Türarası Eşitlik İçin: Duygulanım[1] Ortaklığı ve Vegan Hareket

Browse By

Print Friendly, PDF & Email

Nizam

“Günlerden herhangi bir gün…8 milyardan fazla hayvanın öldürüleceği bir gün. Sonsuz sayıda hayvanın yanarak, elektrik verilerek, dövülerek, hareket etmelerine izin bile verilmediği bölmelerde sıkışarak, işkence görerek, sömürülerek ve köleleştirilerek acı çekeceği bir gün. Bir mezbahadan içeri adım atın ve dehşeti kendi gözlerinizle görün. Ya ölmüş ya da ölmek üzere olan, sağa sola saçılmış vücutlar, binlerce hayvanın kanının iğrenç kokusu havada. Ancak kasaplar işlerine devam ediyor, ara vermeden tavukların boğazlarını kesmeye devam ediyorlar. Ardından hala titreyen vücutlar haşlama suyuna sokuluyor. Bazıları hala canlı, can verdikleri son ana dek o suda haşlanıyorlar. Bazıları katillerin ellerinden düşüyor ve oradan uzaklaşmak için boşu boşuna debeleniyorlar. Ama gidecek hiçbir yer yok, kaçacak bir yer yok- kasaplarının önünde zerre kadar bir güçleri yok.” Hırsız Var-Katil Var! Yanı başımızda katliam yaşanıyor; üretme çiftliklerinde, laboratuvarda ölümcül bir sömürüye tabi tutulan türümüze, hayvanlara karşı… Bu yaşanan cinayet ve vahşetin temel gerekçesi olan söylem, insan ihtiyaçlarıdır. İnsan ihtiyaçları söyleminin iki öznesi var; birincisi, “alıcısı”, “kullanıcısı” olarak insan. İkincisi ise, öldürülmesi, parçalara ayrılması, büyük bir tükenişle ve zalimce sömürülmesiyle, hayvanlar. Bu durumun bir diyalektiği işlettiği aşikâr; bu iki özne birbirlerinin varlık koşulu olarak  ‘hayat’ buluyor. Bütün yeme içme, eğlenme, giyinme vb. endüstrileri hâkimiyetini bu ilişkisellik üzerinden kuruyor… Bu, Foucault’nun iktidar analizinde bahsettiği, mikro iktidar ağının her yerdeliğine bir göndermedir de aslında. Hayvanlar üzerinde kurulan tahakkümün ve bunun normalliğinin bir mikro iktidar olarak işlemesi durumu, Hobbes’un hükümdarının bedeninin insandan müteşekkil oluşu gibi bir beden stratejisini anlatıyor. Et Cumhuriyetinin bedeni, hayvan sömürüsünün öznelerinin oluşturduğu bir beden çünkü… Tam da burada çok güncel olan bir sloganın hayvan sömürüsünü de içine alacak biçimde genişletilmesi mümkün. Hayvanların bedenlerinin çoklu manada çalınması ve yok edilmesi olarak hırsız var, katil var demek de çok meşru bir itiraz aslında… Bu hırsızlık ve katillik meselesinin sadece yönetenlerle sınırlanmasının arazlarını da bize hatırlatacak denli bir değerde hem de… Çünkü ne hırsızlık kişiseldir ya da küçük bir insan grubuyla sınırlıdır ne de katillik. Bunun koşullarının olduğu bir yapısallık ve bu yapısallığı yaşatan büyük bir çoğunluğa ihtiyaç vardır her zaman… Hayvan öldürme ve sömürüsü hakkında kafa yormak isteyen herkesin ulaşabileceği açıklıkta oldukça doyurucu bir külliyat oluştu. Bu nedenle burada hayvanların maruz kaldığı zulmü anlatmam tekrara düşürebilir beni. Konuyu merak edenler Hayvan özgürlüğü, ALF vb. grupların sitelerinden yazılarından beslenebilir ya da bilgilenebilirler… Benim değinmek istediğim mesele biraz farklı. Kesişmeler, bağlantılar… Hayatı Değerli Kılmak İçin… Yeme , ikame et, öldürmeyi reddet ! Kendini vegan vejetaryen olarak adlandıranlar bu meselede eylemi olan bir söz üretme gayretiyle hareket ediyorlar. Bu çabanın katmanlı ve çeşitli biçimleri var ve bu katman ve çeşitlilik arz eden durumun ortaya çıkardığı değerler ve problemler de var. Bu yazı bu meseleye odaklanmayı hedefliyor. Hayvan öldürme ve sömürüsü karşısında yer alan herkes çok değerli bir tutumun parçası elbette. İlk başta bir suça ortak olmuyorlar, en azından sömürünün bir biçimine karşı cepheden tavır alıyor ve ona karşı ve onun dışında bir hayat kurma iradesi gösteriyorlar. Duygulanım kavramının hayattaki anlamlı karşılıklarından birini güncel olarak sürekli üretiyorlar. Belki her an “bugün hayvanlar için ne yaptın?” sorusunu bir gölge düşünce olarak zihinlerinde diri tutuyorlar. Bu sorunun cevabını hayatının içinde gerçekleştirme gayretiyle, bir yakınma olmaktan çıkarıyorlar. Çünkü her an maruz kalınan, üzerlerine