Akademi ve İktidar: Proleterleştirme, Sömürgeleştirme, Cinsiyetlendirme

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Oğuz Karayemiş

Bu yazı, akademi ve iktidar oluşumlarının ilişkisine dair sorunsallaştırmaya bir katkı olarak düşünülmüştür. Devamında gelen analiz çabasının göstermeye çalışacağı gibi, akademi ve akademik üretim ile kapitalizm, sömürgecilik, ataerki arasındaki ilişkiler fazlasıyla klasik şablonlarla ele alınmakta ve sorunsallaştırıcı olmaktan ziyade şablonların uygulanmasına dayanmaktadır. Akademideki iktidar sorunu, analiz düzeyinde fazlasıyla devlet-merkezli, fazlasıyla iki-kutuplu, fazlasıyla doksazofik bir tarzda ele alınmaktadır. Şüphesiz burada devletin bir sorun olmadığı söylenmeyecek, bilakis devletin yönetsel aygıtlarının saldırgan tutumuyla eklemlenen daha az görünür kılınmış baskıcı işleyişler ve devrimci olanaklar mikropolitik, yani öznelliğin oluşumuna dair bir bakış açısından ele alınmaya çalışılacak.

Zorunlu Bir Teorik Giriş: Yabancılaşmayı Yeniden Düşünmek ve “İdeolojinin Eleştirisi”

Mikropolitik bir perspektif, çoğunlukla –özellikle ortodoksiler tarafından- özcü bir tarzda anlaşılan yabancılaşmayı yeniden tanımlamayı mümkün kılar. Yabancılaşmanın tanımı genellikle, bilinç/maddi etkinlik, ideoloji/hakikat, üstyapı/altyapı gibi iki-kutuplu kavram setlerinin oyunuyla anlaşılagelmiştir. Oysa bu ikilikler, fazlasıyla Kartezyen bir idealizmin gizlice sürdürülmesinden başka hiçbir şey değildir. Sözcelerin, imgelerin, duyguların, fikirlerin, arzuların üretiminin yansıtmanın, temsilin, ifade etmenin terimleriyle ele alınmasıdır. Oysa bu tarz bir bakış açısı, bu ikilikler oyununu kat eden arzu fenomenlerini görmezden gelir. Deleuze’ün bir söyleşide dediği gibi:

İdeolojinin yanılsama olduğunu öne sürmek hâlâ âdetten. Bir tarafa altyapıyı –yani ekonomik olanı, ciddi meseleyi– koyuyorsunuz, öte tarafa ideolojinin de parçası olduğu üstyapıyı; böylece ideolojideki arzu fenomenlerini reddediyorsunuz. Arzunun altyapı içerisinde nasıl işlemekte olduğunu, ona nasıl yatırım yaptığını, nasıl katıldığını ve bu anlamda arzunun iktidarı ve baskıcı sistemi nasıl örgütlediğini görmezden gelmenin en iyi yolu bu. Biz ideolojinin yanılsama olduğunu (veya birtakım yanılsamaları ifade eden bir kavram olduğunu) söylemiyoruz. Biz diyoruz ki ideoloji yoktur, bu bir yanılsamadır. Ortodoks Marksizmin ve Komünist Parti[1]’nin ideolojiye dört elle sarılmasının sebebi de budur. Marksizmin ideolojiyi diline pelesenk etmesinin altındaki saik, yeni bir baskıcı iktidar örgütlenmesi olan SSCB’de yaşananları daha iyi saklayabilmekti. İdeoloji yoktur, sadece iktidar örgütlenmeleri vardır – yeter ki iktidarın örgütlenmesinin, arzu ile ekonomik altyapının birleşmesinden oluştuğu kabul edilsin. (Deleuze, 2014)

Altyapı ve üstyapı arasında, birinin diğerini temsil ettiği (ve herkesin meşrebince bir diğerini merkezileştirdiği[2]) bir ayrım tesis etmek yerine, sınıflaştırmanın, cinsiyetlendirmenin, sömürgeleştirmenin, yani sözcelerin, davranış örüntülerinin, imgelerin, bedenin bölgelerinin erojenleştirilmesinin kurularak eklemlenişinin analizi yapılabilmelidir. Bu analiz, sözcelerin, imgelerin, duyguların, fikirlerin, zevk ve hazların da cisimsiz ama maddi üretimler olarak kabul edildiği bir materyalizm olacaktır. Bunların üretimi ise, toplumsal üretim tarzının (çağımızda kapitalist meta üretiminin) bağlılaşık bir parçası olarak kabul edilmelidir. Öznelliğin baskıcı üretiminde, arzunun bitimsiz sentezleyici faaliyeti tekrarlı biçimlenmelerde kıstırarak sabit bir özne, kimlikli ve kendine özdeş bir mevcudiyet olarak üretilir. Bir erkek olmak demek, bir bedenin libidinal etkinliğinin birçok düzenek, pratik, şiddet vs. yoluyla penisinde kıstırılması, bu penisin bedenin herhangi bir öğesi olmaktan çıkartılarak, toplumsal bir iktidar biçimlenmesinin göstergesi olarak fallus haline getirilmesi ve nihayetinde bu fallusun da, bütün yaşamsal etkinliğin despot-göstereni olarak kurulması, mümkün bütün etkileşim ve ilişkilere kendini bir ölçü ve ölçüt olarak dayatması sürecinden başka bir şey değildir. Öyle ki bedensel düzeydeki tatbik etmeler, sözce düzeyindeki eklemlenmeler ve semiyotik biçimlendirmeler birbirine karışırlar ve birlikte etkirler. Burada yine de süreç terimi vurguludur. Zira erkek bir olmuş bitmiş mevcudiyet, bütünlük değil; erkek haline getiren iktidar müdahalelerinin (bir bedene içkin hale geldiklerinde bile) daima başka cinsiyet-oluşlarla, başka arzularla, kaçış çizgileri ile vs. kesintiye uğrayan göreli sürekliliğidir. Bir erkek ancak, istatistiki olarak bir erkektir. İçinde değil ama, tam da erkeksi içselliğinden dışarıya, başka arzu konumlarına, başka öznelliklere doğru kaçan arzu yatırımları (kaçış çizgileri) tarafından kat edilmektedir.

