Barışı Hayal Etmek Hâlâ Mümkün mü?

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Ramazan Kaya 

“Yolu mezarlıklardan geçmeyen bir barışı özleyen bizim gibi milyonlarca, milyarlarca insan var. Sorun işte şurada: Kurbanların ve ölülerin bedelini yüklenmedikleri bir barış nasıl sağlanabilir?”
Zazi Sadou

 

Adorno’nun da anımsattığı bir paragrafta Péguy, modern dünyada ölümün haysiyetini yitirmesinden söz eder: “Modern dünya, belki de dünyada kabullenilmesi en zor olan şeyi kabullenmede başarılı olmuştur, ne de olsa kendisinde hatta neredeyse tüm dokusunda bir tür özel haysiyet barındıran bir şeydir bu, belirli bir kabullenilme yetersizliği olan bir şeydir: ölüm”[1]. Türkiye, ölümün haysiyetini çoktan yitirdiği bir ülkenin adıdır artık. Ezilenlerin kendi adıyla bir birey olarak bile ölmediği, birer sayıdan ibaret olduğu, ölmeden önce soluduğu son şeyin polis gazı olduğu, öldükten sonra bile stadyumlarda tekbirler eşliğinde yuhalandığı, cesetlerin polis arabalarının arkasından sürüklendiği, mezarlıkların bile top atışlarına hedef olduğu, muhalif ölü bedenlerin insanı insan yapan uygarlık ve ırk normlarından dışlanmaya çalışıldığı bir ülke burası. Kısacası bombaların canlı, hayatların cansız, kinin ve nefretin amansız olduğu cehennemi bir döngüdür Türkiye. Necmiye Alpay, “Barış Açısını Savunmak” kitabına yazdığı önsözde bu ülkedeki kalın nefret duvarlarını ve kasıtlı politik sağırlığı çok iyi özetlemiş: “Bizim ülkemiz sağır odalar gibi yapılandırılmıştır, yani ses geçirmeyecek şekilde. Duvarlarınız ses geçirmiyorsa, bitişiğinizde her tür işkence yapılır, insanlığın dışına çıkılır ve siz bir şey duymazsınız. Ta ki patlamalar başlayıncaya, kan ve can kayıpları her yere sıçrayıncaya kadar. Çoğu kez hakikate yaklaşmaya bunlar da yeterli olmaz, çünkü hakikat silinmiş yerine hazır suçlama sözleri konulmuştur”.[2] Ankara katliamı, devlet denilen ceset imalathanesinin en dehşetli, en kanlı, en çıplak ve infial etkisi en yoğun fotoğraflarından biri olarak egemenlerin kanlı albümündeki yerini aldı. Derrida’nın sözleriyle “kurbanlara duyduğumuz koşulsuz merhamet”in önemini yitirdiği bir katliamdı. Muktedirlerin gözü önünde, devlet egemenliğinin en yoğun olduğu bir başkentin göbeğinde yapılan katıksız bir örgütlü “kötülük”tü. Gizli kalamayacak kadar aleni, kabul görmeyecek kadar dehşetli bir modern günahtı. Bu, ülkede yaşayan her kuşaktan insanın tanıklık ettiği, anında haberdar olduğu bir katliam; günün birinde olayın canlı tanıklarına gerek kalmadan, tarihçilere pek iş düşmeden, kayıtlı bir vahşet hikâyesi olarak, yaşayan her kuşaktan insanın anlatabileceği bir olaydır. Her zamanki gibi iç ve dış mihraklara dayalı komplo endüstrisinin devreye girdiği, toplumsal çoğunluğun hiçbir şekilde vicdanıyla hesaplaşmadığı hatta “oh olsun” dediği, iktidar medyasında katledilenlerin sürekli suçlandığı, muktedirlerin sırıtan pişkinliğiyle hiçbir sorumluluğu kabullenmediği bir katliam örneği olarak kayıtlara geçti. Bu devletin hiçbir katliamı aydınlatamayacağından ezilenlerin tarihsel belleğinden hareketle eminiz artık; eminiz çünkü büyük katliamların çoğu, ya bu devletin karanlık gölgesinde ya da onun adına işlenmiştir. Agamben’e göre homo sacer’i niteleyen şeylerden biri de onu öldürenin ceza almamasıdır. İktidar, ardında sadece cesetler bırakan görünmez bir makineye dönüşür. Yüzlerce katliamın üzerinden geçen bunca yıla rağmen olayın failleri hakkında hiçbir somut yaptırımın gerçekleştiğine tanık olmadığımız gibi, yakınlarını yitiren ailelerin ve siyasi hareketlerin hukuk yoluyla sürdürdüğü mücadelelerden de bir sonuç alınmış değildir. Bütün pişkinlerin en pişkini olan bu devlet, kurbanları suçlamaya, mağdurları oyalamaya her zaman devam etmiştir. Şanlı ulusal geçmişine toz kondurmayan devlet erkânı bir özür dilemeyi bile çoğu zaman kurbanlarına, mağdurlarına çok görmüştür. Adalet duygusunun yitirilmesi, tutulamayan yaslar, uzun bekleyişler ve acının toplum tarafından paylaşılmaması, kolektif bellekten dışlanan toplulukların daha fazla içine kapanmasına ve toplum denilen hayali birlikteliğin gittikçe ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Ankara katliamı, hukuku ihlal eden bazı karanlık şahsiyetlerin, “kökü dışarıda” islamcı örgütlerin veya devletin gölgesini gücü zanneden kimi derin grupların işlediği “münferit” bir vaka veya hesapta olmayan bir devlet kazası değildir. Ankara katliamı, tarihte kurduğu devlet sayısıyla, her Türk’ün asker doğmasıyla, diğer halklara ve gruplara ettiği zulümle gurur duyan bir devletin katliam zincirinin süregelen bir halkasıdır sadece. Bu katliam, bu ülkede olağanüstü halin kural ile kusursuz bir şekilde örtüştüğü ve devlet şiddetinin artık gündelik hayatın bir parçası haline geldiği yerdir. Diğer bir ifadeyle Ankara katliamı, Türkiye’nin yazılı olmayan anayasasıdır. Giorgio Agamben’e göre “demokrasi ile totalitarizm arasında içsel bir dayanışma” mevcuttur, egemen iktidarın oluşumu biyopolitik bir bedenin yaratılmasına dayanmaktadır. Politik topluma dâhil olmanın yolu, hukuki statüsü tamamen reddedilmiş insanların eş zamanlı olarak dışlanmasından, hukukun korunmasının dışında kalanların kimler olduğunun belirlenmesinden geçmektedir. “Asli hukuki-politik ilişki men etmedir”. Egemen iktidarın esas yapısını yasaklama ilişkisi oluşturmaktadır. İstisna durumda kanun ihlali ile uygulaması arasındaki ayrım belirsizleşir. İstisna kaide haline geldiğinde tüm renkler griye döner ve hiçbir göndergesi kalmayan şiddet, saf ve çıplak bir şiddete dönüşür, herkes homo sacer haline gelir. Egemenlik, tebayı terk etme, onları salt yaşama indirgeme edimiyle işler. 19. Yüzyıldan önce hiçbir iktidar kendi nüfusuna soykırım uygulamamıştır. Bu sorunun cevabının Foucault’un ırkçılık analizinde bulmak mümkün görünmektedir. 19. yüzyıldan önce imparatorlukların tebaası konumundaki ırklar arasında kaçınılmaz bir savaşı öngören kültürel veya dini ırkçılık günümüzde yerini Foucault’un tabiriyle biyolojik ırkçılığa bırakmıştır. Yani ırkın varlığını tehdit eden tehlike artık “dışarı”da değil “içeri”de aranmaktadır. Dışarıya doğru emperyalist bir genişleme veya rakip ırkları ortadan kaldırma savaşının yerine; “tehlikeli”, “hasta”, “anormal” ve iktidar tarafından kapsanma ihtimali zor görülen toplumsal unsurların toplumsalın bünyesinden kazınması mücadelesi geçmiştir. Bu, sürekli arınmanın bir biçimi, toplumun normalleştirilmesi adına zorunlu görülen bir operasyondur. Katliam, zafer ve bozgunlarla dolu tarihsel-politik savaş geride kalmış, bir ırkın toplumsal sağlığını merkeze alan biyoiktidar yeni egemenlik biçimi haline gelmiştir. Devlet artık bir ırkın diğerine karşı kullanıldığı bir araç olmaktan çıkmıştır. Devletin misyonu, ırkın bütünlüğünü, saflığını, üstünlüğünü ve sağlığını korumaktır. “Ötekinin ölümü benim kişisel güvenliğim olması ölçüsünde yalnızca benim yaşamam değildir; yaşamı daha sağlıklı kılacak olan ötekinin ölümüdür, daha aşağı veya kötü olan ırkın ölümüdür”[3]. Foucault, bu yeni ırkçılığı “ne ideolojik bir inşa ne istisnai bir durum ne de toplumsal krizlere verilmiş bir yanıt olarak görür. Ona göre ırkçılık, toplumsal bedenin hiçbir zaman tamamlanmayan ve daima süregiden temizlenmesine ilişkin biyo-politik bir düşünce tarafından kışkırtılan, toplum içindeki bir bölünmenin ifadesidir”[4]. Kısacası toplumun sağlığı ve güvencesi, yönetimsel pratiğin temelini ve sınırını oluşturmaktadır. Güvenlik mekanizmaları, sürekli olarak tehlike altında olduğu varsayılan nüfusun doğallığını ve özgürlüğünü korumayı ve düzenlemeyi amaçlamaktadır. “Halkın bedeni”nin sağlığına ve kimin yaşamaya değer olduğuna karar veren bir biyo-iktidarla karşı karşıyayız. Biyo-iktidarın temel özgünlüğü, tahakküm biçimlerinin, dışlama mekanizmalarının, sömürünün, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin aynı zamanda bedene kazınmış olmasıdır.