kusulan etçil iktidar ağlarının, uygulamalarının kışkırtıcılığı sürekli olarak işliyor… Bakıp da görememek değil, görüp de “çaresiz kalmak” kahredici bir duygu ve bu kahredici duygunun varlığına sebep olanlarla yan yana yaşıyorlar. Çünkü bu yan yanalıktan doğan diyaloglar da çoğu zaman kahredici oluyor. Örneğin, et yiyenlerle yemeyenlerin aynı nitelikte tercihlermiş gibi sunulması da kahredici. Nazi Almanyasında, komünistlerin, muhaliflerin, çingenelerin, yahudilerin… öldürülmesine karşı bir Nazi’yle, Nazi olmayan bir Alman’ın arasında geçen :   “Senin, Komünistlerin, Çingenlerin, Yahudilerin… öldürülmemesi, toplama kamplarına konulmaması fikrine saygı duyuyorum ama sen de onların öldürülmesi, toplama kamplarına konulması fikrime saygı duymalısın!”diyaloğu karşısında ne hissedilirse öyle hissediyorlar açıkçası! Çok daha eski tarihlerde 11.-12. yy.da Avrupa ve İskandinav ülkelerinde insan eti, özellikle kadın eti yiyen gruplar vardı. Edward Gibbon’un aktardığı bir konuşma bize bugün ne yaptığımıza dair fikir verebilir belki. Kafeslerde beslenen kadınlar semirtilip (bu tabir ağır ve cinsiyetçi mi oldu?), yenilmek için öldürülüyor ve bu etin zevkinden kendilerini mahrum bırakanları anlamakta zorlanıyorlardı… Bu serzeniş; hayvan yiyenlerin, hayvan yemeyenlere, hayvan sömürüsüne karşı olanlara bakışına çok benzemiyor mu? İnsanların kurban edilmeleri de çok uzak olmayan bir tarihe kadar uzanıyor.  Bir örnek vermek gerekirse “Meksika’daki piramidal formdaki yapılar genel olarak insanları kurban etmek için kullanılırdı ve 1487 yılında Tenochtitlan’nın Büyük Piramidin yeniden kutsanması için Aztekler 4 gün içerisinde on-binlerce insanı kurban ettiği söylenmektedir (kaç kişinin kurban edildiği konusunda bir netlik yoktur, ancak olası sayılar her türlü 10,000’in üzerindedir).”   (http://evrimagaci.org/fotograf/83/3972) Bir diğer vahim olan şey hayvanla insan arasında eşitsiz bir ilişki kuruluyor oluşu. Hayvanlar öldürülmelidir, kullanılmalıdır insanlar onlara her şeyi yapabilme hakkına sahiptir fikri(!), eski kölelik rejimlerinin mistifiye edilmiş halidir. Bu dinsel mottonun meşrulaştırılması, insanın köleleştirilmesinden de eski olan hayvan sömürüsünün temel dayanağıdır. Kölelere, yerlilere, siyahilere reva görülen zulme karşı çıkanlar hayvanlara yapılanlara da karşı çıkmak zorundadır. Bedeni metalaştırma stratejisinin bir ayağı da hayvanlardır çünkü… “Et yemiyor musun, ama nasıl yaşıyorsun, hadi et yemiyorsun, balık da mı yemiyorsun, onu da yemiyorsun anladık ama süt de mi içmiyorsun?”  soruları üzerinden -belki farkında bile olmadan(?)-   yabancılaştırılan kültürleri egemenliği altına alma siyasetinin dili olan “oryantalist dil” benzeri yeniden üretiliyor. Tüm bu ve benzeri sorular, veganlığı bir yeme içme, sağlıklı yaşama çerçevesinden tanımlama ve olumsuzlama gayretleriyle birleşiyor çoğu zaman. Bu sınırlama ve insanı bütün her şeyden daha değerli gören, dışındaki bütün varlıkları insana tabi olarak anlamlandıran bir ideolojiye karşı; vegan ve vejetaryenler de kendilerini, etçilliği reddetmenin aslında sağlık açısından da daha iyi olduğu, anatomimizin etçil değil otçul olduğu vb. temellendirmelerle savunur pozisyonda buluyorlar.  Sanki “sağlığa uygunluk, öldürmemek ve sömürmemekle tezat bir durummuş gibi. Sanki etçil beslenme sağlıklı olarak işliyormuş gibi. Sağlık denilen şey bir bedenin varlığının her şeye rağmen ve diğer her şeyden daha üstün tutularak kendini yaşatması demek değildir. Mülkiyetin egemenliğinden ve Sermayenin şiddetinden yana olan sağlık tanımları bunu vazeder bize. Gerçekte sağlık kudretli bir beden üzerinden tanımlanabilir ancak. Duygularla işleyen bir aklın dolayısıyla bedenin, dışındaki bedenleri yaralamadan, tahrip etmeden varoluşunu devam ettirme emeğidir de sağlık. Bütün beden, tür, cins hiyerarşilerine ve tahakkümüne karşı başka bir beden tanımı üzerinden düşünmek gereklidir. Bu beden organsız bedendir. “Organsız beden, her şeyle herkes arasındaki karşılıklı geçiş sürecidir, kompozit