Yabancılaşmayı bu kısmi fikirlerden itibaren bir daha düşündüğümüzde, onu artık bir öze vs. yabancılaşma olarak tarif edemeyiz. Yabancılaşma artık, öznelliğin üretiminin koşulları üzerindeki özdenetimin kaybı olarak anlaşılmalıdır. Yabancılaşmayı aşma sorunu da bir öze dönüş, özün bulunuşu vs. değil, “kendimizi yapmamızın” otonomisini sağlama sorunudur. Bu sorunların hiçbir yanı ideolojik değildir. Çünkü bilinç ve temsillerle değil, bilinçsiz/bilinçdışı üretim süreçleriyle, arzu yatırımları ve bastırma/baskı süreçleriyle ilgilidir.

Biz böylece tanımlanan yabancılaşmaya, Bernard Steigler’i takip ederek “proleterleşme” diyeceğiz. Bu kavram artık basitçe ekonomik bir ilişkiyi değil –çünkü “basitçe bir ekonomik ilişki” diye bir şey yoktur-, yaşamın tüm veçhelerinin kolektif özdenetiminde yaşanan kaybı anlatacak (Stiegler, 2012, s. 50 vd.). Biz de proleterleşmeyi, sadece işçileşme anlamında değil, cinsiyetlendirmeyi, sömürgeleştirmeyi vs. de kapsayacak bir anlamda kullanacağız. Bu anlamda, erkekleşmiş biri de kendi yaşamının cinsel veçhesinin üretiminin özdenetimini kaybetmek anlamında proleterleşmiştir.

Akademinin Biçimlendirici Süreçleri ve “İdeolojinin Eleştirisi 2”

Akademiye dair sorun da “ideolojikleştirmeden” nasibini almıştır. Akademiye dair sorunu ideolojinin terimleri (temsiller, bilinç, farkındalık vs.) ile düşünmeye devam ettiğimiz müddetçe, akademide iktidarın işleyişini de görünmez kılmaya devam ediyoruz. Deleuze, yukarıda alıntıladığımız söyleşinin devamında şöyle der:

Mayıs 1968’de solcular, hocaların burjuva ideolojisinin temsilcileri oldukları gerekçesiyle özeleştiri vermeleri için onca zaman harcadı. Oysa bu aptalca ve akademisyenlerin mazoşist dürtülerini tetiklemekten başka işe yaramıyor. Tartışma lehine, ya da kamu önünde yapılan o büyük ideoloji karşıtı itiraf lehine, rekabete dayalı sınav sistemine karşı mücadele bir yana bırakıldı. Bu arada muhafazakâr hocalar iktidarlarını yeniden örgütlemekte hiç sıkıntı çekmediler. Eğitimle ilgili problem bir ideoloji problemi değil, iktidar örgütlenmesi problemi: eğitimsel iktidarın, bir ideoloji gibi görünmesine sebep olan bir özelliği vardır ama bu tamamen yanılsamadır. Hâlbuki ilkokullarda iktidar dediniz mi bunun bir anlamı vardır, çocukları etkiler. (Deleuze, 2014)

Bir akademisyen demokrat, solcu, komünist, anarşist vs. olabilir elbette. Ders içeriklerini buna göre düzenleyebilir de. Lakin akademik iktidar, sınav mekanizmaları, bireyselleşmiş ödev ve tez süreçleri, mevzuatlar, akademik kurullar düzeyinde ve yoluyla işler. Akademik iktidarın bu işleyişine iştirak edildiği sürece ideolojik tutumlar –önemsiz olmasalar da-, akademik iktidar hususunda pek de fark yaratmaz.

Son olaylar bağlamında, akademisyenlerin savaş karşıtı tutumlarının önemi tartışma götürmezse de, bu tek başına akademideki sömürgeciliği ortadan kaldırmamaktadır. Zira akademide sömürgeleştirme, öğrenimde ölçme ve değerlendirme düzenekleriyle, kentte erişim olanaklarının dağılımıyla vb. gerçekleşmektedir.