Türkiye; kuruluşundan itibaren Türk-Müslüman-Sünni kimliğinin dışında kalan kimliklerin ve grupların toplumsal bedenden kazınmaya çalışıldığı, devlete muhalif olan tüm güçlerin Türk ulusunun ve devletinin birliğini ve beraberliğini tehdit eden düşmanlar ve tehditler olarak kodlandığı, devlet eliyle gerçekleştirilen her türlü katliamın, darbelerin ve şiddetin toplumun sağlığını korumanın bir gerekçesi olarak meşrulaştırıldığı, geçmişin zulüm bakiyesiyle köklü hiç bir hesaplaşmanın gerçekleştirilemediği, savaş tanrılarının sussuzluğunun bir türlü dinmediği bir ülkedir. Özellikle Kürdistan’daki sömürgeci egemenlik, çıplak şiddet temelinde işleyen, hegemonyasız bir politika olarak varlığını korumaya devam etmektedir. Kürdistan, cumhuriyet tarihinin istisna mekânı olmuştur her daim. Türkiye’de bu şiddet, baskı, haksızlık ve acıyla örülmüş geçmişle yüzleşememenin ve hesaplaşamamanın bedeli; günümüzde toplumsal yarılmanın giderek derinleşmesi, hukukdışılığın normalleşmesi, şiddetin hayatın tüm safhalarında yaygınlaşması, hınç ve linç kültürünün yerleşik hale gelmesi şeklinde ödenmektedir. Üstesinden gelinmemiş bir geçmişin gölgesinde yaşayan, “ulusal yalanlar”ın baskın olduğu bu tür toplumlarda kendi hafızasına sahip çıkma talebi, elbette bir adalet talebidir. Kurbanlarla kurduğumuz tek bağ bu kolektif hafızadır. Kolektif hatırlama her zaman siyasi bir nitelik taşır. Hatırlamanın dili, yalnızca yaraları iyileştiren, sağaltan bir dil değildir; adalet talep eden, eyleme çağıran bir dildir. Türkiye’de bu adalet çağrısının karşılık bulup bulmaması mağdurların ortak toplumsal örgütlenmesine, ortaya koyacakları siyasal iradeye bağlıdır kuşkusuz. Güney Afrika Hakikat Komisyonu genel sekreterliğini yapan Martin Coetze’nin dediği gibi “hakikat acıtır ama suskunluk öldürür”.