bir bedenden diğerine sonsuz moleküler akıştır. Bir maymun, arı, kaya ya da bulut olarak var olmaya devam eden bir orkidedir” (Bifo, Ruh İşbaşında sf. 110) Bütün tahrip edici sağlık tanımlarına ve karşısında değerli bir hayatı üreten bedenin edimsel ‘sağlık’ anlayışına rağmen spekülatif bir soru da hala gündemdedir: Velev ki sağlığımız bozuluyor, o zaman yine de hayvan katliamına ve sömürüsüne karşı çıkmayacak mıyız? Kimlik meselesi “Devrimci politika kimlikten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki –muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan– devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir” (Ortak Zenginlik Negri-Hardt s. 320).   Asıl olarak hayvanların -aynı anlam ve şiddette olmamak kaydıyla- vegan ve vejetaryenlerin maruz kaldıkları saldırı durumlarının dışına bir an için çıkarak; vegan-vejetaryenliğin kimlik inşası ufkunun tartışılmaya muhtaç olduğu kanaatindeyim. Kimlik meselesi hakkında Antonio Negri’nin Ortak Zenginlik kitabındaki formülasyonu bence ufuk açıcı. Negri, kimlik meselesini katmanlı olarak okuyor: Birincisi; kimliğin, mülkiyetin şiddetini açığa çıkarma kudretine sahip olması. Yani kadın olarak, cinsel yönelim olarak, renk olarak, ulusal aidiyet olarak… ekonomik olarak baskısını açığa çıkarmak. Ve başka bir anlama gelmek üzere baskın kimliğin mülkiyetinin diğer kimlikler üzerindeki egemenlik kurma şiddetini faş etmek. İkincisi;  bir mağduriyete ve çekilen acılara saplanıp kalmak, tek başına kendi özneliğinin kurtuluşuna odaklanmak, kimliğin özgürleşme pratiği  ve potansiyelini yok eder.  Ve hemen akabinde, kimlik olarak mülkiyetleşme tehlikesini de doğurur. Kısaca; özgürlük, bir öznenin kurtuluşu olarak düzenlendiğinde kimliğin bir savaş makinesi olmaktan çıkıp, egemenlik biçimine dönüşmesi kaçınılmazdır. Üçüncüsü;  kimliğin yıkımı olarak Tekillik… Aslında ufuk olarak kimliğin yıkımı üzerine düşünmek zorundayız.  Hayatın olumlanması ve hayatın bütün varlıklar için eşit değerde olduğu fikri kurucu, yaratıcı politikliğin vazgeçilmezidir. Ve tam da burada tekillik ve çokluk odaklı bir bakış açısı üretilmelidir. Kendini vegan – vejetaryen olarak adlandıran hemen herkesin üzerine düşünmesi elzem olan kimlik meselesine yukarıda aktardığım üçlü strateji üzerinden bakmayı deneyeceğim. Vegan-vejetaryen aktivistler; baskın kimliğin -yani etçil ideolojiyle şekillenmiş kimliğin mülkiyetinin- egemenlik kurma şiddetini faş etmede oldukça değerli bir emek ve farkındalık yaratma hareketi olarak işleyen bir aktivizmi sürdürüyorlar. Vegan-vejetaryenliğin bir kimlik olarak işliyor olması onu, kimliğin bir mülkiyet olarak sınırlaması tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Çünkü bütün kimlikler kaçınılmaz olarak kendi sınırlarının içine hapsolmakla maluldür. Özellikle muhalif kimlikler bir mağduriyete ve çekilen acılara saplanıp kalma ve tek başına kendi özneliğinin kurtuluşuna odaklanmakla, özgürleşme pratiği ve potansiyelini engelliyorlar. Evet, gerçekten de çok ağır bir mağduriyet ve büyük bir acının içinden konuşuluyor ve bu bir şeyin her şeyden daha önemli olduğuna inandırıyor bizi. Lakin bir kimlik olarak mülkleşme tehlikesi de burada başlıyor. Bir vahşeti açık etme ve önleme stratejisi olarak vegan -vejetaryen hareket, yaşanan her şeyin kaynağını kendi sorunundan müteşekkil bir kaynak olarak görmekle ve bu sorun çözüldüğünde her şey çözülecek demekle kendi ufkunu ve olanaklarını da sınırlamakta ve tekçi bir modeli örgütlemektedir. Böylece bir savaş makinesi olmak yerine; kurulu bir düzenin, kaçınılmaz ögesi olmakta ve kurulu sistemi olumsuzlayarak kendini olumluma stratejisiyle varlığını sisteme eklemektedir. Kısacası, vegan -vejetaryen hareket yeni bir egemenlik alanı kurma savaşının içinden konuşuyor /eyliyor görünmektedir. Aslında, vegan-vejetaryen hareket, oldukça özgürlükçü bir mecra içinden konuşuyor. Hayatı olumlamak, türler arası hiyerarşiye son vermek ve türler arası  ‘mutlak bir eşitliğin’ hayat bulması mücadelesi için çok değerli fikirleri dillendiriyor. Bu onu bir savaş makinesine dönüştürebilecek saiktir. Ama bunun için kendini kurucu bir politikliğin içinden kurmak zorundadır.