Akademinin Birtakım Proleterleştirme Düzenekleri

Bu bölümden itibaren, akademide işleyen bir dizi proleterleştirme düzeneğini sınıflaştırma, cinsiyetlendirme, sömürgeleştirme gibi çizgileri itibariyle, sermaye ve iktidar oluşumları tarafından işletildikleri haliyle incelemenin imkânını tartışacağız. Akademik aygıtın eklemlendiği daha büyük iktidar oluşumları ve ayrım çizgileri (ataerki, sömürgecilik, ikili-çift cinsiyet rejimi vs.) ile sermayenin aksiyomatik[3] işleyişi arasındaki ilişkileri sorunsallaştırmayı deneyeceğiz.

a) Sınavlar, Ödevler, Makaleler, Tezler ve Genel Olarak Değerlendirme Düzenekleri

Sınavlar, ödevler ve tezler bir öğrenim kurumunda, toplumsal açıdan bütünüyle kolektif süreçler tarafından üretilmekte olan enformasyonun üretken bedenini (genel zekâ[4]) bireyselleştirirler. Değerlendirme düzenekleri her şeyden önce, bir bireyselleştirme, öğrenim deneyiminde olası her tür kolektif olanağı ortadan kaldırma düzenekleridir. Bunu tam da, her bir ders için enformatik malzemenin öğreniminin sorumluluğunu bireysel bir sorumluluk haline getirerek, bu ölçmenin neticesini farklı aşamalara geçiş için bir sınır haline getirip, rekabet ortamı sağlayarak yaparlar. Ayrıca sınavlar, tam da bu ölçme edimiyle, her bir öğrenim deneyiminin kendi tekilliğinde bambaşka bir tarzda eklemlenecek olan enformatik ürünlerin çokluğuna ortak bir ölçü dayatır (aksiyom), tekilleşmeye izin vermez veya tekilliği uyumlulaştırır. Onların içeriklerini önemsizleştirerek, salt niceliksel bir veriye indirger: Puanlar, ortalamalar, karşılaştırılabilir ölçünün her türü.

Akademik değerlendirme süreçleri (puanlama), öncelikle metinleri, enformasyonu aksiyomatize eder ve ayrımlar oluşturur. Bu süreçler, bilinçsiz bir şekilde (değerlendirenin bilinçli tercihleri hesaba katılmasa bile), sömürgeleştirmenin, cinsiyetlendirmenin ve ayrıcalıkların dağılımının hizmetindedir. Türkiye özelinde, ikinci dil olarak Türkçe öğrenen Kürtlerin, akademik başarı kazanma şansları ister istemez zayıflar. Bir akademik aygıt olarak sınav düzeneği, ne kadar dile önem vererek icra edilirse, dışlayıcı sonucu anadili Türkçe olmayanların (hem okuma, hem yazmadan kaynaklı problemlerle) elenmesidir. Yukarıda işaret ettiğimiz sömürgeleştirme tam da bu ölçekte, gramer ve soyut dil kullanımı düzeyinde işler. Özellikle sosyal bilimler alanında, bölümlere yığılan Kürt öğrencilere oranla bu alanlarda lisansüstü programlara kaydolanlar arasındaki uçurum, sömürgeleştirmenin neticesidir. Bu da sömürgeleştirilmiş bir Kürt öznelliğinin üretimini gerçekleştiren süreçtir: Düşük ücretli işlerde çalışan, bilişsel/enformatik üretimden dışlanan bir nüfus. Bilhassa değerlendirme süreçleri bu yüzden, hem sömürgeci ilişkiler tarafından üretilmiş öznellikler arasındaki ayrıcalıkların dağılımını sağlarken, hem de bu ayrıcalıkların üretimi ile bu öznellikleri pekiştirir. Keza aynı şekilde, yine sosyal bilimler alanında cinsiyetlerin nasıl üretildiği de görülebilir. Küçük yaşlardan itibaren daha ziyade duygulanımsal (bakım, temizlik, ev içi işler) yetenekleri pekiştirilen, ev işine koşulan ve buna yönelik yetiştirilen kadınlar, teorik bilimlerde dışlanırlar ve akademi onları yeniden duygulanımsal işlere (öğretmenlik vs.) yönlendirir. Dolayısıyla bu süreçler, bir tür turnike sistemi olarak (her tür metaforun ötesinde) işler: Tanımlanmış prestij göstergelerine, yani dilbilgisinin “doğru” bir kullanımına, terminolojinin “yerinde” kullanımına, dilsel soyutlamanın “inceliklerine”, alandaki “önemli” referanslara vs. sahip olan metinleri yazanları geçirirken, diğerlerini eler, durdurur.

Sonuç olarak değerlendirme süreçleri üçlü bir eklemlemeyle işler: Üretici güçleri bastırırken, üretimi bireyselleştirir[5] (üretimin siber-toplumsallığının, üretken güçlerin anonimliğinin aleyhine); yaratımları ortak bir ölçüye vurarak, öğrenim deyimini sermayeleştirir[6] (sözcelerin icrasının ve öğrenim deneyiminin tekilliğinin, ortak bir ölçüye vurulamazlığının aleyhine) ve nihayetinde de akademiye eklemlenen, akademiyi oluşturan başka iktidar oluşumlarının -sömürgecilik, ataerki vs.- dışlayıcı aygıtı olarak işler.

b) Kredi ve Burslar: Akademide İşin Dayatılmasının ve İşçileştirmenin Temel Mekanizmaları

KYK’nınkiler başta olmak üzere, kredi ve burs bir öğrencinin geçiminin sağlanmasının en önemli unsurlarından biridir. Fakat burslar ve krediler iki ayrı yoldan, hem okul işini hem de okul sonrası esnek ve güvencesiz çalışmayı dayatırlar.