Geçmişle Hesaplamak

“Faşizmin hala yaşıyor olması, o çok sözü edilen geçmişin işlenmesinin bugüne kadar başarılamamış ve kendi karikatürüne, içi boş ve soğuk unutuşa dönüşmüş olması, faşizmi olgunlaştıran nesnel toplumsal şartların hala geçerli olmasından kaynaklanmaktadır”
Adorno

Bu ülke “yası tutulmamış acılar”ın kabuk bağladığı bir ülkedir. Türkiye,  geçmişin acı deneyimleriyle ilişkisini “unutturma” ve “bastırma” üzerine kurmuş “hatta belli konularda hatırlama yasağını bir idare tekniği olarak kullanan” bir devlettir.  Siyasal tarihimiz, Tanıl Bora’nın deyimiyle “üst üste yığılmış nisyan katmanları”ndan[5] oluşmaktadır. Adorno’nun vurguladığı gibi, geçmişi bastırmak ve hatırlamayı engellemek, kurbanları ikinci kez kurban etmek anlamına gelir. Bu ülkede bütün devlet kurbanlarının “resmi hatırlama yasağı”ndan ötürü ikinci kez kurban edildiğini, toplumun kolektif hafızasından kovulduklarını, travmatik geçmişin toplumun üzerine bir hayalet gibi çöktüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. 1915 Ermeni katliamı, İstiklal mahkemeleri, Dersim Katliamı, 6-7 Eylül olayları, 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamları, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbeleri, Sivas katliamı, Roboski katliamı ve 1984’ten günümüze süren Kürdistan’daki gayri nizami harp, geçmişin kalın kabuğu altında kalan ve eşelenmeyi bekleyen kalın “nisyan katmanları”nı oluşturmaktadır. Oysa devletin geçmişte işlediği suçlarla hesaplaşan farklı ülke deneyimlerinin (Almanya, İtalya, İspanya, Japonya, Arjantin, Güney Afrika, Şili) sonuç alıcı çözümleri belliydi ve bu çözümleri hayata geçirmek fazlasıyla mümkündü. Bu çözümleri kabaca şöyle özetleyebiliriz: sorumlu ve töhmet altındaki kurum ve örgütlerin yasaklanması, faillerin cezalandırılması, sorumlu ve töhmet altındaki kişilerin kamu görevlerinden uzaklaştırılması, mağdurların rehabilite edilmesi ve zararların karşılanması ve son olarak geçmişin kamusal bir şekilde yeniden işlenmesi. Mağdurların acılarının tanınmasıyla, bu insanların toplumla yeniden ve onurlu özneler olarak bütünleşmeleri kolaylaşır. Geçmişin işlenmesi, ayrıca yeni bir toplumsal kimlik oluşturulmasına ve eski rejimin gayri meşru hale getirilmesine katkıda bulunur. Vahşet pratiklerine dayalı bir yönetimden kurtulmak, sadece fiili egemenlik yapılarından ve bunların kişisel taşıyıcılarından değil, bu yapıya hayat veren değer tasarımlarından ve davranış biçimlerinden kurtulmak anlamına gelir. Adaleti tesis etmeye yönelik önlemler eşliğinde geçmişe bakış aynı zamanda geleceğe bakıştır. Çünkü amaç, sadece geçmişin yaralarını geçici çarelerle sarmak değil, yaralara yol açan nedenleri ve yapıları ortadan kaldırarak yeni yaralar açılmasının önüne geçmektir. Eduardo Galeano, hatırlamanın gerekliliğini o etkili üslubuyla çok güzel özetler: “Geçmişi tekrarlamak için değil, tekrarlanmasını önlemek için, biz hayattakiler, ölülerin vantrologları olalım diye değil, aptallığın ya da talihsizliğin sürekli yankısına mahkûm olmayan seslerle konuşabilelim diye. Gerçekten canlıyken, bellek tarihi seyretmez, bizi onu yapmaya davet eder. Bellek zavallı yaşlı ruhunun sıkıntıdan patlayacağı müzelerden çok, soluduğumuz havadadır ve o da oradan bizi solur”[6].  Hiçbir toplumda özgürlük ve eşitlik idealleri kolektif bir yalan üzerine inşa edilemez.