[2] Kapitalizmle, sermayeyle bir mücadele hattı oluşturmayan; sorunu modernist, hümanist bir düşünceyi olumsuzlamakla sınırlayan, uygarlıkçı eleştiriye bağlayan hareket kendisi de sermayeleşmekten kurtulamaz. Buradaki sermayeleşme sadece bir vegan-vejetaryen sektörün doğması ve sermaye birikimine eklemlenmesi değildir; sistemin kendisine yeni taşıyıcılar bulması ve onun da harcanır, tüketilir bir metaya dönüştürmesidir… Hayvan sömürüsü üzerinden oluşan sermaye çok büyük bir sermaye olmakla hayatı da belirleyen bir sermayedir aslında. “Et-süt ve hayvan temelli ürünleri”, hayvan deney alanlarını yani şirket ARGE’lerini işlevsiz kılıp, ortadan kaldırdığımızda bambaşka bir hayatı deneyimleme imkânı düşünülmeye değer; ama bunun olabilmesi için bile sermayenin şiddetini ortadan kaldıracak kurucu politikliğe ihtiyaç vardır. Kurucu politiklik, kimliğe  kendinden menkul bir politiklik addetmeyi reddeder. Kurucu olan, hayatı poltikleştiren bir öznelliğin emeğidir. Kapitalizmden ayrılma ve yerine hayat kuran bir başkalığın inşasını yaratma eylemidir… Bu manada hiçbir kimlik özcü bir perspektiften okunarak politikleşemez… Hayvan sömürüsü temelli sermaye bahsinde, vegan-vejetaryen bir sermaye ağının oluşmaya başlaması, vegan mutfakların sınıfsal bir hiyerarşiye hizmet etmesi, elitist bir tarzı tesis etme ufku çok ekonomik görünen ama çok politik bir kuruluşun da göstergeleridir. Kapitalizmin bir sermaye şiddeti olarak işliyor olduğunu kabul edersek, bu şiddetin hepimize ama elbette türümüz olan hayvanlara çok daha vahşice, uygulanıyor olduğunu teslim etmeliyiz. İşte tam da bu nedenle sermaye karşıtı olmayan her hareket gibi vegan-vejetaryen hareket de sistem içi kalması kaçınılmazdır. Sermaye karşıtı olan bir hareket “kimliğin kendine karşı çevrilebilen bir silah” olduğu gerçeğiyle de mücadele eden bir politik ufka sahip olmalıdır. Sermaye biyo-iktidar olarak işler, hem bir iktidar taşıyıcısı toplumsallığı kurar hem de o toplumsallığın yaratıcısı bireyleri sistemi taşıyan özneler olarak biçimlendirir. Özne kavramsallığı üzerinden kendini var eden bir hareket, verili sabit kurumsallıkları üretir ve bu bütün özgürleşme imkânını iğdiş eden bir tarz-ı siyaseti koşullar. Siyasal alanı hep bir temsil siyaseti olarak kavrar. Bu stratejiyi izleyen  vegan-vejetaryen hareket, hayvanlar adına eylemde bulunmayı  gelecek zamanların da  asli eylem planı haline getirip sabitleyerek  insan merkezci siyaseti yeniden üretir; hayvan özgürlüğüne ait politikliği,  temsiliyet üzerinden tanımlayarak bir sivil toplum hareketine dönüştürür, kapitalizmin varlığını sağlayan kurumsallıklardan olan “parti” ufkuyla ehlîleştirir. Bütün kavram dünyasını kapitalizmin kavramsallığı içinde oluşturarak bir konsensus siyaseti kurar.[3] Tekillik ve Çokluk; ya da Öfkeden isyana ilerlemek… Nietzsche’nin, Nihilizme yaklaşımı ikilidir. Birincisi olumludur. Var olan bütün değerlere saldıran bir Nihilizmi değerli bulur. İkincisi olumsuzdur. Değer üretmeyen bir düşünce olarak reddeder. Bu ikili yaklaşım kimlikler için de geçerlidir bana kalırsa. [4] Vegan olmayı Nietzsche üzerinden düşünürsek, evet etçil dünyanın bütün değerlerine saldırmak, bunu elimizdeki bütün araçlarla yapmak meşrudur ve gereklidir. Ama yerine yeniden kuşatıcı normlar koymamak kaydıyla. Ve yerine hayatı olumlayan ve değerli kılan bir beden olma emeğini koyarak. Tam da burada, Cengiz Erdem’in Deleuze üzerinden açıkladığı etkin ve tepkisel güçler ayrımı önemlidir : etkisel güçler söyleyeceklerini ötekinin söylediklerinden hareketle söylemek yerine, kendi içlerinden hareketle söylerler. Yani etkisel güçlerin söyledikleri ötekine verilmiş bir tepki olmaktan ziyade öteki üzerinde yeni bir etki yaratmak maksadını taşır. Tepkisel güçlerinse aslında söyleyecek orijinal bir şeyleri olmadığı için tüm söyledikleri hep ve sadece ötekinin