Arzu İktidardır, İktidar Arzu: Şizo-Kültür Konferansına Yanıtlar

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Félix Guattari

Çeviren: Mustafa Demirtaş
Redaksiyon: Evren o. Yurttaş & Son Okuma: Savaş Karayayla

Guattari: Psikanalize sistematik bir saldırıdan sonra (en azından ben öyle düşünüyorum) Gilles Deleuze ve ben psikanalizde, üniversitede ve genel olarak, iktidar oluşumlarının altında yatan linguistik ve semiyotik kavramlar hakkında kendimize sorular sormaya başladık.

İfadenin semiyotik bileşenleri olarak adlandırdığım şeyin genelleştirilmiş bir bastırılma türü belirli bir yazı tipinde yer alır, öyle ki insanlar konuştuklarında bile, sanki yazıyorlarmış gibi konuşurlar. Aynı zamanda, onların konuşma kuralları yalnızca belirli bir söz dizimine değil, belirli bir yazı yasasına da bağlıdır.

Yabanıl toplumların aksine, toplumumuz konuşmayı fazla düşünmez—yalnızca yazı, imzalanmış, onaylanmış yazı. Kapitalist toplumlarda tabi kılma temelde yazıyla bağlantılı semiyotik bir tabi kılmadır. Yazıdan kaçanlar hayatta kalma umudundan vazgeçerler. Sonları uzmanlaşmış kurumlar1 olur. İş yaşamında veya başka bir yaşam alanında olsun, kişi her zaman kullandığı semiyotik kiplerin yazı yasasının bir fenomeniyle ilişkili olduğundan emin olmalıdır. Eğer bir jest yaparsam, şunu söyleyen bir metne ilişkin olmalıdır: “Bu jesti bu noktada yapmak uygun mudur?” Eğer benim jestim anlamsızsa, bir bilgisayarda, yazılı veya dijital bir alette olduğu gibi şu söylenecektir: “bu kişi çıldırmış veya uyuşturucunun etkisi altında olabilir, belki polisi aramalıyız veyahut bir şair olabilir: Bu birey belirli bir topluma aittir ve yazılı bir metne havale edilmelidir.” Bu nedenle, bu kolokyumda ortaya çıkan meselenin -belli metinler okunsa da okunmasa da- temelde üniversitenin ötesine geçen iktidar oluşumunun bir meselesi olduğunu düşünüyorum.

Soru: Bu, Antonin Artaud’nun yazılı metin hakkında söylediği şeyle ilgili değil mi?

Guattari: Kesinlikle. Artaud, tiyatro ve sinemayı semiyotik bileşenlerinin çokluğunda anladı. Çoğu zaman bir film yazılı bir metne, bir senaryoya, metne atfedilen ve metinden uzaklaşan plastik ve işitsel öğelere dayanır.

Soru: Aslına bakılırsa, burada yazı meselesinden ziyade bir doğrusallık meselesi yok mu?

Guattari: Şüphesiz veya her şeyi sayılara (digits) çeviren, dijitalleşme olarak adlandırılan şey söz konusu.

Soru: Doğrusallık meselesi kapitalizme mi özgü? Yoksa sermayeye özgü bir yazı biçimi var mı?

Guattari: Evet, öyle olduğuna inanıyorum. Sözceleme sistemlerinin tüm gelişimi sözcelemin bireyselleşmesine ve kolektif sözcelem düzenlemelerinin bozulmasına yönelir. Diğer bir ifadeyle, karmaşık ifade sistemlerinin -dans ederken, dövme yaparken, taklit ederken vb.- bütünlüğünün konuşmacı ile dinleyicinin konumuna işaret eden bir bireyselleşme için terk edildiği duruma doğru hareket edilir, öyle ki bir iletişimden geriye kalan tek şey “bitler” içinde ölçülen bilginin aktarımıdır. Yine de başka bir düzenlemede, iletişimin özü arzu iletişimidir. Oyun oynayan bir çocuk veya birisi ile flört eden bir aşık bilgi aktarmaz, semiyotik bileşenlerin tüm serisinin içinde yer aldığı zengin ifadeli bir durum yaratır.