Tina Stein, geçmişle hesaplaşmanın önemini: “gayri meşru olduğu kabul edilen geçmişteki siyasal düzenin yeniden tesisini önlemek, faillerin hesap vermesini sağlamak, mağdurları rehabilite etmeye ve yeni meşru düzeni pekiştirmeye yönelik faaliyetler”[7] olarak belirtir. Tarihin ulusallıktan kurtarılması, “devletler hukukundan dünya vatandaşlığı hukukuna” geçiş, “hatırlama mekânı olarak dünya toplumu” gibi söylemler ve açılımlar bazı ülkelerin geçmişleriyle belli oranda hesaplaşmasının, mağdurların vicdanındaki adalet duygusunun tesis edilmesinin önünü açtı. Bu bağlamda Otfried Höffe’nin “eleştirel dünya hafızası” kavramlaştırması insanlık tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Höffe’ye göre, “Fetihler, baskı ve sömürüler, kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm, Nazi vahşeti, sosyal ve sosyalist devrimler adına sayısız insanın kurban edilmesi gibi büyük şiddet eylemlerine ilişkin hatırlardan bir “eleştirel dünya hafızası” ortaya çıkabilir. Bunun ön şartı, bu hafızanın seçici olmaması, daha çok “hatırlama adaleti”ni esas almasıdır. Ancak o zaman, sadece hatırlamaya saplanıp kalmaz, bu tür şiddet eylemlerinin gelecekte tekrarlanmasını önlemeye yardımcı olur”[8]. “Eleştirel dünya hafızası” sayesinde, Auschwitz, Hiroşima, Gulag, Şili Ulusal Stadyumu, Arjantin cuntasının işkence merkezi Esma ve Kamboçya’daki ölüm tarlaları ağır ihlal ve suçlarla özdeşleşen mekânlar, aynı zamanda her türlü vahşet politikalarına karşı küresel dayanışmanın ortak sembollerine dönüşmüştür. Kurulan Hakikat Komisyonları; geçmişi iktidarın hâkimiyetinden kurtarmak, mağdur merkezli karşı hafızalar oluşturmak, ulusal kimlikle hesaplaşmak, demokratik kültürün serpilip yerleşmesini sağlamak, dışlananların siyasal yaşama dâhil olmasına alan açmak, baskı, sömürü ve ayrımcılığı kurumlaştıran koşulları dönüştürmek konusunda azımsanmayacak kadar önemli yollar katetmiştir. Yıllarca süregelen ve ardında milyonlarca mağduru bırakmış bir geçmişi kısa sürede sağaltacak hazır reçeteler veya sihirli formüller elbette yoktur. Bu, kuşaklar boyu sürecek politik bir ödevdir. Toplumsal barış, sonuç itibariyle geçmişindeki karanlık sayfalarla cesurca hesaplaşabiImiş, gerçeklerin üstündeki kalın örtüleri sıyırıp fırlatmış toplumların bir ayrıcalığıdır.

 

 

“Terörizme” Karşı Barış

“Devlet ancak terörle sürdürülebilir…”
Alain Badio, “Komünizm Fikri ve Terör Meselesi”

Maruz kaldığımız katliamların, şiddetin ve yaralanmaların yarattığı toplumsal infial ve acının temsili gün geçtikçe haliyle ağırlığını yitirmektedir. Çünkü artık “ölüm; olağandışı bir olay, bir aşırılık, bir sapma, bir skandal olarak temsil edilmektedir. Ölümün skandal olarak temsilinin iki temel işlevi bulunmaktadır: İlk olarak ölümün canavarca bir ruhun, bir sapkınlığın ya da bir aşırılığın ifadesi olarak bu sıra dışı sunumu toplumsal, ruhsal ya da politik içeriği dışlamaktadır. Doğal olamayan bütün ölümleri bir dehşet ekseninde birbirine eşitlemektedir. İkinci olarak da ölümü hayatımızın merkezine taşıyarak ve bizi sıra dışı ölüm görüntülerine maruz bırakarak, aslında ölümü hayatımızın tümüyle dışına atmaktadır. Ölüm artık doğal bir son değil, bir sapmadır. Evin dışında bir yerlere, tehlikeli kavşaklara, kaygan yollara, izbe sokaklara, ıssız mezarlara, hapishane hücrelerine, aklın kıyılarına doğru itelenmiş; şehrin varoşlarına, ülkenin taşrasına, bambaşka kuralların olduğu ülkelere sürülmüştür ölüm”[9]. Vahşete ve ölü bedenlere duyulan iştahlı merakın, çıplak bedenlere duyulan arzulu merak kadar şiddetli hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. Ayrıca doğal olmayan ölüm biçimlerinin gittikçe sınıfsal, cinsel ve etnik bir kimlik edindiği, doğal yollarla ölmenin sadece egemen sınıflara ve uluslara ait bir ayrıcalık haline geldiği bir zamanda yaşıyoruz. Savaşlarda, sokak cinayetlerinde, iş kazalarında, iç isyanlarda ve ulusal katliamlarda ölüm şerbetini içenlerin mensup oldukları ırkın, sınıfın, cinsin, cinsel yönelimin ve etnik kimliğin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, insanlığın en azından ölüm karşısında eşit olma idealinin bile ortadan kalktığını görebiliriz.