söylediklerine verilmiş tepkilerdir. Yani etkisel güçler içten belirlenen varlıklarken, tepkisel güçler dıştan belirlenen varlıklardır.” “…..etkisel güçler herhangi bir dünya düşlemek yerine farklı dünyaların dünyamız içerisinde bir arada var olabilmesi ve farklı yaşam biçimlerinin birbirlerini yemek yerine besleyecek şekilde iletişime geçmesini arzular. Bu arzu o kadar güçlüdür ki etkisel güçlerin bazıları içlerinden akan bu enerjiden ötürü zaman zaman zayıf düşer ve hastalanırlar. Ama etkisel güçlerin var oluş amacı zaten bu hastalanmalara, acı, keder, elem ve ıstıraplara karşı direnmek oluğu için bunun pek bir önemi yoktur onların gözünde.” (http://cengizerdem.wordpress.com/2009/12/01/gilles-deleuze-bir-olum-iki-hayat/) Negri’nin de dediği gibi işe kimliklerle başlamak lazım. Hem kimliksel alandan karşı çıktıklarımızı yani bizi yok sayan ve bir hayat dayatan establishment’a karşı olmak ve onun baskı altına alıcı kurumsallığına saldırmak ve yıkmak;  hem de kendi kimliğimiz üzerinden yarattıklarımızı başka bir kimlik olarak kurumsallaştırma tehlikesine düşmemek gerekir. Hume’a kulak kesilmenin vaktidir;  dünyayı kendi zihnimizle açıklamak, dünyayı zihnimize sığdırmak ve o sığıntıyı bilgi olarak kurarak hayat üretmek mümkün değildir. Bunu yaptığımız anda dünyayı kendi zihnimize hapsetme otoriterliğine saplanıp kalırız. Bütün dinlerin yaptığı da buna benzer bir şeydir çünkü. Din, dünyayı, kuşatıcı, sabitleyici ve cezalandırıcı bir zihne hapsederek, sadece kendisinin açıkladığına olan imandır. Tekillik ve çokluk Tekillik kavramı her şeyin kendi yetkinliğince kudret üretmesidir. Burada türümüzü ilgilendiren çok temel bir şey vardır. Bu, tekilliklerin kendi yetkinliklerince ürettikleri kudretin eşitliği meselesidir. Bütün tekiller yatay olarak işleyen bir eşitliğe sahiptir. Hiçbir şey ikincilleştirilerek sınıflandırılamaz, sonrasında değersizleştirilemez. Tekil olan kendi olma kudretiyle değerlidir. Değerler arasında efendi köle ilişkisi kurulamaz ve hiçbir ilişki böyle de hukukileştirilemez. Hukukileştirme gayreti; bir şeyi her şeyin üstünde kurup, diğer her şey için bir kurallar yaratma ve bu kuralları da evrensel bir geçerlilik olarak dayatmaktır. Hak kavramının insan merkezci kuruluşu da bu hukukileştirme despotluğu üzerinden yapılır. Oysa hak her tikelin kendi karşılaşmalarında ürettiği ve kudreti ölçüsünde uyguladığı etik bir ilke olarak kavrandığında, hiçbir hak ve yasanın evrensel olamayacağını ve hakkın bir temsile vakfedilemeyeceğini anlatır. Böylece bütün her şey değerli bir varoluş iradesiyle hayatı üretmek üzerinden var olur. Bu ön kabul, hayvanlar-insanlar, ağaçlar ve bilumum doğasal şeyler arasında kurulmaya çalışılacak bütün egemenlik ilişkilerini daha baştan yıkar ve kurucu bir politikliğin önünü açar[5]. Kurucu politiklik, böyle anlaşılabilecek tekilliklerin yarattığı hayatın yaratıcı ve kurucu bedeni olarak çokluğu meydana getirir. Çokluk, bütün tekil kesişmelerin ve çakışmaların üretildiği bir beden olarak hayata karşı olan bütün güçlere karşı hayat üretme cüretidir de aynı zamanda. Yani hayatta kalma iradesi olarak Conatus öldürmeyi kendi güçleri olarak kuran bütün iktidarlara karşıdır. Kendini bu iktidarların dışında kurma kudretidir… Öldürme iktidarına karşı, hayatı olumlayan ve hayatı kuran bütün tekillikler olumsaldır. Çokluk ufuk olarak, bütün bu olumsallığın üretildiği beden olarak işler. Kabul edilmelidir ki, bu öldürme iktidarlarına karşı hayatı olumlayan bir duruşu sergileyenler içinde öne çıkanlar etçil dünyayı reddedenlerdir. Etçil dünyanın hayatı olumsuzlayan bütüncü stratejisini reddetmek önemli ve değerlidir. Ama reddetmek hala bir hayat kurmaz. Hayatı kurmak için sadece öldürmeyeceksin, köleleştirmeyeceksin şiarları yetmez. Bunu var eden koşulların yani şimdiki zamanda ancak sermayenin ve kapitalizmin reddedilmesini temellendirebilecek bir ufuk olarak hayatı olumlama ve üretme cüreti ve anti-kapitalist bir hayatı kurma politikliği bize yol açabilir. Yoksa sadece bir vicdanın