Kapitalizm bu bileşenleri hesaba katmayı reddeder; onun istediği şudur: 1) kendilerini iş bölümünü onaylar şekilde ifade eden insanlar; 2) yalnızca sistemin telafi edebildiği şekilde ifade edilen veya yalnızca üretim sistemlerinde doğrusallaştırılan, ölçülen arzu. Bazı insanlar burada doğrusallaştırmanın, genetik sistemlerde bile belirli bir amaç için veriyi iletmenin en iyi yolu olduğunu söylediler. Örneğin, yabanıl toplumlarda bir satın alma gerçekleştiği zaman olan şeyi düşünün. Alım genellikle bitmez tartışmalarla bağlantılı bir miktardır; mübadele olarak sunulsa bile daha çok bir bağış gibidir. Bugün, ideal alışveriş satıcının bir bilgisayar gibi davranmasını talep eder. Satıcı nazik biri olsa ve baştan çıkarmanın tüm ikonik bileşenlerini sergilese bile, yine de kesin bir koda göre baştan çıkarır. Eteği belli uzunlukta olmalı, yapay gülümsemesi, vb. Kapitalizm için semiyotik tabi kılmayı güvence altına almanın en iyi yolu arzuyu doğrusal bir şekilde kodlamaktır. Bir fabrikada ya da bir bankada olsun, kapitalizm arzuları ve problemleriyle oldukları şeyin bütünlüğünü getiren insanları istemez. Onların arzulamasını, âşık olmasını, depresyonda olmasını istemez; işlerini yapmasını ister. Onlar hissettiklerini, oldukları şeyleri, tüm algısal semiyotiklerini, bütün problemlerini bastırmalıdırlar. Kapitalist toplumda çalışmak, bir yazım yasasıyla kesin bir ilişkiye sahip olan semiyotikleşmenin kullanılabilir miktarını soyutlamaya işaret eder.

Soru: Bu, kapitalizmi son derece geniş bir anlamda sorguluyor.

Guattari: Açıkçası, bürokratik sosyalizmi de içermelidir.

Soru: Doğrusallık meselesini tekrar ele alırsak, Lacan’daki Ödipal üçgeninin eleştirisi ve reddinden size göre hangi sonuçlar çıkar? Sadece eleştirel yorum olarak değil, aynı zamanda düşünsel praksis olarak; devrimci eylem açısından böyle bir eleştirinin etkisi nedir?

Guattari: Bence, bilinçdışının Lacancı tanımı özellikle eğer bu tanımın kapitalist sosyalist bürokratik toplumsal alanın bilinçdışını unuttuğu hatırlanırsa geçerli görünür. Gerçekten, Lacan’ın söylediği şey nedir? Lacan, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını ve bir gösterenin başka bir gösteren için özneyi temsil ettiğini söyler. Temsil, sembolik düzen, sembolik düzendeki bireylerin eklemlenişi aracılığıyla, üçgen ve iğdiş etme yoluyla bilinçdışına erişim sağlanır. Aslında, her şey gerçekten bununla ilgili, arzu yalnızca temsil edildiği, temsilcilerden geçtiği sürece var olabilir. Aksi halde, dürtülerin vb., ensest kayıtsızlığının kara gecesine düşülür. Zira tüm mesele burada yatar; eğer Lacan sonuna kadar yakından takip edilirse nihayetinde ne söylemektedir? Gösteren ve iğdiş etme yoluyla arzuyu kabul ediyorsun ve kabul ettiğin o arzu imkânsız bir arzudur.

