fark yok. Polislerle “konuşanlar” ile sert adamı oynayan, hareket uğruna, suikast düzenlemek veya onların “dizlerine sıkmak” gibi büyük ve intihara meyilli hareketlere kalkışanlar veya destek verenler aynı insanlardır. Her biri aynı türden bir dünya kavramsallaştırmasıyla hayali simbiyoz ilişkisi içinde olan bir militan kişilik icat etmiştir. Zorluklar peydahlandığında ve bir şey planlarına engel olduğunda her şey çöker. Bu insanlar “militanlıkları” ve yaşamları arasındaki derin bir uçurum etrafında kendilerini inşa etmişlerdir. İşte bu sebepten, 77 Hareketi’nin (İtalyan Otonomcularının) yaratıcılığını reddetmişler, Bologna’daki gibi hareketlerin sönümlenmesi için, tüm Cossigacılar4 ve Berlinguercilerden5 daha etkili olmuşlardır. Hareketin her katmanlaşması ve bölümlenmesi, yine hareketin kendisini daima ölümüne yaralayacaktır. Buna karşın, bizi ileriye götüren bileşenleri geliştirecek köksapsal organizasyonlar icat edilebilir. Bu, rüyadan baskın gerçekliğe, şiirden bilime, en şiddet dolu sosyal gerçeklikten en hassas günlük ilişkilere doğru geçip geçemediğimiz meselesidir. Bilinçdışı sahası, her bir olanaklılığın, her bir etkinlik alanının, ayrılmaların değil, bağlantıların, katmanlaşmaların ve bölümlenmelerin bölgesidir. Eğer bilinçdışı oluşumuna dair analitik pratikler ve toplumsal oluşumlara dair politik pratiklerin arasında bir kaynaşma yoksa, o zaman aynı yaklaşımlar, aynı dogmatik sürüsellik, aynı hiyerarşiler, aynı dışlama ve tahakküm koşulları sona ermeksizin yinelenir. Bakış açıma göre, politik eylem, analitik girişimle eş anlamlı hale gelmelidir –ve tam tersi!

Félix Guattari, “I’m an Idea-Thief”, Soft Subversions: Texts and Interviews 1977-1985, (çev. Chet Wiener & Emily Wittman), Semiotext(e) Yayıncılık, s. 21-33’ten tercüme edilmiştir.

1 Yunanca kaynaşık ve bükümlü gibi anlamlara gelen klitos kelimesinden türeyen ve XV. Yüzyılda “heteroclite” olarak kullanılmaya başlanan kelime, çok-çekimli ve çok-bükümlü gibi anlamlara gelmektedir. (ç. n.)

2 Liberation, 17 Mayıs 1980.

3 “Filum” (“şube”) terimi biyolojiden alınmış olup, canlıların çok geniş türlerini kapsayan büyük grupları adlandırır. Sözgelimi, homo sapiens memelileri, sürüngenleri vb. kapsayan “Kordalılar” şubesindendir. Makinesel filum ise, Deleuze ve Guattari tarafından onların deyimiyle “hilomorfik modele” karşı geliştirilmiş bir kavramdır. En bariz şekilde Aristoteles’te gördüğümüz hilomorfik model, maddenin biçimlenmesini dışarıdan gelen bir form aracılığıyla açıklar. Buna göre maddenin örgütlenmesi ve yeni varlıkların tezahürü dışsal bir nedene dayanır, zira madde cansız, biçimsiz ve en önemlisi kendi kendini örgütleme kapasitesinden yoksundur. Oysa Deleuze ve Guattari için her tezahür, yeni bir varlığın her ortaya çıkışı, maddenin kendi kendini örgütleme kapasitesinin edimselleşmesidir. Bu anlamda makinesel filum, öncelikle madde-enerji akımları ve bu akımların virtüel kudretlerini kapsar. Guattari bilhassa burada, herhangi bir yeniliğin ortaya çıkışında dışsal formlara -resmi prosedürler, akademik kurallar, sanatsal üsluplar vb.- karşı, maddenin bu örtük potansiyellerini öne çıkarmaktadır. Makinesel filum, her türden bürokratik uzmanlık bilgisinin ötesine uzanan ve yaratım ile yeniliğin kaynağı olan maddi kudretler sahasıdır. Burada yaratım/yeninin ortaya çıkışı sapmadan ve karşılaşmadan, yersizyurdsuzlaşmadan ve farklılaşmadan ayırt edilemez. (rd. n.)

4 Cossiga, İtalya’nın Hıristiyan Demokrat Başbakanıdır.

5 Berlinguer İtalyan Komünist Parti’sinin lideridir.