içine hapsoluruz ve kendimizi dışında gördüğümüz bir öldürme ve köleleştirme iktidarına cepheden karşı durmuyor halde buluruz . Bu nedenle anti-kapitalist olmayan et yememe ve hayvan ürünleri kullanmama tavrı sadece bu dünyanın içindeki bir kimlik ve bir tercih olmakla sınırlı kalacaktır. Hayvan yemek bir körlük olarak ve bilinçsizlik olarak addedilemez. Wilhem Reich’ın Nazi Almanyasında faşizmin halk tarafından desteklenmesini anlatırken söylediği “kitleler yanıltılmadı, bir noktada faşizmi arzuladılar!”, tespitini hayvan yemeye uyarladığımızda: ‘İnsanlar bizzat et yemeyi arzuluyorlar’ demek hiç de yanlış olmayacaktır. Evet, onlar, bütün dinsel, kültürel kodlarla şekillenenler ve şimdiki zamanda kapitalist egemenliğin özneleri, et yemeyi bizzat arzulamaktadırlar! Çünkü, hayvan yemek kurulu düzenin bir haz olarak kurduğu bio-ikidarın sonucudur, varlık kaynaklarından biridir. Bio-iktidarın bütününe karşı olmadan sadece bir bölümünü de ortadan kaldırmak mümkün değildir. Çünkü bio-iktidar kendini, taşıyıcı ve üretici özneler üzerinden var eder. Sınıflandırır, ayrıştırır ve bir değerler hiyerarşisi kurar. Bunu bedenin metalaştırılması ve duyguların kapitalist kodlaması yoluyla[6] ve bağlantılar, kesişmeler düşünme ve yapabilme kudretini tahrip ederek de uygular. Böylece hayvanları, öldürülecekler, hapsedilerek üzerinde deneyler yapılacaklar, bedenleri tahrip edilecekler, beden salgılarından ve yarattıklarından dolayı sömürülecekler, otomatlaştırılması gerekenler, evde beslenebilecekler, korunacaklar ve itlaf edilecekler… sınıflamasına tabi tutma gücüne kavuşur. Ama aynı stratejiyi insanlar içinde de uygular. Öldürülebilecekler, üzerinde deneyler yapılabilecekler, güçsüzleştirilecekler, güçlendirilecekler ve yaşatılacaklar olarak sınıflandırır. Tam da burada, Foucault’nun hapishaneler için söylediği sözü hayvanlar üzerinden yeniden formüle etmeli; ne diyordu Foucault :” hapishaneler iktidarın en çıplak yaşandığı yerlerdir”. Bunu “iktidarın, çıplak olarak yaşandığı hapishanelerle birlikte; Kapitalizmin deney ve üretme mekanları, mezbahalar ve hayvan üretme çiftlikleri ve laboratuvarlardır” olarak yeniden formüle etmeli belki de… Çünkü bugün hayvanlara ne yapılıyorsa insan merkezli olarak yapılıyor ve bu sadece faydaya endeksli olarak; ve sermayenin etçilliği de sadece hayvan öldürmek ve sömürmek olarak anlaşılamaz… Vegan hareket kapitalist beden stratejisine karşı durma kudreti olarak, değerli bir pozisyon alabilecek potansiyelde bir harekettir. Evet, bio-iktidarın bütün tahakkümcü ve hayatı olumsuzlama gücünün bir bölümünü de olsa reddetmek, kurulu değerler sistemini aşındırma gücünü taşıyor olabilir; ama iktidar her yerdeyken biz direnişi bir parça üzerinden kuramayız. Hatta her gün deneyimlediğimiz iktidarın öldürme şiddetinin, nasıl olup da varlığını sürdürdüğünü anlayamıyor oluşumuzun yarattığı öfkenin nedeni belki de, o öfkeyi isyana çeviremiyor oluşumuzdur. Bugün için isyan bio-iktidarın bütün araçlarına karşı üretilen hayattır. Bir kimlik olarak değil çokluğun eylemi olarak… Fark Felsefesi: Türsel karşıtlığın reddi ve tekilliğin biricikliği olarak fark… Derrida’nın fark felsefesi içinde Hayvan’ın fallus merkezli kuruluşunun analizini Zeynep Direk şöyle anlatıyor : “Derrida’ya göre insan ile hayvan arasındaki ayrımın sorunsallaştırılması bizi onların özdeşliğinin tesis edilmesine götürmeyecektir; aksine hayvan ile insan arasındaki farklar çoğullaşacak, böylece çözümlemenin yeniden yapılandırıldığı bir düzlem açılacaktır. Hem insan hayvandan farkını politik bir dünya, devlet kurabilme yeteneğinde bulmuş hem de siyasal olanın ne olduğunu anlatırken kullandığı söylem, hayvanla insan arasındaki analojiye bağlı bir biçimde örgütlenmiştir. Bazı hayvani yaşam biçimlerinde de egemenlikler, isyanlar, uzlaşmalar, savaşlar, yani politik ögeler vardır. Ne var ki, hayvanların dünyasında hüküm süren yasa insani dünyanın etik, siyasi, hukuki yasasına benzemez. Bu farka dikkat etmek önemlidir, ama o insana özgü olanı anlatmaya yetmez. Derrida insana has olanı onun yasasında bulmaz yalnızca, insana özgü olan şey bu yasanın içerdiği carnophallogocentrique ögede aranmalıdır.