Burs düzeneğinin işleyişi okul işini dayatmak üzerine kuruludur. Burslar, öğrencilerin geçimliklerinin önemli bir bölümünü oluşturur ve bir öğrencinin burslarının kesilmesi demek onun okul dışı işlerde de (ya da daha yoğun) çalışmak zorunda kalması demektir. Bir insanın biyopsişik yeniden üretimi için gerekli olan ihtiyaçlarının her an kesilme tehdidi altındaki burs biçimiyle verilmesi demek, bu yeniden üretimi gerçekleştirmek zorunda olan kişinin, bursun dayattığı koşullara razı olması demektir. Burslar öznelliğin üretiminin biyopsişik öğelerinin denetimi yoluyla, öğrencinin öğrenim hayatını biçimlendirme otonomisini ortadan kaldırır: Dersler, ödevler, sunumlar, tezler vs. herhangi bir sekteye uğramaksızın zamanında ve ölçütlere uygun bir tarzda yapılmalıdır.

Kredi ise, daha ziyade borçlandırma düzeneğinin bir parçasıdır. Borçlu öznelliğin üretimini gerçekleştirir. Öğrencinin borçlanması (sadece KYK değil, kredi kartı vs. üzerinden de) onun giderek daha kötü şartlarda işleri çok daha düşük ücretlere kabul etmesi demektir. Borçlandırma da, insanlara bir yaşam vererek gerçekleşir: Bütün beyaz yakalıların gönlünde olan orta sınıf yaşamı, onları bu yaşam standartlarına yönelmek üzere giderek daha fazla krediye yönlendirirken, bu krediler de paradoksal olarak kullananın giderek daha ağır bir tarzda proleterleştirilmesine sebep olur. Öğrenci düzeyinde hele akademisyen düzeyinde bugün başımıza gelen bundan başka nedir ki? Ev sahibi, araba sahibi olmak isteyen, güzel bir tatile çıkmak, sinemaya gitmek isteyen bizlerin başına gelen tam da budur.

c) Evler ve Yurtlar: Cinsiyetlendirme, Kentsel Ayrıcalıkların Dağılımı

Öğrencilerin yoğun yaşadığı kentlerde ev sahipleri, emlakçılar, özel yurtlar, KYK vs. yönetmelikleri aracılığıyla işleyen birtakım biçimlendirici süreçler bedenlerin ikili-çift-cinsiyet rejimi uyarınca cinsiyetlendirilmesi ve ataerkil ayrıcalıkların dağıtımı ile cinsiyetlerin sabitlenmesi için müdahalede bulunurlar. Yurtlarda kadın ve erkek giriş saatleri arasındaki ayrımcı farklar, ev sahiplerinin ve emlakçıların kadın ve erkeklere farklı davranması, “kızlı erkekli” yaşanan (veya misafirlerin girip çıktığı) evlere hükümet düzeyine uzanan müdahalelerin gerçekleştirilmesi bu düzeneğin parçasıdır. Ayrıcalıkların, zevklerin ve hazların sabitlenmesi olmaksızın, arzunun belli bir cinsiyet konumunda sabitleştirilmesi mümkün değildir. Ev ve yurtların resmi ve gayri resmi kural ile uygulamaları, cinsiyet ayrıcalıklarını sabitler, cinsiyetleri üretir ve yeniden üretir.

Ayrıca yine ev kiralama hususunda ev sahiplerinin uyguladığı bariz ayrımcılık, Kürt öğrencileri kentsel alanın soylulaşmış kesimlerinden dışlar, onları bir getto halinde yoksul mahallelere sürer.

Proleterleştirme Düzeneklerinin İşleyişinin Soyut Çizgileri

Bu düzeneklerin analizinden iki soyut çizgiyi, bu düzenekleri kat eden iki icra tarzını ayırt edebiliriz. Bir yanda bireyselleştirme çizgisi. Bireyselleştirme, temelde bu düzeneklerin ilk temel etkisidir. Kuruluşu ve öğelerinin yaratımı itibariyle tamamıyla kolektif bir varlığa sahip olan öğrenim deneyimi, bu düzeneklerin biçimlendirici müdahaleleriyle bireysel bir deneyime dönüşürken, gayri maddi emeğin öznesi de bireyselleşir. Kendi küçük odasında, kütüphanenin ucuz masasında kendi akademik kariyeri için diğerleri ile yarışarak çalışır hale gelirken, kafelerin, barların içinde ucuz işgücüne, kredi kartı bağımlısına dönüşür. Bireyselleşme arttığı oranda, giderek daha yoksun, giderek daha yoksul hale gelir. Depresyonun öznelliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinde çağdaş öznellik üretimini karakterize eden bu aşırı bireyselleşmeyi görmek mümkündür.[7]

İkinci çizgi ise sınıflaştırıcı çizgidir. Bireyselleştirilerek kurulan öznellikler aynı zamanda çeşitli ayrım çizgilerine (gelir, cinsiyet, cinsel yönelim, ırk vs.) göre oluşturulmuş gruplara, şeyleşmiş kategorilere yerleştirilirler. Birey, erkek, heteroseksüel, Türk, orta sınıf vs. haline gelir.