Acı temsil edilemez olandır, onu müzeleştirmek, politik bir parka dönüştürmek hiçbir kazanım sağlamaz ve sağlamamıştır. Ayrıca bir suç ve sömürü örgütlenmesi olan devletin kendisini cezalandırmasını beklemek devletin varoluş gerekçelerine aykırı bir beklentidir. Kalıcı bir toplumsal barışı, barışa ve adalete ihtiyacı olan insanlar tesis edecektir elbette. Ayrıca barış, devletlerin ölüm yürüyüşlerine ara vermelerini sağlamak, devletlerin suçlarını sınırlandırmak ve malum failleri teşhir etmekten ibaret değildir; barış mücadelesi bir hak ve adalet mücadelesidir, başka bir dünyayı mümkün kılacak koşulların bugünden inşa edilmeye başlanmasıdır. Barış mücadelesi; bütün şiddetin ve savaşların kaynağı olan, devlet denilen kötülük şebekesini ortadan kaldırma mücadelesinin de ayrılmaz bir parçasıdır aynı zamanda. Devletler tarihinde barış her zaman istisna, savaş kural olagelmiş olsa da, barış isteyenlerin bedenleri canlı bombalarla havaya uçuruluyor olsa da, en tahammül edilemez canavarlıklardan ve en berbat zulümlerden sonra bile barışı hayal etmeye, onu mümkün kılmaya ihtiyacımız var. Spinoza haklıdır: “Barış yalnızca savaşın olmaması değildir; barış bir erdemdir, bir doğruluk ve sadakattir. Bir başkasının hayatına duyulan sevgidir. Başka bir deyişle, öğrenilir ve öğretilir, bir paylaşımdır, hayatı onaylar ve hayatın gerektirdiği umudu destekler”.[10] Savaşın yarattığı acıların, yıkımların ve şiddetin hırpaladığı kolektif hafızanın toplumun ruhunu ve beynini esir almasına engel olmak, özgürlük ve adalet mücadelesinin bir gerekliliğidir. Savaşın ve savaşın doğurduğu sonuçların yıkıp geçtiklerini inşa etmeden üzerine hiçbir şeyi bina edemeyiz. Şüphesiz Kant’ın tahayyül ettiği uluslararası ölçekteki ebedi barıştan ve Spinoza’nın durmaksızın bahsettiğin barış ve güvenlik ortamı arasında her toplumda kurulması gereken sıkı bağlardan çok uzağız. Barış süreğen bir şiddet durumunun daima kırılgan, kısa süreli ve geçici bir sonucu olmuştur maalesef. Ayrıca barışı ahlaki buyruklar veya farazi iyi niyetler üzerine temellendirmenin mümkün olmadığının fazlasıyla farkındayız. Spinoza’nın belirttiği gibi, “bir duyguya ancak daha güçlü bir başka duyguyla, bir arzuya ancak daha güçlü bir başka arzuyla karşı konabilir”. Meseleyi ‘”yapmalısın” olarak gören, sürekli insanların vicdanına havale edilen bir ahlakçılıkla barış politikası örülemez. Bir diğer önemli nokta da, bu küresel savaş çağında küresel bir barış öngörmek mümkün olmasa da, küçük barışlar daima mümkündür. Devletin mutlak şiddet tekeline çomak sokmak, savaş durumunu savunulamaz hale getirmek, çatışmaları geçici sürelerle kesintiye uğratmak ve savaş suçlularının yargılanabilmesinin yolunu açmayı başarmak yerel barış mücadelelerini mümkün kılan temel uğraklardır. Adalet olmadan barış olmaz ilkesi, barış mücadelesinin bir adalet ve eşitlik mücadelesi olması gerektiğinin temel işaretidir. Barışı tahayyül etmek, adil bir barışı tahayyül etmek demektir yani verilen imtiyazlara dayanan bir barışı değil. İmtiyazlara dayanan bir barışın elde edilmesi kolaydır. Ancak böyle bir barışın olumsuz sonuçlara, birbirini takip eden sonu gelmez savaşlara, aşağılanmalara, adaletsizliklere ve şiddete yol açmaktan başka bir işe yaramadığı birçok ülkenin tarihsel deneyimleriyle sabittir.