Sanırım Lacan kapitalist toplumsal alanın bilinçdışı açısından tamamıyla haklıdır, zira birisi arzumuzu temsil eder, anne çocuğun arzusunu, öğretmen öğrencilerin arzusunu, konuşmacı dinleyicilerin arzusunu yahut lider, takipçilerin arzusunu temsil eder ya da kendimiz, başkaları için bir şey olma hırsımız içinde kendi arzumuzu temsil ederiz (“maço” veya onun benim hakkımda düşüneceği başka bir şey olmak zorundayımdır), ardından artık arzu yoktur. Bilinçdışındaki özne ve nesnenin konumunun sürekli olarak metafizik genel bir özneye değil, ama belli bir sosyoekonomik alanda belirli bir özneye, belirli bir nesne türüne işaret ettiğini düşünüyorum. Aslında arzu, nesneden olduğu gibi özneden ve özellikle sözde kısmi nesneler dizisinden de kaçar. Psikanalizin kısmi nesneleri yalnızca baskıcı bir alanda baş gösterir. Zira Freud’un Küçük Hans monografisi hatırlanırsa, anal kısmi nesne diğer tüm nesneler yasaklandığında görünür: yan evdeki küçük kız ya da caddeden karşıya geçiş, yürüyüşe çıkış, anneyle uyuma yahut mastürbasyon yapma —ardından, her şey imkânsız hale geldiğinde fobik nesne belirir, fobik özne görünür.

Anlamlama sistemleri daima iktidar oluşumlarıyla bağlantılıdır ve iktidar oluşumları her zaman anlamlamaları ve anlamlayıcı davranışları sağlamak için müdahalede bulunur, buradaki amaç onları daima hiyerarşik biçimde düzenlemek, organize etmek ve merkezi bir iktidar oluşumuyla uyumlu hale getirmektir; ki bu iktidar oluşumu, herkesin tikel konumlarını nitelendirecek kadar tikel dillerin farklılaştığı genel bir yasa sisteminin makinesi olan ulusal bir dilin varlığıyla dolayımlanmış devletinki, kapitalist iktidarınkidir. Ulusal dil her kişinin konuşma biçimini nitelendiren çevrilebilirliğin aracıdır. Bir göçmen bir öğretmenle, bir kadınla, bir yöneticiyle vb. aynı şekilde konuşmaz, ama her hâlükârda her birinin bir genel çevrilebilirlik sistemi karşısında profili çizilir. Aktarım, iletişim ve dilin ya da yasanın iktidarının işlevlerinin ayrılması gerektiğine inanmıyorum. Bir söz dizimi yasasını kuran, ekonomik yasayı, değişim yasasını, iş bölümü ve yabancılaşma, zorla alma, artı değer yasasını tesis eden aynı araç türüdür.

Hal böyle olunca kendim çok konuşkanım, ki birisinin beni dili ve iktidarı reddetmekle nasıl suçlayabildiğini anlayamıyorum. İktidara karşı savaşa girmek genel itibariyle saçma olurdu. Aksine, iktidar siyasetinin, iktidar düzenlemelerinin belli türleri, dilin belli kullanımları, özellikle ulusal diller, belli bir dilsel kast, lehçelerin yıkımı, her türlü -çocuğa ya da kadına özgü olduğu gibi mesleki (Robin Lakoff’un çalışmasına bakınız)- özel dilin reddi (ki sanırım olan şey bu) yoluyla iktidarın ele geçirilmesine işaret eden tarihsel bir durum bağlamında normalleştirilmektedir. Arzu ile iktidarı karşıtlaştırmak saçma olurdu. Arzu iktidardır; iktidar arzudur. Söz konusu olan şey var olan farklı dilsel düzenlemelere ilişkin ne tür bir politikanın izlendiğidir. Çünkü -ve bu benim için önemli gözüküyor- kapitalist ve sosyalist bürokratik iktidar bugün bireysel semiyotikleştirmenin tüm kiplerine sızmakta ve müdahale etmektedir, onlar, polis tarafından doğrudan tabi kılma ya da fiziksel baskının açık kullanımından daha fazla semiyotik tabi kılma aracılığıyla ilerler. Kapitalist iktidar bireylerin tüm davranışlarına, algı, beden, çocuklar, cinsel partnerlerle vb. ilişkilerine mikro-faşizmi enjekte eder. Eğer kapitalist sisteme karşı bir mücadele yol gösterebilecekse, fikrimce, bu yalnızca, sermayenin temellendiği tüm semiyotik sızmaların eksiksiz bir kavrayışıyla burjuvazinin, onun kurumlarının ve sömürü sistemlerinin iktidarına karşı -görünür, dış hedeflerle- bir mücadeleyi birleştirerek yapılabilir. Sonuçta, her seferinde örgütlenmelerdeki bürokrasiye, reformist politikalara karşı vb. bir mücadele alanı keşfedilir, ayrıca kendimizi bu mikro-faşizmle, onun taşıyıcılarıyla ne kadar kirlettiğimiz tam anlamıyla görülmelidir.