Bireyselleştirme ile sınıflaştırma bir ve aynı düzeneklerinin işleyişinin sonucudur. Çağımızda bunlar çok esnek ve incelikli süreçlere dönüşmüş durumdadır. Kapitalizm açısından hiçbir kimliğin (eğer bundan sabit, tanınabilir bir özdeşliği anlıyorsak) kendiliğinden aşındırıcı etkisi yoktur. Özellikle de “işçi sınıfının”. Yeterki işçi olarak kalmaya devam etsin, onu işçileştiren süreçleri sorguya açmasın, kendi öznelliğini sorunsallaştırmasın ve bambaşka olanakları harekete geçirmeye kalkışmasın. Sendika, eşcinsel evliliği, kadın hakları, Kürt ulus-devleti, bunların hepsi kabul edilebilirdir kapitalizm açısından. Yeter ki kapitalist süreçlerin ötesine geçen arzuları tetiklenmesin. Dolayısıyla bir üçüncü çizgi daha belirtilmeli, bu sermayenin aksiyomatik işleminin çizgisidir.

Sermayenin Aksiyomatiği Akademide Nasıl İşler?

Sermayenin temel işleminin, birbirlerine indirgenemez akımlar arasında bir nicel ortaklık tesis etmek olduğunu söylemiştik. Bu soyutlamadan hareketle, iki tekillik arasında nicel eşdeğerliğin kurulduğu ve böylece ölçülemez olanların ölçülebilir kılındığı her sürece “sermayeleştirme” diyebiliriz. Bu bizi para-sermayenin ötesinde, prestij-sermaye, entelektüel sermaye vs. gibi yeni kavramları üretmeye muktedir kılar. Kodlamaların aksine, sermayenin aksiyomatiği, içerikleri homojenleştirmez, sıraya dizmez, farkı ortadan kaldırmaz. Bunun yerine farkları sabitler, onlardaki radikal unsurları tüketir, diferansiyel olarak onları kendi yararlanımının nesnesi olarak eklemler ve nicel bir eşdeğerlik yapısı oluşturur. Para-sermayenin hareketinde bu işlem, her bir tekil yaratımın “soyut emek” tarafından ölçüldüğü kapitalist üretime denk gelir. Öyle ki, her bir farklı ve fark üretici etkinlik alanında (bahçıvanlıktan, bilgisayar mühendisliğine, keyifle kitap okumaktan sevişmeye vs.), üretilen farklar, sermaye tarafından “soyutlanır” ve soyut emek olarak ölçülebilir evrensel eşdeğer (para) kurularak, ona indirgenir (soyut emek en başta kendini para olarak ifade eder, fakat ayrıca zevk-eşdeğeri, ECTS vs. olarak da ifade edebilir).

Akademi sathında sermayeleştirme işlemlerini, disiplin toplumuna ait akademik aygıtı parçalayarak bir tür ortak mübadele rejimi olan ECTS sisteminin dayatılmasında görebiliriz. ECTS sistemi, kolektif öğrenim süreçlerinin evrensel bir eşdeğerliğini kurma teşebbüsüdür. Keza, değerlendirme süreçleri de, öğrencinin üretimini daha küçük ölçekte olmakla birlikte sürekli olarak sermayeleştirir. Yine akademik kariyerin inşası, çeşitli prestij göstergelerinin varlığını gerektirir ve insani ilişkilerin (tanışıklıkların vs.) sermayeleştirilmesini dayatır: Kimlerin size referans olduğu, sizi yazılarınızda kimlere referans verdiğiniz, metinlerinizde hangi kavramların, terimlerin adını andığınız, hangi panellerde konuştuğunuz, kaç adet yayın yaptığınız vb. burslara hak kazanmaktan, akademik çalışmalarınızın fonlanmasına; lisansüstü öğrenime geçmenizden, doçent olmanıza, yayın yapabilmenize dair birer ölçüt haline gelir.

Proleterleştirme Düzeneklerinin İçinde-Karşısında-ve Ötesinde: Çeşitli Kaçış Çizgileri

Kısmi olarak da olsa, proleterleştirme düzeneklerinin ve onları işleten iktidar oluşumları ile sermayeleştirme süreçlerinin krokisini oluşturmayı denedik. Fakat henüz, bütün bu işlemlerin üzerinde işlediğini iddia ettiğimiz kaçış çizgilerine, bütün kapma aygıtlarından kaçan, taşan, onun tarafından mutlak olarak temellük edilemeyen direnişlere ve yaratıcı süreçlere değinmedik.

Başlarda değindimiz kaçış çizgileri ile toplumlarımızın biçimlendirici süreçleri arasındaki ilişkiyi anlamak için Holloway’in, fetişleştirme üzerine tartışmasında, toplumsal üretken kudretlerin sermaye karşısındaki konumunu anlatmak için kullandığı ve bu sayede fetişleştirmeyi bir oldubitti (fetişizm) olarak değil ama bir süreç olarak, sermayeleştirmelerin, işçileştirmelerin, metalaştırmaların; mutlak olarak sermayeleşmeyen, işçileşmeyen, metalaşmayan bir malzeme üzerinde işleyen bir mücadele ilişkisi olarak düşünmesini mümkün kılan üçlü kavramı ödünç alıyoruz. Ona göre emek fetişleşmiş bir biçimdir ve kapitalizm tarafından tüm eylem ve etkinliklere bir soyut ölçü olarak dayatılan emek tarafından içerilemeyen tüm bu eylem ve etkinlikler, onun deyimi ile eyleyişler emeğin “içinde, karşısında ve ötesindedir” (Holloway, 2011, s. 63).