Türkiye, adı sürekli katliamlarla, devlet terörüyle ve ölümle anılan bir ülke olagelmiştir. Geçmişten miras aldığı ve kuruluş felsefesinin “yurtta sulh, cihanda sulh” olduğunu zaman zaman vurgulasa da, tarihi boyunca sürekli çatışmalardan, savaşIardan, gerilimlerden, linç politikalarından ve faşizan bir milliyetçilikten beslenen devlet geleneğini sürdürmüştür. Devlet erkanının nezdinde barıştan sürekli sözedenler ya “terör” örgütlerinin sözcüleridir, ya devletin güvenlik politikalarını ve gücünü aşındırmaya çalışan hainlerdir ya da “kökü dışarıda” olan bazı şer odaklarının maşalarıdır. Devlet aklının toplumsal bir barıştan anladığı şey, devletin şiddet tekeli üzerindeki mutlak tasarrufunun onaylanması, devlet şiddetine meydan okuyan silahlı direnişlerin tek taraflı olarak biran önce varlıklarına son vermeleri gerektiği olmuştur. Terör sıfatı her daim devletin şiddet tekeli dışında kalan hareketlere ait bir paye olarak kalmıştır, bunca katliama, işkenceye, cinayete, darbeye ve insan hakları ihlaline rağmen “devlet terörü” gerçeği hiçbir zaman kabul görmemiştir. Doğrusu terör fikrine yaklaşımın birçok ülkede benzer ve hakim kanaatin aynı doğrultuda olduğunu söylemek mümkün. “Yani siyasi meşruiyetiniz varsa, tam donanımlı büyük bir ordu elinizin altındaysa ve uluslararası meselelerde sözünüz geçiyorsa, kimse size terörist diyemez”. Bir devletin terör eylemleri gerçekleştirebileceği, vatandaşlarına savaş açabileceği fikrini temellendiren binlerce tarihsel ve güncel örneğe rağmen, hâkim söylemde böyle bir düşünceyi saf dışı bırakma eğilimi hala devam etmektedir. Kimin terörist ve neyin terör olduğuna elbette uluslararası siyasetteki güç ilişkileri karar vermektedir. Uluslararası siyasette terör olarak sınıflandırılanlar ya totaliter devletlere başkaldıran kimi örgütlerdir ya da küresel kapitalist hegemonyaya teslim olmak istemeyen “haydut devletler”dir. Oysa geçmişinde veya günümüzde devlet terörüne şu veya bu biçimde bulaşmamış neredeyse hiçbir devlet yok gibidir. Kısacası terör kavramına ya kurulu düzenin düşmanlarını şeytanlaştırmak ya da devlet şiddetini yasal ve ahlaki tetkikten muaf tutmak için başvurulmaktadır. Birçok ülkede ve Türkiye’de olduğu gibi “teröre karşı savaş” kisvesi altında belli sömürgeci işgallerin, talanların, katliamların ve insan hakları ihlallerinin el çabukluğuyla meşrulaştırılmaya çalışıldığı artık hiç kimse için bir sır değildir. Dolayısıyla yasadışılıktan hareketle yapılan terörizm tanımlamalarının geçerli ve ahlaki hiçbir tarafı yoktur. Çünkü “yasa, galibin adaletidir”. Yasanın ardında daima bir şiddet olduğunu, şiddetin yasaya dönüşebilmesi için muzaffer olması gerektiğini, her devletin kuruluş ilkesinin çıplak şiddet olduğunu ve şiddetle korunduğunu unutmamak gerekiyor. Üstelik bir çok devlet için dünün “teröristlerinin” yarının “özgürlük savaşçıları” olduğunu iyi biliyoruz. Ayrıca direnişi ve devlet şiddetini iki tarafın birbiriyle savaştığını varsayan “çatışmalar” olarak görmek, devlet şiddeti ile sözbirliği yapmaktır. Şiddetsizlik politikası, her duruma aynı şekilde uygulanabilecek mutlak bir ilke, her durumda savunulabilinecek etik bir tutum değildir. Judith Butler’in dediği gibi, “şiddetin en iyi yöntem olup olmadığını kararlaştırmak sadece imtiyazlılara kalmamalıdır; gayet paradoksal, hatta acı verici bir biçimde, mülksüzleştirilmişlerin de misilleme yapılıp yapılmayacağına, yapılacaksa ne biçimde yapılacağına dair karar verme yükümlülüğü vardır. Bu mesele, muazzam devlet şiddetinin söz konusu olduğu bir ortamda ahmakça ya da ikincil önemde bir soru gibi görülebilir; ancak belli durumlarda, karşılık verilmemiş şiddet edimi, devletin tek taraflı gaddarlığını, diğer her edimden daha çok ortaya çıkarabilir. Şiddetsizliğin herhangi birinin ruhunu kurtardığından şüpheliyim ama şiddetin, bir yandan da amansız bir saldırıya maruz kalan bir toplumsal bağı beyan ettiği açıktır.”[11] Direnişin başvurmak zorunda kaldığı şiddet, devlet terörünün zorunlu bir sonucudur. Belli siyasi taleplerin ve adalet çağrılarının devlet şiddetiyle engellendiği, yok edilmeye çalışıldığı noktada meşru bir müdafa hakkıdır.

AKP iktidarının pragmatik siyasetinin hedefleri doğrultusunda vücut bulan kısa süreli barış dönemi, bu muhafazakar iktidarın yaşadığı meşruiyet krizi ve gün geçtikçe çatırdayan hegemonyası sonrasında bitmiş görünmektedir veya dolaşımdaki hakim tabirle müzakere masası devrilmiş durumdadır. Devlet terörünün tekrar soluk aldırmadığı, korkunun gündelik hayatı kuşattığı, özel amaçların akamete uğradığı, kamusal alanların güvencesizleştiği, bitmek bilmeyen baskıcı tedbirlerin, yasakların ve sansürlerin devreye girdiği zamanlara hızla dönmüş durumdayız. Kopkoyu bir muhafazakar faşizmin kuşatması altında barış bayrağını taşıyanların her gün bedelini ödedikleri bir devlet terörünün tam göbeğindeyiz artık. Suriye’de Sünni-Selefi bloğa verilen desteğe rağmen hiçbir sonucun alınamaması, Kobane direnişinin zaferle sonuçlanması ve 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonucunda HDP’nin aldığı yüksek oy oranı dolaysıyla 13 yıllık tek parti iktidarının yitirilmesi, AKP iktidarını tam anlamıyla bir çıkmaza sürekledi ve bu çıkmazın sonucunda kendisinden önceki savaş hükümetlerini aratmayacak bir şekilde Kürdistan’daki savaş politikalarından medet uman, militarist politikalara dört elle sarılan, asker ve polis cenazelerinin yükselttiği milliyetçi hezeyana yatırım yapan ve yaşanılan tüm vahşeti PKK’ye yıkan, barış yanlısı tüm sesleri hain veya terör işbirlikçisi ilan eden bir AKP Olağanüstü hal rejimine geçiImiş oldu. Beyaz torosların yerini plakasız ford ranger’lerin aldığı, Olağanüstü Hal Bölgesi kanunlarının yerini sürekli genişleyen güvenlik bölgesi ilanlarına bıraktığı, Kürdistan kentlerinin günlerce kuşatıldığı, ölen çocukların cenazelerinin kokmasın diye buzdolaplarında saklandığı, diyaliz hastalarının hastaneye gitmek için sokağa beyaz bayraklarla çıktığı, “Anadolu’dan Görünüm” programının bıraktığı boşluğun nefret ve hakaret bülteni haline gelen havuz medyasıyla doldurulduğu, 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki seçim aralığında yaklaşık 700’den fazla insanın hayatını kaybettiği bir “sarayın savaşı”yla karşı karşıyayız. Geleneksel savaş söylemini meşrulaştırmak için sürekli “saldırgan kim?” sorusuna yoğunlaşılmış, her zamanki gibi ”sorun nedir? nasıl çözümlenebilir?” soruları bir kez daha geçiştirilmeye, itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. AKP aktörlerinin “bu savaşı PKK başlattı, ondan önce ülkeye barış ve huzur ortamı hakimdi” iddiaları da temelsizdir.