Her şey sözcelemin bireyselleşmesi olarak adlandıracağım şeyin içinde yapılır, onda örgütlenir, böylece bu tarz bir çalışmaya girmek engellenir, birey her zaman kendi içinde, ailesinde, cinselliğinde dolanır, böyle bir özgürleşme çalışması imkânsız hale gelir. Dolayısıyla, devrimci bir politik mücadeleyi analizle eriten bu süreç yalnızca başka bir aracın düzenlenmesi koşuluyla düşünülebilir. Terminolojimizde (yani, Gilles Deleuze’le birlikte) bu araç, bir kolektif sözcelem düzenlemesi olarak adlandırılır. Bu onun zorunlu olarak bir grup olduğu anlamına gelmez: kolektif sözcelem düzenlemesi hem halkı hem de bireyleri oyuna sokar—ayrıca makineler ile organları da. Bu romanlarda rastladığımız belli karakterlerdeki gibi (Beckett’ın Molloy’unu düşünüyorum) mikroskobik bir çaba olabilir; transandantal meditasyon ya da bir grup çalışması olabilir. Fakat kolektif sözcelem düzenlemesi grup tarafından bir çözüm değildir. Sistematik olarak bozulmamaları, doğrusallaştırılmamaları, ayrılmamaları için basitçe farklı semiyotik bileşenler arasında birleşme fırsatları yaratma girişimidir.

Önceki konuşmada, konuşma yapan kişi yanıma geldi ve şunu söyledi: “Eğer uzun bir süre konuştuysam, aynı anda, engellenmiş hissetmem, konuşamamam nedeniyleydi.” Sözcelemin kolektif düzenlemesi olarak işlev görmedik; konuşma konusundaki engellenmesiyle onu duyma konusundaki kendi engellenmemi ilişkilendirmeyi başaramadım. Her zaman şu fikre geri gelinir: eğer akıl söylemini terk edersen, öldürmenin, tutkuların kara gecesine ve tüm toplumsal yaşamın çözülüşüne düşersin. Fakat fikrimce, akıl söylemi patolojinin, dehşet verici söylemin dik âlâsıdır. Sadece dünyada neler olduğuna bakın, zira her yerde akıl söylemi iktidardadır.

Soru: Sizin kolektif sözcelem düzenlemenizde, doğrusallık ve söz diziminin yeniden oluşmasını nasıl önlersiniz?

Guattari: Tüm iktidarların bastırmak istediği imgeleri, önermeleri, fazlalıkları (redundancy), bilgiyi bastırmayı istemek aynı zamanda saçma olurdu. O halde, mesele semiyotik ya da dilsel veyahut psikanalitik değildir, politiktir. Kendine, vurgunun yapıldığı yeri sormaya bağlıdır—anlamlı bir fazlalık siyaseti üzerine ya da tümüyle farklı bir doğanın çoklu bağlantıları üzerine.

Soru: Daha açık olmalısınız. Semiyotikten, bilgiden, sözcelemin kolektif düzenlenişinden, yani dile ait bir şeyden bahsediyorsunuz ve ardından savınızı dilsel ya da psikolojik sistemden çıkarıp politikaya kaydırıyorsunuz. Sizi artık takip edemiyorum.