Kaçış çizgileri, Holloway’in bahsettiği mutlak olarak temellük edilemeyen ve kapitalist süreçlerin ontolojik önceli olan eylem ve etkinliklerin, yaratıcı süreçlerin ve en mühimi arzu yatırımlarının vs. Deleuze ve Guattari tarafından kavramsallaştırılmış şeklidir (Deleuze & Guattari, 2014, s. 585, 586). Kaçış çizgileri, düzeneklerin katmanlaştırıcı etkilerini, sabitelerin oluşumunu, sermayeleştirme süreçlerini daima bertaraf eden, altını oyan ve aksiyomatik olarak eklemlenebilir bir fark değil ama bambaşka olana dair bir kopuş imgesi üretebilen her tür sözce, pratik, ilişkilenme, sorunsallaştırma vs. hareketleridir. Çizdiğimiz üç soyut çizgi açısından bunlardan kaçmakta olan belli birkaç pratiği öne çıkarmaya çalışalım.

a) Öğrenci Evleri, Ev İçi Paylaşımlar vs.

İlk sırayı, vakti zamanında AKP hükümetin de saldırdığı öğrenci evlerindeki ortaklaşmacı ilişkiler almayı hak ediyor. Öğrenci evlerinde yaşam, yiyeceklerin, içeceklerin, müziklerin, filmlerin (özellikle Türkiye’de siber-korsanlığın da olanakları sayesinde) paylaşıldığı; bir tür ortak yaşam deneyiminin, nüve halinde bir dayanışmanın işlediği bir yaşam sunar. Öğrenci evlerindeki paylaşım tarzı, öğrencileri hem okul-dışı işlerde çalışmaktan görece korurken (ihtiyaçların görece komünal giderimi sayesinde); hem de akademik düzeneklerin yarattıkları bireyselleştirici etkinin sonucu olan depresyon konusunda da terapik bir etki yerine getirir. Nihayetinde de okul-işinin, bütün dayatmalara rağmen bireyselleşmeyip görece kolektif bir şekilde işleyebilmesinin de önünü açar: Sınav öncesi oluşan “birlikte çalışma grupları”, tam da sınavların bireyselleştirici etkisiyle tam bir antagonizma oluşturan bir kaçış çizgisidir.

b) Anarko Gruplar ve Ortak Öğrenim Deneyimi Olarak Atölyeler

Burada anarko gruplardan bahsederken, basitçe kendilerini anarşist olarak tanımlamışların kapalı devre gruplarından değil ama akademik öğrenim deneyiminin hiyerarşisi ve aktarım tarzının pasifleştirici etkisi yerine; ilgili oldukları sahalardaki üretimleri birbirlerine aktarmaya çalışanların, birlikte bazı dertleri ortaklaştıranların vs. oluşturdukları her tür otoöğrenim deneyimi kastediliyor. Bunlar akademik alanın sınırlarında ürerler ve ikili bir kaçış çizgisi çizerler: Bir yandan, akademide edinilmiş olan enformasyonu prestij-sermayesine ve entelektüel sermayeye dönüştürmek yerine, herkesin kullanıma açma ve birlikte işletme biçiminde bir işleyiş yaratarak, akademiden dışarıya doğru bir kaçış çizgisi çekerler. Diğer yandan da, akademinin düşünsel konformizminin ötesinde, yeni sorunsallarla, insanların dertleriyle teması sağlayarak, dışarıdan akademiye doğru sorunsallaştırıcı bir kaçış çizgisi çekerler.

c) Bloglar, Açık Kaynak Kodlu Paylaşım Alanları, İnternet Siteleri

Bloglar, “academia.org” gibi alanlar, “fraksiyon.org”, “dünyaninyerlileri.com” vb. gibi internet siteleri akademik düzeydeki çeviri ve yazı üretimini, orada kazanılmış bilişsel, enformatik, ve duygulanımsal yetenekleri ücretsiz ve akademik olarak prestij-sermayesine dönüşmeksizin ortak kullanıma veren bir başka kaçış çizgisi hattı oluştururlar. Yazıların, çevirilerin vs. bu akımı, hakemli dergilerin, büyük yayınevlerinin ve akademik sempozyumların kışkırtıcı sermayeleştirme hareketinden kurtulan başka bir paylaşım tarzı oluşturur. Ayrıca siber uzamda, karşılaşmaların, birlikte çalışmaların, fikirsel bulaşmaların vs. yoğunlaşmasını sağlar.

d) Akademisyenlerin Kaçış Çizgileri

Şüphesiz, akademinin akademisyenler ve öğrenciler olarak ikiye bölündüğünü ve iktidarın akademisyenlerde olduğunu düşünmek iktidarı biçimlendirici bir ilişki olarak, öznellikleri ve konumları üreten toplumsal ilişkiler olarak düşünmek değil; onu ele geçirilebilir bir “şey” olarak düşünmek demektir. Oysa akademide bölünmeler hiç de bu kadar basit ve steril değildir. Bilakis… Akademisyenliğin, biçimlendirici düzenekleri icra etmeyi (ideolojileri ne olursa olsun) gerektirdiği açık. Fakat bu, o biçimlendirici süreçlerin akademisyenlere aşkın olduğunu söylemek değildir. Aksine, borçlandırma, işin dayatılması vs. gibi mekanizmalar akademiyi her düzeyde kat ederler ve her düzeyde insanı proleterleştirirler. Bugün kaç akademisyen, gerçekten ders saatlerini, içeriklerini belirleyebiliyor?