[16] Ne anlama gelir bu terim? İnsanı hayvandan ayıran şey geleneksel olarak onun logos’u haiz olmasıdır. Logos insanın varolanlarla ilişkisini ve kendisiyle ilişkisini dolayımlar. Lacan bu logos’un fallus merkezli olduğunu, yani sembolik sistemde öznenin yerinin ayrıcalıklı gösteren fallus tarafından belirlendiğini ortaya koymuştu. Bu logos’un özü itibariyle eril olduğunu söyleyebiliriz. O, kadının kendinde farklılığını siler ve kadını erkeğe referansla konumlandırır. Son olarak buna bir de hayvan eti yemeyi, hayvanları insan-için kılmayı ekleyelim. Derrida’nın düşünmek istediği şey bunların nasıl iç içe geçtiği, birbirini kurduğudur. Dolayısıyla onun düşüncesinde cinsiyet farklılığını hayvanla olan ilişkiden, bunları da siyasetten ayırmak suretiyle ele alamayız. Carnophallogocentrisme karşıtlıklarla işleyen bir farklar sistemi inşa edilmesine dayanır ve başka farklara dikkat edilmesinin önünde bir engel oluşturur.” Etin cinsel politikası[7]na dair, hayvanı “kadınlaştıran” eril iktidar aygıtıyla ilgili de olan çok temel bir ayrıma fark kavramının üzerinden bakmak,  hayvan özgürleşmesinin kurucu politikliğinin katmanlarından biri olabilir. Hayvanlarla bir aradalığı  ve yatay bir eşitliği kurma politikliğini fark üzerinden nasıl düşünebiliriz? Fark kavramı -Deleuze’e yakın bir yerden konuşursak- bütün özdeşleştirici teorilerin dışında kendini üreterek, liberal çoğulculuğu da anlamsızlaştırır. Kimliği bir başka kimlikle kurmaz ve bu nedenle bütün kimlikçi politikalara uzaktır. Hegelci efendi-köle diyalektiği burada anlamsızlaşır. Çünkü bütün kimlikçi ve hegelci teoriler karşıtlıklar üzerinden işlerken, fark  biricikliğin inşası ve bedeni olan tekillik üzerinden işler, böylece diyalektiğin bütün egemenlik ilişkilerini reddeder… Evet hayvanlar kendi biriciklikleri içinde insandan farklıdır ama bu türsel bir karşıtlık değil, tekilliğin farkıdır. Tekillikler, çelişkinin öznelerinden farklı olarak anlam üretirler ve bu anlam kaos –öznellik zeminin kendisidir de bir bakıma. Önceden verili ve sınırlanmış bir özden kaçış arzusu, virtüelin yaratıcı ve kurucu akışında kendisini üretir. Hayvan özgürleşmesi de ancak  bu zeminin üzerinde, hayvan insan farkının politikliğinin içkin tarzının zemininden yürüyerek hayatı olumlayabilir ve türler arasılığın farkını inşa edebilir… Bu fark felsefesinin bütün temellendirme biçiminin dışında olsa da Levinas’ın başkaya sorumluluk fikri hayvan özgürleşmesi için değerli bir mecrayı imlemektedir. “Sorumluluk ben’i kendi olumsallığında tutarken varlığın dışına da çıkmasına neden olur. Bu sorumlulukla beraber ben kendisinden başka olur. Ben’in sorumluluğunun sınırları korkutucu derecede geniştir. Yalnızca kendi yaptıklarından, şimdiki zamanda gerçekleşenlerden, gelecekte gerçekleşecek olanlardan değil, geçmişten ve başka’nın kendisinden de sorumludur ben. Üstelik ben ile başkası arasında sorumluluk bakımından asla bir eşitlik, bir simetri mevcut değildir. Ben’in sorumluğu her zaman bir fazladır. Adeta varlığın her izinin sorumluluğunu taşır ben. Öyle ki “niyetlerimizin ötesinde sorumluyuzdur”.[19] http://agraphadogmata.wordpress.com/2012/06/26/yuz-yuze-ozgurluk-ve-adalet-levinas/ Burada ben, başka kavramlarını ‘insan merkezci olmaktan çıkararak’, tekillik olarak ve “sorumluluğu” ortaklığın kudreti olarak yeniden düşünebilir miyiz? Hem Levinas’ı kendinden çalmak hem de Hayatı olumlayan bir politikliği inşa etmek için !  


[1] Duygulanım kavramı, saltık olarak duyguları anlatmaz. Bedeni, akıl duygu sıradüzeninden kurtarmak için de icat edilmiştir. Duygulanım, bedenin bizatihi kendi ilişkiselliğinin içinde kurulan bir varlık olarak beden olarak karşılaşmalarının içinde  anlamlar üretme ve empati kurma sürecidir. Bütün karşılaşmaların bizde yarattığı etkinin, neşe ve kederin, beden kudretinin azalışı ve artışının kendisidir.