Guattari: Her seferinde aynı şey. Somut bir örneği ele alalım: Okulda yazmayı öğretme. Bu mesele sıklıkla farklı, evrensel bir yöntemle ortaya konur. Toplum, tamamen özgürleştirilmiş bir okulda bile aynen var olur, çocuklara nasıl yazılacağını öğretmenin ya da dilsel trafik işaretlerini tanımanın reddedildiğini hayal edemeyiz. Önemli olan, bu semiyotik çıraklığın, bireyin semiyotik tabi kılınışını ve iktidarı bir araya getirmek için mi kullanıldığı yoksa başka bir şey mi yapıldığıdır. Okulun yaptığı bilgiyi iletmek değil, bedene semiyotik bir modellemeyi yerleştirmektir. Ve bu politiktir. Eğer bürokratik kapitalist-sosyalist sistemin yabancılaştırmalarını insanların kabul etmesi isteniyorsa, onların semiyotik alıcılıklarını güvence altına alacak şekilde modellemeye başlanmalıdır. Aksi halde, onlar fabrikalarda ya da ofislerde çalışmazlar; sığınma yerlerine ya da üniversitelere gönderilmeleri gerekir.

Soru: Lacan tarafından dilbilim ve Psikanaliz yoluyla ayrıntılı bir şekilde işlenen bilgi sistemini tamamen reddediyor musunuz?

Guattari: Tamamen. Lacan’ın, kapitalist, sosyalist-bürokratik bir sistemde bilinçdışını tanımladığına inanıyorum. Bu, tam da Psikanalizin idealini oluşturur.

Soru: Fakat bu sistemi tanımlamak açısından bir sistem olarak geçerli mi?

Guattari: Kesinlikle. Psikanalitik toplumlar (ve bu yüzden onlara yüklü ödeme yapıyoruz) iktidarın diğer alanları -üniversite ve başka bir yer- için büyük öneme sahip olan belirli bir modeli, bir ideali yansıtırlar, çünkü gösterene ve saf dinlemede, hatta analistin sessiz dinlemesinde bile yalnızca gösterene yatırım yapılan arzuyu güvence altına almanın bir yolunu temsil ederler. Bu, en yüksek ifadesine itilen semiyotik tabi kılma idealidir.

Soru: Nietzsche’ye göre, kişi sahip olduğu zayıflıkları onları kendi kendine uyarlama, inceltme içerisinde üstlenir ya da onların ötesine geçer. Yine de Nietzsche bir gericidir. Radikal olan bir kişinin psikanalitik söylemin ya da endüstriyel söylemin daha ilerisine gitmeyi önermesi mümkün müdür?

Guattari: Her şeyden önce, Nietzscheci değilim. İkincisi, zayıflıklarımın ötesine geçmeyi düşünmüyorum. Üçüncüsü, psikanalize ve üniversiteye boynuma kadar battığım için, bu alana ne getirebileceğimi göremiyorum. Daha da çok, gittikçe herhangi bir şeyin konuşmacı ile dinleyici arasındaki bilginin aktarımıyla değişebileceğine inanmadığım için… O halde, burada anlaşılageldiği gibi, bu bir ideoloji ya da hakikat için çabalama sorunu bile değildir. Sadece şu: Ya kendisinde kişinin başka bir şeyle (benimle başlıyor) yan yana konduğu küçük bir unsur olacağı sözcelemin diğer düzenleme türleri söz konusu olacak ya da hiçbir şey olmayacak. Ve hiçbir şeyden daha kötüsü: Sürekli doğrusal biçimdeki faşizmin gelişiminin birçok ülkede gerçekleşmesi ve orada senin de ona sahip olman.

Félix Guattari, Chaosophy: Texts and Interviews 1972-1977, çev. David L. Sweet, Jarred Becker ve Taylor Adkins. Los Angeles: Semiotext(e), 2007 kitabının içinden, “Desire is Power, Power is Desire” söyleşisinin çevirisidir.

1 Guattari burada psikiyatri yahut cezaevi türündeki kurumları kastediyor (rd. n.).