İlk kaçış çizgileri, kısmi bir sabotaj anlamına da gelen; mevzuat, kural ve kurulların gerektiği gibi işletilmeyerek öğrencilere nefes almalarını sağlayacak şekilde oluşturulan boşluklar üretilmesidir. Disiplin yönetmeliklerinin işletilmemesi, işlemesinin yavaşlatılması; notlama rejiminin esnetilmesi vs. Bu sayede hem okul-işinin dayatılması bir nebze olsun zayıflarken, hem de akademisyenler ile öğrenciler arasında ikili ayrımların ötesine geçen yeni ilişkiler tesis olur.

Ayrıca, akademisyenlerin kendi bilişsel işlerinden kaçtıkları, onları dönüştürdükleri bir çok farklı tarz bulunabilir. Örneğin, zorunlu bir “Üniversite Yaşamına Giriş” dersinden bir ayrımcılıkla mücadele dersi çıkarmak böyle bir kaçış çizgisi çekmektir. Keza, akademisyenler ile öğrenciler arasında kurulan dostluklar, akademisyenler ile akademinin dışarısı arasında kurulan çapraz ilişkiler vs. akademik biçimlendirici düzeneklerden kurtulan başka tür oluşumlara gebedir.

Sonuç: Kaçış Çizgilerinden İtibaren Akademik Proleterleştirme Düzeneklerini Aşındıran Bir Özgürleşme Politikasını Düşünmek Mümkün mü?

Akademide özgürleşmeci/komünist/otonomist bir politika ilk olarak kaçış çizgileri dediğimiz otonomi eğilimlerinin ampirik/pratik araştırılmasından başlamak zorundadır. Düzeneklerin biçimlendirerek sakladığı bu “geleceğin güçleri”, bambaşka bir gelecek arzusunu tetikleyen eğilimler, çağdaş üretim tarzının sınıfsal bileşimi olan gayri-maddi emeğin neye muktedir olduğunun da deneysel bir araştırılmasıyla keşfedilebilir.

Burada otonomiyi artık, bir talep, akademinin devlette özerklik talebi olarak okumak otonomi fikrini son derece zayıflatmak olur (klasik Kantçı otonomi imgesi). Sorun basitçe böyle ortaya konamaz, zira devletin merkezi organlarının denetimi ortadan kalksa bile, ne akademideki iktidar oluşumları (mevzuatlar, kurullar, düzenekler aracılığıyla işleyen) yerinden edilmiş olur, ne de sermayeleştirme işlemekten kesilir. Dolayısıyla, otonomi eğilimleri, sınıflaştırmaya, cinsiyetlendirmeye, sömürgeleştirmeye direnen, onun ötesinde yeni olanakları harekete geçirmeye çalışan bütün ortaklaşmacı çabalardır.

Bu şekilde tanımlandığında, sorun doğrudan boyut değiştirir: Çağımız gayri-maddi emek tarafından karakterize edilen ve kapitalist süreçlerin öznelliğin üretimi düzeyinde işlediği bir çağ olduğu oranda, duygulanımların, bilişsel ürünlerin, enformasyonun üretimi tüm bir toplumun sorunu haline gelir. Zira siber ağlar, duygular, sözceler  herkesin (ortak olan) ve hiç kimsenindir (mülkiyet haline getirilemez, ya da henüz getirilemez olan). Yatay otoöğrenim süreçleri, üretimde özyönetim deneyimleri, borçlandırılmaya direnen paylaşım ve dayanışma tarzlarının moleküler akımlarını, fetişleşmiş, sabitlenmiş vb. moler oluşumları parçalayacak tarzda işletme sorunudur otonomi sorunu. Karar süreçlerinin yataylaşması ve sermayeleştirilemeyen (ortak bir ölçüye vurulamayan) tekilliklerin üretimi: bilgilerin, metinlerin, çevirilerin, deneyimlerin… Bireyselleşme ve sınıflaşma olarak kendine özdeşleşemeyen, sabitlenemeyen, farklılaştırıcı süreçlere açılan öznelliklerin üretimi… Nihayetinde otonomi sorunu, akademide de ne olacağımıza ve neyi nasıl yapacağımıza hep birlikte, yerinden karar verme sorunudur: Ders içeriklerinden, iletişim biçimlerine varana…

Sonuç olarak üçlü bir taktik çizebiliriz: Bir yandan, akademide öğrenim deneyimini ve özneleri üreten biçimlendirici süreçlerin, bu biçimlenmeden kaçan otonomi eğilimleri, ortaklaşma tarzlarının bakış açısından analizi; bir kolektif analiz pratiğinin inşa edilmesi. Bir analitik-grubun kuruluşu… İkinci ve bununla bağlantılı olarak, bu eğilim ve biçimlerin akademide işleyen proleterleştirme düzeneklerini işlemez hale getirecek tarzda yoğunlaştırılması. Nihayetinde yine bu iki adımla mütekabil olarak, biçimlendirici süreçleri, kurulan öznelliklerin öz-yıkımını ve bambaşka bir öğrenim ve üretim deneyimini üretmeye yol verecek şekilde sorunsallaştırılması, kavramsallaştırılması. Böyle bir politik taktiğin, hakikati önden içerip deklare etmekle değil; toplumsal alandaki gerçek arzu yatırımları ve eğilimlere dayanarak, onları keşfederek ve işler hale getirerek kurulabileceği açıktır.