Ocak 2013 tarihinde BDP heyetinin İmralı’ya gitmesiyle resmen başlayan Çözüm Süreci, iktidar açısından başında itibaren bir oyalama, zaman kazanma süreci olmuştur, barış ve çözüm üretme zorunluluğu ve çift taraflı çabalara rağmen kendi kitlesine PKK’ye boyun eğdirdik, silahları bıraktırdık şeklindeki güç gösterileriyle geçiştirilmiştir. Başka ülke deneyimlerinde görülen “geçis dönemi adaleti” asla hayata geçmemiş, çözümü kurumsallaştıracak köklü reformlar gerçekleştirilmemiş, sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesine izin verilmemiş ve sürecin toplumsallaşarak aşağıdan yükselen bir toplumsal rıza üretmesine öncülük edilmemiştir. Müzakereler genel itibariyle devletin istihbarat birimleriyle Kürt hareketinin belli aktörleri arasındaki gizli görüşmelere indirgenmiş, aradan geçen iki yıla rağmen kamuoyu tarafların somut olarak neleri konuştuğunu ve müzakere ettiğini hala bilmemektedir. Ayrıca PKK ile olan sıcak çatışma döneminden önceki zaman diliminde de sanıldığının aksine hakim bir barış atmosferi ve çözüm çabası var olmamıştır ve çözüm sürecini bitiren PKK değil devlet olmuştur. İki yıllık kısa çözüm süreci dönemine sığan belli olayların ve devlet şiddetinin kronolojisine göz atmak bile varsayılan bir “sürecin” varolmadığını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu iki yıllık süre zarfında, 3 Nisan 2015 tarihinde iç güvenlik paketi cumhurbaşkanı tarafından onaylanmıştır, 11 Nisan 2015 tarihinde Ağrı’daki bahar etkinliklerinde meydana gelen olaylarda HDP’li Cezmi Budak öldürülmüş ve dört asker yaralanmıştır, 20 Nisan 2015 tarihinde Şırnak’ın Uludere ilçesi sınır hattında bulunan Yemişli köyünde askeri operasyonları engellemek isteyen halka ateş açılmış üç kişi yaralanmıştır, Siirtt’te seçim çalışmaları yapan HDP’lilere korucular saldırmış, HDP Hizan ilçe Eş başkanı Abdulkerim Gültekin beyin kanaması geçirmiştir, 22 Mayıs 2015 tarihinde HDP Adana ve Mersin il binaları bombalanmıştır, 3 Haziran 2013 tarihinde seçim çalışmaları için Karlıova’nın Serpmekaya köyünden gelirken silahlı saldırıya uğrayan HDP’nin seçim aracının şoförü Hamdullah Öğe yaşamını yitirmiştir. Yine 5 Haziran 2015 tarihinde Diyarbakır’daki seçim mitingine yönelik bombalı saldırıda 5 insan yaşamını yitirmiş 400’dan fazla insan yaralanmıştır, 12 Temmuz 2015 tarihinde Ardahan’ın Göle ilçesinde belediyeye ait araca saldırı gerçekleşmiş, saldırıda Kanber Markoç hayatını kaybetmiştir. 20 Temmuz 2015’de Kobane’ye yardım götürmek için Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde toplanan Sosyalist Gençlik Federasyonu (SGDF) üyesi gençlerin basın açıklaması yaptığı sırada IŞİD’li olduğu açıklanan bir canlı bomba kendini patlatmış 32 kişi hayatını kaybetmiştir. 24 Temmuz 2015 tarihinde IŞİD, DHKP-C ve PKK’ye yönelik hava destekli operasyonların başlatılmasıyla da sıcak savaş dönemi başlamış ve çatışmalar 1 Kasım Genel Seçimlerine kadar devam etmiştir. Yaşanan bunca katliamın faili ya doğrudan ya da dolaylı olarak bizzat devletin kendisi olduğu halde hiçbir olayın sorumluluğu kabul edilmemiş, şu ana kadar tatmin edici bir aydınlatma ve yargılama süreci gerçekleşmemiştir. Siyasal baskıların, yoğun olağanüstü tedbirlerin, korkunun, ”belirsizliğin şiddeti”nin, şantajların ve sandık hilelerinin gölgesinde geçen 1 Kasım Genel Seçimlerinin sonucunda AKP hedeflediği oy oranına kavuşmuş, yaklaşık %50 oy alarak tek başına iktidar olma imkânını yeniden elde etmiştir. Savaş karşıtı anarşist düşünür Randolph Bourne vaktiyle “Savaş devletin sağlığıdır” demişti. Bu seçim sonuçlarından hareketle “Savaş, kaos ve katliamlar Tayyip Erdoğan’ın can suyu olmuştur” demek yerinde olacaktır. Asıl kaygı verici olan bu seçim sonuçları değil, bundan böyle her meşruiyet krizi durumunda devlet şiddetine, savaşa bir iktidar stratejisi olarak gönül rahatlığıyla başvuracak bir iktidarın varlığıdır. Her anlamda devletleşen, Kemalizm’in inşa ettiği ayrımcılık ve ırkçılık duvarlarını sürekli yükselten, hizmet ideali adı altında betonlaşma modernizminden asla ödün vermeyen, yürüttüğü vahşi neo-liberal ekonomik politikaların bir sonucu olan mülksüzleşmeyi, doğal tahribatı, kamusal alanların talanını bir ulusal kalkınma hamlesi olarak yansıtan, bütün muhalif mecraları keyfi bir biçimde susturma ve kriminalize etme adaletsizliğini “hukukun gerektirdiği yaptırımlar” olarak sahiplenen bu tam tekmil muhafazakar diktatörlüğe karşı direnmekten başka çaremiz yoktur.