[2]   “Duyulur olanın paylaşımı, var olan düzenin, duyumsanabilir olanı, algılanabilir olanı, denetlemesine ve düzenlemesine dikkat çeken bir ifade. ‘Duyumsanabilir olan’ ifadesi ile neyi duyumsuyoruz, neyi duyumsamıyoruz; var olan düzende ne bize görünür kılınıyor, ne görünmez kılınıyor meselelerini gündeme getiriyor. Duyulur olanın paylaşımı, tüm duyma, görme, algılama biçimlerimizin varolan düzen tarafından belirlenmesi, paylaştırılması ve bu düzenleme içinde bazı şeylerin algılanamaz hale gelmesi ile ilgili. Bu algılayamayış, yani bazı şeylerin bize görünür olmaması hali, aslında toplumsal düzenin kuruluşu itibariyle varsaydığı düzgün/uygun olan (proper), ve düzgün/uygun olmayan (improper) ayrımına dayanmakta. Dolayısıyla, Ranciere, düzenin kendi kurgusundaki ‘gerçek’ ya da ‘hakikat’ söylemi ile algılama biçimlerimiz arasındaki örtüşmeye dikkat çekmek istiyor. Bu çok önemli, çünkü siyasetin estetik boyutuna dikkat çekiyor. Eğer estetik neyin güzel, neyin uygun, uyumlu olduğunu tarif eden bir alan ise, yani görünenin belirli kriterler üzerinden yorumlanmasını içeriyorsa,  modern siyaset de, bu ayrımlar üzerinden hareket ediyor Ranciere’e göre.”  RANCIERE’İN DÜŞÜNCESİNDE SİYASET ve SANAT İLİŞKİSİ –  İMGE ORANLI http://www.karsi.com/karsikarsiya.php?id=23
 [3] Konsensus (ya da uzlaşı) Ranciere göre “uygun ya da düzgün olan” fikri üzerinden tanımlanır. Bu tanımlama anlamın, mekanın, ya da şehrin[4], bu uygunluk ya da düzgünlük fikri üzerinden paylaşımını beraberinde getirir. Konsensus, temsil edilen ile var olan anlam rejimi arasındaki uyumdur. Temsil ve anlam arasındaki uygunluktur. Bu, uygun/düzgün olan ve uygun/düzgün olmayan arasında yapılan ayrım, aslında tüm hiyerarşik yapıların altında yatan mantıktır. Hangi şeylerin görünür ve algılabilir, hangi şeylerin görünmez ve algılanamaz olması gerektiği konusunda varılan bir mütabakattır, tam da bu nedenle, Ranciere konsensusa dayalı siyaset modelini eleştirisinin hedefine alır ve siyaseti bu mütabakatın üzerine bindiği eşitsizliği deşifre eden süreç olarak tanımlar. RANCIERE’İN DÜŞÜNCESİNDE SİYASET ve SANAT İLİŞKİSİ -İMGE ORANLI http://www.karsi.com/karsikarsiya.php?id=23
[4] “Vattimo bize bir yol gösteriyordu: Nietzsche felsefenin iki temel özelliğini, benimsenmiş bütün değerlerin eleştirisinin ve yeni değerler yaratmanın, kökensel ve ontolojik bir derinliğe, ”her mağaranın ardındaki mağaraya” ve “her zeminin altındaki uçuruma” götürülmedikçe basit bilinç önermeleri olarak kalacaklarını ve anlaşılmayacaklarını söylüyordu. (Issız ada ve diğer metinler Gilles Deleuze  sf. 188)
[5] Vegan hareketin felsefi etik olarak derinleştirmek zorunda olduğu meselelerden biri de türler arası ilişkinin nasıl kurulabileceği ve bunu bir arada yaşama kudretine nasıl dönüştüreceği meselesidir; ki burada hayvanlarla aynılıklarımızdan çok farkımızı ama yatay eşitliğimizi öne çıkarmak kurucu bir politikliğin önünü de açacaktır.Kadın, LGBT meslelerinde olduğu gibi farklıyız ama eşitiz söylemi buarada işleybilecek bir moment olarak değerlendirilmelidir. Bütünüyle insan belirlenimci diyebileceğimiz tarz-ı siyaseti nasıl olacak da türlerin kendi tekillikleri üzerinden boşa çıkarıp, başka bir -ufuk açıcı-  hattı tesis edebilecektir. Bugün veganlığın hala hayvanlar adına konuşuyor olma mecburiyetine karşı, herkesin kendini ‘konuşturduğu’ bir ilişkiselliğin nasıl yaratılabileceği sorusuna kafa yorma ve buna emek verme derdini dillendirme gereği de vardır…
[6] Eğer akışları (ve onların kesim ve kırılmalarını) Deleuze ve Guattari’nin aşkınsal mataryalizminin temel bileşeni olarak alırsak, bir aksiyomatik sistem, kodlama ve üstkodlamanın sisteminden, doğrudan kodsuzlaşmış akışlar üzerinde işleme gücüyle farklılaşır. Bu konuda, kapmanın bir formunu içerirken de, içkinlik ve aynı anda her yerde bulunma derecesi  bir dışsallık ya da aşkınlık (örn: Despot) oluşumu isteyen kodlama sistemlerinkinden çok daha büyüktür. . Bu, Deleuze ve Guattari’nin kapitalist ve pre-kapitalist formasyonlar arasında ayni[in kind] bir farkı savunmasının nedenidir: önceki [kapitalist formasyon] kodsuz işlerken, sonraki akışları kodlar. Evrensel tarih içinde, kapitalizmin içkin aksiyomatiği, kodsuzlaştırma ve yersizyurtsuzlaştırmanın eşiğinin geçilmesiyle birlikte aktifleşmiştir. (http://www.kavramveduyum.com/2014/02/aksiyomatik-nedir-alberto-toscano.html)
[7] Etin Cinsel Politikası (Feminist – Vejeteryan Eleştirel Kuram) Carol J. Adams Ayrıntı yayınları