Kaynakça

Deleuze, G. (2014). Kapitalizm: Çok Özel Bir Hezeyan. (E. Gen, Çev.) Haziran 22, 2015 tarihinde http://www.e-skop.com/skopbulten/kapitalizm-cok-ozel-bir-hezeyan/2199 adresinden alındı

Deleuze, G., & Guattari, F. (2014). A Thousand Plateaus. (B. Massumi, Çev.) Londra: Bloomsbury.

Holloway, J. (2011). Sınıf ve Sınıflaştırma: Emeğe Karşı, Emeğin İçinde ve Ötesinde. Kolektif içinde, Emek Tartışması (Ö. Yalçın, Çev., s. 49-67). Otonom Yay.

Marx, K. (2013). Kapital (Cilt I). (M. Selik, & N. Satlıgan, Çev.) Yordam Kitap.

Stiegler, B. (2012). Politik Ekonominin Yeni Bir Eleştirisi İçin. (E. Koytak, Çev.) MonoKL Yay.


[1] Fransız Komünist Partisi, y.n.

[2] Ortodoks Leninizm, büyük oranda kendini altyapı üzerindeki bir vurguyla ayırt ederken, akademik Marksizm daha ziyade ideolojiyi merkeze almıştır. İkisi de aynı ayrımının iki koludur. Bir tarafta, kapitalist süreçler ekonomik bir indirgemeye maruz kalırken, diğer yandan buna yönelik haklı bir eleştiriden, politikanın göreli özerkliğine varılmaktadır. Birincisi kaba materyalist bir zorlama iken, ikincisi Hegelci bir sinizme dönüşmektedir.

[3] Aksiyomatik, kodlama ve üstkodlamanın aksine, belli bir akım –bedenler, sözceler, metinler, sesler, harfler vs.- üzerinde içeriğin düzenlenmesine ve yerliyurtlulaştırılmasına gerek duymayan; bilakis kodsuzlaşmış, yersizyurtsuzlaşmış akımlar üzerinde, onları niceliksel bir bağlantıyla yakalayarak işleyen sermayenin işlemidir. Bu işlem, birlikte ölçülemez tekilliklere, birbirine indirgenemeyen farklara ortak bir ölçü, niceliksel bir eşdeğerlik dayatarak işler. Örneğin, Kapital’de tartışılan ilksel birikim tam da bunu anlatır: Kapitalizmin oluşumu, en temelde iki yersizyurtsuzlaşmış, kodsuzlaşmış akımın, topraktan koparak (serf olmaktan çıkarak) proleterleşmiş işçi akımının ve yine sabit zenginlik kaynaklarından (toprak, maden vs.) koparak yersizyurtsuzlaşmış sermaye akımlarının olumsal karşılaşmasının sonucudur. Bu karşılaşmadan, “işçi” ve “kapitalist” figürleri doğmuştur. Bu kodlama değil (zira artık erkek, kadın, şu aileden, bu aileden, şu milletten, bu milletten vs. önemsizdir) daha ziyade meta ilişkisinin niceliksel mübadele işlemi tarafından üretilen aksiyomatik bir ilişkidir (Marx, 2013, s. 686 vd.). Aksiyomatiğin akademide yerine getirdiği (ECTS, notlama, puanlama vs. yoluyla) işlevi daha detaylı tartışacağız.

[4] Bu mevhumdan, özellikle çağımızda, basitçe insanların ortalama bilişsel kapasitesi anlaşılmamalıdır. Genel zeka, daha ziyade, siber ağları, bilgisayar işlemcilerini, kablosuz iletişimi vs. yani insani olmayan bir sinir sistemini de eklemlemiş bulunan güncel siber-kolektif sinir sisteminin bilişsel kapasitesini anlatır.

[5] Sorumlulukların bireyselleşmesi, özellikle kredi/burs mekanizmalarıyla ve gelecek kaygısıyla da birleşerek depresyonu yaşamın “olağan hali” haline getirmiştir.

[6] Puanlama hem akademisyenler, hem de öğrenciler için, çalışmalarını akademik sermayeye dönüştürerek, bu sermayenin birikimi yoluyla akademik kariyerleri için yatırıma dönüştürür.

[7] Fakat bireyselleştirmenin eleştirisinden kimlikli cemaatlerin homojenleştiriciliğinin ve aidiyet hissinin olumlanmasına varılamaz. Biz burada, ne bireye ne de kimlikli bir cemaate indirgenemeyecek (iki kendine özdeşlik tarzı, aynı özdeşliğe kapanma), kendine özdeş olamayan tekilliklerin birbirlerine ve ortak bir şeye indirgenemez bir ortaklığını düşünüyoruz. Yani, ortaklığın önden tanımlanmadığı, açık süreçlerle işleyen, aidiyet hissine değil birlikte farklılaşmaya çağrı yapan ortaklık.