Seçim sonuçlarından aldığı güçle Kürdistan’da bir savaş hükümeti olarak yoluna devam edeceğini beyan eden, iç güvenlik yasası aracılığıyla Kürdistan’da yıllardır süregelen Olağanüstü Hal Rejimini tüm Türkiye sathına yayacağını her fırsatta ve her olayda gösteren bu iktidarın beslendiği şiddet kaynağını kurutmaya çalışmak temel önceliğimiz olmak zorundadır. Çünkü herşeyi bir kara delik misali yutan bu şiddet anaforu içinde hiçbir eşitlikçi ve özgürlükçü sesin kendisini duyurabilme, bu siyasal çürümüşlüğün kaynaklarını gösterme ve toplumsallaşabilme imkanı ve şansı yoktur. Devletin varlığının tehdit altında olduğunu ilan eden her klasik savaş hükümeti gibi olağanüstü hal rejimine anında dönen, seçim sonuçlarının gösterdiği gibi bayrak, vatan, ezan uğultusunun eşlik ettiği örgütlü toplumsal kötülükten çok iyi beslenen, tüm toplumsal kazanımları bu teyakkuz sayesinde sürekli budayan, iktidarının devamı için devletin tüm militarist güçleriyle ve suç çeteleriyle uzlaşan bir “Yeni Türkiye” var artık. Özellikle bu ülkedeki her devrimcinin veya muhalifin artık görmesi gereken acil bir realite de şudur: Kürdistan’da işleyen tahakküm çarkı döndüğü sürece hiç kimsenin özgür olma imkânı veya şansı yoktur çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca müstakbel Türk’ün saadeti ve refahı felaketlerin Kürdistan’da devam etmesi sayesinde satın alınmıştır. Değişen hükümetlere bağlı olarak bu “Müstakbel Türk”ün tanımı ve öznesi zaman zaman değişiyor olsa da, Kürdistan’daki felaketler zincirine eklenen halkalar asla değişmiyor.

Barış mücadelesi şüphesiz hiçbir zaman doğrusal bir hat çizmez, kesintilerle, kopuşlarla, yükselişlerle dolu uzun bir yolculuktur, önemli olan İrlanda barışının mimarlarından Jonathan Powell’in vurguladığı gibi “bisikletin pedalini çevirmeye devam etmek”tir. Bu dipsiz karanlık ortasında belki de umutlu olmamız gereken tek şey, bu iktidarın adalet anlayışını artık tamamen gücün ve zulmün meşrulaştırılması üzerine kurmuş olması, topluma vaad edebiIecek hiç ama hiçbir şeyinin kalmamış olmasıdır. Bu egemenlik, varlığını çıplak devlet şiddetine, korkuya ve belirsizliğe borçlu olan, mobilize ettiği partizan blok dışında kalan insanları ikna etmekten çoktan vazgeçmiş, ahlaki tüm iddiaları kirlenmiş, suç ortağı kıldığı güçler sayesinde ayakta kalan, aldığı oy oranına rağmen fazlasıyla kırılgan bir egemenliktir. Dolaysıyla bu şiddetin ortadan kaldırılması veya sınırlandırılması bu iktidarın da çözülmesi, savaşı bir varlık sebebi olarak görememesi, savaşı “yasa, hukuk” gibi araçlarla sürdürememesi/koruyucu unsur yapamaması anlamına gelmektedir. İşte salt şiddet ve korku aracılığıyla varlığını sürdüren tüm iktidarları barış ortamlarında en çok korkutan şey budur. Bu korkunun ecele faydasının olmayacağı günler bence çok da uzak değildir. Sözün özü, Polonyalı şair Stanislaw Lec’in dediği gibi “kaynağa ulaşmak için akıntıya karşı yüzülmesi gerekir”. Barış mücadelesi akıntıya karşı yüzmektir. Kaynak kendini sürekli saklamaya, savaşın ölümcül sisiyle görünmez kılmaya devam etse de kaynağa ulaşmaktan başka yolumuz yok gibi görünmektedir.


[1] Georgio Agamben, Auscthwitz’den Artakalanlar – Tanık ve Arşiv, Bağımsız Kitaplar, s.73

[2] Barış Açısını Savunmak, Hazırlayanlar: Necmiye Alpay ve Hakan Tahmaz, Metis Yayınları, s.13

[3] Biyopolitika, Thomas Lemke, İletişim Yayınları, s.64

[4] A.g.e, s.34

[5] A.g.e, s.255

[6] Eduardo Galeano, Tepetaklak – Tersine Dünya Okulu, çev. Bülent Kale, s. 195-196

[7] Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma – Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne, İletişim Yayınlar, s.34

[8] A.g.e, s.82

[9] Medya Mahrem – Medyada Mahrem Olgusu ve Transparan Bir Yaşamdan Parçalar, Editör: Hüseyin Köse, Ayrıntı Yayınları, s.79

[10] Barışı Hayal Etmek, Evrensel Kültürler Akademisi, Metis Yayınları, Çeviren: Devrim Çetinkasap, s.25

[11] Judith Butler, Savaş Tertipleri, Çeviren: Şeyda Öztürk, YKY, s.160